Ulus Devlet Soruşturması

Eylül 2009 - Yıl 98 - Sayı 265

        1-Ulus-devletle millî devlet her zaman aynı anlama gelmez. Osmanlı İmparatorluğu ‘ulus-devlet’ değil, ama millî bir devletti. Millî devlet adı üstünde, o milletin unsur-u aslisi tarafından kurulan ve yönetilen devlettir. Anane aynıdır, devlet yönetme geleneği aynıdır.

         

        Ulus-devlet kavramı, çağrıştırdığı ‘ulusal-devlet’ ve bununla aynı şey demek olan ‘millî-devlet’ kavramlarıyla karıştırılıyor. Ulusun veya milletin devleti olmak için, illâ da ‘ulus-devlet’ formunda olmak gerekmiyor. Bununla birlikte bugün dünyada ulus-devlet formu dışında bir devlet modeli de bulunmadığını bilhassa belirtmek gerekir.

         

         

        2-Türk isimli bir boy adının Çin Salnamelerine ilk defa 557–581 yıllarında, “Türkler Hunlardan türeyen bir ırktır. Aile adları A-shih-na’dır.” şeklinde kaydedildiği biliniyor. Bununla birlikte aynı kaynak benzer tarihlerde, Oğur, Oğuz, Kırgız gibi Türk dilli fakat farklı kabile adları taşıyan gruplar olduğunu söylüyor. Bahsi geçen tarihten yüzyıl gibi bir süre sonra, Arap ve Bizans kaynaklarının da, Türk dilli bu topluluklardan Türk diye bahsettikleri görülüyor. Demek ki Türklük, erken kullanımlarında bile salt bir kan bağını ifade etmiyor.

         

        Burada mühim bir hususun altını çizmek gerekiyor. Kur’an-ı Kerim, ‘renk’ ve ‘dillerin’ farklı farklı y a r a t ı l m ı ş olduğunu belirtir. Demek ki uruglar gibi, hatta ondan da ötede bizatihi dilin kendisini, bir altyapı unsuru olarak kabul etmek gerekiyor. Çünkü her ne kadar sonradan geliş(tiril)se bile dil, beşer tarafından ihdas edilen değil, Allah tarafından y a r a t ı l a n bir şeydir. Bu sebeple dile bir üstyapı unsuru olarak değil, altyapı unsuru olarak bakmak gerekiyor.

         

        Görülüyor ki devamlılık ve sürekliliği sağlayan en kritik faktör dildir. İyi de bu dil, sadece etnik Türklere ait; etnik, arkaik, ilkel bir dil olarak mı; yoksa binlerce yıldır işlenen bir uygarlık dili olarak mı yaşamaktadır? Görünen o ki bu bir uygarlık dilidir. Nasıl İstanbul bir uygarlık merkezi, hacılar için kutsal bir uğrak yeri ise Türkçe de o şekilde bir uygarlık dilidir. Bunda kuşku yoktur. Türkler, İslam uygarlık dairesine girdikten sonra, Türkçe, temas hâlinde bulunduğu coğrafya ve kültürlerle karşılıklı etkileşim içinde, bütün bir uygarlığın dili olmuş ve onu temsil etmiştir. 

         

        Meselenin bir tarafı budur. Ve bu husus çok önemlidir. Bir ‘altyapı’ unsuru olarak dil, harici unsurlar tarafından etkilense de asıl belirleyici olarak, farklı etnik grupları aynı potada eritmiştir. Bu dil, tasavvuf erenleri ve halk ozanları vasıtasıyla, aynı zamanda inancın da dili olmuştur. 

         

        Burada Roma ve Bizans’ta “imparatorluk postasının” yaptığı ortak aidiyet tahayyülünü, bizde camilerde hükümdar adına okunan “hutbe”nin canlandırdığını bilhassa belirtmek gerekir. Din-ü devlet formülasyonu, asırlarca işte bu tahayyülün sembolü olarak kullanılmıştır.

         

        Merkezî Türk devlet sistemi, soy aristokrasisini kırarak, bu coğrafyada yaşayan bütün ahaliyi ‘Gazâ’ ruhuyla ehl-i salibe karşı birleştirmiştir. Dolayısıyla milletin bekasıyla devletin bekası binlerce yıl aynı mânâya gelmiştir. Bu müşterek kader, sadece devletle millet arasında değil, milleti vücuda getiren farklı etnik gruplar arasında da aynı etkiyi yapmıştır. Çünkü bütün Müslüman unsurlar, binlerce yıl aynı ortak düşmana, küffara karşı, aynı var olma yok olma kavgasını vermişlerdir. 1071’te Malazgirt’te ehl-i sâlib’e karşı mücadele eden orduyla 1922’de İstiklal kavgası veren ordu, aynı ordudur.

         

        Şu halde Türk Milleti, şu ya da bu ilim adamı veya devlet ricalinin hayali olarak zihninde kurguladığı sentetik bir yapı değil, tarihi süreç içinde oluşmuş sosyolojik ve kültürel bir olgudur.    

         

         

        3-Ulus-devletin, ondan daha da ileri olmak üzere bizatihi ‘devlet’in, ‘küresel sermaye’ karşısında gerilediği tezi; ABD orijinli son finansal krizle birlikte ciddi bir yara almış ve ibre devlet tarafına kaymıştır. Ulus-devlet formuna gelince; bu tarz-ı devleti, devletin nihai ve en gelişmiş formu olmaktan ziyade, jeo-kültür ve jeo-politiğin şekillendirdiği bir yapı olarak anlamak gerekir. Şimdilik bu yapıda değişikliğe gitmeyi gerektirecek ne bir sebep, ne de iradi bir tavır görmüyorum!

         

         

        4-Demokratikleşmenin Türk milliyetçiliğiyle çelişir bir tarafı olmadığını peşinen söylemek gerekiyor. Burada önemli olan ‘insani’ olanla ‘siyasi’ olanın ayrılmasıdır. İnsanların anadiliyle konuşmalarına karşı çıkmak kadar yanlış bir şey olamaz. Böylesi bir tavır, insan fıtratına karşı çıkmakla aynı şeydir.

         

        Resmi dil konusunda ise aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Bu, siyasi bir taleptir. Bunun kabulü, tarihi süreç ve hâlihazırda devam eden doğal seyrin bozulması ve kendi elimizle millî insicamın tahribi ve devletin parçalanmasıyla aynı anlama gelir.

         

         

        5-Batı orijinli bir kavram olan milliyetçilik kavramı, özünde ‘ethnocentrisme’ (ırkî taassup) mânâsını barındırmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, milliyetçilik kavramının sağduyu sahibi insanlarda, ilk bakışta bir irkilme hâsıl etmesi normal karşılanmalıdır.

         

        Türk milliyetçiliği ve onun tarihi süreç içinde gelişme safahatına bakıldığında, bunun zıddı bir kavramı, farklı inanç ve kökenlere toleransı içerdiğini bilhassa belirtmek gerekir. Bir kere bu coğrafyanın Türkiye ismini alması, Türkler tarafından değil, yabancılar marifetiyle çok erken bir tarihe uzanmaktadır. Burada yaşayan halkların tamamı da yüzyıllarca aynı isimle anılmıştır. Ve bu tanım etnik bir aidiyeti değil, Türkçe konuşan veya Türkçeye âşina olan Müslümanların tamamını içermektedir.

         

        Türkiye’de Jön-Türklerle başlayan ve II. Meşrutiyet’le İnkılâpçı nesillere kadar uzanan elitlerin en büyük hatalarından biri, “yaşayan” halk kültüründen ziyade, nevzuhur ibdalara kalkışmalarıdır.

         

         Şerif Mardin Jön Türk hareketinden bahsederken, onların en büyük eksikliği olarak, çözüm arayışlarını “tarihi gelişim sürecini dikkate almadan” sürdürme alışkanlıklarına bağlar. İçtimai bir tabip rolüne soyunan bu entelijansiya, “tarihin katlarını açığa çıkartma” ve bunun hâlihazırda devam eden etkilerini keşfetme yerine, “statik” ve “pragmatist” bir yaklaşımla, devlet sorunlarına çözüm bulmaya çalışmışlar ve böylece bunların “felsefesizliklerine” bir de “tarihsizlik” eklenmiştir.

         

        Bu ayrım önemlidir ve Türk milliyetçiliğine dair tanımlamalarda da hayati sonuçları haizdir. Yaşayan değil, hayali ve kurgusal ibdalardan beslenen tanımlamalar, her toplumsal mühendislik ameliyesinde olduğu gibi, bu hususta da istenmeyen sonuçlara yol açmıştır. Binlerce yıldır problemsiz olarak yaşayan insanların, “hayali kurgular üzerinden kavga etmesinin” temel sebeplerinden biri de, bu “tarihsizlik” ve “felsefesizlik” hastalığından kaynaklanıyor.

         

         

        6-Ehliyetli ellerde elbette haizdir. Yapılması gereken, halk kültürü ve yüksek kültür içinde yaşayan veya donmuş hâldeki kültürel unsurların yeniden işlenerek uygun mecraya seferber edilmesidir. Şimdilerde belli belirsiz ve ürkek bir şekilde bile olsa bunun emareleri görülüyor. Tarihi dokuya uygun mimari eserlerle, eski musikimiz ve edebiyatımızın yeniden ilgi odağı olması yanında, koparıldığımız dünya ile yakın ilişkilerin geliştirilmeye başlanması, bunun habercileri arasında sayılabilir.

         

         

         

         


Türk Yurdu Eylül 2009
Türk Yurdu Eylül 2009
Eylül 2009 - Yıl 98 - Sayı 265

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele