Efsâne Türü ve Ergenekon Efsanesi

Eylül 2009 - Yıl 98 - Sayı 265

        Efsâne Türü Üzerine Düşünceler

         

         

        Dünya üzerinde yaşayan kadim toplumların medeniyet tarihlerine bakıldığında, onların geçmişten geleceğe taşıdığı efsane türü kapsamına giren birçok anlatıları ile karşılaşılır. Bunlar, eski toplumların bir ve bütün oluşlarını anlatan, onlara bu bütünlüğün meşruiyet temellerini kazandıran metinlerdir. Eski toplumların bireyleri arasında onları bu gerçeğe inandırmayı sağlayan anlatılardır. Tarihî veya tarih öncesi zamanlara ait bu anlatılar, aynı zamanda ait oldukları toplumların tarihlerinin de bir parçasına dönüşürler. Toplumlar, bunları kadim zamanlardan itibaren sözlü veya yazılı anlatılar biçiminde taşırlar. Kuşaktan kuşağa efsane metinlerini sözlü veya yazılı biçimde aktarırlar. Toplumlar, böylece bireyler ve kuşaklar arası birlikteliklerinin tarihine bir süreklilik olgusu kazandırırlar.

         

         

        Efsane metinleri için bir biçim, hacim, çeşit, içerik özelliklerini ifade edecek eksiksiz bir tür tanımı yahut onları açıklamaya yeterli bir teori veya yaklaşım ileri sürülemez. Çünkü her toplumun kendi medeniyet ve tarih başlangıcı, algılama ve açıklama yeteneği ve kapasitesi, bakış açısı birbirinden farklı bir çevre dokusu ve farklı bir gelişim çizgisi üzerinde gerçekleştir. Aynı coğrafi çevreyi paylaşan ve birbiriyle komşuluk ilişkileri içinde bulunan toplumlar arasında bile gelişme seyirleri bakımından tarih süreç içinde bariz farklılıklar olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla, farklı medeniyetlerin efsanelerini inceleme ve açıklama konusunda tasarlanmış ve düzenlenmiş teoriler ve yaklaşımlar, ne denli mükemmel olur ise olsun, bunlar, farklı toplumların efsane metinlerini doğru açıklama bakımından yetersiz kalmaya mahkûmdur. Bu durum, onların, içinde söze ve metine dönüştürüldükleri toplum ile özdeşleşmiş, onlar için özelleşmiş ve bu özeli taşıma hüviyeti kazanmış olmaları ile ilişkili bir metin özelliğidir. Bundan dolayı, genel ve evrensel olan ile özeli bir arada, ait olduğu toplumun bakış açısıyla yansıtan efsane metinlerini, o toplumun tarihi süreç içinde taşıdığı tüm özellikleri göz önünde tutarak tasarlanmış ve iyi organize edilmiş kendine özgü teori ve yaklaşımlar ile tahlil edip açıklamak mümkündür.

         

         

         Farklı kültür/medeniyet toplumları için düzenlenmiş teori ve yaklaşımlar, farklı kültürlere sahip başkalarının efsane metinlerini açıklamada kullanılır ise, sonuç, o teori ve yaklaşımların çizdiği matrix’lerde arananı ortaya çıkaran bir sonuç olur ve dolayısıyla bu durum, efsane metninin anlaşılmasından ziyade, metnin sınanılana ne cevap verdiğinin bulunmasından ibaret kalır. Kendi olamayanların izlediği genel çizgi, kendilerini ve kendi metinlerini başkalarının tasarım ve düzenlemesi olan teori ve yaklaşımlar ile açıklama tarzıdır. Onlar ve toplumları bu yüzden kendileri olma yerine başkalaşma süreci yaşarlar ve kimlik dönüşümü yaşarken, daha medenî bir düzeye geldikleri vehminin rahatlığı içinde kristalin yere düşerken attığı son kahkahayı atarlar ve kullanım sürelerinin tükendiğinin farkına varmazlar.

         

         

         Toplumların tarihinde çeşitli olayların açıklamasını yapan, onlara muhtelif biçimlerde meşruiyet sağlayan efsane anlatıları vardır. Toplumların çok eski tarihlerinin bir parçasına dönüşen efsane anlatılarının en önemlileri, genellikle yaratılış, türeyiş, yeniden türeyiş, diriliş temaları üzerine kuruludur. Bunları, ait oldukları toplumların kadim tarihi içinde yer almış biçimde öğreniriz. Şüphesiz, hepsinin de, ait oldukları toplumların kadim tarihlerine ışık tutan tarihî bir gerçekliği de beraberlerinde taşıdıkları da yadsınamaz.

         

         

        Efsane anlatıları, kadim dünya toplumlarında gerçekten yaşanmış tarihî olayların, yaratılış, türeyiş, evren, yer ve gök, her türlü sorulan soruların bireylere o toplumun bilge ve deneyim sahibi kişilerince yapılmış açıklamaları ifade eden ‘sözlü/sözel metin’ bağlamında tarihî nitelikli metinleridir. Ancak bu metinler, doğuş, yayılış, kuşaktan kuşağa taşınış ve aktarım bakımından sürekli sözlü ortam yaratıcılığı ile ilişkili bir hayat tarzı içinde bulunmalarından dolayı -kimi yüzyıllarda yazıya alınanları alındıkları biçimler içinde donup kalmış hüviyetleri ile karşımıza çıksalar da- bunların, yani efsane anlatılarının her biri, zaman içinde yeni özellikler ve unsurlar bünyesine katarak yahut ideolojik ve dinî bakış açılarının değişmesine bağlı olarak yeni hüviyetleri ile karşımıza çıkmış olabilirler. Bu türden efsane metinlerinin değişimlerine, onların vücut bulduğu her toplum hayatında rastlanması tabiidir.

         

         

        Efsane metinlerinde farklılığı yaratan süreçler ve olaylar, onların var olduğu toplumların kadimiyet tarihiyle, hayatiyetinin dünden bugüne devam eden sürekliliği ile ilişkilidir. Efsane metinleri bu açıdan bakıldığında ve bu bağlamda incelendiğinde, onların her biri, çok bağlamlı bir metin hüviyeti ile yüklendikleri işlevler gereği, toplum sorunlarının her birine bir çözümleyici yanıt verirler, her bir soruna bir tarihi açıklama getirirler. Efsane metinleri, aynı zamanda, bütün bu özellikleri nedeniyle, ait oldukları toplum tarihinin de sözlü metinleri/belgeleri olarak, geleceğe olduğu kadar geçmişe de ışık tutarlar. 

         

         

        Toplumların maşeri vicdanı ve maşeri vahdeti bünyelerinde koruma ve sürdürme açısından kadim zamanlardan itibaren yaratmış olduğu kadim metinler vardır. Efsane metinleri veya anlatıları, bunlar arasında en önemlilerinden biridir. Bu metinler, bütün zamanlara meydan okuyan bir kapasite, bir yetenek ve bir kararlığa sahiptir. Tarihin içinden geçip gelirken uğradıkları her türlü değişime karşılık, efsane metinleri, temel hedeflerini ve işlevlerini hiçbir zaman yitirmezler, doğru yaptıkları tarihi yürüyüşte bir sapma göstermezler. Toplum, var olma mücadelesi sürecine girmeden veya girdiğinde şiddetini arttırıcı nitelikte devreye girerler ve sürekli uyarıcı olma işlevlerini yerine getirmeye çalışırlar. Efsane metinlerine toplum hayatında dokunulmazlık zırhı kazandıran da, sahip oldukları bu temel işlevi yüklenmiş olmalarıdır, diye düşünüyorum.

         

         

        Sözlü ortam yaratıcılığı ve anlatıcılığı içinde yürüyen bir toplum tarihçiliğinde tarihçiler için en büyük saklayıcı insan hafızasıdır. Bu anlatılar, yaşanmış olayların anlatısı olsa da, onların kuşaktan kuşağa aktarımı, toplum yazılı ortam yaratıcılığına ve anlatıcılığına erişinceye kadar, yine sözlü ortam yaratıcılığı ve anlatıcılığı içinde sürmektedir. Kişiler, bu ortamda yaşar, duyar, dinler, gözler, işitir, anlar, anlatır, duyar, sever, kızar, öfkelenir, kavga eder, barışır, eğlenir, dinlenir, yakarır, ağlar, türkü söyler, ağıt yakar ve daha nice nice deneyimler kazanır. Bilgelik, erdem, yiğitlik, toplum değerleri bu ortamda vücut bulur.

         

         

        Toplum hayatında yaşanmışları ve yaşananları kimileri yaşayarak, kimileri ise, söze dökerek kuşaktan kuşağa aktarır. Bu ortamda hemen herkes bir bakıma çok yönlü bir kişilik sahibidir. Kimi zaman herkes bir anlatıcı, kimi zaman sözün yaratıcısı ve kimi zaman da, sözün dinleyicisi durumundadır. Dolayısıyla, bu süreçte herkes bir toplum tarihçisi, aynı zamanda ait olduğu toplumun bir sözlü anlatıcısıdır. Her anlatıcının icra sürecinde en büyük yardımcısı, anlatım yeteneği, kapasitesi ve hafızasıdır. Sözlü ortam yaratıcılığında ve anlatıcılığında bu işlevi yüklenen insanın hafızası, hiç şüphesiz bir dil, bir kültür ve tarih ambarıdır. Tarihçi, yaratıcı veya anlatıcı, bu ortamda, toplum hayatına bağlı dinlediği, gördüğü ve yaşadığı olayları zihninde muayyen bir düzene koyup muhafaza edebildiği ve hatırladığı biçimde yahut hatırladıklarını yeniden kurgulayıp anlattığı tarzda dinleyicisine eriştirir, anlatır, dinletir. Tabii, dil ambarının söz dağarcığı, söz anlatı biçimleri ve söz sanatları bakımından sahip olduğu derinlik ve genişlik,  aynı zamanda anlatıcı/yaratıcının mensup olduğu medeniyet mimarisini ve onun zenginliğini bize yansıtır.

         

         

        Toplumların çok eski tarihlerinde yer alan tarihî efsane anlatıları, zaman içinde sadece sözlü ortam yaratıcılığına ve bu ortamın özelliklerine bağlı biçimde değişimlere uğramaz. Onlar, aynı zamanda toplumun içinden geçip geldiği dinî ve ideolojik değişimlere bağlı biçimlerde de değişimlere uğrarlar. Bu durum, aynı zamanda, toplum hayatında iktidar olan güce göre de ortaya çıkabilir. Böylesi değişmeler, iktidar gücünü elinde tutanlara bir meşruiyet kazandırma isteği ve iradesi sonucu olur. Kimi zaman iktidar, kendi meşruiyet efsanesini kendisi yaratabilir. V. İ. Lenin ve J. Stalin, yaşadıkları süreç içinde, saz şairleri onların kendi meşruiyet efsanelerini yaratmaları ve Sovyet halkları arasında yaymaları yolunda ideolojik terbiyeden geçirilmişler ve bunlar da, kendilerinden istenen işlevleri yerine getirmişlerdir.

         

         

         

        Türkler, Avrupalılar ve Efsâneler

         

         

        Türklerin tarihine bakıldığında, kadim zamanlardan itibaren, beylikten hanlığa, hanlıktan hanlar hanlığına, yani Kağanlık makamına doğru yürüyüp hâkimiyet tesis edildiğinde, iktidar olmanın meşruiyetini pekiştirici efsanelerin de kendini gösterdiğini biliyoruz. Merkezi Avrasya kadim Türk imparatorluğu coğrafyası -Kara Ormanlar’dan Ordos yaylalarına uzanan saha- üzerinde olduğu kadar, Ön Avrasya -Balkanlar, Akdeniz, Anadolu, Kafkasya, İran ve Afganistan- Türk imparatorluğu iktidarları da yine kendilerinin yönetimlerini meşruiyet efsaneleri ile pekiştirdiği bilinen hususlardır.

         

         

        Uluslaşma süreci içine giren Avrupa toplumları, genç ve yeni zaman toplumları olmalarına karşılık, romantik akımlar içinde kendilerine kadim bir toplum geçmişi yaratmak uğruna, XIX. yüzyılın ikinci yarısından sonra yapay efsaneler, destanlar ve efsanevi tarihler yaratma peşinde koşmuşlardır. Uzak geçmiş sahibi olma uğruna kendilerini Hint-İran,  kadim Ortadoğu medeniyetlerinin mirasçısı saymışlar; Ak Deniz medeniyetleri ile kendilerini ilişkilendirmişler ve bütün bunlara bir de, bir üstün ırk uydurması ile bir Aryanizm modası/ akımı yaratıp bilimi hiçe sayan, psikolojik açıdan tamamen sağlıksız, şaşırtıcı iddialar ortaya atmışlardır. Bu ben-merkezli yaklaşım sonuçta, Avrupa’da eşi benzeri görülmemiş bir insanlık travması yaşanmasına, tarihin en büyük soykırımının işlenmesine yol açmıştır.

         

         

        Avrupalılar, uzun bir süre, yarattıkları uydurma efsaneler ile bu yolda kantarın topuzunu kaçırmışlardır. Bugün bu moda, üstü örtülü biçimde ve daha dikkatli sözcük seçimleri ile sürdürülüyor, dersek abartmış olmayız. Çağımızda ulusların gözleri önünde cereyan etmekte olan olaylara bu toplumların bakış ve yaklaşım tarzlarının devam ettiği gözlenmektedir. XIX. yüzyılın ikinci yarısından bu yana pek fazla bir şeyin değişmediğini, Avrupa’nın o zamanlar yapay biçimde kendi kimliği için yaratıp inandığı efsanelerin peşinde bugün de koşmakta olduğunu, yaşananlar ve tanık olunanlar, bir yoruma ihtiyaç duyurmayacak biçimde tüm insanlığa anlatmaktadır. Uydurma efsane metinlerinin yıkıcı ve tahrip edici bir silaha dönüştürülmesi bakımından XIX. yüzyıl ve XX. yüzyıl başları Avrupa örneği gözden kaçırılmaması icap eden bir deneyimdir.

         

         

        Kadimden gelen toplumların hayatında, onların var oluşlarını, yeniden dirilişlerini anlatan pek çok tarihî, kadim efsaneler vardır. Onların, ‘Aryanizm’ modası tarzında uydurmalara, yapay efsaneler ve destanlar yaratmalarına ihtiyaç yoktur. Bugün yaşamaya devam eden kadim uluslar: Çin, Hint, İran, Yunan, Makedon, Arap, Yahudi ve Türk toplumları gibi toplumların tarihlerinin önemli bir kısmı efsanevi anlatılar ile dolu olduğu için, yeni zamanlar modasına uyup yapay efsaneler yaratmaya hiçbir zaman ihtiyaç duymamışlardır. Bu toplumların hiç biri kendileri için yapay destanlar da yaratmamışlardır. Çünkü kadim milletlerin kadim medeniyet tarihleri de efsaneler kadar, destanlar bakımından yeterince zengindir. Bunların bir tanesinin incelenmesi ve açıklanması ile uğraşmak bile, bir fani için ömür tüketici bir kapsama sahiptir.

         

         

        Kadim efsanelerin eski ve yeni zamanlar içindeki toplum hayatında bireyler arasında birliği tesis bakımından önemli işlevler gördüğü söylenebilir. Biz bu gerçekliği, Türk ve Moğol kavimlerinin medeniyet tarihlerinde görebiliriz.

         

         

         

        Kadim Yeniden Diriliş/ Türeyiş veya Ergenekon Efsanesi

         

         

        Türklerin kadim tarihine ait bilgilerin en önemli kayıtları kadim Çin tarihçilerinin vazife gördükleri muhtelif imparatorlar zamanında vücud verdikleri vakayinamelerde yer alır. Çin tarihçileri, zamanlarında kadim Türkler ile Çin arasında cereyan eden karşılıklı ilişkiler, ekonomik, diplomatik, siyasi olaylar ve savaşlar hakkında verdiği değerli bilgiler yanı sıra, Türk boyları ve urugları ile bağlı kimi olağanüstü unsurları ihtiva eden kimi anlatıları da bu eserlerde yazıya almışlardır. Bunlardan bir tanesi, kadim Türklerin yeniden dirilişini ve hangi urugdan türediklerini anlatır. Çin vakayinamelerinden Chou shu ve Pei shih tarafından tutulan kayıtlarda kadim Türklerin yeniden dirilme hikâyesi/efsânesi, ufak tefek farklar bir yana konur ise, birbirinin aynıdır. Denis Sinor, bu iki metni bir araya getirip yayınlamış ve güzel bir kurgu düzeninde daha anlaşılır ve birbirini bütünler bir metine dönüştürmüştür. Biz burada, daha sonraları “Ergene Qon” adıyla XIV. yüzyılda Fazlullah ibn Ebulhayr Reşideddin(?- 1318) tarafından yazılan Cami’ut-Tevârih[Tarihler Toplamı] adlı eserde karşımıza çıkan anlatının Çin vakayinamelerinde yer alan biçimini verip ardından bu anlatının kazandığı yeni biçim ve içerik üzerinde durmanın daha doğru bir tutum ve yaklaşım olacağı kanısındayım. Bu metin, yerli ve yabancı birçok bilim adamı ve filoloji uzmanı tarafından Çinceden muhtelif dillere tercüme edilmiş ve ele alınıp incelenmiştir. Yerli ve yabancı bu bilim adamları arasında E. Chavannes, O. Franke, Y. Biçurin, G.Nemeth, L.Mau-Tsai, Z. Velidi Togan, D. Sinor, B. Ögel, S. G. Kljaştorny, İ. Togan, S. Divitçioğlu ve A. Taşağıl şu anda aklıma gelen isimlerdir[1].

         

         

        Türklerin kadim tarihinde yer alan ve Çin vakayinameleri sayesinde zamanımıza erişen yeniden türeyiş/diriliş efsanesi, sonraki zamanlarda aldığı yeni biçimi ve içeriği içinde de temel yapısını muhafaza etmeyi başarmış, zamana karşı direnç göstererek dönüşerek varlığını korumuş bir kadim anlatı metnidir. D.Sinor tarafından yayınlanan Chou shu ve Pei shih metinlerinin “The Legendary Origin of the Turks” [Türklerin Efsanevi Türeyişi] adlı makalede izlediği metin kurgusu burada izlenerek kadim Türklerin efsanevi türeyiş metni, Çinceden başka dillere yapılan tercümelerinden de yararlanılarak aşağıda verilmeye çalışılacaktır. Ancak İ. Togan’ın ve B. Ögel’in aynı konudaki tercümelerinden de yararlanacağım. Chou shu ve Pei shih tarafından tespit edilen metinler, D.Sinor yolu izlenerek ama çeviri sorumluluğu şahsımı bağlayacak biçimde tercüme edilip tek metine dönüştürülecektir. Bu metin aynı zamanda her iki metnin bir arada bir inşası olduğundan dolayı, ne dışarıdan içeriye bir şey alacak ve ne de içeriden dışarıya bir unsur verecek  bir durumu bulunmamaktadır. Böylece kadim iki rivayet birleşip yeni ve doğru bir metin oluşturmuş ve birbirinin eksik bıraktığı yerleri tamamlamıştır. Yeni ve birbirini tamamlamış eksiksiz metin şöyledir:

         

         

        “Türklerin ataları Batı Denizi’nin batısında yaşıyorlardı. Hiç şüphe yok, Türkler, Hsiung nu’lardan ayrılmış bir urug idiler. Bunlar -çoğalıp pek çok urug oldular ve böylece- bağımsız bir boy vücuda getirdiler. Bu boy mensupları  -uruglar-, A-shih-na uruğuna tabiiydi [Bunların bir türeyiş hikâyesi vardır ve şöyledir (D.Y. eklemesidir)]. Kendi başına bağımsız yaşayan boy mensupları, komşu bir ülkenin hücumuna maruz kalır ve boy mensuplarının hemen hepsi öldürülür. On yaşlarında bir çocuk vardı. Askerler bu çocuğu görünce öldürmeye kıyamadılar. Bu çocuğun ellerini ve ayaklarını kesip kendisini bir sazlığın içine attılar.

         

         

        Sazlıkta bir dişi kurt yaşıyordu. Dişi kurt onu burada et ile besledi. Çocuk büyüyüp delikanlı olunca dişi kurt ile cinsel ilişkide bulunur ve dişi kurt çocuktan yüklü kalır. Türklerin boyuna saldırıp onların tamamını yok eden komşu ülke kıralı sazlıkta onlardan bir çocuğun yaşadığı haberini alır. Oraya, çocuğu öldürmesi için bir adam gönderir. Adam gelince delikanlıyı ve dişi kurdu -bir arada görünce- her ikisini öldürmek istedi. Tam o sırada, sanki bir ilahî güç dişi kurdu oradan alıp Batı Denizi’nin doğusuna uçurup taşıdı. Dişi kurt,-ilahi güç ile uçup- bir anda Kao-chang’ın kuzeybatısında bir dağın üstüne indi. Dağda bir mağara vardı ve mağaranın içi zengin bitki örtüsüyle kaplı bir düzlük idi. Bu düzlük yüzlerce li genişliğindeydi ve etrafı dağlarla çevriliydi. Dişi kurt buraya yerleşip zamanı gelince on çocuk dünyaya getirdi. Bu on çocuk büyüyünce dışarıdan kedilerine eş bulup evlendiler. Bunların her biri bir soy oldular ve bir ad aldılar. Bunlardan biri de kendine A-shih-na adını verdi. A-shih-na onların içinde en zeki olanıydı ve hepsinin başına han oldu. Kimden türeyip geldiklerini unutmamak için çadırlarının kapısı önünde bir kurtbaşı yapıp diktiler. Bir kaç kuşak sonra onlar bu mağaranın düzlüğüne sığmaz oldular. Sayısız uruglar, aileler meydana geldi. Bir kaç kuşak sonra mağaradan dışarı çıktılar. Dışarı çıkınca, Ju-ju kavmine tabi oldular. Chin-shan -Altay dağları-‘nın güney eteklerine yerleşip yaşadılar. Ju-ju’lara demircilik hizmeti verdiler.”.

         

         

        Türklerin kadim zamanlarda tespit edilen ve kadim zamanlarda yazıya alınan efsanevi türeyiş anlatısı metni budur. Daha doğrusu, Chou shu ve Pei shih rivayetleri birleşimi metindir. Bu metin aynı zamanda, A-shih-na uruğu mensuplarının iktidar olma açısından bu hakkı veraset yoluyla taşıdıklarını anlatan ve açıklayan bir meşruiyet efsanesidir. Türklerin kadim ve yeni zaman tarihlerinde her iktidar ailesinin kendine özgü bu türden bir söylencesi/efsanesi vardır. Bu durum sadece Türklere özgü bir durum veya tarihi olgu diye de tanımlanamaz. Her milletin tarihinde yer alan iktidarların veya sülalelerin hanedanlığa dönüşürken güçlerini pekiştirici bir efsaneleri de oluşur. Tabii, oluştuğu zamandan farklı bir zamanı ifade eden unsurlar ile veya farklı dini ve ideolojik bakış açıları ile bu metinlerin düzenlenmesi tasavvur dahi edilemez. Her metin kendi oluştuğu zamanın dinî ve ideolojik bakış açısını, içeriğini ve değerlerini yansıtıcı olmanın yanı sıra, algılama sınırlarını da belirleyici bir hüviyete sahiptir.

         

         

        Elimizdeki metin, Türklerin kadim zamanlar içinde sahip olduğu değerler ve algılamalar manzumesi ile bağlı bir durumu bize anlatır. Bu durumları yansıtan ve taşıyan elimizdeki efsane metninin tasvir ettiği kadim zaman hikâyesinin XIV. yüzyıl insanı tarafından algılanabileceği beklenemez. Dinî ve ideolojik bakış açıları tamamen değişmiştir. Tarihe bakış, milletlere bakış değişmiştir. Dünya tarihçiliğinin merkezinde semavi dinlerin çevresinde gelişen bir bakış açısı, evreni, yaratılışı, yayılmayı ve yeniden yaradılışı hikâye eden bir kabuller düzeni vardır. Dolayısıyla anlatının ana teması ve olayların cereyan ettiği dağlar ile çevrili mağara/düzlük içine sığınma, çoğalıp dışarı çıkma eylemleri, daha sonra bu metnin alacağı yeni biçimde de kendini korumayı devam ettirecektir. Ancak dişi kurt ve eli ayağı kesik çocuk ilişkisi ve çoğalma sorunu, ister istemez dışarıda bırakılacaktır ve onların yerini, zamana uygun figürler alacaktır. Nitekim Türklerin efsanevi türeyişini anlatan kadim metinde bu durum aynen gerçekleşmiştir.

         

         

         

        Yeni Zaman Türeyiş Efsanesi Ergene Kon ve Tarihçiler

         

         

        Tarihi süreç boyunca Türklerin ve Moğolların akraba kavimler olduğu ve birbirlerine karıştığı bilinen bir husustur. Bu karışımın bir sonucu olarak da, kadim bir Türk efsanesi olan ‘Ergenekon’ efsanesinin Türk ve Moğol kavimleri arasında ayırımsız benimsendiği ve paylaşıldığı gerçeği ile karşılaşırız. Cengiz Han zamanlarından itibaren bu türeyiş efsanesi, Türklerin ve Moğolların müşterek efsanesine dönüşmüş görünüyor. Görünüyor derken, elimizde bu durumu yansıtan kayıtların Cengiz Han sonrasına ait olmasına düşüncemiz odaklanıyor. Muhtemelen sözlü ortam yaratıcılığında da bu müşterek paylaşım bin yıllar ve uzun yüzyıllar boyu da devam etmekteydi. Belki de Cengiz Han, bu gerçeğin üzerinden yürüyerek Merkezi Avrasya Türk imparatorluk coğrafyasını, Ön Avrasya Türk imparatorluk coğrafyasını ve Arka Avrasya -Tundra kuşağından Kuzey kutbuna uzanan alanları kastediyorum- Karanlıklar ülkesine kadar birleştirmeye, efsanevi Oğuz Han’ın kadim yurtlarına sahip çıkmaya girişmiştir.

         

         

        Ergenekon efsanesi, Türk ve Moğol birliğini tesis etmek, müşterek bir geçmişten gelindiğini vurgulamak ve hatta aynı atadan inildiğini göstermek bakımından çok önemli kadim tarihi bir metindir. Türklerin yeniden dirilişlerini, çoğalıp hükümran olmalarını anlatır. Milâttan önceki kadim zamanlara aittir. Fakat bu anlatı, bin yıllar, yüzyıllar sonra yeniden kendini tarih sahnesinde gösterir. Bu kez anlatı, zamanın ve coğrafya üzerinde var olan toplumların kabul edebileceği bir biçimde, XIV. yüzyılda yeniden düzenlenmiş bir biçimde tarih sahnesine çıkar. Çünkü bu süreçte, Ortadoğu din ve ideolojileri, insana ve yaradılış anlayışına yeni bir bakış açısı kazandırmıştır. Çin kaynaklarının anlattığı yeniden diriliş efsanelerinin kabul görme şansı kalmamıştır. Yeni efsane kurgusunda eli ayağı kesilmiş çocuk ile dişi kurdun yerini, eşleri ve hayvanları ile birlikte delikanlı çağında düşman elinden kaçıp kurtulan iki Türk beyi ve bunların Ergenekon vadisinde çoğalması alır. Yeni efsane metninde yol gösterici kurt değildir. Ergenekon yolunu, beylere ve hatunlara kurt göstermez. Onlar bu yolu, yaban koyunlarını veya yaban geyik/elig adı verilen hayvanları izleyerek bulur. Bu efsane metninde kurt, dışarı çıkmaya yol aranırken bir kez kendini gösterir.

         

         

        Ergenekon efsanesi metni, yukarıda vurgulandığı biçimde uğradığı değişimler ile ilk kez XIV. Yüzyılda, sözlü anlatıdan yazıya alınmıştır. Değişimi yansıtan bu efsane metni, yeni durumuyla ilk kez Reşideddin’in yazdığı Cami’üt- Tevarih [Tarihlerin Toplamı] adlı yazma eserde yer almıştır. Bütün zamanların en büyük tarihçilerden biri sayılan Reşideddin, abidevi eserinin bir bölümünde ‘Oğuz Han ‘ ve çocuklarının, yani Oğuzların macerasını anlatır. Bir bölümünde de Cengiz Han’ın, yani Türk ve Moğolların tarihini anlatır. Yine büyük bir âlim ve devlet adamı olan Uluğ Bek de,‘Tarih-i Erbaa-i Ulus’[Dört Ulus Tarihi] adlı eserinde bu efsaneye yer verir. Fakat bu iki kaynak eser Farsçadır ve efsane metinleri de bu dille yazıya alınmıştır.

         

         

        Kadim Türk efsanesi Ergenekon metninin Türk dilinde bilinen ilk kaydı Ebulgazi Bahadur Han’a aittir. XVII. yüzyılda bu kayıt yapılmıştır. Devleti yöneten bir han olmasına karşılık, Ebulgazi Bahadur Han, zamanın tarih bilimlerine hâkim, yazılı ve sözlü kaynaklara vakıf ve bunları bir arada değerlendirip yazıya alacak yeteneğe ve kapasiteye sahip bir tarihçidir. Ebulgazi Bahadur Han, Türk tarih yazımı bakımından son derece önemli iki ölümsüz kaynak eser yazıp arkada bırakmıştır. Bunlardan biri ‘Şecere-i Terakime’ ve öteki ‘Şecere-i Türkî’ adlarını taşır. İlki Oğuz Türklerinin/Türkmenlerin soyağacı tarihini anlatır. Burada da, Moğol Han, Oğuz Han’ın dedesi olarak karşımıza çıkar. Hepsinin bir atadan indikleri vurgulanmak istenir. Yani hepsi, amca ve kardeş çocuklarıdır. Kadim tarihin bağlamı içinde algılananlar ile bugün, karşımıza çıkarılan tanımlanmış ve düzenlenmiş yeni yapıların durumu anlaşılmaya çalışılırsa, sadece içine düşülen cehaletin boyutu tasvir edilip yorumlanmış olur. Bize ait gerçek ise, öğrenilmek üzere, orada sabırla bizi beklemeye devam eder. Ergenekon bir bakıma bu gerçeği ortaya çıkarma ve zafere eriştirme mücadelesinin bir efsanevi anlatısıdır.

         

         

        Ebulgazi Bahadur Han’ın ikinci eseri ise, Türklerin soyağacı tarihidir. Türklerin soyağacı tarihi içinde, Türklerin ve Moğolların aynı soydan indiklerinin ve bu soydan inen Cengiz Han ile onun oğullarının ve torunlarının macerası anlatılır. Cengiz’in Türk soyundan inmesinin efsane boyutu vardır ama aynı zamanda bir tarihi gerçekliği de bulunmaktadır. Ancak, Ebulgazi Bahadur Han zamanında Türk ve Moğol ayırımı olmadığı da, onun olayları anlatım tarzından anlaşılıyor. Çünkü Türklerin soyağacı adını verdiği eserde, bir süre sonra, tamamen Cengiz Han soyundan inen hanların ve sultanların tarihleri anlatılır. Bu türden efsanelerin, hem Cengiz Han iktidarına, hem çocuklarına ve hem de, torunlarına, bir iktidar olma meşruiyeti kazandırmış olduğu anlaşılıyor.

         

         

        Aslına bakılacak olur ise Türk ve Moğol isimleri Merkezi Avrasya üzerinde bir bakıma eş anlamlıdır, biri öteki yerine kullanılır. Avrupalılar, Türkleri Avrasya üzerinde ‘Müslüman’ anlamında ‘Tatar’ diye bellemiş ve böyle uzayıp gitmiştir. Müslüman penceresinden bakanlar da Müslüman olmayanları ‘Moğol’ ve ‘Tatar’ diye bir süre anmıştır. Doğu Türkistan toprakları bile, belki de Budist Türklerin varlığı nedeniyle Moğolistan diye XVI. yüzyılda bilinir. Arap ve Fars kaynaklarının, tarih ve coğrafya eserlerinin bu bakış açısını etkilemediği de ileri sürülemez. Ayrıca bu iki kelimenin birbirinin yerine aynı anlamda Merkezi Avrasya üzerinde kullanıldığını ‘Şecere-i Türk’ adı da bize kanıtlayan en önemli belge değil midir?

         

         

        Türklerin ve Moğolların aynı soydan indiğini anlatan Şecere-i Türkî -Türklerin soyağacı- adlı yazma eserde, bu birlikteliği gösteren, aynı atadan ve soydan inildiğini anlatan Ergenekon efsanesi metni yer alır. Fakat bu metin, aynı zamanda yeniden dirilişi, yeniden bir toplumun yurtları üzerinde hükümran oluşunu da bize anlatır. Sabır ile yeterli çoğalma ve kudret sahibi olma süreci yaşanır. Türklerin tarihi açısından bu süreç önemlidir. Böylece, tarihimizde önemli bir yeri olan bu yeniden diriliş efsanesi anlatıyı, zor zamanlardan geçen dünyamızda bir kez daha Türk aydınlarına hatırlatmak istiyorum.

         

         

         

        Ergene Kon Efsânesinin Yeni zaman Metni

         

         

        Şimdi Ergenekon efsanesi metninin kendisine dönelim ve bize anlattığı gerçeğe bir kez daha kulak verelim. Türkleri yeniden dirilişe sürükleyen olayları izleyerek metni takip edeceğiz. Türklerin -Moğol adı Türk adı ile eş anlamdadır- hanı ‘İl Han’dır; bugün ‘Avar’ diye bildiğimiz kardeş kavim de o gün ‘Tatar’ diye adlanmaktadır. Olaylar, İl Han zamanında ortaya çıkan çatışmalar ile başlar ve Ergenekon  bir sığınma, kurtuluş yeri işlevi görür.Bu çok kısa açıklama çerçevesinde Ergenekon macerasını anlatan metnin kendisi, aşağıda, Ebulgazi Bahadur Han’dan  alıntılanıp günümüz diliyle verilmektedir.:

         

         

        “ İl Han

         

        İl Han, Moğol eline padişah olduğu zaman Tatar hanlarının dokuzuncusu Sevinç Han Tatar elinde hüküm sürmekte idi. İkisi, yani Sevinç Han ve İl Han, aynı yaşlarda bulunuyordu. Aralarında, hakimiyet çekişmelerinden dolayı sürekli savaşlar, çatışmalar çıkmış idi. Bu savaşlarda daima İl Han galip gelirdi. Sevinç Han, bu durumdan dolayı, Kırgız hanına birçok armağanlar ile adamlar gönderdi. Kendisine türlü türlü vaadlerde bulunarak onu tarafına çekti, yanına aldı. O vakitler oralarda insanlar, kabileler çoktu. Bu büyük nüfusun içinde de en büyük, en kalabalık kabile, Moğol kabilesi idi. Ne vakit bir vuruş/savaş olsa, bir vuruş olsa, düşmana Moğol galip gelirdi.

         

         

        Bütün Türk ellerinde Moğol un oku ötmeyen kolu yetmeyen, yani hükmü geçmeyen bir yer yoktu. Bundan dolayı bütün kabileler/boylar,  Moğolu kötülerler idi.-Tatar hanı- Sevinç Han, diğer kabilelere de elçiler gönderip onları da Kırgızlar gibi kazanıp yanına aldı. Birleşmek, anlaşma yapmak üzere, buluşma günü bildirdi. Ve Moğollardan öç alalım diye haber gönderdi. -Belirlenen günde- hepsi birleştiler, bir araya geldiler ve Moğol üzerine yürüdüler.

         

         

        Moğollar, -onların durumundan haberdar oldular-, çadır ve sürülerini bir yere topladılar, etraflarını hendekler kazarak çevirdiler ve -onların üzerlerine gelmelerini- beklediler.

         

         

        Sevinç Han geldi ve vuruş/savaş başladı. On gün durmadan savaştılar. On günlük savaştan Moğollar galip çıktı. Sevinç Han, bunun üzerine bütün hanları ve beyleri toplayıp gizlice kengeştiler/müşavere ettiler. Ve bu müşaverede şöyle dedi: ‘Biz bunlara hile yapmazsak durumumuz çok kötü olacaktır’.-Aralarında bir karara vardılar: gizlice geri çekileceklerdi-.

         

         

        Ertesi gün tan ağarırken çadırlarını toplayıp ve kötü mallarını-sığır, koyun ve at gibi- ve bir takım ağırlıklarını bırakıp kaçtılar.

         

         

        -Gün ağarınca- Moğollar  -baktılar ki-, bunları -yerlerinde göremeyince- güçsüz düştüler de -bu yüzden- kaçtılar diye düşündüler. Arkalarından yürüdüler. Tatarlar, -bunları hendekleri aşıp arkalarından gelir görünce- dönüp –onlarla- savaşa tutuştular. Bu savaşta Moğollar mağlup oldu. -Moğollar geri çekilmek zorunda kaldılar-, Tatarlar onları ordugâhlarına gelinceye kadar kestiler. Moğol ordugâhını ve mallarını ele geçirdiler. Moğolların çadırlarının hepsi burada olduğu için aralarından kurtulan bir aile bile olmadı. Büyükleri kılıçtan geçirdiler, küçüklerin her birini bir kişi esir olarak yanına aldı. Kalanlar, -tutsak düştükleri- efendilerin kabilesi adını aldılar. Böylece, dünyada Moğol’dan bir iz kalmadı.

         

         

         

        Kıyan ve Nöküz’ün Ergenekon’a Çekilişi

         

        Sevinç Han, Moğolu yağma ettikten sonra çekip yurduna geri dönmüştü. İl Han’ın oğulları bu savaşta ölmüşlerdi. Fakat en küçüğü Kıyan –sağ- kalmıştı. Kıyan, o yıl evlenmişti. İl Han’ın inisinin/küçük kardeşinin oğullarından biri olan Nöküz de yine o yıl evlenmişti. Bunların ikisi de, aynı bölükten iki adama tutsak olmuşlar idi. Savaştan on gün sonra bir gece atlanıp eşleri ile birlikte kaçtılar. Kaçıp, önce ordu kurdukları yere geldiler. Düşman elinden kurtulan dört türlü mal/ deve, at, öküz/sığır ve koyun buldular. Aralarında kengeş/müşavere edip dediler ki:

         

        ‘Burada kalsak, bir gün olur düşmanlarımız bizi bulurlar. Bir kabileye gitsek -kime gideceğiz-, etrafımız hep düşman kabileler ile çevrilidir. En iyisi, dağlar arasında kimsenin yolu düşmeyen bir yere gidip oturalım’.- Bunlar böyle karar verip- sürülerini sürüyüp dağlara doğru yürüdüler.

         

         

         

        Yaban koyunlarının yürüdüğü bir yolu izleyerek tırmanmağa başladılar. Yüksek bir dağın boğazına vardılar. Oradan tepeye çıkıp öte yanına indiler. İndikleri yeri iyice gözden geçirdiler. Gördüler ki geldikleri yoldan başka bir yol yoktur. Ve o yolda öyle bir yol ki bir deve ve bir keçi, bin güçlükle yürüyebilirdi. Eğer insanın bir az ayağı sürçse,-aşağı- düşer, parça parça olurdu.

         

         

        Vardıkları yer, geniş ve sınırsız büyüklükte bir ülke idi. Bu yerin içinde akarsular, pınarlar, türlü türlü otlar, çayırlar, meyve ağaçları, türlü türlü avlar vardı. Bunlar bunu görünce Tanrı’ya şükrettiler.

         

         

        Kışın mallarının etini yer, derilerinden elbise yapıp giyerler; yazın sütlerini içerlerdi. O yere ‘Ergene Kon’  adını verdiler. Ergene’nin anlamı, bir dağın kemeri, ‘kon’un anlamı ise ‘dik’tir. Orası dağın kırı/ dağın en yüksek yeri idi.

         

         

        Bu yerde, yani -Ergenekon’da-, Kıyan ile Nöküz’ün oğulları çoğaldılar. Kıyan’ın oğulları çok çoğaldı. Kıyan’ın oğullarına Kıyat, Nöküz’ün oğullarının bir kısmına Nöküzler, bir kısmına da Dörlügin dediler. Kıyan diye dağdan akan, güçlü ve hızlı inen sele derler. İl Han’ın oğlu güçlü ve tez bir kişi idi. Bundan dolayı kendisine bu adı vermişlerdi. Kıyat, Kıyan’ın çokluk biçimidir.

         

         

        Bu iki kişinin soyları uzun bir zaman Ergene Kon’da kaldılar. Çoğaldıkça çoğaldılar. -Yeni yeni- kabileler/boylar ortaya çıktı. Birçok ocak/aile, uruk adı ile bir omak/kabile teşkil etti. Omak sözünün anlamı, sünük/kemik demektir. Türkler birine :’Hangi omaktansın?’ derler. Hangi urugtansın?’ demektir.

         

         

        Dört yüz sene sonra kendileri ve sürüleri o kadar çoğaldı ki artık oralara sığmadılar. Aralarında kengeştiler: ’Babalarımızdan işitir idik ki Ergene Kon’un dışında geniş ve güzel bir memleket varmış. Atalarımız orada otururlarmış. Tatar baş olup başka kabileler -ile birleşip- bizim uruğumuzu kırıp yurdumuzu almışlar. Artık Tanrıya şükür düşmandan korkup dağda kapanıp kalacak durumda değiliz. Bir yol bulup bu dağdan göçüp çıkalım. Bize dost olanla görüşür, düşman olanla savaşırız’ dediler.

         

         

        -Kengeşte bulunan- herkes bu fikri beğenerek -dağdan dışarı çıkmak için- yol aramaya başladılar. Ancak bir yol bulamadılar. Bir demirci :’ Ben bir yer gördüm, orada demir madeni var. Bir kat bir demir madenidir. Eğer –biz- onu eritirsek -dışarıya çıkmak için bir- yol buluruz’ dedi.-Hep birlikte kalkıp giderek- o yeri gördüler ve demircinin sözünü yerinde buldular.

         

         

        -Bütün uruklara- odun ve kömür vergisi saldılar. Herkes vergisini getirdi, bir sıra odun, bir sıra kömürü dağın böğründeki çatlağa istif ettiler. Dağın tepe ve yanlarına da odun ve kömür yığdılar. Bundan sonra deriden yetmiş körük yapıp yetmiş yere kurdular. Odun ve kömür yığınlarını ateşleyip hepsini birden körüklediler. Tanrı’nın kudreti ile demir eriyip yük ile bir deve geçecek kadar bir yol açıldı. O ayı, o günü, o saati belleyip dışarı çıktılar.

         

         

        İşte o gün Moğollarca bayram sayıldı. O vakitten beri bu kurtuluş/özgürlük günü Moğollar bayram yaparlar. O gün bir demir parçasını ateşte kızdırırlar. Demir kıp kızıl olunca önce han bir tutacak ile demiri tutup örsün üstüne kor ve çekiç ile vurur. Ondan sonra, bütün beğler de hanın demir dövme işlemini tekrar ederler. Moğollar bu güne çok itibar edip: ‘Zindandan/mağaradan çıkıp ata yurduna geldiğimiz gün ’derler.”

         

         

        Ebulgazi Bahadur Han’ın Türklerin soyağacı tarihinde yer alan Ergene Kon efsanesi esas itibariyle yukarıdaki metinden ibarettir, denebilir. Görüldüğü gibi bu efsane, bir Atadan inen Türk ve Moğolların müşterekliğini anlatan bir metindir. Birinci kadim metinden de açıkça anlaşılacağı üzere Türk ve Moğol adları, XIV.-XVI. Yüzyıllar arası Merkezi ve Ön Avrasya tarihçiliğinde eş anlamda kullanılmaktadır ve aralarında bir ayırım bulunmamaktadır. Tarih-i Reşidi bu düşünceyi destekleyen pasajlara sahip eserlerden biridir.

         

         

          Birinci metin ile yeni zaman metninin aralarındaki fark, türeyişin biçimi ve eşlerin beşeri hüviyet ile karşımıza çıkmasıdır. Türeme, dişi kurt ve eli ayağı kesik çocuk yerine iki farklı aile çocuklarının birbiriyle evlenmeleri yoluyla gerçekleşir. İlkinde ayrıca, doğan çocukların dışardan içeri eş getirip böylece çoğalmaları ikincide bir ihtiyaç değildir. İki aileden doğan ve çoğalan çocuklar bu sorunu mağara içinde çözmüşlerdir. Her ikisinde de, nüfus mağaraya sığmayınca ve hepsi eski ata yurtlarına çıkıp hâkim olmak isteyince yeni günde demir dağlar eritilip mağaradan çıkarak yeniden yeryüzüne yayılıp hükümranlığa erişmişlerdir. Dirilip yeniden bağımsız olmak; efsanenin her iki tarihi metninde de temel mesajı budur.

         

         

         

        Sonsöz  

         

         

         Bir toplumda bütün bireyler/kavimler arasında dünden bugüne efsaneler paylaşılır, tarih paylaşılır, aynı atadan inme inancı paylaşılır ve bütün bunlara, bütün üyeler gönülden bir süreklilik kazandırır ise,  toplumları ayrıştırma eylemleri anlamını yitirir, etkisiz kalır. Hepimiz, Türk ve Moğol ve benzeri tüm kardeş kavimler, aynı dil ve kültür ailesinin, aynı coğrafyanın, aynı medeniyetin ve aynı tarihin çocuklarıyız.  Efsaneler, Merkezi Avrasya ile Ön Avrasya üzerinde yer alan tarihi Türk imparatorluk coğrafyalarında, aynı dil ve kültür ailesine mensup bütün çocukları bir araya getirecek derinliğe ve genişliğe sahip metinlerdir. Herkese bir parça dağıtıp, bu senin, o benim, şu onun diye bölünmüş bir medeniyet mirası yerine, efsaneleri bir araya toplayarak yeniden bir büyük aile gibi hareket ederek ortak mirası birlikte koruyup yaşatabiliriz. Dünya üzerinde bu büyük aileye mensup çocuklar birleşince, bir yeni Ergene Kon efsanesi vücuda getirmeleri de mümkündür.

         

         

        Kaşgarlı Mahmud’un dil imparatorluğunun coğrafyasına bakıldığında ve bu coğrafyanın vüsatının farkında olunduğunda, efsanelerin bize taşıdığı bilgilerin önemi ve bunların, parçalanmış Türk ailelerini –boylarını- yeniden bir araya getirme bakımdan görebilecekleri işlevler daha iyi anlaşılır. Yeni zamanlarda Türkler arasında ortaya çıkan yapay farklılıkların ve ayrılıkların, Türk dünyası medeniyet mirasında yer alan efsaneler ile yeni bir birlik ve dirlik zenginliğine dönüştürülmesi mümkündür. Kaşgarlı Mahmud’un eseri, efsaneler ve tarihi bilgiler açısından bütün Türkler için yeniden keşfedilmesi ve paha biçilmez hazinesinden istifade edilmesi icap eden çok bağlamlı bir metindir. O, bugünü yazdığı eseri ile yeniden inşa etmemize yardım edecek muazzam bir medeniyet mirası bırakmıştır. Ancak bugün Ergene Kon efsanesinin önemini kavrama yeteneğimiz körelmişse, Kaşgarlı Mahmud’un arkada bıraktığı dil ve medeniyet imparatorluğunu yansıtan mirasa karşı da bir duyarlılık göstermemiz hayalî bir beklenti olur.

         

         

        .Ergene Kon bir yeniden dirilişin, kaybedilenlerin yeniden kazanılmasının ve bu uğurda gerekli olanların yaratılmasının hikâyesidir. Her yıl Ergene Kon’dan çıkış gününün törenler ile anılmasının önemi ise, geçmişi gözden kaçırmadan geleceğe yürünmesi icap ettiğini bize hatırlatmasıdır.

         

         

        Tarihi süreç içinde toplumu yoğuran, geçmişten geleceğe taşıyan efsaneler ile oyun olmaz; bu toplumun çimentoları ile oynama anlamına gelir. Dünyada hiçbir bilinçli toplum ve yönetim, geçmişi geleceğe belli bir kutsallık içinde taşıyan bu efsanelerin gelişi güzel müstamel bir tüketim malzemesine dönüştürülmesine izin vermez. Hiçbir bilinçli toplum ve yönetim, kendisini kendi yapan efsanelerin tahrip edilmesine, tahkir edilmesine göz yummaz.

         

         

        Kadim tarihe sahip toplumların kimilerinin gaflet ve dalalet uykusuna dalmalarına, efsanelerini bir tüketim malzemesi gibi gelişi güzel harcamalarına hayretle bakıyorum. Toplumun birliğinin ve dirliğinin temeli, ortak değerlerimiz, ortak tarihi efsanelerimizdir. Tarihimizi ve geleceğimizi düşünerek, efsanelerimizin kıymetini bilelim; çünkü onlar, tarihin uzun bin yıllara dayalı deneyimleri içinden süzülüp gelirler, yeniden dirilişi, sürekli kalmanın ve kendi olmanın yollarını toplum üyelerine ve toplum yöneticilerine öğretirler.

         

         

        Cumhuriyeti kuran ulu önderin bir yabancı hanım gazetecinin. “Batılı mı doğulu mu olacaksınız” tarzındaki bir sorusuna verdiği cevabı unutmak mümkün değildir. O cevap şuydu: “- Hanımefendi, biz maymun değiliz. Ne batılılaşacağız, ne doğululaşacağız, biz kendimiz olacağız!”.Bu bir Ergene Kon fikridir. Dirilmek, kendimiz olmak, hür ve bağımsız olmak, ileriye yürümek, Ergene Kon efsanesinin anlatmak istediğidir. Geçmişi olmayanların geleceği olmaz.

         

         

        Son sözüm şudur: Cumhuriyet kurulurken bu mücadelenin adına da, bu efsaneden esinlenilerek yeni Ergene Kon adı verilmiştir ve bu nedenle ilk pullarımız Ergene Kon serisidir. Bu bakımdan kadim efsaneler bir milletin hayatında tahminlerin ötesinde bir yaratıcı ruha ve işleve sahiptir.  

         

         

         

        Açıklama

         

         

        1)               Ebulgazi Bahadur Han’dan yaptığım alıntı metinde kimi yerde -….-  işaretleri kullandım. Bunların içinde yer alan sözler, metin daha iyi anlaşılsın diye tarafımdan eklenmiştir.

        2)               Chou shu ve Pei shih metinlerinden tertip edilen tamirli metine de bir eklenti tarafımdan yapılmıştır.

        3)               Burada, Ergene Kon efsanesinin kadim ve yeni zaman metinleri için ayrı bir kaynakça vermeyeceğim.  Ergene Kon ile ilgili çalışmalar, kadim ve yeni ana metinler ve bunların zengin kaynakçası daha önce yayınlamış bir başka makalede kapsamlı biçimde verilmiştir. İlgi duyanlar için, bakınız: Dursun Yıldırım,“Ergenekon…”.Türk Dili Araştırmaları Yıllığı,1997. TDK Yayını, Ankara, 2000; s. 61-149.


        


        

        [1] Açıklamada belirtilen Ergene Kon ile ilişkili makalemde bu konuda bir hayli kaynak ve bilgiye yer verilmiştir; daha geniş bilgi edinmek isteyenler bu makalenin kaynakçasındaki eserlerden yararlanabilir.

         


Türk Yurdu Eylül 2009
Türk Yurdu Eylül 2009
Eylül 2009 - Yıl 98 - Sayı 265

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele