Doğu Türkistan Can Çekişirken Anadolu’da Kim Rahat Uyuyabilir?

Ağustos 2009 - Yıl 98 - Sayı 264

        Türkiye’de uzun yıllardır anlamadığımız, anlayamadığımız çevremizde tutuşan her kıvılcımın Anadolu’da bizi yaktığıdır. Filistin’de, Irak’ta, Bosna’da, Karadağ’da ölen her Müslüman ve Türk’ün Anadolu’da bizim kucağımızda can verdiğini, ruhunu teslim ederken yüreklerinden akan her damla kanın bizim avuçlarımıza düştüğünü ne zaman anlayacağız, bilemiyorum.

         

        Ne kadar büyük bir sorumluktur, Türk’ün omuzlarına vurulmuş ne kadar ağır bir yüktür bu! Necip Fazıl’ın “Rabb'im isterse, sular büklüm büklüm burulur, Sırtına, Sakarya'nın, Türk, tarihi, vurulur” dizelerinde olduğu gibi, şimdi insanlık tarihi Türk’ün sırtına vurulmuş gibidir. Balkanlarda, Bosna’da düşen Türk’tür, Irak’ta katledilen Türkmen Türk’tür, Karabağda Hocalı’da katledilen Azeri Türk’tür, Doğu Türkistan’da kafasına sıkılmış tek kurşunla yerde yatan Türk’tür. Bu coğrafyada binyıldır emperyalist güçlerin öldürdüğü her Müslüman Türk’tür. Ortadoğu’da, Balkanlarda, Kafkaslarda, Orta Asya’da gittiğinizde sizi selamlayacak olan şehitliklerde Kürdü, Türkü, Arabıyla kırmızı albayrağın altında yatan Mehmetçikleri bulacaksınız. Bu nedenle bin yıldır bu coğrafyada adı, ırkı ne olursa olsun öldürülenin adı hep Türk oldu. Bu manzara karşısında bazen Akif gibi;

         

        Tecelli etmedin bir kere, Allahım, cemâlinle!

        Şu üç yüz elli milyon ruhu öldürdün celâlinle!

         

        Diyerek haykırmak geliyor. Sonra yine sus ey bedbaht sen ne yaptın? İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır, İlahi kelamını hatırlatışı geliyor Akif’in ve suskunluğa sığınıyorum.

         

        Karanlığın girmeye korktuğu bu coğrafyada başlarını kendi çukurlarından çıkarmaya korkan bir güruhun lafazanlığıyla gözlerimiz daha ne kadar bağlanacak? Aklımız daha ne kadar tutulacak yalancı fecirlerin gün batımına?

         

        Belgeydi değildi kavgasıyla birbirimizin hesabını görme telaşına kapılırken, olayların son bir ayda nasıl hızla aktığını görebildik mi dersiniz? Hiç sanmıyorum. Bazen tavşana kaç, tazıya tut diyenin hep aynı masalcı olduğunu unutuveriyoruz. Oysa masalı anlatanlarla, masalın kahramanlarını uyduranlar çoğu kez aynıdır. Her yazar kendi kahramanlarını, kötülerini, aptallarını kendi seçer, rolleri kendi dağıtır. Biz bu coğrafyada hep ya geçmiş atalarımızın kahramanlıklarını ya da başkalarının yazdıkları masalları anlattık. Yes we can, derken bile hala kopya çekmeye devam ediyoruz.

         

        Uzun yıllardır kendi rüyalarımızı görmeyi, kendi masallarımızı yazmayı, kendi kahramanlarımızı anlatmayı o kadar özledim ki, tüm masalları masum çocukluğuma gömdüm.  Bu coğrafyada anlatacak masallardan daha çok hatırlanacak acılarımız var artık. Bosna Srebrenitsa, Dağlık Karabağ Hocalı, Filistin Gazze, Irak Kerkük, Doğu Türkistan Sincan…sizler için ağıt yakacak ozanlarım bile yok, affedin beni. Şerife Bacım yok ki, Çanakkale’de şehit düşen karındaşı Ali Osman gibi sizler için ağıtlar yaksın da, dilden dile acılarınızı anlatacağım türküleriniz söylensin;

         

        Kanatlarım yoktur çırpınıp uçmaya,

        Dizlerim tutmuyor karlı dağlar aşmaya,

        Ellerim ermedi helallaşmaya,

        Felek beni taşa çaldı neyleyim.

         

        Acılarına ağıtlar, kahramanlarına bozlaklar söyleyecek ve ölülerine mersiyeler düzecek ozanları olamayan bir toplum hafızasını yitirmiştir artık. Doğu Türkistan’da sokaklarda yatan Uygurların cesetleri karşısında soğuk, hissiz, duygusuz bakan gözlerin arkasında bırakın bir hafızayı, anlayan bir beynin bile olduğunu varsaymak imkânsız.

         

        Şimdi bu topluma nasıl anlatabilirsiniz ki, on gün önce Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Urumçi’ye giden İlk Türk Cumhurbaşkanı olmasının gururunu yaşarken Doğu Türkistan tarihinin en kanlı olaylarından birinin yaşanmasının bir tesadüf olmadığını.

         

        Son bir ayda yaşanları hatırlatsam acaba! Biz kendi içimizde birbirimizin gırtlağına sarılırken çevremizde nelerin değişmekte olduğu anlaşılabilir mi?

         

        Kırgiztan’da ABD’nin iptal edilen Askeri üssü Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün desteğiyle yeniden ABD’nin elinde kaldı.

         

        ABD Afganistan-Pakistan (AF-PAK) hattında Irak’daki Felluce askeri hareketinden sonraki en büyük askeri harekâtı ya da sivil katliamı Obama’nın emriyle başlattı.

         

         Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Doğu Türkistan’da Urumçi’ye giden İlk Türk Cumhurbaşkanı oldu.

         

        İran seçimleri halk ayaklanmasına dönüştü.

         

        ABD Rusya ile nükleer silahlar konusu dahil 8 ana madde üzerinde anlaştı.

         

        Rus Başbakanı Putin, Türkiye’ye gelmeye karar verdi.

         

        ABD, İsrail İran’a saldırırsa engel olmayacaklarının altını çizdi.

         

        Rus Patriği Türkiye'ye geldi ve Ortodoksluğun merkezinin Türkiye olduğunu açıkladı.

         

        Doğu Türkistan Sincan Bölgesinde Uygurlar katledilmeye başlandı.

         

         

        Bütün bu olaylar arasında nedensel değil, anlamsal bir bağ olmadığını iddia etmek oldukça zor gibi. Bu olaylar arasında nedensel bir ilişki olmayacağına özellikle vurgu yapmamım nedeni sosyal ve siyasal olaylar arasında fizik biliminde olduğu gibi nedensel ilişkiler olmayacağındandır. Özellikle siyasal olaylar stratejik hedefler doğrultusunda anlamlı eylemler olduklarından bunlar arısındaki ilişki ancak yorumlanabilir.

         

        Bu nedenle de yukarıda yer alan tüm bu olayların bizce üzerinde durulması gereken anlamlı ilişkileri vardır. Türkiye’de çevremizde yaşanan her tikel olayı kendi başına başarı ya da hezimet mantığı açısından değerlendirmeye alışmış, kavga psikolojisi ile her şeyi iç iktidar mücadelesine tebdil etme çabası içinde olanların bu kadar farklı olay arasında anlamlı bir bağıntı kurması elbette zordur.

         

        Dünyada genel denge ya da düzenin çoğu zaman bölgeler arası gerilim ve çatışma alanlarına bağlı olarak kurulduğunu anlamamız lazım. Obama’dan bir barış elçisi gibi bahsedenlerin, pax-americano’yu bir barış gölü gibi hayal eden kuğu beyinli aydınların aksine yenidünyada ABD ve Rusya’nın yeni gerilim ve çatışma alanları üzerinden dünyaya düzen verdiklerini söylüyorum.

         

        Soğuk savaş sonrası tek kutuplu dünyada ABD emperyalizmini Çin ya da Rusya’nın başını çektiği bir ittifakın dengeleyeceği söyleniyordu. AB’ye karşı Türkiye’ye yön tayin edenlerin hülyaları Doğu Türkistan katliamı ile birlikte sukutu hayale uğramış gibi. Oysa Rusya’nın Afganistan işgali ne çabuk unutuldu ki, birileri yeni ittifaklar pazarlayarak Türkiye’yi hep dış güçlere eklemleyerek var olabileceğine inandırdı.  

         

        Dış politikanın mutlak düşman ve mutlak dostluk üzerine kurulmadığı gerçeği bir kez daha yüzümüze vurulmadı mı? AB ittifakıyla Irak’ta oluşturulan gelim ve çatışma hattında Türkiye’ye taşeronluk biçenler şimdi de Orta Asya’ya kaydırılan çatışma hattında Türkiye’ye yeni roller biçebilir.

         

        Yeni Şafak yazarı İbrahim Karagül’ün son yazılarında üzerinde durduğu gibi Orta doğu’da İslam üzerinden kurulan yeni tehdit ve gerilim stratejileri şimdi Asya’ya kaydırılmaktadır. Bu açıdan Rus Ortodoksluğun İstanbul’u tanıyarak tek şemsiye altında toplanması ile Papa’nın daha önceki İstanbul ziyareti birlikte düşünülmelidir. Ortodoks dünya yeniden Hıristiyan dünya ile bir araya gelerek Rusya’nın da içinde olduğu İslam’a karşı daha geniş bir pakt kuruyor.

         

        2001 yılında Doğu Türkistan muhalefetinin Türkiye’deki faaliyetlerini kısıtlarken Türkiye, ne kadar Çinli turist gelebilirin hesabını yapıyordu. Türkiye dışına çıkarılan Uygur muhalefeti böylece ABD’de gözetiminde sürgün hükümetini kurdu. Kim bilir belki de birileri bizim liderlerin kulağına aman bu Uygurları dışarı çıkaralım Çin’le aramızı bozmayalım diye fısıldamış da olabilir di.  

         

        Oysa şimdi Doğu Türkistan başka hesapların ve planların tam ortasına düşü verdi. Zbigniew Brezezınski, Büyük Satranç Tahtası adlı kitabında dünya üzerinde hakimiyet kurmanın Orta Asya’yı kontrol etmeye bağlı olduğunu çok önceden söylemişti. Orta Asya’da da ABD ve Rusya hesaplarını Çin üzerinden yapmaktadır. Gelecek on yıl içinde Çin başta olmak üzere ABD, Hindistan gibi ülkelerin günlük enerji ihtiyaçları yaklaşık üç kat aratacaktır. Çin ithalatı ABD’nin ithalatının üç katına çıkacaktır.[1] Devletlerin büyüyen ekonomileri ve gelişen teknolojileri enerji tüketimini de arttırmaktadır. Bu nedenler, enerji ihracatçısı ülkeler arasındaki rekabeti kızıştırdığı gibi, ihracatçı ülkelerle ithalatçı ülkeler arasındaki ilişkileri de etkilemektedir. BP kaynaklarına göre, dünyadaki ispatlanmış petrol kaynaklarının % 6,2’sin, Doğalgaz kaynaklarının ise yaklaşık % 27’si Rusya topraklarındadır. Bu ise hem Rusya’nın elini güçlendirmekte hem de ABD’yi Rusya’ya yakınlaştırmaktadır.

         

        Çin ABD’nin uygulamaya çalıştığı Yeni Dünya Düzeni’ne karşı, ekonomik ve askeri tedbirler alarak gerektiğinde buna uygun karşı reaksiyonlar göstermesini bilmişti. Özellikle ABD, AB ve Rusya’ya karşı enerji temin ve nakli konusunda farklı açılımlar sergileyerek alternatifler üretmesi, Şanghay İşbirliği Örgütü bünyesinde yürüttüğü faaliyetler, Üçüncü Dünya ülkeleriyle geliştirilen işbirlikleri bu karşı stratejinin ürünleri olarak görülebilir.

         

        Irak’ta yaşanan gelişmeler sonrasında, Orta Doğu’daki enerji yatırımlarını İran’a yönlendiren Çin 1999 yılında itibaren İran’dan aldığı petrol ithalat oranı % 40 büyümüştür.  2000’li yılların başından itibaren iki ülke yöneticileri arasında yapılan müzakereler neticesinde Çin’in petrol ve doğal gaz ithali konusunda anlaşmalar imzalanmıştır. Hazar Denizi ülkeleri petrol taşımacılık projesinin güven anlaşması, İran’ın Kason Bölgesi’nde petrol arama ve hizmet proje anlaşması, Çin-İran Zhu Hai’deki Zhenzhu Şirketi ile İran Milli Petrol Şirketi arasındaki, enerji alanlarında işbirliği anlaşmaları İran Çin yakınlaşması açısından oldukça dikkat çekici gelişmelerdir.

         

        Yapılan bu anlaşmalar neticesinde Çin, enerjisinin % 13’ünü aldığı İran’a para yerine bir takım silah sistemleri ve nükleer teknoloji satmaktadır. Petrol ve Doğalgaz karşılığı İran’a, karadan denize fırlatılan C-800 füze sistemini vermiş, İran’ da bu bataryayı Amerikan gücüne karşı, Basra Körfezinde Arap yarımadasının karşısındaki bir adaya yerleştirmiştir. Böylece Çin, “Batı Asya Savunma Hattı” adını verdiği bu strateji ile bölgedeki Amerikan gücünün dikkatini İran’ın üzerine çekmesini bilmiştir.

         

        Görülüyor ki, soğuk savaş sonrası ABD ve Batı’nın Orta Doğu ve Orta Asya’da egemenlik kurma stratejilerine karşı Orta Asya’da çeşitli bölgesel işbirliği mekanizmaları güçlendirilmeye çalışılmaktadır. Bölgesel aktörlerin ve karar alıcıların özellikle enerji alanlarında etkili olmaya çalışmaları Avrupa ve ABD’yi bu bölgeler üzerinde yeni etkinlik alanları oluşturmaya yöneltmektedir.

         

        Buna karşılık ABD’nin bölgesel gerilim hatlarını ve çatışma alanlarını kullanmaya çalışması, elinde tuttuğu etnik ve dinsel kartları harekete geçirmesi anlaşılmaz değildir. Şu halde İran’daki iç karışıklık ile Doğu Türkistan da yaşananlar bir tesadüf müdür? Fay hatlarının harekete geçmesi kadar doğaldır, aslında.

         

        Çin’in en büyük idari birimi olan Sincan (Sinkiang) Uygur Otonom Bölgesi zengin doğal kaynakları, jeopolitik önemi ve etnik yapısı nedeniyle tarihsel süreç içerisinde Çin için sorunlu ve vazgeçilemez bir bölge olma özelliğini korumaktadır. Tarım, hayvancılık ve orman ürünleri yanı sıra maden kaynakları bakımından da çok zengin bir bölge olan Doğu Türkistan’da, bütün Çin’de çıkarılan mineral miktarının % 78’ini sağlayan kömür, petrol, demir, manganez, krom, kurşun, molibden, çinko, berilyum, lityum, niyobyum, tantal, sezyum, beyaz mika, asbest vb. gibi maddeler elde edilmektedir.[2]

         

        Çin’in dünya ihracatındaki liderliği ve sanayi üretiminde Sincan bölgesindeki madenlere bağımlılığı, Pekin’in, Rusya ve Orta Asya ülkeleriyle yaptığı dev enerji projeleri ile bu bölgenin stratejik konumu dikkate alındığında Çin’in aynı zamanda önemli bir çatışma hattı da ortaya çıkmış olur. Artık Uygur kartını elinde tutanların bu karta yaptığı yatırımı kâra dönüştürme zamanıdır. Demek ki dün Ermeni diasporasına sahip çıkan ABD’nin bu gün Uygur diasporasına sahip çıkması aynı stratejinin farklı araçlarından başka bir şey değildir aslında: Bölgedeki gücü için gerilim ve çatışma kartını elinde tutma.  

         

        Uluslararası güç dengelerinin bölgeyle ilişkisi açısından Uygurları bekleyen en büyük açmaz Rus, Çin ve Amerikan rekabeti arasında kullanılmaya hazır bir gerilim hattı olmasıdır. Filistin, Kürt, Ermeni ve Uygur kartı hep birilerinin eliyle masaya açılıyor. Biz bu masada ne mi yapıyoruz peki! Birilerinin bu masada bize başrol verileceği yönünde büyük umutları var. Benimse bu rolün birileri tarafından kimsenin önüne atılmadığı aksine zorla, çalışarak bezende karşınızdakinin bileğini bükerek kazanıldığı yönündedir. Akif’in dikkat çektiği Kur’an ayetinde olduğu gibi: İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır.

         

        Oysa biz ne zaman yenidünya düzeninde yeni roller dağıtılmaya başlasa içerde çok büyük karşıtlık ve kamplaşma içinde enerjimizi tüketmeye başlıyoruz. Ve nedense bu kavgada vur! Vur! Daha çok sık boğazını! diye dışardan gazel okuyanlarda hep zoru görünce sıvışanlar oluyor. Bu arada birbirimizin boğazını sıkmaktan, gözünü oymaktan, ayağından çekmekten vakit kalırsa ne olup bittiğini de anlayacağız elbette.   

         

        Hülasa Uygurların acısını bile yaşayamadan yeni acılara, kardeş kavgalarına, bölgede yeni katliamlara tanık olmaya devam edeceğiz bu kafayla.  

         

         


        


        

         

        [1] Richard N. Cooper, “China’s Coming Demand for Energy”, China, Asia, and the New World Economy, New York, 2008,  s. 5-6


        

        [2] Michael Dillon, Xinjiang – China’s Muslim Far Northwest, New York, 2004, s. 39-40. 


Türk Yurdu Ağustos 2009
Türk Yurdu Ağustos 2009
Ağustos 2009 - Yıl 98 - Sayı 264

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele