Nuri Gürgür

Temmuz 2009 - Yıl 98 - Sayı 263

           Nuri GÜRGÜR “İnsanların;  fikir ve inançlarını ne ölçüde yaşadığını belirlemesi, nefsi ile hesaplaşması gerekir.”*

 

         

        Nuri Gürgür;  inancından kaynaklanan iyimserlikle çizdiği tabloların alacakaranlıklarından, kurtuluşu müjdeleyen çözümlere ışık tutuyor: 

         

        Oğuz Çetinoğlu: Kitaplarınızda, makalelerinizde ve konferanslarınızda; millet, millî kültür, devlet, mânevî değerlerimiz… Gibi kavramlar önemli bir yer işgal ediyor. Bu kavramlar eksenindeki görüşlerinizi, okuyucularımızla paylaşmanızda aracı olmaya çalışacağım.

         

        Millet, canlı bir varlıktır. Her canlı varlık gibi o da sağlıklı yaşamak ister, içten ve dıştan gelecek tehlikelere karşı kendisini korumaya çalışır. Bu işleri milletle ilgili hangi organ yapmalı?

         

         

        - Millet Ziya Gökalp’ın ifadesiyle terbiye birliğidir. Dil, din, örf ve âdetler, mimarî ve musikî gibi estetik unsurlar sosyal bir oluşum hâlinde, tarih içerisinde milleti vücuda getirirler. Milleti oluşturan kültürel değerler bu süreçte toplum tarafından özümsenir ve benimsenir.  Böylece canlı ve kapsayıcı bir anlam taşıdıklarından, başka kültürlerle her an devam eden temaslar sırasında özgün varlıklarını korurlar.  Dışarıdan gelen kültürel etki ve baskılara direnilmemesi yâni yozlaşmanın, çözülmenin olması durumunda sosyal karmaşa başlar. Sonuçta millî kimliğin kaybedilmesi suretiyle kültürel dönüşüm yaşanması kaçınılmaz hâle gelir. Tarihimizde bunun bâzı örneklerine rastlıyoruz. Mesela Batı Hunlarının Orta Avrupa’da, Bulgarların Balkanlar’da kimliklerini nasıl kaybettiklerini hatırlamalıyız.

         

        Millî kimliği oluşturan kültürel unsurların varlıklarını sürdürmeleri, nesiller arasında intikal etmeleri doğru ve etkili eğitimle mümkündür. Devletin eğitim ve kültür faaliyetlerinden sorumlu organları görevlerini bilinçli şekilde ve hakkıyla yerine getirirlerse terbiye birliği yani millî kültür sağlıklı bir şekilde oluşur, dış baskılara, yozlaştırıcı kültürel etkilere karşı direnir, varlığını sürdürür.

         

         

        Çetinoğlu: Ülkemizde koruma-korunma işlemi yeterli olabiliyor mu?

         

         

        - Eğitim ve kültür meseleleriyle görevli devlet organlarının, bakanlıkların, eğitim kurumlarının işlevlerini tam anlamıyla yerine getirdikleri söylenemez. Sadece son dönemlerde değil ortalama iki yüz yıldır sürüp gelen modernleşme çabalarımız sırasında, bu konularda günü ve geleceği içine alan, hedefleri somut şekilde belirlenen, sık sık değişmeyen ilkeleri olan sürekli ve etkili politikalar oluşturduğumuzu ifade etmek zor. Türkiye’nin günümüzde karşı karşıya olduğu sosyo-kültürel meseleler ortadadır. Fransa geçen yüzyıl zarfında doğru politikalar uygulayarak dil birliğini sağladı, milletleşme evresini mükemmel başardı. Türkiye’nin bugün içine sürüklendiği siyasî ve kültürel problemlerin, etnikçi mikro milliyetçiliklerin, milletimizi ayrıştırma çabalarının sebeplerini düşünürken Fransa’da sergilenen modelin başarısını kendimizle kıyaslamamızda sayısız yararlar vardır.

         

         

        Çetinoğlu: Millî varlığımıza yönelik tehdit ve tehlikeler karşısında daha fazla güçlendirilmesi gereken ‘yumuşak karnımız’ diyebileceğimiz tarafımız var mı?

         

         

        - En başta eğitim sistemimiz yıllardan beri izahı mantıken imkânsız karmaşa içerisinde bocalayıp duruyor. İlkokuldan, hatta anaokulundan üniversitelere kadar sistem endişe verici bir çıkmaz içerisinde görünüyor. Öğretmenlik mesleğine gereken önem verilmiyor. Öğretmenlerin çoğunluğu ilgisizlik sonucu, mesleklerini hayatî bir misyonu yerine getirme bilinci ve çabası yerine, sorumluluklarını yüklenmekten kaçınmaya çalışarak, geçim kaygısı içerisinde kanunî mecburiyeti karşılama düşüncesiyle yapmaya çalışıyorlar. Ülkenin ihtiyaçlarını, sosyal problemleri dikkate alan, doğru belirlenmiş bir eğitim ve kültür politikamız, bunları uygulamaya yönelik hedeflerimiz ve projelerimiz bulunmayınca, en büyük zenginliğimiz olan genç nüfusumuzun iyi eğitilmesi, sağlıklı bir psikolojiyle hayata hazırlanması mümkün olamıyor.

         

         

        Çetinoğlu: Milliyetçilik kavramını, ‘Milleti meydana getiren maddî ve manevî değerleri korumak ve güçlendirmek için çalışmaktır.’ Şeklinde tarif edersek, önceliği hangi değerimize vermemiz gerekir, niçin?

         

         

        - Din, dil, örf ve âdetler, tarih şuuru gibi sosyal ve kültürel değerlerin her biri hayatî önem taşıyan unsurlardır. Bunlar arasında öncelik sıralaması yapmak yerine her birinin uyumlu bir şekilde var olmalarını, işlevlerini sürdürmelerini düşünmek daha gerçekçi olur.

         

         

        Çetinoğlu: Türk milliyetçilerini faşist ve şoven olmakla suçlayanlara verilecek cevabınız nedir?

         

         

        - Siyaset bilimi ve yönetim tarzı açısından, Faşizm kültürümüze ve tarihimize yabancı bir kavramdır. Türkiye’de bu anlamda ciddiye alınacak Faşist bir akım ile önemsenecek sayıda taraftarları hiç olmamıştır. Soğuk savaş döneminde komünistler sık sık kullandıkları bir yöntemle, kendilerine karşı olan her düşünceyi yahut siyasî hareketi bu sıfatla suçlayıp damgalayarak itibarsız kılmak istemişlerdir. Bu ideolojinin günümüzdeki takipçileri arasında benzer tavırlar sergileyenlerin, eleştirmek istedikleri düşünceleri milliyetçi hassasiyete sahip kimseleri bu sıfatla suçlamaya çalıştıklarını görebiliyoruz.

         

        Şovenizm aşırılık yahut bağnazlık anlamında izafî bir kavramdır. Kültürümüzde nefret değil sevgi ve hoşgörü daima ön plânda olmuştur. Milletin temel değerlerini benimsemek ve bunları yüceltmeye çalışmak anlamına gelen Türk Milliyetçiliğinin şoven bir anlayış içerisinde olmasını düşünmek eşyanın tabiatına aykırı olur.

         

         

        Çetinoğlu: Mehmet Kaplan milliyetçiliğin; ‘Günlük hayatta, şahsî ilişkilerde, meslek çalışmalarında yaşanan bir fikir’ olduğunu söylüyor. Bu düşünceye katılıyorsanız, gençlerimiz, belirtilen alanlarda milliyetçiliği nasıl yaşayabilirler?

         

         

         - Amel ve iman yahut teori ve pratik bağlamında bir fikrin ve ideolojinin hayata intikali, anlam kazanması eyleme dönüşmesiyle mümkün olur. Başka bir ifadeyle kitabî kalan, uygulanmayan teorik söylemlerin etkisi olmaz. Milliyetçiliği benimsemiş bir insan fikirlerini hayatına yansıtamıyorsa yani amel-iman ilişkisini uyumlu şekilde kuramıyorsa, çelişkili yaşıyorsa iman zaafı içinde demektir. Sadece gençliğimizin değil her yaştaki insanın öncelikle dürüst bir özeleştiri yapması, fikirlerini, ne ölçüde yaşadığını belirlemesi, nefsi ile hesaplaşması gerekir.

         

         

        Çetinoğlu: Milliyetçilikte kavim ve ırk sevgisinin yeri nedir? Türklerde, tarih boyunca üstün ırk olma iddiasının ön planda tutulduğu dönem olmuş mudur?

         

         

        - Türklerde tarih boyunca biyolojik anlamda üstün ırk olma iddiası hiç olmamıştır. Kültür ve medeniyetimizin zirvesini oluşturan, imparatorluk yapısında oluşan Selçuklu ve Osmanlı devletleri dinleri ve ırkları ne olursa olsun bütün tebaaya âdil davranmışlar, adaletin mülkün temeli olduğuna inanmışlar, adaleti esas alan herkesin saygı duyduğu, bağlı olduğu, uyduğu hukuk kurallarıyla ciddî bir itiraz ve tepkiyle karşılaşmadan, ülkeyi yönetmişlerdir.

         

         

        Çetinoğlu: İslamiyet’in reddettiği ırkçılık – kavmiyetçilik anlayışı nasıl tarif edilebilir?

         

         

        - Biyolojik anlamda belirli bir soydan gelen insanların hemcinslerinden üstün olduğuna, sosyal ve devletle ilgili statüleri açısından imtiyazlı olduklarına inanarak bunun gereğini yapmaya çalışmaktır.

         

         

        Çetinoğlu: Milliyetçiliği doğru anlamak ve anlatmak eğitim meselesidir. Bu eğitimi vermek devletin mi, sivil toplum kuruluşlarının mı görevi olmalı?

         

         

        - Milletini sevmek,  ona vücut veren kültür değerlerine bağlı olmak, benimseyip hayata geçirmek, milletinin mutluluğu için çalışmak milliyetçiliğin icabındandır. Kültür değerlerinin öğretilmesi, tanıtılması, benimsetilmesi eğitim konusu olduğuna göre, bunların verileceği yer elbette okullardır. Ancak bir fikir ve düşünce olarak milliyetçiliği benimsemek, onu hayatının anlamı ve faaliyet amacı yaparak öğretip yaymaya çalışmak sivil toplum kuruluşlarının misyonudur.

         

         

        Çetinoğlu: Türk milliyetçiliğinin reaksiyon olarak doğduğu iddialarına verilecek cevabınız nedir?

         

         

        -  Milliyetçilik; millet adı verilen sosyo-kültürel oluşumun türevidir. Millet siyasî bir karar sonucu değil, tarih içinde sosyal, kültürel ve psikolojik faktörlerin ahenkli şekilde hazırladığı oluşumdur. Mensubiyet şuuru olarak psikolojik ve sosyolojik anlamda milliyetçilik millet olgusunun ortaya çıkardığı bir sonuçtur. Millî varlığın korunması ihtiyacı bazı kritik dönemlerde daha yoğun hissedilebilir. Milliyetçilik bu durumda bir savunma refleksi halinde ön plâna çıkar. Nitekim 20.yüzyıl başlarında, Balkan Savaşı felaketi ortamında Türk milleti bu haleti ruhiyeyi yaşamıştı. Dolayısıyla bu dönemde millî varlığı savunma ihtiyacı milliyetçilik akımını doğal olarak güçlendirmiş, devlet politikası haline getirmişti. Bu durum milliyetçiliğin tepkiye dayalı bir düşünce olduğu anlamına gelmez. Çünkü Türk milliyetçiliğini doğuran temel faktör ‘öteki’ ne duyulan husumet değil kendi milletine olan sevgi ve bağlılıktır.

         

         

        Çetinoğlu: Tarih boyunca Türk milletinin fertleri arasında din bağı olmasaydı, bu gün nasıl bir toplum olurduk?

         

         

        - Dinî inanç, bazılarının iddiası hilafına sadece insanın iç dünyasıyla sınırlı kalmaz; ahlâkın kaynağını oluşturduğundan, bir taraftan ferdin bütün hayatını, diğer taraftan sosyal faaliyetlerini etkiler, insanlarla olan ilişkilerinin düzenlenmesinde, kurumların oluşumunda öncelikli rol oynar. İslamiyet milletimizin fıtratına son derece uygun olduğundan, 9.yüzyıldan itibaren Türk Dünyası’nda hızla yayılıp benimsendi. 10. ve 11. yüzyıllarda dalga dalga Batı’ya doğru yönelen Türk boylarının siyasî ve askerî eylemlerinin en büyük dayanağı dinî inançlarıydı. Selçuklu Devleti’nin kurucularından Tuğrul Bey ‘Biz temiz Müslümanlarız, bidat nedir bilmeyiz, Allah bizi aziz yarattı.’ Diyordu. Muharebelere İ’lâ-yi Kelime-t’ullah (Allah’ın adını yüceltme) inancıyla giriliyor, Nizam-ı Âlem (Dünya’ya düzen verme) ideali gerçekleştirilmeye çalışılıyordu. Böylesine bir inanç ve ruh dünyası içerisinde bulunan ve boylar, aşiretler halinde yaşama geleneğini sürdüren insanların İslâm’dan kaynaklanan ortak bir kültür potasında buluşup milletleşme evresine geçmeleri zor olmadı. Mimarisiyle, musikisiyle, edebiyatıyla, âdet ve gelenekleriyle birlikte ileriki asırlarda Türk – İslam medeniyeti vücut buldu.

         

        İslâmiyet’in hazırladığı bu kültürel, sosyal ve psikolojik ortam olmasaydı, kendimize özgü kültür ve medeniyetimizi oluşturamaz, temas kurulan yeni kültürler karşısında kısa zamanda kaybolup giderdik.

         

         

        Çetinoğlu: Bu gün nasıl bir toplum olacağımız konusunu, imandan gelen vatan sevgisinin olmayışı açısından da değerlendirir misiniz?

         

         

        - Vatan sevgisi coğrafyayı kuru bir toprak parçası olmaktan çıkaran, beşerî varlığın bulunduğu mekâna anlam kazandıran, kısacası coğrafyayı vatanlaştıran, böylece millet adı verilen sosyolojik ve psikolojik oluşuma zemin hazırlayan önemli bir haslettir. Yeryüzünü sınır ayrımı yapmadan bütün insanlığın ortak vatanı şeklinde gören kozmopolit anlayış, tabîi olarak millet kavramını reddeder. Bu anlayışın yaygınlaşması hâlinde, millet bilincine sahip olmayan, vatan sevgisi taşımayan bireylerin oluşturacağı toplumun kalıcı bir devleti de olmaz. Sadece çıkar düşüncesiyle birbirine bağlı insanların meydana getirdiği büyük bir şirketi andıran topluluk, dış baskılar karşısında direnemeyeceğinden çözülür ve dağılır.

         

         

        Çetinoğlu: Türk milleti, hür oluşunu, kendisine ait bir vatanda yaşayışını hangi düşünceye borçludur?

         

         

        - Türkler aşiret ve boy halinde yaşadıkları çok eski dönemlerden itibâren ortak değerlerini, örf ve âdetlerini, üzerinde yaşadıkları toprağı savunmayı varlık meselesi görmüşlerdir. Etrafında toplanıp siyasî bir oluşum hazırladıkları beylerin, kağanların, hakanların temel görevleri bu işlevin yerine getirilmesi olmuştur. Daha sonra hânedanlar çevresinde kurulan ve onların adını taşıyan devletler, imparatorluklar aynı misyonu üstlenmişlerdir. Son derece hareketli, kaygan ve risk dolu coğrafyalarda varlıklarını korumaya çalışan Türkler için devletin çok özel bir anlamı ve değeri vardır. 9. yüzyıldan sonra benimsenen İslâm inancı, Hıristiyanlıktan farklı olarak bir kilise dini olmamış, devlet dini olmuştur. İslâm düşüncesinde devlet, din dâhil, topluma ait bütün değerlerin korunağıdır. Batı kültüründen farklı olarak Devlet en yüce değer addedilmiş, bütün varlık duyarlılıkları onda düğümlenmiştir. Böylece vatanî ve millî duygular, özellikle dağılma tehlikesinin yoğunlaştığı Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde her türlü insanî ve sosyal değerlerin simgesi konumundaki en üstün değeri yani devleti, korumayı, kurtarmayı ön plâna getirmiştir.

         

        Bu anlayış Hegelian anlamıyla devleti mukaddesleştirmek, metafizik bir görünüm kazandırmak değil, devlete değerler ıskalasında özel bir yer tanımak anlamına gelir. Ecdadımız tarihî tecrübesiyle şunu görmüştür: Devlet yoksa yahut gücünü, etkisini yitirmişse kanunların uygulama imkânı ortadan kalkar; ne nizam ve hukuk kalır, ne de bağımsızlık ve özgürlük…

         

         

        Çetinoğlu: İdealsiz insanlar gelişemez. Devletler ve milletler de… Devletimizin ve milletimizin günümüzdeki ideali nedir, ne olmalıdır?  

         

         

        - Devleti vücuda getiren millettir. Milletin toplumla ilgili şuur olarak benimseyip içten gelen millî kimliği oluşturan temel değerlerin, kültürel unsurların anlam kazanması, canlı kalması, hayata yansıması bunların her birine gösterilecek ilgi ve özenle, yani milliyetçi hassasiyetlerle mümkün olabilir. Bunun tersi kültürel yozlaşma ve çözülmedir.

         

         

        Çetinoğlu: Geleceğimizi tehdit eden en büyük tehlike nedir?

         

         

        - Türkiye’nin günümüzdeki öncelikli problemi, en büyük meselesi etno-milliyetçi Kürtçülük hareketi ve onun türevi PKK terörüdür. Yetmiş iki milyonluk bir toplum yapısının içinde bir grup yurttaşın farklı bir etnik aidiyet bilinciyle siyasî hedefler belirlemesi ve bunları gerçekleştirmek amacıyla örgütlenmesi, silahlı ayaklanma girişimine yönelmesi son yüzyılda karşılaştığımız en büyük tehlikedir. Bu durumu görmezlikten gelerek meseleyi kültürel haklar çerçevesinde ortaya çıkan talepler şeklinde yorumlayıp hafife almak kendimizi kandırmak olur. Kuşkusuz ekonomiden eğitime, sağlıktan yargıya kadar başka pek çok problemlerimiz de var. Ancak bunların halli demokratik kurallar içerisinde toplumun tercihleriyle oluşacak yönetimlerin becerisiyle, başarısıyla ilgili bir konudur. Başka bir ifadeyle her devlet için söz konusu olan sosyal ve ekonomik meselelerle silahlı başkaldırı ve terörist eylemleri birbirine karıştırmamak gerekir. Millî devlet ve üniter yapı konseptinde var olan bir toplum, etnik ayrımcılıkla ayrıştırılmaya çalışılıyorsa, devletin kuruluş felsefesine, temel ilkelerine aykırı talepler öne sürülüyorsa bunları demokratik açılımlarla izaha kalkışmak en hafif tâbiriyle aymazlıktır. Başta aydınlar olmak üzere ülkenin geleceği konusunda duyarlı olan, sorumluluk taşıyan herkesin gerçekleri görmesi gerekir.  Türkiye bilinen merkezlerin sistemli ve yoğun çabalarıyla anayasa üzerinden ayrıştırılmaya, federatif bir yapıya dönüştürülmeye çalışılıyor. Bu teşebbüsler devam ederse, bunlara karşı tutarlı ve etkili önlemler alınmazsa Türkiye’nin belirsiz bir geleceğe sürüklenmesi kaçınılmaz hale gelir.

         

 

 

 

 

         

         

        NURİ GÜRGÜR KİMDİR?

         

        1940 yılında Erzincan vilayetinin Kemaliye ilçesinde doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1963 yılında mezun oldu. Öğrenciliği sırasında 1958-1961 yılları arasında Türk Ocağı Gençlik Kolunda kurucu ve yönetici olarak görev yaptı. 1961 yılında bir grup arkadaşıyla Üniversiteliler Kültür Kulübü (Derneği)’ni kurdu. Bu dernek uzun yıllar milliyetçi gençlerin fikrî ve kültürel çalışmalar yaptıkları önemli ve etkili bir alan oldu. 1961-1963 yılları arasında Millî Türk Talebe Birliği (MTTB) adlı öğrenci kuruluşunda Ankara İcra Kurulu Başkanlığı görevini yürüttü. Bu yıllarda Son Havadis Gazetesi ve Düşünen Adam Dergisi’nin Meclis Muhabiri, Ankara Ticaret Postası Gazetesi’nin köşe yazarı olarak gazetecilik yaptı. 1967 yılında başladığı Avukatlığı 1970 yılında ticarete başlayıncaya kadar sürdürdü. 1968 yılından 1971’e kadar Üniversiteliler Kültür Derneğinin yayın organı olarak çıkarılan Ocak Dergisi’nin yazar ve yönetmenliğini yaptı. 1969 yılından itibaren Devlet Dergisi’nin yazarları arasında yer aldı.

         

         

        1975 yılında MHP Genel İdare Kuruluna girdi ve partide 1976 - 1978 yılları arasında Genel Sekreter Yardımcısı olarak görev yaptı.

         

         

        Türk Ocakları’nın yeniden faaliyete geçirilmesi ve Türk Yurdu Dergisi’nin yeniden yayınlanması çalışmalarında yer aldı, derginin yazı kurulunda görev yaptı. 1993 - 1994 yıllarında Türk Ocağı Ankara Şubesi Başkanı oldu. 1996 Kurultayında Türk Ocakları Genel Başkanlığına seçildi. Hâlen bu görevi yürütmekte ve Türk Yurdu Dergisinin başyazarlığını yapmaktadır.

         

         

        Türk Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfının Kurucuları arasında yer alan Nuri Gürgür 1989 -1992 yıllarında Vakıf Mütevelli Heyetinde görev yaptı.

         

         

        1995 yılından bu yana Ankara Ticaret Odası Meclis üyesidir. 1999 yılında Ankara Ticaret Odası Meclis Başkanı seçildi. Dokuz yıldır aralıksız sürdürdüğü bu göreve 2009 yılında yenilenen seçimlerde dört yıl için yeniden getirildi. Aralık 2003 tarihinden bu yana TÜBİTAK Bilim Kurulu Üyesi’dir.

         

         

        Yorumlar ve Yankılar, Milliyetçilik Üzerine ve Yüzyılın Eteklerinde isimli basılı eserleri vardır. Türk Yurdu Dergisi’nin başyazarlığını yapmakta ve çeşitli gazete ve dergilerde yazıları yayınlanmaktadır.

         

         

         

         

         

         

         

         


Türk Yurdu Temmuz 2009
Türk Yurdu Temmuz 2009
Temmuz 2009 - Yıl 98 - Sayı 263

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele