Ulus Devlet Soruşturması

Eylül 2009 - Yıl 98 - Sayı 265

         1- Bu terimler yaygın olarak aynı anlamda kullanılmakta ve sanayi toplumu aşamasında modern Batıda ulaşılan, bir toprak parçası üzerinde oturan ve büyük bir çoğunluğu ortak bir kültüre, dile ve tarihe sahip bir toplumu  (milleti) temel alan resmî bir dili, millî para birimi ve ortak bir hukuk düzeni olan devlet sistemini ifade etmektedir. Mamafih “nation-state” ile “national state” veya “ulus-devlet” ile “millî devlet” terimleri arasında ayırım yapılabilir. İkinci tabir aynı zamanda devletlerin millîlik vasfına da işaret ettiğinden modernite öncesindeki devletler için de kullanılabilir.

         

        Millî devlet bir millete dayanır ve o milletin egemen bir toprak parçası yani vatan üzerinde bağımsız yaşamasını sağlar. Gerek millet, gerekse bir millete dayanarak kurulan millî devlet kavramını katı kalıplar içinde değil değişen tarihî tecrübelere göre geniş bir yelpazede düşünmek daha akla yakındır. Mesela, Türkiye’de Cumhuriyetin çeşitli dönemlerinde ve farklı bakışlar açısından farklı tanımlar getirilmiştir. Anayasalarda din, dil ve ırk farklılıklarını aşan bir Türk tanımı yapılmış olsa da ortak tarih, din, dil, kültür unsurlarının millet ve millî devletin oluşumunda hakim unsurlar olduğu belirtilmelidir. Türk milletinin tanımlanmasında ortak tarih şuuru, dil ve mezhep farklılığı olmaksızın, din unsurlarının ve ortak gelecek tasavvurunun rolü önemle vurgulanmalıdır.

         

         

        2- Türk kelimesi tarihte aslında etnik olmaktan ziyade siyasî bir kavramı ifade eder. Bu adı taşıdığı kesin olan ilk Türk siyasi teşekkülü olan Köktürklerde bu kavram Oğuz, On-ok vb. Türk kavimlerini kapsayıcı bir anlamda kullanıldığı gibi Divanü Lügati’t-Türk’de de Türk kelimesinin bu kapsayıcılığı açıkça görülür. Zaman içerisinde özellikle Osmanlı döneminde en azından Avrupalılar sadece anadili Türkçe olanları değil Osmanlı toplumundaki diğer Müslüman unsurları da Türk olarak tanımladılar. Fakat öte yandan Osmanlı klasik kültürünün gelişmesi sürecinde Fars edebiyatının ve kendisini Osmanlı olarak gören elitlerin tesiriyle Türk kelimesi zamanla etnik bir ifade olarak da kullanılabildi. Modernleşme süreci ve Cumhuriyet ile tekrar eski kapsayıcı anlamına kavuştu. Türk milleti kavramını bir kurguya indirgemek için Orhun Yazıtlarını, Çin Kaynaklarını, Ortaçağ Arap Kaynaklarını ve Divanü Lügati’t-Türk’ü, Türklüğü kapsayıcı bir bağlamda kullanan Neşrî, İbn Kemal gibi Osmanlı tarihçilerini görmezlikten gelmemiz ve Türk milletinin İttihatçılar ile Cumhuriyetin kurucularının bir projesi olduğuna inanmamız gerekir. Milletin, gerçek veya varsayılan ortak bir kökene, dile, kültüre sahip insanlardan oluştuğu belirtilir. Türk milleti derin bir tarih, zengin bir dil ve kültüre sahip bir millet olarak dünya tarihine adını kazımıştır. Bu bakımdan Türk milleti kavramı bir kurgu veya hamaset ürünü değil tarihî, siyasî ve kültürel bir gerçekliğin ifadesidir. Bunun tartışılacak bir tarafı yok ama maalesef, Orhun Kitabelerinden de Kâşgarlu Mahmud’dan da bî-haber bazı sözde-aydınlar işi neredeyse aslında Türk kavramının tamamen Araplar ve Batılılar tarafından Türkçe konuşan halklara verilen bir ad olduğunu iddia edebilecek derecede cehalette ileri gitmektedirler.

         

         

        3- XX. Yüzyılın ikinci yarısında, giderek millî devletlerin sonuna gelindiği, küreselleşmenin dünyayı bir köy haline getirdiği ileri sürülmeye başlandı. Ekonomik ilişkiler, bilgi teknolojilerindeki baş döndürücü gelişmeler bu yöndeki iyimser beklentileri arttırdı. Ne var ki Sovyetler Birliği’nin dağılması, eski Yugoslavya’nın parçalanması ve 11 Eylül olayının ardından ABD’nin dünya hegemonyasını sürdürmek amacıyla giriştiği yeni projelerin yol açtığı tepkiler, millî devletin sonunu ilan edenlerin aceleci davrandıklarını, günümüzde bütün dünyada, sadece insanların nispeten güvenli bir ortam içinde yaşamaları için bile millî devletlere ihtiyaç bulunduğunu ortaya koydu.

         

        Tarih içerisinde oluşan bütün yapılar ve sistemler gibi ulus-devlet formunun da tarihîliğini gözden kaçırmadan bakıldığında, ulus-devletin zamanın şartlarına intibak ederek varlığını idame ettirebileceği kanaatindeyim. Bugün Avrupa Birliği gibi ulus-üstü yapıların millî devletlerin yerini alacağı düşüncesinin sağlam bir temele dayanmadığı bizzat Avrupa Birliğinin en önde gelen ülkelerinin halklarının anayasa oylamalarındaki tavırlarından anlaşılmaktadır. Dünyanın diğer bölgelerinde etnik milliyetçiliklerin körüklendiği, ulus-üstü birleşmeler bir yana millî devletlerin parçalanarak daha küçük devletlerden oluşan ve yeni emperyalist güçlerin çıkarlarına daha uygun siyasî atomizasyona gidildiği bir çağda, kendini yeniden gözden geçirerek yeni şartlara intibak sağlayabilen millî devletlerin ayakta kalabileceğini düşünüyorum. Bunun yolu ise ne bu ülkelerin kendilerini dünyadan tecrit etmesinden ne de neo-liberal küreselleşmeci ideolojinin iddia ettiği ulus-ötesi birlikteliklerden geçer. Tecrit, dış dünyaya kapalılık, yabancı düşmanlığı gibi tutumlar, değişen derecelerde marazî psikolojileri yansıtır. Millî devletler, kendi milletini seven ama insanlığın genel kaderine bîgâne kalmayan, kendisini ve ülkesini sadece kendi millî coğrafyasıyla sınırlamayan, dünyanın ortak kaderinden sorumlu tutan bir anlayışla kendilerini sürdürebilirler. Bütün eksiklerine rağmen Türk Millî devleti de bu yeniçağda ayakta kalmak ve onun da ötesine geçerek tarihinden gelen misyonunu ifa etmek için yeterli potansiyele sahiptir. Yeter ki bilim ve kültür adamlarımız, sivili ve askeriyle, seçilmişi ve atanmışıyla elitlerimiz bunun idrakinde olsunlar.

         

         

        4-Bu sorunun cevabı birçok faktöre bağlıdır. Mesele sadece iç boyutuyla değil uluslararası konjonktür çerçevesi düşünülerek ele alınmalıdır. Hal ve görünür gelecek açısından baktığımızda, çeşitli çevrelerce yüz yılı aşkın bir süredir Kürt kökenli yurttaşlarımız üzerinden bir bölünme projesi üzerinde durulduğu açıktır. Sevr’de bu tasarı kuvveden fiile geçirilmek istenmişse de Türk Millî Mücadelesi bunu boşa çıkarmıştır. Günümüzde Irak’ın kuzeyinde oluşturulan Kürt siyasî yapılanması birçokları açısından gelecekte İran, Suriye ve Türkiye’deki Kürtlerin de katılacağı Büyük Kürdistan’ın nüvesidir. Nitekim günümüzdeki tartışmalarda konjonktür gereği ayrılığı değil federasyon vb. formülleri savunan bazı Kürt aydınları rüyalarında ayrılmayı gördüklerini açıkça ifade ediyorlar. Öte yandan, Kürtçü aydınların aksine geniş kitlenin ayrılmadan değil birlikten yana olduğu da çeşitli araştırmalardan anlaşılıyor. Yirmi beş yıllık teröre rağmen toplumumuzun sağduyusu sayesinde ciddi bir iç çatışma ortamı doğmamıştır. Yapılan araştırmalar Türk üst kimliğinin yüzde 90’lara varan oranda benimsendiğini ortaya koyduğu halde son yıllarda yapılan propagandaların tesiriyle bu aidiyet duygusu zayıflatılmaya çalışılmıştır. Nüfusun yaklaşık yüzde 90’ının Türk, daha fazlasının da Müslüman kimliğini içselleştirdiği ve özellikle Kürt etnisitesine mensup yurttaşlarımızın yaklaşık yüzde 40-45’inin ülkemizin Doğu ve Güneydoğu bölgelerinin dışında yaşadığı gerçeğinden hareket edersek parçalanma tehlikesinin çok uzak bir ihtimal olduğunu söyleyebiliriz. Burada meselenin özü, Türkiye Cumhuriyetini yönetenlerin akıllı ve basiretli bir siyaset ile Kürtler dahil bütün etnik unsurların aklını ve gönlünü kazanması ve bin yıllık birliğin daha da pekiştirilerek devlete güvenin arttırılmasıdır. Türkiye’nin içinde yaşadığımız çağda sahip olduğu imkan ve fırsatlar onu büyük bir güce dönüştürecek potansiyeli haizdir. Bütün insanlarımızın bu Büyük Türkiye’nin yurttaşları olmaktan gurur duymalarını sağlayacak tedbirler bölünme ve ayrılma düşüncesinin zayıflamasına katkıda bulunacaktır.

         

         

        5 -Milliyetçiliğin evrensel özellikleri olduğu gibi her milletin tarihî tecrübesinden ve kültüründen kaynaklanan özgüllükleri de vardır. Türklerde millî duygu ve şuur anlamında milliyetçilik yazılı olarak Orhun Kitabelerinden beri mevcut olmakla birlikte yaşanan tarih içerisinde bunlar arka planda kalmış, tarihte kurduğumuz en büyük devlet ve en gelişmiş medeniyeti ifade eden Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma sürecinde önce gayrimüslimler bilahare de gayri Türk Müslümanlar olmak üzere sair anâsırın milliyetçi-ayrılıkçı hareketleri neticesinde Türk milliyetçiliği fikri ön plana çıkmıştır. Her milliyetçilik, ilgili milletin tarihî tecrübesi çerçevesinde şekillendiğinden Türk milliyetçiliğinin kendine özgü yönlerinin olması kaçınılmazdır. Her şeyden önce emperyal bir mirasa sahip ve kendi kimliğini adeta İslam dini içerisinde eritmiş olan Türkler, ırkçılık ve ötekileştirme gibi Batı kültürünün ürünü anlayışlardan uzaktır ve bu Türk milliyetçiliği için de geçerlidir. Aynı sebeplerle Türk milliyetçiliği geri kalmış veya sömürgelikten kurtulmuş ülkelerin milliyetçiliklerinden de farklıdır. Türk tarihi, kültürü ve İslam dini Türk milletini olduğu gibi Türk milliyetçiliğini de biçimlendirmiştir.

         

         

         

        6-Türk milleti tarihte büyük sentezleri başarmış bir millettir. Türkler, Türk kültürünü ve Osmanlı Türk Medeniyetini geçmiş kültürleriyle ilişkide bulundukları coğrafya ve kültürlerin tesirlerini sentezleyerek oluşturdular. Bahsettiğiniz konuda bin yıllık bir tecrübeye sahibiz. Elbette ki büyük bir toplum içinde bölgesel farklılıklar, renkler olacaktır. Bunun etnik köken farklılığıyla ilgisi olması da gerekmez. Ancak baktığımızda bin yıllık ortak ve bir arada yaşama aynı zamanda ortak bir kültürü de oluşturmuştur. Aynı türkülerle sevinip aynı türkülerle hüzünlenen, aynı kıbleye yönelen, birbiriyle rahatlıkla kaynaşabilen insanların oluşturduğu bir toplumda yaşıyoruz. Burada dikkat edilmesi gereken nokta tek-tipleştirici veya kalıplara indirgeyici bir yaklaşımla değil, herkesin ortak değerler manzumesi çerçevesi içerisinde kendi renklerini ifade edebildiği bir kültür anlayışının öne çıkarılmasıdır.

         


Türk Yurdu Eylül 2009
Türk Yurdu Eylül 2009
Eylül 2009 - Yıl 98 - Sayı 265

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele