Kölgende Mene de Mene de Yer Ver

Ağustos 2009 - Yıl 98 - Sayı 264

                                                                   “Ve Bir Bayrak Dalgalanmak İçin,/Rüzgâr Bekliyor”

                                                                                                    ( Arif Nihat ASYA)

         

        Tarihte Türkler; Çin, Rus, Yunan, Bulgar, Fransız ve İngilizlerden az çekmediler. Halen de eziyet ve zulümler devam ediyor. Çin işkencesi hiç bitmedi ve bitmek de bilmiyor. 5 Temmuz 2009’da Çin Cumhuriyeti’nin Sincan Uygur Özerk Bölgesinin başkenti Urumçi’de meydana gelen olaylar, Türkiye’de derin bir üzüntü ve endişeye neden olmuştur.

         

        Doğu Türkistan’a Çinliler Sinkiang (yeni eyalet) diyorlar. Haritada Doğu Türkeli/Türkistan olarak geçmektedir. Doğu ve Batı Türkeli’ne “Uluğ Türkistan” da denilmektedir. 2002 yılı verilerine göre, bölgenin Türk-Müslüman nüfusu 43 milyon civarında gösterilmektedir.

         

        Doğu ve Batı Türkistan bir bütündür; ancak, bu topraklar Çinliler, Ruslar ve Afganlar tarafından işgal edilmiş ve üç parçaya bölünmüştür. Rusların işgal ettikleri bölgeye Batı Türkistan (4 milyon km kare), Uygurların yaşadığı bölgeye ise Doğu Türkistan (1,6 milyon km kare) adı verilmiştir. Güney Türkistan ise Afgan işgali altındadır.

         

        Doğu Türkistan’ın doğusunda Çin; kuzeyinde Kazakistan, Kırgızistan, Rusya ve Moğolistan; batısında Tacikistan, Afganistan,  Pakistan; güneyinde Tibet ve Hindistan yer almaktadır.

         

        Doğu Türkistan’ın 17,4 trilyon metreküp doğalgaz rezervine ve Çin’in toplam petrol yataklarının % 25’ine, kömür rezervlerinin beşte ikisine sahip olduğu belirtilmektedir.

         

        Zaten, 5 Temmuz 2009’da patlak veren meselenin özü de, bu zenginliklere dayanmaktadır. Çin’in güçlenmesi ve teknolojinin küreselleşmesiyle Çin’de durum iyice değişmiştir. Urumçi ve Lhasa, Pekin’in kolayca ulaşabileceği yerler hâline gelmiştir. Ülke, Tibet’in suyuna, Sincan’ın petrolüyle doğalgazına muhtaç duruma düştüğü için, yerinde rahat durmuyor/duramıyor. Çin, dünyada en fazla döviz rezervine sahip bir ülke konumundadır. İki trilyon dolar civarında dövize sahip olduğu belirtilmektedir. Büyüme hızı yüksek olan Çin, dünyanın ikinci büyük ekonomisi durumundadır.

         

        “Uluğ vatan, arığ toprak, aziz Türkistan

         Tarihindur acun içre mukaddes destan

                     Medeniyet esasını burun taratkan

         Türkistannı Tengri bizge möngü yaratkan”

                                          (Uygur şairi Mehmet Tevfik)

         

        Çin, sürekli olarak Uygur bölgesinin demografik yapısını bozmaya çalışıyor, bu amaçla Uygurları uzak yerlere göçe zorluyor. Çin’in 1949’dan bu yana 60 yıllık politikası, Uygur halkını kültürel açıdan yok etmeye yetmeyince, 1997 yılının Şubat ayında denediği katliam girişimi, 2009 yılında yeniden sergilenmiş bulunmaktadır.

         

        Bilindiği üzere, Doğu Türkistan Cumhuriyeti 1949’da yıkıldı ve Komünist Çin’e dâhil edildi; o tarihten bu yana aralıklarla Uygur Türklerine yönelik mezalimler sürmektedir. Son olaylar,  Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Çin’i ziyaretinden hemen sonra başladı. Bu durum da ayrıca çok düşündürücüdür.

         

        Üzerine defalarca kaya parçası atılarak öldürülmek istenen Uygur vatandaşının görüntüsü, Çin’in öfkesini göstermeye yeter ve artar… Bundan daha büyük vahşilik düşünmek mümkün olmamakla birlikte, kafalarına kurşun sıkılarak tek kurşunla öldürülen ve kanlar içinde ‘ayakta durmak isteyen’ Uygur Türkü’nün hâlini unutmak asla mümkün değil…

         

        Buna insanlık ayıbı ve çağdışı “genoside” hareketi denmeyecek de, ne denilecek? Başbakan Erdoğan’ın “âdeta soykırımı” ifadesi inanın bu vahşet karşısında sönük kalır. Son yüzyılda hep Türk kanı dökülüyor, Kırım’da, Azerbaycan’da, Kerkük’te ve Doğu Türkistan’da oluk oluk kan akıtılıyor. Hür dünya sessiz, ama her 24 Nisan’da “Ermeni Soykırımı” nakaratı, Türkler “soykırım yaptı”, “bir buçuk milyon Ermeni’yi öldürdü” yâvesi devam ediyor.

         

        Olaylar, 25 Haziran 2009’da Çinlilerin çoğunlukta olduğu Şao Guan kentinde bir oyuncak fabrikasında çalışan iki Uygur kızının tacize uğraması nedeniyle çıkan kavgada iki Uygur’un öldürülmesi üzerine patlak verdi. Bunun üzerine 5 Temmuz 2009’da olaylar yayıldı; Urumçi’ye sıçradı. Uygur Özerk Bölgesi’nde resmî rakamlara göre 150 kişi öldürüldü. Bölgenin başkenti Urumçi’de gece baskınlarıyla 1400’den fazla Uygur vatandaşı tutuklandı. Evlerde kimlik kontrolü adı altında masum insanlar işkencelere maruz kaldı ve hunharca katledildi. Uygur Türkü sindirilmeye çalışıldı. Daha sonraki resmî rakamlara göre, 187 kişinin öldüğü, en son olarak da 12 kişinin öldürüldüğü ve 1000 kişinin sorgulandığı belirtilmektedir. Çin yönetimi, şiddet ve baskı yoluyla Uygurları asimile etmek istiyor. Doğu Türkistan Cumhuriyeti’nin bulunduğu bölgede eşitlik ve bağımsızlıktan söz etmek mümkün değildir. Onların sadece bir özerklik beklentisi var, huzurlu ve güvenli bir ortamda kendi yurtlarında özgürce yaşamak istiyorlar. Oysa, Doğu Türkistan, “Şincan / Sincan Uygur Özerk Bölgesi” olsa da, Çin’in işgali altındadır. Sembolik anlamda Uygurların özerk gösterilmesi hiçbir anlam ifade etmiyor. Çin’in altıda biri kadar olan Doğu Türkistan, 10 milyonluk nüfusuyla geleceğinden endişeli bir şekilde yaşam mücadelesi vermek zorunda bırakılmıştır. Sincan Özerk Bölgesi’nin başkenti Urumçi’de binlerce Çinli halk ve asker sokaklara dökülerek Uygurlara taşlarla, sopalarla, silâhlarla saldırıyorlar.

         

        Yaşlı bir ananın Çin tankları önüne çıkarak vahşete karşı direnişi, sopalarla insanların öldüresiye dövülmesi sahneleri, insanlık dışı davranışlar olarak belleğimizde kalacaktır. Resmi kaynaklara göre, 200 kadar kişinin öldüğü, 800 kişinin yaralandığı söylense de, Doğu Türkistan’ın kahramanı olarak tanıdığımız İsa Yusuf Alptekin (1901- 1995)’den sonra öne çıkan Uygurların Anası Rabia Kadir, ölü sayısının 1000’i aştığını, 2-3 bine ulaştığını, tutuklanan Uygur sayısının 5 bini geçtiğini belirtmektedir.

         

        “Altun yurt üstüne düşman at salmış

          Arslan yatağını kediler almış,

          Analar bacılar ortada kakmış

         

                               Ey Türkoğlu gayret günüdür, uyan!

                                Yükselecek yurdun ünüdür, uyan!” (Ziya Gökalp)

         

        Yukarıda adını andığımız İsa Yusuf Alptekin, Doğu Türkistan’ın Kaşgar iline bağlı Yenihisar ilçesinde dünyaya gelmiş, 1926’da Batı Türkistan’a geçerek millî mücadeleye katılmıştır. 1932’de Çin’e geçmiş, 1936- 1947 yılları aralığında Çin meclisine girmiş ve Doğu Türkistan’ı temsil etmiştir. Çin-Uygur ilişkilerinin sağlıklı bir şekilde yürütülmesini istemiştir. 1949’da Çin’in Doğu Türkistan’ı işgali üzerine Keşmir’e iltica etmiş, 1954’te Türkiye’ye gelmiş ve Türk vatandaşı olarak Doğu Türkistan mücadelesi için ölünceye kadar çalışmalarını sürdürmüştür. Türkistan meselesinin çözümü konusunda Türkiye’nin etkin olmasını arzulamıştır.

         

        Urumçi’de gelişen olaylar üzerine adını duymaya başladığımız Rabia Kadir (1947) özgürlük simgesi ve Uygur Türklerinin anası olarak kendinden söz ettirdi. Doğu Türkistan doğumlu olan Rabia Kadir, yoksulluktan zenginliğe erişti. Doğu Türkistan’ın bağımsızlığı için çalıştı. 1999’da gözaltına alındı. Sekiz yıl hapse mahkûm edildi. Altı yıl hapis yattı. Uluslararası Af Örgütü’nün desteği ve ABD’nin baskısıyla serbest bırakıldı, Washington’a gitti. Çin, onu devlet düşmanı ilân etti. 2004 yılında Norveç tarafından “Rafto Barış Ödülü” kendisine verildi. Halen, ABD’nin Virginia eyaleti Farfax kentinde yaşıyor. Rabia Kadir Çin hükümetinin Uygur halkını yok etmek istediğini, özerklik sözünü tutmadığını, bölgeye yoğun biçimde Çinlilerin yerleştirildiğini ve Uygurların azınlık durumuna düşürüldüğünü ifade ediyor. Kısaca, Çin’in etnik kimliği, kültür ve dili ortadan kaldırmaya çalıştığını belirtiyor; bu gidişe karşı bir duruş sergiliyor. Uygur Türklerini dirençli ve yürekli olmaya çağırıyor.

         

          Çin yönetimi Urumçi’de gelişen olayların sorumlusu olarak onu gösteriyor; Rabia Kadir’in Doğu Türkistan İslamî Hareketi adlı bir örgütle ilişkisi olduğunu öne sürüyor.

         

        Doğu Türkistan’da Uygurlara uygulanan zulüm ve işkence, insanları köleleştirme zihniyetinin göstergesidir. Rabia Kadir, bu zihniyete karşı mücadelesini canı pahasına vermektedir. Bir canlı yayında konuşurken, Türkiye’nin kendisini iki kez (2006, 2007 yıllarında) ülkeye kabul etmediğini üzülerek söyledi. Bir başka haberde de Amerika’da yaşayan Rabia Kadir’in Amerikan Konsolosluğu’nca Türkiye’ye girmesine izin verilmediği belirtildi. Bu gelişmeler üzerine Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, talep ettiği takdirde Rabia Kadir’e Türkiye’ye geliş izninin verilebileceğini ifade etti. Rabia Kadir de Doğu Türkistanlılar adına Türkiye’ye desteklerinden ötürü teşekkür etti (8.7.2009).

         

        Doğu Türkistan’da yaşanan bu acı durum karşısında Türkiye’nin iktidar ve muhalefetiyle sessiz kalmayışı ve tepkisini gösterişi memnuniyet vericidir. Baykal ve Bahçeli’de bu konuda gereken duyarlılığı göstermişlerdir. Başbakan Erdoğan, İtalya’da düzenlenen G-8 Zirvesi’nde, Doğu Türkistan’daki olayları “âdeta soykırımı” olarak niteledi (10 Temmuz 2009) ve Çin’in asimilasyondan vazgeçmesi gerektiğini vurguladı. Bu tarihten iki gün önce (8.7.2009) Erdoğan, Çin’in Şincan Eyaleti’nde yaşanan etnik çatışmaların son bulması için Çin’in sorumluluk alması gerektiğini belirtti:

         

        “Beklentimiz, vahşet boyutlarına ulaşan bu olayların acele olarak, ivedi olarak son bulması, sağduyunun hâkim olması, sorumluların hesap vermesi ve gereken tedbirlerin, evrensel insan hakları çerçevesinde bir an önce alınmasıdır.”

         

        Erdoğan, 2009- 2010 yıllarında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin aynı zamanda geçici üyesi olduğumuzu ve burada da insanlık adına üzerimize düşen görevi yapacağımızı vurguladı. (8.7.2009)

         

                  “Türküz dedik çekip vurdunuz;

        Bizi vurup bizden hesap sordunuz,

        Ölümden öteye köy mü kurdunuz?

        Korkumuz yok, korkumuz yok sizden!”

         

        Son olaylar, artık Uyguların Çinlilerle bir arada yaşamasının çok zor olduğunu göstermektedir. Çin Hükümeti, Doğu Türkistan’daki olaylarda, Uygurları suçlu göstermek yoluyla güvenlik güçlerinin kaba ve insanlık dışı tavrını örtmeye kalkmaktadır. Şubat 1997’de Gülce’de barışçıl gösteri yapan binlerce Uygur’a karşı yapılan katliam girişimi, 5 Temmuz 2009’da tekrarlanmış bulunmaktadır. Çin resmî kaynaklarına göre, Urumçi’de ölenlerin 137’si Han Çinlisi, geriye kalanı Uygur Türküdür. Çin yönetimi, Uygur Türklerine soykırım yapmadıklarını, 3 milyon olan nüfusun üç kat artarak, Sincan’da 10 milyon Uygur’un yaşadığını belirtiyor. Bu yüzden Erdoğan’ın “âdeta soykırımı” ifadesini geri alması gerektiğini ifade ediyorlar.

         

        Devlet destekli basın kuruluşu Global Times, Mo Lingjiao imzalı ve “Türkiye, Yeni Bir Şer Mihveri mi?” başlıklı makalede “Türkiye’nin Uygur ayrılıkçılarla teröristlere desteği, Çin’de olsa olsa halk öfkesine yol açar. Türkiye, iki halk arasındakini yerle bir etmek istemiyorsa, lütfen bu haydut ve ayrılıkçıların arkasında durmayı bıraksın, bir şer mihveri olmaktan vazgeçsin.” denilmektedir (13.7.2009).

         

        “China Daily” gazetesi, “Gerçekleri Saptırmayın” başlıklı yazıda Erdoğan’ın Çin’in Şincan Uygur Özerk Bölgesi’nde olup bitenler üzerine söylediklerini geri almasını tavsiye etmektedir. Erdoğan’ın Sincan’daki karışıklıkları “bir tür soykırım” şeklinde tanımlaması, “sorumsuz ve temelsiz bir suçlama” olarak değerlendirilmektedir.

         

        Bu tepkiler üzerine hükümetin, Çin’in içişlerine karışmak gibi bir düşünceleri olmadığını açıklamak durumunda kalan bir diplomasi dili kullanmak ve geri adım atmak zorunda kaldığını gördük.

         

        ABD Kongresi üyeleri, Çin’in Uygur Türklerine uygulamakta oldukları şiddeti durdurmalarını istedi. Demokratik Parti’den Delahunt, “Uygur Ana” diye tanınan Dünya Uygur Kurultayı Başkanı Rabia Kadir’e, Çin çamur atmaktan vazgeçmelidir, dedi.

         

        Cumhuriyetçi üye Rohrabacher da, “Pekin soykırımla suçlanacak” diye tepkisini ortaya koydu (Hürriyet, 12 Temmuz 2009, s. 24)  

         

        Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Qin Gang, Sincan’da meydana gelen olayların BM Güvenlik Konseyi’nde ele alınmasına gerek olmadığını, meselenin “ülkenin bütünlüğü, etnik dayanışma ve sosyal istikrarın sağlanması olduğunu ve bu yüzden diğer ülkelerden anlayış ve destek beklediklerini” söylüyor. Kısaca, olup bitenlere seyirci kalınmasını ve susulmasını istiyor. (Hürriyet, 10.7.2009, s.23)

         

        Moskof’la Çin, Türk kavmini bölmüşler,

          Artık onlar hür olacak Rus ilinde ve Çin’de…” (Ziya Gökalp)

         

        Rusya, bölgeyi “Çin’in ayrılmaz parçası” ve olayları “Çin’in iç işi” diye niteledi ve Pekin’e desteğini ortaya koydu. Şanghay İşbirliği Örgütü üyesi olan Orta Asya devletleri de konuya ihtiyatlı yaklaşıyorlar. Batılı ülkeler, Çin’e durumu en kısa zamanda düzeltmesi yolunda mesajlar veriyorlar.

         

        Türkiye dışında diğer ülkeler ne derlerse desinler, çıkarlarını dikkate alarak, diplomatik yaklaşımlarını sürdürmekten geri kalmıyorlar ve kalmayacaklar. 1973- 1980 yılları aralığında Çin’in Rusya’ya karşı ABD ile işbirliği yaptığı unutulmamalıdır. Çin, Şili’yi tanıdı, Mao’dan sonra yerine Hua geldi. Son baskı ve sindirmeler, tutuklamalar dönemi başladı ve Deng söz sahibi oldu. 1980’den günümüze “Avrasya açılımı” adı altında zaman zaman Doğu Türkistan’da karanlık emellerini sahneye koydular. 1990’lardan bu yana Çin, Uygurlara sistemli ve açık bir şekilde ayrımcılık uygulamaya devam ediyor. Bilinçli olarak genç Uygurlar, uzak bölgelerde çalışmaya mecbur ediliyor. Protestolar, acımasız bir şekilde bastırılıyor, Uygur halkı katlediliyor..

         

        Hillary Rodham Clinton, “etnik çatışmalardan derin endişe duyduğunu” belirtmekle yetindi. Ardından Çin’in Ankara büyükelçiliği, Urumçi’de yaşanan olaylar için “Olaylar Sincan’ı Çin Halk Cumhuriyeti’nden ayırmak isteyen bir avuç bölücü tarafından kışkırtılıp organize edilmiştir” açıklamasında bulundu.

         

        “Kırım, Kazan heder oldu!

         Tuna, Kafkas beter oldu! ...

         Türkistan’da neler oldu? …

         İşitmedi kulağımız!”  (Ziya Gökalp)

         

        Son gelişmelerin ardından Uygur’da kapalı kapılar ardında korkunç olayların yaşandığı ve genç kızların genelevlerine satıldığı belirtilmektedir. B.M. İnsan Hakları Yüksek Komiseri’nin olayları kınayan açıklaması, zulmü durdurmaya yetmiyor. Uygurlar, potansiyel suçlu gibi görülüyor; onlar için hayat çekilmez hâle getirilmiş; nüfus cüzdanı ve pasaport almakta zorluklar çıkarılıyor. Camiler ibadete kapatılıyor, halk üzerinde şiddet ve terör havası estiriliyor. Çin’in Doğu Türkistan’ı işgal ettiğinden beri baskıcı politikası bitmiyor.

         

        Çin, Uygurların dilini, dinini, örf ve âdetlerini baskı altında tutuyor; bu siyasî baskı, 60 yıldır amansız bir şekilde sürdürülüyor. Uygur halkı patlama noktasına geldiği için sokaklara dökülüyor, Çin’in iç bölgelerinden Doğu Türkistan’a milyonlarca Çinli yerleştirilmiş durumda. Doğum kontrolü uygulaması adı altında 7- 8 aylık bebeklerin ana karnından alınarak Uygur nüfusunun artması önlenmekte. Tarihî Kaşgar kenti, imar bahanesiyle tahrip edilmekte ve Türk izleri silinmeye çalışılmaktadır; Uygur medeniyeti yok ediliyor, bütün bunlar asimilasyon değil de nedir?

         

        Bir “balinayı” kurtarmak için seferber olan dünya, Doğu Türkistan’da vahşice işlenen katliama neden ses çıkarmıyor/çıkaramıyor? Yüzlerce kişinin öldürüldüğü yetmiyor, Çin askerleri Uygurları evlerinden topluyor, olaylardan sorumlu tutuyor, komünist mantığıyla topladığı binlerce Uygur’u idama hazırlıyor. Son duruma göre, 196 Uygur Türkünün idam edildiği belirtiliyor. Çin Komünist Partisi Urumçi Komitesi Sekreteri Li Cı, düzenlediği basın toplantısında sorumlu kişilerin, cezalandırılacağını değil, idam edileceğini belirtmiştir. Bu anlayışla Sincan Uygur Özerk Bölgesinde yaşanan olayların sorumlusu olarak gösterilen ve tutuklanan 1434 Uygur Türkünün yargılanmadan idam edilecekleri haberleri gelmektedir.   Uygurları topraklarından söküp atmaya çalışan bu mantık, vaktiyle Kırım Türküne, Bulgaristan Türküne, Azerbaycan Türküne yapılanların aynısıdır. Uygur Türkleri Doğu Türkistan’dan sürülerek bu bölgede –Kerkük’te olduğu gibi- oyunlar oynanıyor, bu insanlar öz yurtlarında garip ve kaçgın durumuna düşürülüyor. İstenen ve yapılanlar bunun doğruluğunu kanıtlamaktadır.

         

        Uygurlar, gök bayraklarının altında, kendi vatanlarında azınlık duruma düşürülen bir millet olmuştur. Urumçi’ye 20 bin asker yerleştirilmiş, Çin’den göçmenler getirilmiş, nüfusun % 80’i Çinli, % 20’si Uygur olmuştur. Urumçi’de 500 bin Uygur, 2 milyon Han Çinlisine karşı direniyor. Bütün bunlar soykırım değil de, “kur ayarlaması” mıdır !? Şimdi konuşmayacak da ne zaman konuşacağız? Sesimizi hür dünyaya ne zaman duyuracağız?

         

        Aklımızı başımıza devşirme zamanı gelmiştir. Çin bayrağı yakmakla, Çin malını boykot etmekle ancak duygusallığımızı gidermiş oluruz. Çin, bugün dünya piyasasına hâkim olmuş durumdadır. Az bir ücretle ucuz bir üretim yapmakta, malını bütün dünya piyasasına sürmektedir. Esnafın arasına girdiğinizde, Çin’in tekstili öldürdüğünü; inci boncuktan kırtasiye ve oyuncak sektörüne kadar söz sahibi olduğunu göreceksiniz. Her semtte Çin pazarının oluştuğunu, gemilerle Çin mallarının ülkemize girdiğini bilmeyenimiz yoktur. Boykot etmekten çok, tüketicimizi bilinçlendirmeliyiz. Ucuza aldığı bu malların işsizler ordusu oluşturduğunu anlatmalıyız. Çin’de işçinin aylığı 20- 30 dolar kadardır. Ucuza üretilen mallar, bizim piyasamızda cazip bulunmaktadır. Buna rağmen, Türk malına yönelişi sağlamalıyız. Çin’in yaptığı, ekonomik korsanlıktır. Buna dur demeyi başardıktan sonra millî duruşumuzu ortaya koyabilirsek, Doğu Türkistan’a da destek vermiş oluruz. Her almayacağımız Çin malı, satmayacağımız Çin malı, Çin’in ekonomisini küçültecektir. Bu küçük insanları, küçüklükleriyle baş başa bırakmanın yolu, bilinçli hareket etmemize ve ekonomimizden Çin’i uzaklaştırmakla mümkün olabilecektir.

         

        Artık Çinlilik hayatından uzaklaşmak zamanıdır. Çin Seddi’ne dayanan şanlı Türk günlerini hatırlayarak, Türklük duygumuzun uyanması ve olup bitenlerden hamımızın ders alması gerekir.

         

        Orhun Yazıtları’nı hatırlayalım. Kültigin Yazıtı’nın güney yüzünde yazılanları birlikte okuyalım ve ders alalım:

         

        “(…) Çin milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, yumuşak ipek kumaşla aldatıp, uzak milleti öylece yaklaştırırmış. Yaklaştırıp konduktan sonra kötü şeyleri o zaman düşünürmüş.

         

        (…) Tatlı sözüne, yumuşak ipek kumaşına aldanıp çok çok, Türk milleti, öldün; Türk milleti öleceksin!” (Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, İstanbul 2008, s. 5)

         

        Biz günümüze göre bu sözleri uyarlarsak Çin’in ucuz malına aldanmamalıyız. Türk ekonomisini, kendi malımıza sahip çıkarak, üreterek, iş alanları açarak güçlendirmeliyiz. O zaman biz kazanacağız.  

         

        Artık günümüzde fetihler at binmekle, kılıç kuşanmakla olmuyor. Mutfağınıza, kolunuzdaki saate, elinizdeki kaleme, şemsiyeye, sırtınızdaki gömleğe kadar sizi kuşatan ekonomik güçle fethediliyorsunuz. İşte Çin, bunu yaptı. Bizi kuşattı… Günlük hayatımızda ihtiyaç duyarak kullandığımız bütün araç ve gereçler Çin damgasını taşıyor, biz bu kuşatmanın farkında değiliz… Bunu hissettiğimiz an, Çin sargısının ve kuşatmasının da son bulacağını bilmeliyiz. 

         

              

          

               


Türk Yurdu Ağustos 2009
Türk Yurdu Ağustos 2009
Ağustos 2009 - Yıl 98 - Sayı 264

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele