Türkçe Paranoyası

Ağustos 2009 - Yıl 98 - Sayı 264

                     Anlamlar Dünyası Olarak Dil

         

                    Toplumların genetik özellikleri, kendilerini meydana getiren bedenlerinde hayat bulur, saklanır ve diğer nesillere aktarılır. Toplumların, hayat ve tabiata kattıkları her türlü eşyanın, kuralın, olgunun, kurumun, ilke ve değerlerin bilgi ve simgelerinin anlamları ise kelime ve kavramlara yüklenir. Kelime ve kavramlar başta olmak üzere, toplumun ürettiği, aktardığı ve bir şekilde sahip olduğu anlam kümelerinin tümü birden, o toplumun dilini meydana getirir. Bu bağlamda, insan bedeni, soyunun ve biyolojik atalarının fizyolojik ve nörofizyolojik özelliklerinin tezahür ettiği yer olurken; toplumların dili ise o toplumların, önceki ve şimdiki zamandaki yaratmış oldukları bütün kültür ve medeniyet öğelerinin toplam adıdır.

         

                    Böyle olunca da, bir toplumun diline, dilinin kelimelerine, kavramlarına ve herhangi bir anlam içeren diğer simgelerine bakarak, o toplumun nesnel birikimi (meselâ, toplam eşya ve her tür diğer maddi imkânları), sosyal kuralları (meselâ, hukuki, ahlaki ve kuralları), kurumları (meselâ, aile, eğitim, devlet ve her tür örgütlenmeleri ), değerleri (meselâ, inanç ve her tür değer yargıları) ile bilim ve çeşitli bilgi birikimi (meselâ, bilimsel bilgi ile nitelikli ve niteliksiz bütün bilgiler) hakkında, çok önemli tanımlayıcı ve belirleyici bulgulara ulaşmak mümkündür.

         

         

         

                     Batıcı Yöneticilerin Türkçe ile Hesaplaşması ve Yabancı Dil Tutkusu

         

                    Türk kültür ve medeniyet tarihinin, Türkçe ile ilgili en keskin kırılma noktalarından birisi, özellikle Tanzimat sonrasındaki yönetici kadrolar tarafından, Batılı bir yabancı dilin, sadece yönetici ve aydınların öğrenmesinin yeterli görülmeyip, tepeden inme yöntemlerle halkın da öğrenmesi doğrultusundaki yönlendirmeci müdahaleleridir. Bunlar içerisinde, en fazla dikkat çeken müdahalelerden biri, “kendinden utanmanın ve toplumdan yabancılaşmanın” bir göstergesi olarak Türkçeye karşı gösterilen ilgisizlik, kayıtsızlık ve önemsememe tavrıdır. Selçuklu ve Osmanlı devlet yönetici kadrolarının Türkçeye karşı gösterdikleri ilgisizlik, belki de hükümran olmanın verdiği özgüven veya siyasi nedenlerle izah edilebilir. Bu iki Türk devletinin, öncelikle Farsça ve Arapça konuşulan bir kültür coğrafyasında siyasi egemenlik tesis ediyor olmasından dolayı yaygın kültürel çevre ile yönetim ilişkilerini geliştirme amaçları, onları böyle bir tercihe yönlendirmiş olabilir. Burada dikkat çeken en önemli özellik, her iki Türk devlet yönetiminde de Türkçe dışında başka kültürlerin dillerine, yönetim ve aydın kadrolarınca ilgi gösterilmekle beraber, kendi tabanlarına ve halklarına bu dilleri dayatmamış ve bir eğitim dili olarak kullanmaya kalkışmamış olmalarıdır. Karşılaştıkları diğer kültürlerin dillerini öğrenmekle beraber, bu dillerle eğitim yapma sevdaları pek yoktur. Ama her iki cihan devleti de diğer kültürlerin dillerini, bir eğitim ve öğrenim aracı olarak görmemiş, ancak hâkim bir güç olmaları nedeniyle diğer kültür coğrafyalarına bu diller aracılığıyla daha kolay nüfuz etme siyaseti gütmüştür. Bununla beraber, Selçuklu ve Osmanlı Türk devletlerinde, Farsça ve Arapça üzerinden çok büyük kültür eserleri yaratılmıştır. Meselâ Mevlana, bir Türk olarak bu diller aracılığıyla dünya kültür ve medeniyet tarihinin en büyük düşünce ve gönül insanlarından biri olmuştur.

         

                    Türk dünyasının, Batı karşısındaki medeniyet yarışmasında, yarışı kaybettiği zamanın bir tür ilanı sayılan Tanzimat ve sonrası düzenlemeler, Türk kültür ve medeniyetinin genelinde ve özelde Türkçe ekseninde, çok yıpratıcı ve bozucu etkilere neden olmuştur. Yönetici ve aydın sınıfın, Türkçe ile ilgili bazı görüş ve düşünceleri, Tanzimat’tan sonra bir kaygı ve korkuya dönüşmüştür. Batı karşısındaki yöneticilik tarzının yol açtığı yenilgi ve ezilmişliğin faturası, örtülü ancak ısrarlı bir şekilde, kayıp zamanların en büyük günah keçisi olarak görülmüş olan Türkçeye çıkarılmıştır. Tanzimat’ın yönetici ve aydın kadroları, o zamanların Batı medeniyet cephesinin önderliğini yapan Fransızcaya karşı sürekli bir imrenme ve yönlendirme içerisinde olmuşlardır. Yenilik hareketleri kapsamında açılan bir kısım okulların, Fransızca ile eğitim yapması şeklindeki zorlamalar, bu konuda çok açık bir yönlendirme taşımaktadır. Aslında, ülkedeki Batıcı yöneticilerin kendi ana dillerini bırakarak, o zamanların egemen Batı kültür dili olarak Fransızcaya geçebileceklerini göstermeye çalışmaları, bir anlamda “Batılıların bizi dövmemeleri” ve kendilerinden saymaları yönünde onlara verilmiş bir tür güvence ve rüşvet anlamı taşımaktadır. Bu kararın gerekçesi de şimdiki zamanlarda da hala söylenip durulan aynı terane, güya “yabancı dil ile eğitim sayesinde iyi mühendis, doktor ve diğer meslek erbabı yetiştirilmesi” arzusudur. (Bu sömürge zihniyetli yönetici ve aydınlar, ya kendileri yeterince zeki değiller, ya da Türk milletini kandırılması kolay bir topluluk olarak görüyor olmalılar ki hâlâ aynı gerekçeleri kullanıp bu konuda başka geçerli bir gerekçe uydurmayı akıl edememişlerdir). Buradaki söz konusu eğilim, Batılılar karşısında yaşanılan travmatik yenilgi ve kültürel şoklar nedeniyle kendi bilimsel yeterliliklerini ortaya koyamayan Batıcı yönetici kesimin, kendi beceriksizliklerini Türkçenin üzerine atmaları kurnazlığıdır. Oysa, dünya kültür tarihinin en önemli eserleri arasında doğrudan Türkçe yazılmış onca eser ve bilime yapılmış bolca katkıların bulunduğu da bir gerçektir. Kimi yönetici ve aydınlar, Batılı egemen güçlere yaranmak ve şirinlik yapmak üzere, kimileri de Türkçenin anlam dünyasını kavrayacak bir kabiliyete sahip olmadıkları için bir Türkçe karşıtlığı ortaya çıkarmaktadırlar. Başlangıçta, sadece bir kayıtsızlık ve ihmalkârlık psikolojisine kurban edilen Türkçe, daha sonraki radikal Batıcı yönetici ve aydınların zihninde tam bir paranoyaya dönüşmüştür.

         

                    Tanzimat’tan bu yana, Batıcı yönetici ve aydınların, Türkçe üzerinde estirdikleri açık ya da örtülü, resmi ya da gayri resmi şiddetin esas nedeni, bu kesimin Türk Milletini ve ülkesini kayıtsız şartsız Batı dünyasına eklemleme arzusudur. Böyle bir eklemlemede en büyük engel ise Türkçe ve Türkçenin köklü anlam dünyası görülmektedir. Bu bağlamda, Türkçe engelini aşmada kullanılan en etkili bahane de “Türkçe ile bilim ve eğitim olamayacağı” şeklindeki iftiradır. Bu çerçevede, Türkçe karşıtlığının arkasında, radikal Batıcı yönetici takımın ideolojik izleri yatmaktadır.  Ayrıca Türkiye’deki Türkçe karşıtı resmi ve gayrı resmi lobinin, bu konudaki uzun tarihi tecrübelerine bakılacak olursa, aslında bunların bilim yapmak ve ülkede bilimsel zihniyeti hâkim kılmak suretiyle toplumun sorun çözme kapasitesini geliştirmek gibi bir niyetlerinin de bulunmadığı, gün gibi ortadadır. Bu kapsamda, Türkçe karşıtı “çalışma gruplarının” bu husustaki ilk tecrübeleri, bir zamanlar “bilimin ve ilerlemenin Kâbesi” olarak gördükleri Paris’in anadili olan Fransızca ile eğitim yapma tutkusu olmuştur. Batıcı yöneticilerin,  Fransızca ile eğitim yapmaya yükledikleri bu yöndeki görev iflas etmiştir. Fransızca ile eğitim uygulamasının, beklenilen sonucu vermediği, yaklaşık yüz elli yıllık bir denemeden sonra anlaşılmış olmasına rağmen, hâlihazırda bu konuda hiçbir ciddi araştırma ve inceleme de yapılmış değildir. Bu anlamda,  yabancı dil ile eğitim yapma takıntısına sahip olan yönetici ve aydın sınıfı, eğer bu konuda iyi niyetli olmuş olsalardı, Fransızca ile eğitim yapmış olan kuruluşlardan yetişen kişilerin, Osmanlı devletinin ve toplumunun çöküşünü önleyici hangi düşünceyi geliştirdiklerini ve hangi tedbirlerin alınmasında katkıda bulunduklarını ya da en azından teorik kapsamda bilime hangi katkılarda bulunduklarını, somut örnekleriyle ortaya koymaları gerekirdi. Bu durum, büyük ölçüde meçhuldür.

         

                    Türkçe karşıtı  “çalışma gruplarının”, asıl niyet ve arzularının bilim olmadığının diğer bir göstergesi, yine yönetici ve aydın sınıfın bir kesiminin öncülüğünde çok kısa bir süre devam etse de “Almanca ile eğitim” takıntısıdır. Bu zaman dilimi, çok dikkat çekici bir tarihe denk düşmektedir. O tarihi zaman, II. Dünya savaşı öncesi Hitler Almanya’sının, Batı medeniyetinin en etkili ve güçlü bir merkezi haline geldiği tarihtir. Bu defa, malum sömürgeci zihniyetin “iktidar ve güç Kâbe’si”, Berlin’dir. İyi ki bu Almanya hayranlığı ve dolayısıyla Almanca takıntısı erken biter. Ama kendine güvenini ve hatta büyük ölçüde inancını kaybetmiş bir “yönetici tabaka”, kendine yeni bir “Kâbe” bulmakta gecikmez. Bu yeni “Kâbe”, II. Dünya savaşından sonra Batı medeniyetini temsil etme konusunda rüştünü ispatlayan ABD’nin dili olan İngilizcedir. Tanzimat sonrasında, bir ara İngilizceye, Londra’nın siyasi etkinliği ile bilim dili heyecanı atfedilmeye çalışılmışsa da, o günkü dönemde İngilizce sevdası pek tutmamıştır. ABD’nin, bu defa yeni bir siyasi, askeri, ekonomik ve kültürel merkez olarak tebarüz etmesiyle beraber, Türkiye’deki etkili ve güçlü “İngilizce Lobisinin” yönlendirdiği Batıcı yönetici kadroların gözünde, İngilizce ile eğitim, tam bir tutkuya ve takıntıya dönüşür. Başta, devletin milli(!) denilen eğitim kurumlarında olmak üzere (Anadolu liseleri projesi v.b ), yine devletin resmi üniversiteleri ile hemen hemen bütün özel üniversiteler, “İngilizce ile eğitim” yapmayı, adeta olmazsa olmaz bir “misyon” haline getirirler. Devlet, öncülük eder; özel girişimci taklit eder ve serbest piyasacı toplum da bu konudaki iştahını sürekli artırır. Sonuç, eğitim ve bilim adına bir fiyaskodur. Çünkü uzun bir süredir, İngilizce ile eğitim yapılan yerlerden, sürekli yapılan propaganda ve reklâmın dışında, toplumun yaşadığı çok yönlü sorunlara yönelik adam akıllı bir çare olacak herhangi bir proje ya da model, hâlihazırda çıkmış değildir. Ayrıca, Batıcı yönetici ve aydın sınıfın Batı dilleri hakkındaki resmi ve gayrı resmi birçok çaba göstermelerine, çok büyük kaynaklar harcamalarına, iddialı organizasyonlar yapmalarına ve kampanyalar yürütmelerine rağmen, ne bir zamanların gözdesi Fransızca ile ne de şimdiki zamanların yabancı dil takıntısına konu olan İngilizce ile ciddi bir eser ortaya konmuş değildir. Bu konuda, en fazla dinleme ve konuşma ile bolca tercüme ve aktarma,  biraz da okuma ve yazma yapılabilmektedir. Yabancı dillere çok büyük masraflar ve emekler verilmiş olsa bile, bu dillerin sahibi olan toplumların ortalama bireylerinin dahi yapabildiklerini, bu topraklar üstünde, onların yabancı dilini kullanarak başarabilmiş hiç kimse asla çıkmamıştır.

         

         

                   Türkiye’deki Batıcı lobi ve çalışma gruplarının İngilizce hayranlığına ve takınağına zemin teşkil eden esas ruh hali, güçlü ve egemen olan siyasi, ekonomik, askeri, teknolojik ve kültürel merkezlere şirinlik yapmaktır. Bu çerçevede, Batıdaki siyasi, ekonomik ve askeri merkezin adresine tamamen bağımlı ve güdümlü bir yabancı dil ile eğitim hastalığı ortaya çıkmaktadır. Burada, komik ve saçma olan en büyük çelişki ise çok büyük bir kaynak harcamalarına ve büyük çabalar göstermelerine rağmen, doğru dürüst öğretemedikleri yabancı dille eğitim ve öğretim yapmaya, üstelik bir de bilimsel faaliyetler yapmaya kalkışmalarıdır. Hatta, bundan daha komik ve saçma olan ise şimdiye kadar yabancı dil eğitiminde başarısız olan bu kuruluşların (meselâ, Anadolu liseleri ve bir kısım üniversitelerin) yönetim kadrolarının ve diğer Batıcı yandaşlarının, “madem yabancı dil gerektiği derecede öğrenilmiyor, o zaman İngilizce ile eğitim yapılırsa, hiç olmazsa İngilizce öğrenimi istenilen düzeyde gerçekleşir”  savunmasını yapmalarıdır. O zaman, bu kuruluşların, asli işlevleri olan eğitim ve öğretim ile bilimsel faaliyetler yapma görevleri ne olacaktır? Bu sorunun cevabı, çoğunlukla güçlü bir efendiye sahip “kâhyanın” kurgulanmış gülümsemesi ile “onlar da olur” şeklindedir. Gerçekten, geçmişten günümüze kadar, “yabancı dille eğitim” ile “yabancı dil öğretimini”, bilerek ya da bilmeden karıştırma (eğer bilmeden yapılıyorsa çok ciddi yetenek problemi var demektir) taktiği güden Batıcı kesimin, yabancı dil ile eğitim konusundaki ısrarı, çoğunlukla dünyadaki güç dengeleri ile aynı paralelde seyretmektedir. Meselâ, bu yönde oluşmuş olan mevcut yönetici ve aydın patolojisine göre, bir gün şimdiki zamanların küresel gücü olan ABD’nin yerine, Kenya bir siyasi, ekonomik ve askeri güç merkezi olsa, aynı sömürge zihniyetli yönetici ve aydın kadrolar, Kenya’ca (böyle bir dil varsa) ile eğitimin ne kadar gerekli olduğunun propagandasını, hiç vakit geçirmeden yapmaya başlarlar.

                   

         

        Türkiye’deki Batıcı yönetici zihniyetin tarihi tecrübesine bakılacak olursa, ön plana çıkarılmaya çalışılan yabancı dil, güç ve egemenlik döngülerine göre değişmektedir. Ancak, bu aşamada değişmeyen yegâne duyguları, Türkçe karşıtlığıdır. Buradaki kritik soru, Batı ve onların zihniyet izdüşümü sayılan içerideki bir kısım yönetici ve “okumuşların” Türkçe karşıtlığının ve korkusunun kaynağı nedir? Her ne kadar, “Türkçe ile bilim olmaz” diyecek kadar Türkçeye düşmanlığını ve korkusunu dışa vuran Batıcı yetkililer çıktıysa da Türkçenin bir eğitim ve bilim dili olmadığını şimdiye kadar hiç kimse kanıtlayamamıştır. Bu bağlamda, çok uzun bir süredir, Türkiye’deki Batıcı yöneticilerin, başka dillerle ilişkisi ve teması, eğitim ve bilimsel faaliyetlerle ilgili beklentilerden çok, ideolojik ve yönetsel bir tercih olarak ortaya çıkmıştır. Ancak Tanzimat sonrası dönemdeki Batıcı yönetici ve aydın sınıfın, Türkçeye olan karşıtlık ve korkularında, Türkçenin bir iletişim aracı olan yönünden çok, Türkçenin taşıdığı ve yüklendiği değerler ve anlamlar dünyasına yönelik olumsuz düşünceleri egemendir. Bu bağlamda, Türkçenin yüklendiği ve taşıdığı anlamlar topluluğunda, İslami terim ve kavramlar yanında, dinin temel öğretisini oluşturan Kuranı Kerimin tercüme ve yorumuna dair çok sayıda önemli bilgi ve simgelerin çok önemli bir yeri vardır. Bu bakımdan, Türk Milletinin İslamiyet’e olan hizmeti, zannedilenin aksine, kılıçtan çok, Türkçe ile olmuştur. Türkçe, Türkler ve Türk dost topluluklarına “Hakk’ın Sesini” ve İslamiyet’in temel öğretilerini taşıma bakımından çok büyük bir iletişim kaynağı ve kanalıdır. Türkçe, her dil gibi, kültür ve medeniyetin yarattığı bütün nesnelerin, kuralların, değerlerin, bilgi ve simgelerin isim ve anlamlarının taşıyıcısı olmakla birlikte, Türklerin Müslüman olmalarından itibaren hızla “dini içerikli ve anlamlı kelime ve kavramlarla” zenginleşmeye başlamıştır. Türklerin, İslamiyet’i anlamadaki etkinlik ve duyarlılıkları, büyük ölçüde Türkçeye nüfuz eden İslami nitelikteki kelime ve kavramların sayısı kadar, bunların bileşimi ile ortaya çıkan dil ve edebiyat eserlerinin niteliğinde de kendini göstermektedir. Bu yönüyle Türkçe, Allahın dini olan İslam’ın, bütün yeryüzüne yayılması ile Müslümanların aklına ve gönlüne derinlemesine nüfuz etmesinde, çok büyük hizmet ve aracılık etmiş bir dildir. Türkçenin, Hak Yol İslam’a hizmeti için Yunus Emre’nin Türkçesini bakmak yeterli olacaktır.

         

         

         

                     Türkçe Üzerinden İslam’a Saldırmak

         

                    Batılıların, Türklerde neyi değiştirmek ve Türkleri nereye sürüklemek istediklerini anlamada, en açık gösterge, Türkiye’deki Batıcı yönetici ve aydın sınıfının duygu ve heyecanlarıdır. Türkçedeki, “dışı, içinin aynasıdır” sözünü, tersinden söylersek, “içerideki Batıcı yönetici ve aydınların savundukları ve yaptıkları aslında, dışarıdaki güçlü ve egemen Batılıların aynasıdır” denilebilir. Bu bağlamda, yerli yönetici ve aydın sınıfının, Türkçe üzerindeki müdahale ve darbeleri, çoğunlukla Türkçedeki İslam dininin temel değerlerini temsil eden kelime ve kavramları tasfiye etme amacına yönelik olmuştur. Batıcı yöneticiler, egemen ve güçlü Batı merkezli dillerin, eğitim dili olarak bizzat devlet kurumlarına girişine karşı çıkmak bir yana, en büyük destekçisi olmuşlardır. Bu kapsamda, Türkçeyi etkileyen yabancı diller arasında bir tercih yapılmasının arkasında, büyük ölçüde Batılıların hoşuna gidecek bir eğilim ve yönelim vardır. Bu çelişkinin en yaman tarafı da son yüz elli yıldır, dönem dönem güçlü ve egemen Batı dillerinden Türkçeye giren yabancı kelimelerden pek rahatsızlık duyulmaması ve bütün bunların normal karşılanmasıdır.  Meselâ, istasyon, garanti, anons etme, parafe etme, lanse etme, etap, okey, brifing, bay bay v.b.g. Ancak Türkçeye çok sayıda kelime veren Doğu dillerinden Arapça ve Farsça kökenli kelimelere karşı büyük bir kızgınlık ve korku duyulmaktadır. Türkçeye başka dillerden girmiş olan kelime ve kavramlar tasfiye edilirken, Batı dillerinden gelmiş kelime ve kavramlara yönelik herhangi bir tasfiye (Türkçe karşılığının olmadığı bahane edilerek) hiçbir şekilde düşünülmemekte ancak özellikle Farsça ve Arapça kökenli Türkçeleşmiş kelimelere büyük bir karşıtlık ortaya çıkmaktadır. Doğu dilleri arasında da Farsçaya göre, Arapçaya karşı daha fazla bir kızgınlık ve tasfiyecilik söz konusudur. Arapça kökenli kelime ve kavramlardan da en fazla kaygı ve korku duyulanları, çoğunlukla Kur’anı Kerim’de geçen kelimelerdir. İşte, Batılıların nüfuz ajanı ya da yabancı dil “misyonerleri” gibi çalışan bir kısım Batıcı lobi ve çalışma gruplarının, Türkçeye yönelik olan saldırganlık, korku ve paranoyaları, büyük ölçüde bu durumdan beslenmektedir.

         

         

                    Türkçe, dünyanın en köklü ve güçlü dillerinden biridir. En önemlisi, Türkçe, Allahın Kitabının ve Peygamberinin Sünnetinin anlamını taşıyan ve bu anlamı ortalama bir kişinin anlayabileceği sadelikte ifade etme gücüne sahip olan ve bu anlamda dünyaya söyleyecek hâlâ önemli sözleri bulunan harika bir medeniyet dilidir. Sonuç olarak, Türkçenin, Batılıların misyonerleri gibi çalışan yerli Batıcıların ve çalışma guruplarının hedefinde olması, Türklerin Türkçeyi daha fazla sahiplenmelerine yol açmalıdır.

         


Türk Yurdu Ağustos 2009
Türk Yurdu Ağustos 2009
Ağustos 2009 - Yıl 98 - Sayı 264

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele