Ergenekon ve “Ötekileştirme”

Eylül 2009 - Yıl 98 - Sayı 265

        Orta Asya’daki Türk kültür çevrelerinde, kurganlarda bulunan av ve savaş aletleri, demir ve deriden çeşitli eşyalar ve at ile kurt ağırlıklı hayvan figürlü kaplar, Türk konar-göçerliğinin eskiliğini ve temel hususiyetlerini bizlere gösterir. Nitekim Türklere ait menşe efsaneleri ve Ergenekon Destanı gibi mitolojik olaylarda da bu motifler ön plandadır. Dolayısıyla, maddi buluntular ve Türk mitolojisi, Türklerin tarih sahnesine çıktığı yer ve zaman hususunda tamamen örtüşmektedir.

         

        Göktürklerin “Kurttan Türeyiş”lerine dair Çin kaynaklarında (Chou Shu, Sui Shu) da geçen üç efsane vardır. Aslında bu efsanelerin hemen hemen aynısı M.Ö. 119’da Hunlar tarafından büyük bir yenilgiye uğratılan Wu-sunlar için söylenir. Bu durum Türeyiş destanının hangi meşe’ye ait olduğundan ziyade, efsanenin Hun çağına ulaşan ilk varyant olması açısından önemi vardır. Efsaneye göre Hunlar bir taarruz neticesinde Wu-sun kralını öldürmüş, onun oğlu Kun-mo küçük olduğu için Hun hükümdarı ona kıyamamış ve çöle atılmasını emretmiş. Küçük Kun-mo dişi bir kurt tarafından emzirilmiş ve bu olayı uzaktan seyreden Hun hükümdarı, çocuğun kutsal biri olduğuna inanarak, büyüdüğünde onu Wu-sunların kralı yapmıştır.

         

        İçinden Göktürkleri de çıkaran, Çinlilerin Kao-çı (Yüksek Tekerlekli Arabalılar) ve T’ieh-li (Tölös) dedikleri, Orhun nehrinden Volga kıyılarına kadar geniş bir alana yayılan bu güçlü Türk kavimler topluluğu için de “kurttan türeyiş” efsanesi aynı motifi işler. Çin’deki Toba sülalesi devri kaynaklarında efsane özetle şöyle anlatılır: “Kao-çı kağanının çok akıllı iki kızı varmış. Öyle iyi kalpli ve akıllılarmış ki, babaları onların ancak tanrı ile evlenebileceklerini düşünerek, kızlarını bir tepeye götürmüş. Ancak tepeye ne tanrı gelmiş ne de onlarla evlenmiş. Kızlar burada beklerken ihtiyar bir erkek kurt tepede dolaşmaya başlamış. Küçük kız, kardeşine bu kurtun tanrının kendisi olduğunu söyleyerek tepeden inmiş ve kurtla evlenmiş. Bu suretle Kao-çı halkı bu kız ve kurttan türemiş.”.

         

        Bu efsanelerin tekamül etmiş şekli, tarihi realiteye de uygun olarak, Göktürk menşe’ efsanelerinde ve Ergenekon Destanında görülür. M.S.570’te ortaya çıkan Çin’deki Sui Sülalesi devrinde Göktürklerle yakın münasebet kuran Çinliler, Türklerden öğrendikleri efsaneyi  tarih yıllıklarında not etmişlerdir. Efsane şöyledir:

         

        “... (Göktürklerin) ilk ataları Hsi-Hai, yani Batı Denizi’nin kıyılarında oturuyorlardı. Lin adlı bir memleket tarafından, onların kadınları, erkekleri, büyüklü-küçüklü hepsi birden yok edilmişlerdi. Yalnızca bir çocuğa acımışlar ve onu öldürmekten vaz geçmişlerdi. Bununla beraber onun da kol ve bacaklarını kendisini ‘Büyük Bataklık’ın içindeki otlar arasına atmışlardı. Bu sırada dişi bir kurt peyda olmuş ve ona hergün et ve yiyecek getirmişti. Çocuk da bunları yemek suretiyle kendine gelmiş ve ölmemişti. (az zaman sonra) çocukla kurt karı-koca hayatı yaşamaya başlamışlar ve kurt da çocuktan gebe kalmıştı. (Türklerin eski düşmanı Lin devleti, çocuğun hala yaşadığını duyunca) hemen kendi adamlarını göndererek, hem çocuğu hem de kurdu öldürmelerini emretmişti. Askerler kurdu öldürmek için geldikleri zaman, kurt onların gelişinden daha önce haberdar olmuş ve kaçmıştı. Çünkü kurtun kutsal ruhlarla ilgisi vardı. Buradan kaçan kurt, Batı Denizi’nin doğusundaki bir dağa gitmişti. Bu dağ, Kao-ch’ang (Turfan)’ın kuzey-batısında bulunuyordu. Bu dağın altında da çok derin bir mağara vardı. (Kurt) hemen bu mağaranın içine girmişti. Bu mağaranın ortasında büyük bir ova vardı. Bu ova, baştan başa ot ve çayırlıklarla kaplı idi. Ovanın çevresi de 200 milden fazla idi. Kurt, burada on tane erkek çocuk doğurdu. (Göktürk Devleti’ni kuran) A-şi-na ailesi, bu çocuklardan birinin soyundan geliyordu.”

         

        Efsanede Türklerin yaşadığı ve göç ettiği yer olarak gösterilen Batı Denizi, kimi tarihçilere göre Turfan’ın kuzey-batısında yer alan Balkaş Gölü veya Aral, hatta Hazar iken kimi tarihçilere göre de Isık Göl’dür. Isık Göl ve civarı, Kırgızların milli destan kahramanı olan Manas’ın da yaşadığı bir bölgedir. Ancak burada önemli olan menşe’ efsanesinin, Göktürklerin “Ergenekon Destanı”nın ilk şekli olmasıdır. Bütün Türk boylarında derin izler bırakan bu destan, içinde tarihi olayları barındırması bakımından da dikkate değerdir. Destan özetle şöyledir:

         

        “Türk illerinde Göktürk oku ötmeyen, Göktürk kolu yetmeyen bir yer yoktu. Bütün kavimler birleşerek Göktürklerden öç almaya yürüdüler. Türkler çadırlarını, sürülerinin bir yere topladılar. Çevresine hendek kazdılar, beklediler. Düşman geldi. Vuruş başladı. On gün vuruştular, Göktürkler üstün geldi.” Düşman, Türkleri er meydanında yenemiyeceklerini anladığından hileye başvurur ve Göktürkleri gafil avlayıp, çadırlarını basar. Büyükbir katliam gerçekleşir. İl Han’ın küçük oğlu Kayan (Kıyan) ve yeğeni Tukuz (Negüz) kadınlarıyla birlikte düşmanın elinden kaçar ve onların bulamayacağı bir yere “Ergenekon” a (Sarp Dağ Beli) gelirler. Burası geçit vermez, sarp dağlarla çevrili orta yeri düz, verimli bir ovadır. Burada bir müddet sonra nüfusları gittikçe çoğaldında, birbirine akraba, ayrı ayrı “oba”lar oluşturdular. Nihayet dörtyüz yıl sonra kendileri ve sürüleri Ergenekon’a sığamaz oldu. Kurultay toplayıp, Ergenekon’dan çıkma kararına vardılar. Ancak çıkış için tek bir geçit vardı fakat burası da demirdendi. Bir demirci ustasının fikriyle demir dağ büyük bir ateş yakılıp, devasa körüklerle harlandırılarak eritildi. Nihayet, Börteçene (Bozkurt) liderliğinde,  Türkler Ergenekon’dan çıkıp bütün dünyaya yayıldılar”.

         

        Özetlenen bu destan, İlhanlı tarihçisi Reşideddin tarafından nakledilirken, araya Moğollar da serpiştirilerek, büyük ölçüde tahrif edilmiştir. Ancak destanda geçen motifler ve çağrıştırdıkları olaylar, destanın Göktürklere ait menşe’ efsanelerinin tekamül etmiş hali olduğunu açıkça göstermektedir. Nitekim Börteçene, Göktürklerin soylarını dayandırdıkları Asena gibi mübarek ve yol gösteren bir kurtdur. Hun birliği dağıldıktan sonra, destanın girişinde belirtildiği gibi, Türkler, Altay Dağları civarına çekilmişler ve bir müddet Juan-Juanların hakimiyeti altında yaşamışlardır. Demircilikte ileri giden Göktürkler, Juan-Juan hükümdarının “sizler demircilikle uğraşan kölelerimsiniz” diye aşağılanmalarını hazmedemeyerek, onlara savaş açmışlar ve yaklaşık dörtyüz yıl süren suskunluktan sonra, 545 yılında büyük bir zafer kazanarak istiklallerinin temelini atmışlardır. Reşideddin’in de Camiü’t-tevarih’de yazdığı üzere, Ergenekon’dan çıkış, bir bayram olarak kutlanmış, önce Türk kağanı, ardından beyler, bir parça demiri ateşe salıp kızdırdıktan sonra, örs üstünde çekiçleyerek, Ergenekon’u Türk ananesinde canlı tutmuşlardır. Ergenekon’dan çıkışı, Reşideddin’nden sonra Ebulgazi Bahadır Han da “Şeçere-i Türki” ve Şecere-i Terakime” adlı eserinde Türklerin  “Nevruz”  yani “Yeni Gün” olarak kutladıklarını yazar. Nevruz, bilinen en eski Türk takvimi olan On İki Hayvanlı takvimde 21 Mart’a rast gelmektedir.

         

        Bu bakımdan 21 mart, nasıl tabiatın kıştan kurtulduğu günün başlangıcı ise, Türklerin istiklâllerini ilân ettikleri gün olarak da kabul edilmiştir ve bayram olarak kutlanmaktadır. Türk tarihinde bu iki gelişmenin tarihi 21 mart gününe tekabül ettiği için bu çifte bayram Nevruz Bayramı olarak kutlanmaktadır. Maalesef, Ergenekon Destanı gibi Nevruz hakkında da tarihi realiteye uygun düşmeyen değerlendirmeler, özellikle tarihi siyasallaştırmaya çalışan kesimler tarafından, yalan-yanlış yapılmaktadır. Asıl üzerinde düşünülmesi gereken husus ise, Çinlilerin veya Moğolların kendilerine mal etmeye çalıştığı, hatta köklerini Türklere bağlamak suretiyle hakimiyetlerini pekiştirmek için “meşruiyet kaynağı” olarak kullandıkları Ergenekon’u ve Nevruz’u, bugün birilerinin “gayri-meşru” ilişkilerin merkezine oturtma gayreti içinde olmalarıdır. Başkalarının sahiplenmeye çalıştığı, bize ait bu iki kavramı “ötekileştirmek” her halde Türklüğü “ötelemek” için bir araç olarak kullanılmaktadır.

         

 

 

         

        Kaynaklar

         

         

        Onat,A.,-Orsoy, S., Ercilasun, K., Han Hanedanlığı Tarihi, Ankara 2004

        Fazlullah, Raşideddin, Cami’u-t-Tevarih, çev. Abdülbaki Gölpınarlı , (İstanbul, ty., ME.basımevi), Tarihsiz

        Ebulgazi Bahadır Han, Türklerin Soy Kütüğü(Şecere-i Terakime), Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul 1974.

        Ögel, Bahaeddin, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi I-II, Ankara 1981

        Banarlı, N.S.; Resimli Türk Edebiyat Tarihi, I, İstanbul 1987

        Ögel Bahaeddin, Türk Mitolojisi, I-II, TTK Yay., Ankara 2006

        Bulduk, Ü., Yalçın, S., Tarihte Türkler (CD Rom), 1997

         

         


Türk Yurdu Eylül 2009
Türk Yurdu Eylül 2009
Eylül 2009 - Yıl 98 - Sayı 265

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele