“Meryem Yüzlü Kızları” Nereye Götürdüler

Ağustos 2009 - Yıl 98 - Sayı 264

        Ana Yurdumuz Doğu Türkistan’dan felaket haberleri gelmeye, Türkiye ise “kuru demeçlerle”, Gül’ün Çin’e yaptığı ziyaretin “meyvelerini” konuşmakla yetiniyor.  

         

        Doğrudan soracağım; Cumhurbaşkanı Gül’ün, kendileri Çin’deyken başlayan olaylardan gerçekten haberi olmadı mı? Hadi kendilerinin olmadı, bu ülkedeki Türk diplomatları da mı duymadı? Duymadı ise hâlâ bu ülkede ne duruyorlar? Duydular da Gül’ün “başarılı ziyaretini” bozmamak için kraldan çok kralcılık yaptılar ise hâlâ niye görevlerinin başındalar? Türkiye böyle “monşerleri” taşımak zorunda mı? Doğu Türkistanlı kadınlara, kızlara tacizlerle başlayan olaylardan şayet Gül’ün haberi olsa, muhakkak Çinli muhatapları ile konuşur, olayların katliam-soykırım raddesine gelmesinin önünü aldırır, olmadı mesela Çinliler, “Bu bizim iç işimiz, lütfen karışmayınız” dediyse, ziyaretini yarıda keser, yurda dönerdi. Değil mi? Peki daha 10 gün önce Çin’den dönen ve “yeni bir sayfa açıldığını” söyleyen Gül’ün, Türk Milleti’nin vicdanı kanarken sergilediği “derin sessizliği” neye yormamız gerekiyor?

         

        Bu soruları sormamın, sebebi şu; Dünya Uygur Kongresi Genel Başkan Yardımcısı ve Doğu Türkistan Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı Seyit Tümtürk, günlerdir olayların kronolojisini çıkarıyor. Diyor ki;  “Çin tarafından başlatılan katliam, tam olarak 23 Haziran’da, Doğu Türkistanlı köle-işçi olarak tabir edebileceğimiz, iki genç kızımıza Çinli işçiler tarafından sarkıntılık yapılmasıyla başladı. Tacizi gören ve hazmedemeyen Uygur işçiler, bu kişileri biraz tartaklamış. Ama sonra olay yatışmış. Sonra aradan 3 gün geçiyor. Cumhurbaşkanımız bu sıralarda, Çin’in resmi davetlisi olarak ülkede bulunuyor ve Urumçi'yi ziyaret ediyor. 26 Haziran gecesi saat 02.00 sularında, 600 Uygurlu işçimizin yattığı misafirhane, yaklaşık 3000 kişilik bir Çinli grup tarafından basılıyor. Ellerinde sopalar silahlar olan bu grup yaklaşık 300 kardeşimizi orada katlediyor. Bu olay dünya kamuoyundan da basından da saklanıyor. Bu olaylar Cumhurbaşkanımız Urumçi’den ayrıldıktan hemen sonra ama Çin temaslarına devam ederken yapılıyor.”

         

        Olayların fitilinin Gül, Çin hatta Urumçi’deyken ateşlendiği ortada. Zaten Gül’ün Çin gezisini izleyen Hürriyet’ten Uğur Ergan’ın olaylar üzerine kaleme aldığı analiz de bunu teyit ediyor. Ergan, olayların Gül’ün ziyaretinden bir hafta sonra patlak verdiğini anlatmaya çalışıyor ama şu satırları en azından heyetin bir bölümünün veya diplomatlarımızın bazı şeylerden haberdar olduğunu ortaya koyuyor:   

         

        “Aslında ABD, Fransa, Almanya ve İngiltere’nin ‘insan hakları savunucuları’ Çin’deki ‘özgürlük ateşini’ 4 Haziran’da Tianenmen olaylarının 20. yıldönümü nedeniyle ateşlemek istiyorlardı. Ancak Çin’in aldığı önlemler sonucu bu tezgâh tutmadı. Çin 4 Haziran’ı sakin geçirdi. 4 Haziran’ın sakin geçmesinden sonra Hong Kong kökenli haberlerde Uygur Türklerinin rahatsızlığı işlenmeye başlandı. Bu durum Gül’ün Çin ziyaretini hazırlayan Türk ekibinde ciddi endişe yarattı. Türk yetkililer, Cumhurbaşkanı Gül’ün Urumçi ziyaretinde, açıkça ifade etmeseler de bir provokasyon korkusunu sürekli yaşadı. Türk birimlerinin bir şekilde ulaştığı bilgiler, Batılı ‘insan hakları savunucuları’nın ‘Gül Urumçi’deyken çıkacak olaylar, kör göze parmak olurdu’ değerlendirmesi yaptığını da ortaya koydu.”

         

        Demek ki Gül’ün Çin ziyaretini hazırlayan, “Türk ekibinde ciddi endişe yaratan durum”lar varmış, “sürekli provokasyon korkusu yaşamış”lar ve “Türk birimleri bir şekilde bazı bilgilere ulaş”mış!..Ne zaman? Tekrarlıyorum, Gül oradayken!

         

        Bu ahval ve şerait içinde öncelikle “Uygur Kürtleri” benzetmesini yapacak kadar gözleri dönen bazı sahte insan hakları savunucuları ve soydaşlarımız üzerinden PKK ve emperyalistlerin tezlerini gündeme taşıma arsızlığına soyunanlarla, “Çin Maslahatgüzarı’ndan bilgi almakla” yetinenlere, Gül’ün geçmişte, muhalefetteyken söylediği bazı sözleri hatırlatmak farz oldu. Tarih: 12 Ekim 1999. Yer: TBMM Genel Kurulu. Konu Çeçenistan ve Gül şunları söylüyor: 

         

        “Bırakın Türkiye’deki milyonlarca Kafkas orijinli vatandaşlarımızı, bütün milletimiz ve hatta bütün Müslümanlar, şüphesiz ki bu katliamlar karşısında gözyaşı dökmektedir. Çeçenler, Şeyh Şamil’in torunlarıdır. Bu, 200 yıllık bir mücadeledir. Kendi vatanlarıdır, kendi topraklarıdır ve ayrıca, Rusya’yla yapılan resmî anlaşmalar vardır. Rus Devleti ile Çeçenistan masaya oturmuştur, barış anlaşmaları imzalamıştır. Dolayısıyla hükümetimizin, burada kesinlikle bir kompleks içerisine düşmemesi gerekir. Çeçenistan’ı veyahut da oradaki mücahitleri, Türkiye’deki PKK benzetmesi içerisine girmemesi gerekir. Böyle bir şey yapılırsa, tarihi, büyük bir hata yapılır… Ne acıdır ki Türk dünyasıyla ilgili bakanlık kurma ve Türk dünyasıyla daha çok bütünleşme beklentileri içerisindeyken, Türkiye, devlet televizyonundan, TRT’den, bugün Çeçenistan’daki insanları köktendinci, Vahabî, terörist gibi damgalamaktadır. Bu kadar duyarsızlık, bu kadar hissizlik ve bu kadar ufuksuzluk, hiçbir ülkede yoktur. Rus katliamları karşısında AB bile bildiri yayınlamıştır, birçok ülke bildiri yayınlamıştır, ama ne yazık ki Türkiye’den ses çıkmamıştır, tam tersine Rus istihbaratlarının verdiği bilgiler bizim gazetelerimizi, bizim dergilerimizi işgal etmektedir.”

         

        Bıraktık soydaşlarımızın en temel insan haklarından mahrum edilmelerini, bardağı taşıranın genç kızların, kadınların tacize uğraması olduğu biliniyor, değil mi? Yani söz konusu “namus”ları. Tek başına bunun bile, ülkemiz yöneticilerinin duyarlılığını, tepkisini arttırması gerekmiyor mu? Vicdanların kıpırdaması için yine Gül’ün 12 Ocak 1993’te Bosna-Hersek’te yaşanan soykırım üzerine TBMM’de yaptığı gündem dışı konuşmadan bazı satırlar hatırlatalım mı?  “Sormak istiyorum; 2,5 milyon insanın yerinden yurdundan sürülmesi, 200 bin insanın en insafsız şekilde katledilmesi, 100 bin kadının, kızın, dillere alınmayacak şekilde kirletilmesi, hala bu Hükümeti, laf üretmekten, fikir beyan etmekten, bildiri yayınlamaktan öteye, müşahhas, somut, netice getirici adımlar atmaya sevk etmeyecek mi? Bade harab-ül Bosna olduktan sonra mı hiddetleneceksiniz, ondan sonra mı tahrik olacaksınız ve ondan sonra mı başka bir şeyler yapmaya tevessül edeceksiniz? Sözlerimi, bugün bu facianın aynısı, 400-500 sene önce Endülüs’te yaşanırken, o zamanın büyük şairlerinden Salih Bin Şerif’in yazdığı bir şiirin dört mısraıyla bitirmek istiyorum. Bakın, o katliamdan sonra şair neler yazmış; bugün de aynı katliamlar olacak mı ve yarın aynı vicdan azabını Türk Milleti çekecek mi, kıyaslayın.

         

        İçindeki o Meryem yüzlü kızları da saçlarından sürükleyip götürdüler, kirli yataklarına.
Haykırışları yırttı gözleri, yürekleri parça parça, babalarsa kan kustu. Daha ne anlatayım, yüreklerin erimesi için? Bir tanesi yeter anlattıklarımın, eğer o yüreklerde İslam’dan ve imandan bir eser varsa elbet, ey Tanrı dostu!

         

         


Türk Yurdu Ağustos 2009
Türk Yurdu Ağustos 2009
Ağustos 2009 - Yıl 98 - Sayı 264

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele