Hunlarda Edebiyat

Ağustos 2009 - Yıl 98 - Sayı 264

        Araştırma sonuçları ve arkeolojik buluntulardan Hun kültürüne ait bilgilerimiz gittikçe çoğalmaktadır. Bilindiği gibi her hangi bir millette yazılı edebiyat ürünleri, yazının ortaya çıkması ve geniş mikyasta kullanılmasının tabii bir sonucu olarak vuku bulmuştur. Esik kurganı’ndan elde edilen buluntular arasındaki gümüş tabak üzerine yazılan ve araştırmacılar tarafından Türk yazısının başlangıcı olarak kabul edilmekte olan 26 harf, Türk yazısının 2500 yıllık bir tarihe sahip olduğunu bildirmektedir. Aynı harfle yazılan bir kaç satırlık bir kelime Türk edebiyatının ilk ürünleri zannedilir.

         

        M.Ö. 3. asırda Orta Asya’da büyük bir imparatorluk kurmuş ve Türk soyundan gelmiş kavimleri ilk defa tek bayrak altına toplamış olan Hunların aynı yazıyı kullandıkları bilinmektedir. Moğolistan’da Noin-Ula’da ve Baykal gölü dolaylarındaki Hun mezarlarından çıkan buluntular arasında Türk yazısına benzeyen 20 tane oyma harf bulunmuştur. Bazı araştırıcılar bu harflerin sonra geniş mikyasta kullanılan Türk yazısına temel olduğunu ileri sürmektedir.[1]  Orta Asya’daki büyük dağ silsilelerinin yamaçlarına işlenmiş ve tarih itibariyle M.Ö. Dört bin yıllarına kadar dayanan bazı kaya resimleri içinde de bolca rastlanan ve Türk damgalarını temel yapmış olan bu harflerin, milattan çok önceleri Türkler arasında bir çeşit yazı olarak kullanılmaya başladığı şüphe ile karşılanmaz. İlk belirtileri Batur(Türkiye yayınlarında yanlış olarak Mete denilmektedir.) zamanında görülen Hun Tanrı kutlarının, Çin hükümdarlarına gönderdiği bazı mektuplarının muhtevası eski Çin yıllıklarına geçmiştir. Ama eski Çinli müellifler bahsi geçen mektupların hangi yazı ile yazıldığından söz açmamıştır. Kimi araştırıcılar tarafından aynı mektupların Çince yazıldığı ileri sürülmüş ise de bu doğru değildir. Çünkü Hun İmparatorluğu kurulup genişlediği sıralarda Çinliler kültürce Hunları etki altına alabilecek bir duruma yükselmiş değildir. Diğer bir bakımdan kendi milli benliğinden çok gurur duyan Batur’un,  küçümsediği veya tahkir ettiği Çin hükümdarlarına Çince olarak mektup göndermesi hiç düşünülmez. Batur’un haleflerinin de bunu takip etmesi normal sayılır. Şayet kimi araştırıcıların ileri sürdüğü gibi, Hunların mektupları Çince yazılırsa, bu Çin tarihlerinde büyük bir övgü konusu olarak zikredilirdi. Çünkü diğer kavimlerde görülen her hangi bir kültür belirtisini menşe itibariyle kendi kültür çevresine bağlamağa alışmış olan veya Çin kültürünün ufak-tefek izlerini abartarak yabancı kavimler kültürünün temeli olarak göstermeyi geleneksel bir düşünce haline getiren Çinliler, böyle büyük bir olay karşısında bir türlü susmazlardı. Nitekim Hunların Türk yazısını kullandığı son zamanlarda yaşayan Çinlilerce açık olarak belirtilmiştir. M.S. 250’de Kamboçya’ya giden Çin elçilik heyetinin üyelerinden Kang - tai, Kamboçyalıların kullandıkları yazının Hun yazısına benzediklerinden bahsetmiştir. Aynı sıralarda Kamboçyalılar Hint yazısını kullanıyordu. Hun yazısı ile Hint yazısının farkına varamayan Kang-tai, bu iki tür yazıyı bir birine benzetmekle kifayet etmiş olabilir. Fakat asıl mühim olan şey, M.S. 3. asırda yaşayan Çinlilerin de Hunların kendine özgü bir yazı kullanıldıkları hakkında bilgi edinmiş olmasıdır.[2]

         

        Bahsedildiği gibi, Türk yazısının ortaya çıkması ve üstelik Batur’un vücuda getirdiği kuvvetli bir siyasi birlik, Türk dilinin büyük bir edebi dil hüviyetini kazanmasını sağlamıştır. Maden aletler üzerine hayvan tasvirlerini yapmakla Moğolistan’dan Tuna’ya kadar uzanan bölgelerde ünlü bir “sanat stili”ni ortaya koyan Hunların, dikili taş, mermerden yapılmış anıtlar veya maden eşyalar üzerine edebi bir mahiyet taşıyan eserleri işledikleri düşünülebilir. Fakat günümüze kadar yapılan kazıların ekseriyetle kurgan veya mezarlık çevresine merkezleştirilmiş olması nedeniyle, elde edilen buluntular çoğunlukla kurgan içine konmuş olan ahiretlik eşyalardır. Dolayısıyla Hunların, büyük bir edebi yadigâr olarak işlediği anıtlara daha henüz rastlanmamaktadır. Böyle olmasına rağmen, Hun edebi ürünlerinin er geç bulunabilecekleri kanaatindeyiz.

         

        Günümüze dek Asya Hunlarının yazılı edebiyatı hakkında hiç bir şey elde edemezsek de Çin yıllıklarında Hun sözlü(halk) edebiyatının bazı örneklerine rastlamaktayız. Bu örnekler de Hunların diğer kavimlerle yaptığı savaşlar ile ilgili olarak meydan gelmiştir. Çin yıllıklarına dercolunan Hun sözlü edebiyatının ürünleri üç tanedir. Biri, Hunlar ile Yue-çiler( Türkçe adı “Yavçi”dir, fakat Tohar veya Tohri adını takmak isteyenler de vardır) arasında geçen bir savaş dolayısıyla söylenmiştir. Diğeri, Hunların Alçı dağlarını Çinlilere kaptırması nedeniyle çok acılı bir biçimde söylenmiş bir türküdür. Üçüncüsü ise savaş hazırlığıyla ilgilidir. Bu üç şiirin muhtevasında büyük tarihi hadiseler ve kültür belirtilerinin barındığı bellidir.

         

        Çin kaynaklarından öğrendiğimize göre, Yue-çilerin ana yurdu Kansu bölgesindeki Dun-huang ile Chi-lien-shan(Uygur Türkleri tarafından Tilev veya Tanrı dağları diye tercüme edilmektedir) arasında ve kuzey’deki Hunlarla komşu olarak yaşıyorlardı. Hunlar daha bir imparatorluk haline gelmeden önce, Tung-hu’lar güçlüydü, Yue-çiler de gittikçe kuvvetlenmekteydi. Tam o sırada, Yue-çilerin 100,000’den 200,000’e kadar okçuları vardı ve Hunları ihmal ediyorlardı. Sonra Hun hükümdarı Tümen, Yue-çilere savaş açmaya başlamış. M.Ö. 209 da Batur, Hun tahtına geçmiş ve önce Doğu’da yaşayan Tung-hu’ları büyük bir yenilgiye uğratmış, ondan sonra Batı’ya saldırarak Yüe-çileri sürmüştür. Ağır bir darbe sonucunda yerini terk etmek zorunda kalan Yue-çilerin kalabalık bir grubu Batı’ya doğru göç etmiş, geride kalanlar ise Güney’e doğru kayarak Chiang’lar arasına sığınmış ve Küçük Yue-çiler adı ile anılmıştır.[3] Araştırmalara göre, Yue-çiler batıya göç ederken, o sıralarda Dung-huang dolaylarında yaşayan Usunların yerinden, çok şiddetli çarpışmalar yapmak suretiyle geçerek İli vadisine gelmiş ve erken tarihlerden beri burada yaşayan Sakaları kovmuştur. Bu tazyikten sonra Usunlar da Batı’ya doğru sürülmüş ve Kumul, Bariköl (Böriköl), Beşbalık, Cimsar ve Urumçi dolaylarına kadar yayılmıştır. Kumul Hükümet merkezi olmuştur.[4] Bu yüzden, Yue-çiler ile Usunlar arasında derin bir düşmanlık vaziyeti ortaya çıkmıştır. Hunlara bağımlı bir kavim olarak yaşayan Usunlar, aynı mağlubiyetin öcünü Hunların himayesi ve desteği ile almak isteğinde bulunuyorlardı. Hunlar ile Yue-çiler arasında da savaşlar bir türlü nihayet bulmamıştır. M.Ö.176’de Batur’un Çin hükümdarına gönderdiği mektuba göre, bu tarihten biraz önce Hunlar yine bir kez Yue-çileri ağır hezimete uğratarak tarumar etmiş ve kılıçtan geçirmiştir.[5]

         

        M.Ö.174’de Kayuk Hun tahta geçmiş; Kun Beg unvanı alan Usun kralının daveti üzerine Kayuk, M.Ö.161’de Hun ve Usunların müttefik bir ordusu ile gelerek Yue-çilere bir saldırı yapmıştır. Neticede müttefik ordu tarafından ağır yenilgiye uğratılan Yue-çiler, yeniden yurt tutuğu İli vadisinden ayrılmış ve batıya doğru göç ederek Baktırıye’de yerleşmiştir. Onların boşalttığı yerlerde ise Usunlar yerleşmiştir. Türk tarihinde büyük önemi haiz bu savaşta Kayuk, Yue-çi hükümdarını öldürmüş ve kafatasından kadeh yapmış. Bu kadeh Hun sarayında iyice muhafaza edilmiş ve hükümdarlar yemin ederken veya antlaşma yaparken aynı kadehte kan karıştırılmış şarap içerlerdi.[6] Bu tarihten sonra Yue-çiler Hunlar ile bir türlü ilişkide bulunmamış ve çok şiddetli olduğu bilinen bu savaş, Orta Asya tarihinde derin bir etki bırakmıştır. Çin kaynaklarından öğrendiğimiz Hun koşmalarından biri M.Ö. 161’de vuku bulan aynı savaş ile ilgili olarak söylenmiştir. Bu koşma şöyledir:

         

        İçme oğlum nehir suyunu susanırsan da eğer,

        Belki, düşman nehir suyuna atmıştır zehir,

        Susanırsan iç de düşman kanını,

        Ölürsen de eğme oğlum başını,

        Ölürsen de cesedini tabut içinde gösterme bana,

        Zırh, miğfer içinde cesedin götürülsün bu yana.[7]

         

        Savaşçılık, yiğitlik ve kahramanlık ideal hayat tipi olarak kabul edilen Hunlarda, herkes savaşta gösterdiği çabaları ve başarılarıyla toplumda yerini bulurdu. Savaş alanında can vermekten gurur duyarlardı. Bu, kavmine ve vatanına olan bağlılığın en açık bir belirtisi sayılırdı. Sözlü edebiyatın ikilik tarzında veya günümüze kadar Doğu Türkistan’da Kumul ve Turfan illerinde düğünlerde söylenmekte olan beyitler şeklinde geçen bu koşmada, yukarıda bahsedilen özellikler ifade edilmiştir.

           

        Hun sözlü edebiyatının Çin yıllıklarında geçen diğer bir örneği, M.Ö.121 de vuku bulan büyük bir savaş ile ilgilidir. İlk meskûnları Türklerden müteşekkil olan ve bu yüzden Türkçe “geniş su” anlamında “Kansu” adı verilen (sonradan Çinceye Gan-su şeklinde geçmiştir) bölgede, M.Ö. 3.asırda Usun ve Yue-çilerin yaşadığını biliyoruz. Hun Hükümdarlarından Batur ve Kayuk döneminde bu iki kavim batıya göç etmiştir. Bu tarihten sonra aynı bölgeye Hunların Konşar ve Şutuk adlı kabileleri yerleştirilmiştir. Bol suları ve geniş yaylaklarıyla hayvancılık ekonomisinin gelişmesine çok elverişli olan Kansu bölgesi, Çin’in Batı’ya doğru genişlemesi için ilk merhale sayılırdı. Aynı bölgeyi ele geçirmek Çin için büyük öneme haiz bir başarı zannedilirdi. Ayrıca, Hun imparatorluğunun kurulmasıyla doğu ve batı arasında yeniden canlılık gösteren ticaret ilişkilerinde, Kansu bölgesi önemli bir kavşak noktasını teşkil ediyordu. Böyle bir durum da Çin’i kendine çekiyordu. Bu yüzden Çin, Hunlara karşı üstünlük kazanmak ve Kansu bölgesine ele geçirmek için etraflı bir hazırlık yapmıştır.

         

        Çoktan Hunlara haraç ödemek ve prenses evlendirmek yoluyla varlığını koruyan Çin, imparator Hen-Wu-Di döneminde (M.Ö.141-87) Hunlara karşı savaşa geçmiştir. M.Ö.121’de ünlü kumandan Ho-Chü-Ping’in komutanlığı altında harekete geçen Çin ordusu,  Kansu’daki Hunlar üzerine iki defa saldırmıştır. Savaş sonucunda Çin ordusu Hunları yenmiş ve onları kuzeye sürüp Tilev ve Alçı dağlarını ele geçirmiştir. Aynı mağlubiyet Hun tarihinde büyük dönüm noktası olmuştur. Çünkü bu tarihten sonra imparator tarafından burada bir kaç il tesis edilmiş ve Çin’in iç bölgelerinden göçmenler, suçlular ve yoksullar getirilip yerleştirilmiştir. İmparator bu yolla Kansu bölgesini tam bir Çin eyaleti haline getirmek istiyordu. Demek ki bu savaş Hunların kaderine çok olumsuz bir etki göstermiştir. Neticede bu olay Hunlarda acıklı bir koşma olarak söylenmiştir. Bu koşma şöyledir:

         

        Kaybettik Tilev dağlarını,

        Çoğalmaz oldu hayvanlarımız,

        Kaybettik Alçı dağlarını,

        Üzüldü, ağladı kadınlarımız.[8]

         

        Türkler arasında günümüze kadar gelen nazım tekniğine uygun bir tarzda söylenen ve bilhassa ikinci ve dördüncü mısraları bir birine çok benzemekle, Türk nazmının asıl vasıflarını gösteren bu koşmada ifade edildiği gibi, Tilev ve Alçı dağları Hunların en önemli hayvancılık bölgelerindendi. Böyle bir bölgeyi düşmana kaptırmak, asıl gücü hayvancılığa dayanan Hunlar için ağır bir darbe ve büyük bir zarar sayılırdı. Ayrıca Alçı dağlarının ağaçlarından Hun kadınların süslenmesi için lüzumlu olan bir çeşit pudra malzemesi elde edilirdi. Aynı malzemeden yapılmış kırmızı renkli pudraya da Alçı adı verilmiştir. Bunu yüzlerine süren Hun kadınları daha da güzel görünürdü. Hatta Tanrı kut hatunlarına Alçı adı verilmiştir. Böyle bir yenilgi sonucunda güç kaynaklarını ve neşesini kaybeden Hunlar, üzüntülerini acıklı ve güzel bir koşma ile bildirmiştir. Aynı zamanda bu koşmanın şarkı olarak söylendiği de bildirilmektedir.[9] Şunu belirmek icap eder ki bu, yalnız Hunların yenilgi karşısındaki hislerinin bir tür ifadesi olmakla kalmamış, aynı zamanda vatanseverliğin ve kuvvetli bir milli vicdanın da yankısıdır.

         

        Eski Çin tarihçilerinden Pang-Xuan-Ling M.S.329’da geçen bir olay vesilesiyle Hintli rahip Fo-Tu-Teng tarafından kehanet olarak söylenen iki mısra Hunca beyiti asıl telaffuzuna göre Çin karakteriyle yazıya geçirmiştir. Aynı zamanda Hun dili üzerinde çok önemli bilgi verecek mahiyette olan bu koşmanın telaffuzu ve anlamı hakkında P. Pelliot, B. Karelgren, E. G. Pulleyblank, K.Shiratori, G. J. Ramestedt, L. Bazin, A. Won Gabain, T. Tekin gibi birçok bilim adamları tarafından ciddi araştırmaların yapılmış olduğunu biliyoruz. Ama burada kendilerinin bu husustaki görüşlerini bir bir göstermeyi lüzumlu bulmuyoruz. Fakat P. Pelliot’un ileri sürdüğü görüşü dile getirmekle kifayet ederiz. Çünkü onun ileri sürdüğü görüş, kehanet olarak söylendiği cümlenin ifade tarzına uygun gelmektedir. Ona göre,  “Su gi ti lay gen, Bu gu tura gan”şeklinde söylenen bu koşma “Ordu sefere geçti, Bugu tutsak edildi” anlamında gelmiştir.[10]

         

        Hunların sözlü edebiyatında destan türünün de görüldüğünü söyleyebiliriz. Bu hususta elimizde bir delil bulunmuyorsa da genel Türk tarihi ve edebiyatının esas özelliği, bu konudan söz açmak için yardımcı olabilir. Bilindiği gibi her çağda kahramanlık, bir destan edebiyatını yaratmıştır. Türk tarihi kahramanlıkla başlamış ve öyle devam etmiştir. Bu yüzden Türk edebiyatı da destanla başlandığı gibi yine destanla gelişmiştir. 13. asırda Uygur harfleriyle kaleme alınmış Oğuzname, Hun hükümdarı Batur’un fütuhatlarını anlatmakla, en eski ve en büyük Türk destanı olma vasfını kazanmaktadır. Destan muhtevasının, ona temel olan vakaları takip ederek ortaya çıkmaya başladığı göz önüne alınırsa, “Oğuzname”nin de Batur zamanında söylenmeye başladığı düşünülebilir. Sonra bu destana Türk tarihinin diğer büyük olayları ve kahramanlıkları da eklenmiş ve kulaktan kulağa sözlü olarak gelmiştir. Nihayet 13.asırda yazıya geçmiştir. Gerçekten Hun edebiyatında destan türünün pek inkişaf ettiğini, Avrupa Hunlarının kültür hayatı da desteklemektedir.  

         

        4.asrın son yarısında Avrupa’ya göç eden ve Macaristan’ı merkezi saha yapıp büyük bir siyasi ve harbi gelişmeler gösteren Avrupa Hunlarında, sözlü ve yazılı edebiyatın paralel olarak geliştikleri bilinmektedir. bu hususta Priskos (410-472) ve Jordanes (6.asırda yaşayan) değerli bilgiler vermiştir. Buna göre, Avrupa Hunlarında destan, sagu ve piyes edebiyatı oldukça gelişmiştir. Attila’nın sarayında özel şairler bulunuyordu. Attila, şairlerin söyledikleri kahramanlık destanlarını memnunlukla dinlerdi. M.S. 448’de Attila’nın başkentine giden Bizans elçilik heyeti üyelerinden ünlü tarihçi Priskos, eserinin bir yerinde büyük Hun hükümdarının elçilik heyeti şerefine verdiği ziyafeti tasvir ederken şunları anlatmaktadır: “Akşam olunca meşaleleri yakmışlardı. İki Hun içeri girip Attila’nın karşısında durdu ve kendi hazırladıkları destanlarla hükümdarının zafer ve cengâverliklerini terennüm etmişlerdi. Davetliler gözlerini onlara dikmiş ve bazıları destanlardan zevk almış, bazıları da savaşı hatırlayarak düşüncelere dalmışlardı.”[11]  Fakat Hun tarihinin edebi bir tasvirinden ibaret olmakla Hunların ilham kaynağını teşkil eden bu destanlar, günümüze kadar ulaşamadığından, onların Türk edebiyatı tarihindeki yerini tespit etmek hususunda fazlaca bir şey söyleyemeyeceğiz. Ama aynı Hunların ve destan edebiyatının, Avrupa milletlerinde destan edebiyatının doğmasına vesile olduğu kesinlikle kabul edilmektedir. Potanin isminde bir Rus âlimine göre: İslavların, Finlerin, Germenlerin ve Fransızların eski halk edebiyatındaki “Destanî= Epique” motiflerinin ilk numuneleri, Hunlar dâhil Türk ve Moğollara aittir.  Merkezî Avrupa kavimlerinin vücuda getirdikleri destanı halk edebiyatının ilk esaslarını kurmak rolü bu suretle Attila’nın Hunlarına dönüktür. Hakikatte de Attila’nın ve Hunların, Avrupa’nın orta çağdaki destanî edebiyatı üzerinde tesirleri o kadar büyüktür ki Alman edebiyatının bazı tarihçileri onun Germen destanındaki ehemmiyetini Yunan destanındaki “Agamemnon”a benzetmektedirler.[12]

         

        Got Tarihçisi Jordanes’e göre, Attila’nın ölümü üzerine yapılmış çok büyük bir yuğ töreninde Hun şairleri sagu söylemiştir. Jordanes bunu şöyle anlatmaktadır “Attila’nın cenazesi kral sarayının önünde kurulan büyük bir ipek çadırda süslü bir katafalk üzerine konulmuştur. Yuğ türeni en seçkin Hun yiğitlerinin katıldığı savaş oyunlarıyla başlamıştır. Aynı zamanda Hun şairleri güzel bir sagu söylemişlerdir.” Jordanes bu saguda ifade edilen düşünce ve duyguları şöylece kaydetmektedir: “Hunların en büyük kralı, Muncuk’un oğlu, en cesur kavimlerin hükümdarı Attila, kendisinden önce hiç duyulmamış bir kuvvetle kendi başına Skitya ve Germania ülkelerine sahip olmuştur. O, birçok şehirler ele geçirmek suretiyle her iki Roma imparatorluğunu korkutmuş ve bunlar, başka yerler de onun eline geçmesin korkusuyla, onu ricalarla ve yıllık vergi ödemek suretiyle yatıştırmışlardır. Bütün bunları talihin özel bir lütfü ile yaptıktan sonra, düşmanların darbeleri altında veya kendi adamlarının hıyanetiyle değil düğün neşeleri içinde, kuvveti hiç bozulmamış olan milleti arasında, en ufak bir acı duymadan ölmüştür. Hiç kimsenin öç istemeyeceği bu ölümü kim ölüm sayabilir.”  Çadırın etrafında bir daire teşkil eden Hun savaşçıları bu saguyu elemli sesleriyle tekrar ediyorlardı. Attila bundan sonra gömülmüştür.[13] Ahenkli ve üzüntülü bir tarzda söylenen bu sagular, Hun şairlerinin bedii mahareti ve ifade sanatının oldukça ileri bir düzeye ulaştıklarını bildirmektedir. Şunu belirtmek icap eder ki kültüre ve okumuş adamlara yüksek derecede önem veren Attila, edebi yeteneklere de sahip bir adamdı. Şimdi elimizde bulunan konuşma veya söylevleri ve hikmet savları bu hususta detaylı bir bilgi vermektedir.

         

        Türk medeniyet tarihi ile ilgili kaynaklarda yine Avrupa Hunlarında piyes eserlerinin de ortaya çıktıkları dile getirilmektedir. 1932’ de Türkiye’de yayınlanan “tarih” adlı kitapta bu hususta söz açılmış ve şöyle yazılmıştır: “Batı’ya göç eden Hunlarda edebiyat, bilhassa tiyatro edebiyatı çok ileri gitmiştir. Pek çok piyesler ve sanatçılar ortaya çıkmıştır.”[14] Bütün bunlar, Avrupa Hunlarında sözlü edebiyatın yanı sıra yazılı edebiyatın da ihmal edilmeyecek bir derecede inkişaf merhalesine kavuştuklarını göstermektedir.

                          

         


        


        

        1Yanoş Hatman,Orta Asya medeniyet Tarihi, Çinçe, 2.cilt, 122.s, 2002, Pekin, Çin dış işleri tercüme yayın şirketi.

         


        

        2Elmas, Turğun, Hun Kavmi üzerinde tarihsel özet, Uygurçe, 234.s, 1986, Kaşgar Uygur yayın evi.

         


        

        [3] Si-Ma-Chian,Tarihi kayıtlar, Uygurca, 397-,491.s, 1989, Urumçi, Şincang halk yayınevi.


        

        [4] Su-Bei-Hai, Batı ellerin tarihi coğrafyası, Çince, 368.s, 1990, Urumçi, Şincang Üniversitesi yayınevi.

         


        

        [5] Si-Ma-Chian,Tarihi kayıtlar, Uygurca, 407.s, 1989, Urumçi, Şincang halk yayınevi.


        

        [6] Ban-Gu, Hen kitabı, 784-,902.s,1994, Urumçi, Şincang halk yayınevi.


        

        [7]Chen-cheng-zhi, İli Dumanları Üzerine Hatıralar, Çince,1945, Nan-jıng, zhong-hua devlet kuruluş yayınevi.

         


        

        [8] Lin-Gan, Umumi Hun Tarihi, Uygurca, 305.s, 2004, Urumçi, Şincang Halk yayınevi.  Elmas, Turgun,Hun Kavmi Hakkında Tarihsel Özet, Uygurca, 236.s, 1986, Kaşgar Uygur yayınevi


        

        [9] Shue-Zong-Jing,  Çin’e Bağlı Şincang’da Eski Toplumsal Hayat, Çince, 90.s, 1997, Urumçi, Şincang halk yayınevi.


        

        [10]Elmas,Turgun,Hun Kavmi Hakkında Tarihsel Özet, Uygurca, 227.s, 1986, Kaşgar Uygur yayınevi. Akar, Ali, Türk Dili Tarihi, Türkçe, 62.s, 2005, İstanbul, Ötüken neşriyat. Ercilasun, Ahmet B, Türk Dili Tarihi, 61.s, 2007, Ankara, Akçağ neşriyatı.

         


        

        [11] Türk Ansiklopedisi(“Attila” maddesi), Türkçe, 4.cilt, 204.s, 1950, Ankara, Milli Eğitim Basımevi.

         


        

        [12] Köprülü, Fuad, Türk edebiyatı Tarihi, Türkçe, 88-,88.s, 2004, Ankara, Akçağ yayınları.

         


        

        [13] Türk Ansiklopedisi(“Attila”maddesi), Türkçe, 4.cilt,194.s, 1950, Ankara, milli eğitim basımevi.

         


        

        [14] Kerim, Huseyin, Hun Musikisi Üzerinde Denemeler, Şincang Sosyal Bilimler Araştırmaları, Uygurca, 1989, 4.sayı, 180.s.

         


Türk Yurdu Ağustos 2009
Türk Yurdu Ağustos 2009
Ağustos 2009 - Yıl 98 - Sayı 264

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele