Ziya Gökalp’ın Türk Kültürü ve Eğitim Tarihindeki Yeri

Haziran 2009 - Yıl 98 - Sayı 262

        Ziya Gökalp, Türk milliyetçiliğinin temellerini atan ve inkılâpçı görüşleriyle yeni Türk devletinin fikir mimarı sayılan bir bilim ve ülkü adamıdır (Beysanoğlu, 1976: 17). Yahya Kemal Beyatlı, Türk Yurdu Dergisi’nin Kasım 1924 sayısında “Ziya Bey’in bir radyum olan beyni söndüğünden beri vatandaki ilimde karanlık vardır.” demiştir (Karaveli, 2008: 195). Ziya Gökalp Türk tarihinde eşi bulunmayan millî bir filozof ve sosyolog idi. Ona kadar Türk toplumunun tarihini, sosyal yapısını ve büyük millet olmanın verdiği özellikleri bilimsel bir üslupla derinlemesine inceleyen kimse olmamıştır (Yazıcıoğlu, 1976: 49).

                                                                                                        

         

        Cumhuriyet öncesinde Türkiye'­deki düşünce akımları içerisinde Ziya Gökalp'ın özel ve önemli bir yeri olduğu kuşkusuzdur. Gökalp'ın Atatürk'ün düşünceleri ve uygulamaları arasında genelde bir benzeyiş ve uyum vardır (Turan, 1999: 18). Kont Sforza “Sunday Times” adlı gazetede yayımladığı “Atatürk’ün Muvaffakiyetinin Sırrı” başlıklı makalesinde, Mustafa Kemal’de müthiş fikirler sezdiğini ve bu fikirlerinin kaynağının kim olduğunu sorduğunda Mustafa Kemal’in: “Etimin ve sinirlerimin babası Ali Rıza Efendidir. Hislerimin babası Namık Kemal, fikirlerimin babası Ziya Gökalp’tır” (Gülensoy, 1989: 93) cevabını verdiğini belirtmektedir. Heyd’e göre Gökalp modern Türk Devleti’nin nazari temellerini atmış, G. Jaschke’ye göre ise “Kemal Atatürk reformlarının yolunu açan o olmuştur (Kardaş, 1986: 614). Ziya Gökalp ve Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk toplumuna yönelik ortak düşüncesi toplumun batılılaşması, çağdaşlaşması yönündedir. İkisi de Batı Avrupa toplumlarında oluşan hukuk, siyaset, eğitim, teknik gibi kurumların alınarak, o toplumlardakine benzer bir toplum yaşantısının oluşturulmasını, o toplumlara bu yolla yetişilebileceğini savunmuştur (Türkdoğan, 2005: 377).

                                           

         

        Gökalp, Türkçülüğün Esasları’nda, ileride resmi tarih söyleminde karşımıza çıkacak olan tüm kalıpları şekillendir. Gazi Mustafa Kemal, Türk Tarih Heyeti'nin 1930 yılında yayınladığı ve Türklerin dünya üzerindeki yeri ve oynadığı önemli rolü belirten "Türk Tarihinin Ana Hatları" adlı esere yaz­dığı önsözde "Ziya Gökalp’ın Türklük ideali; milli tarih görüşümüzün temel felsefesini oluştu­rur (Türkdoğan, 2005: 385) diyerek bu fikri doğruluyordu. Gökalp’ın ölümünden sonra düşünceleri, 1931-1932’de saptanan resmi tarih yazımı içinde, bir sonraki dönemde Osman Turan, İbrahim Kafesoğlu gibi tarihçiler tarafından yeniden ele alınmış ve geliştirilmiştir. Bugün bu düşünceler resmi tarih yazımının ideolojik temelini oluşturmaktadır (Copeaux, 1998: 29). Gökalp, Durkheim'e dayanarak tarihi ikiye ayırır, nes­nel tarih-millî tarih. Nesnel tarih tarihî olayların nesnel olarak incelenmesi, sebep sonuç ilişkilerinin kurulması ve açıklamalarının yapılmasıdır ki sosyoloji ilmine doğru gider. Millî tarih ise pedagojiktir. Çocuklara kendi vatanlarını sevdirmek, milletlerini en saygın bir millet olarak tanıtmak için en iyi vasıta, onların ata­larının faziletlerini, kahramanlıklarını, milletin şanlı, şerefli tarihî olaylarını öğretmektir. Çocuklara istikbal için verilecek mefkûre tarih yoluyla daha iyi telkin edilebilir. Mefkûre ağacının kökleri, mazinin ne kadar derin noktalarına inebilirse, istikbaldeki çiçek­leri ve yemişleri de o derece taze ve verimli olur (Kösoğlu, 2005: 182). Gökalp’ın bu fikri Cumhuriyetimizin kurucusunun “Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.” sözüyle desteklenmekte ve millî tarihin önemi ortaya konmaktadır.

         

         

        Gökalp, dili Türklüğü birleştiren en önemli unsur olarak görür. Dilimizi anlam bakımından modernleştirmek, terim bakımından da İslamlaştırmak, gramer ve yazılış bakımından Türkleştirmek gerektiği kanısındadır (Koçer, 1991: 177). Tanzimattan II. Meşrutiyet’e kadar uzanan devredeki birbiri ile zıtlaşan dil çalışmalarını ifrat ve tefritlerinden arındırarak, o günün şartları içinde dengeleyici bir seviyeye getiren Ziya Gökalp olmuştur (Korkmaz, 1989: 33). Edebiyatta Gökalp'ın üzerinde durduğu esas tema millîleşme­dir. Gökalp'ın millî edebiyat yanında, Avrupalı bir edebiyat ile bil­hassa bunun klâsik ve romantik devreleri üzerinde özellikle dur­masının sebebi, bunların eğitici değerlerine dikkati çekmektir. Ro­mantizmden önce bilhassa klasizmin şaheserlerini ruhumuzda sin­dirmemizi istemektedir. Çünkü kahramanlık duygusu, mefkûreler ve bunların yüceltilmesi gibi hususiyetler klâsik edebiyatta vardır. Bunlar ise doğmakta olan milletlerin muhtaç oldukları eğitsel hu­suslar olup, klâsik edebiyatın temel amaçlarından birini teşkil etmektedir. Sanatın bir kolu denebilecek edebiyatın, kültürel ve ona bağlı olarak eğitimsel yönden değer taşıyan halk edebiyatı dalı hakkında Gökalp’ın düşünceleri,  idealize ettiği kültürel temellere dayanan eğitim açısından tetkik edilmeye değer bir nitelik taşımaktadır. Kültür ve medeniyete dair düşüncelerinde önemli yer tutan halka doğru gitme fikri kendi içerisinde halka medeniyet götürmek ve buna karşılık kültür alma işlemlerini taşır. O zaman Türk kültürü­nün temel öğelerinden biri edebiyat olacağı ve bunun da bilhassa halk edebiyatı alanı üzerinde daha fazla durulması tabiidir. Gökalp hem böyle bir zaruret, hem de eğitim açısından değer taşıyan yönlerin bulunması dolayısıyla halk edebiyatı türlerine dikkati çekmiştir (Celkan, 1999: 80-81). Batı medeniyetinin kaynaklarını öğretmek üzere devletin batı dillerindeki temel eserleri Türkçeye çevirtmesi de Gökalp’ın fikridir ve işi kendisi başlatmıştır (Vakkasoğlu, 1984: 77).

         

         

        Ziya Gökalp’ın millileşme sürecinde Türk diline ve tarihine verdiği önem ile Mustafa Kemal’in Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’nu inşa etmesindeki ortak düşünce Türk milletinin millî varlığının geliştirilmesidir (Cihan, 1986: 33). Ziya Gökalp ve Mustafa Kemal’in fikirleri dil ve tarih şuurunun canlanışına katkı sağlamış bu sayede milli­yetçilik ideolojisi yükselmiştir. Gökalp’ın ve Mustafa Kemal’in erken yaşta vefatları millî kültür akımının yerini kültürde hümanizma akımına bırakmasına neden olmuştur (Türkdoğan, 2005: 288).

         

         

        Ziya Gökalp, Türk millî eğitim sisteminin modernleşmesinde özel bir yere sahiptir. Gökalp eğitim sisteminin sorunlarını ilk kez sistemli olarak ele alıp işlemiştir. O’nun eğitim sistemimiz hakkındaki görüşleri günümüz eğitim sistemine de ışık tutacak mahiyettedir. Gökalp'a göre, eğitimin amacı millî kültürü toplum katlarına aşılamak suretiyle dilde ve düşüncede uyumlu bir birlik meydana getirmektir (Türkdoğan, 2005: 287). Gökalp, eğitimi, sadece toplumdan kişiye değer akta­rılması şeklinde görmez; aynı zamanda toplumun kurul­ması olarak algılar. Bu anlamda eğitimin gayesini millî fertler yetiştir­mek olarak belirler. Millî fertler yetiştirmek ise, doğrudan doğruya millet yapmak demektir (Kösoğlu, 2005: 178; Göçgün, 1992: 68; Kafadar, 1997: 224). Gökalp’a göre millet herhangi bir coğrafyada yaşayan topluluk değildir. Bununla birlikte ırk ve kavim demek de değildir. Millet bir ırk ve kavim içinde yaşayanların toplamı da değildir. Ayrıca millet, birilerinin keyfine ve çıkarına göre kendisine mensup saydığı herhangi bir toplum da olamaz. O halde millet nedir? Sosyoloji ilmi gösteriyor ki, “mensupluk” terbiyede, kültürde yani duygularda katılımla saptanır. Maddi niteliklerimiz ırkımızdan geliyor­sa, manevi niteliklerimiz de terbiyesini aldığımız toplumdan gelir. Çünkü insan kişiliğimiz bedenimizde değil ruhumuzdadır. İnsan için maneviyat maddiyattan önce gelir. Bu nedenle milliyet­te kök ve soy kütüğü aranmaz, terbiye aranır. İnsan, hangi cemiye­tin terbiyesini almışsa onun ideali için çalışabilir (Karaveli, 2008: 34). Gökalp, etnik kökenini deşmek isteyenlere karşı verdiği "Atalarım Türk olmayan bir bölgeden gelmiş olsalar bile kendimi Türk sayarım. Çünkü bir adamın milliyetini belirleyen unsur ırksal kökeni olmayıp aldığı terbiye ve içindeki duygulardır." cevabıyla da bu kavrama açıklık getiriyordu. Gökalp’a göre millet; “Dilce, dince, ahlâkça ve güzellik duygusu bakımından müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan bir topluluktu ve onun "ulusal kimlik" konusundaki bu görüşü, Atatürk Türkiyesinin "millet-vatandaş" anlayışına esas oluşturuyordu (Karaveli, 2008: 206).

         

         

        Gökalp’ın toplum ve kültüre dayanan eğitim anlayışı hem çağdaş eğitimcilerin yeni eğitim anlayışlarına uymuş, hem de ülkesinde kendinden sonraki eğitimcileri geniş ölçüde etkileyerek aynı paraleldeki eğitim görüş ve tanımlarının doğmasına sebep olmuştur (Celkan, 1999: 52). Gökalp’a göre, iki çeşit yargı ve bunlara paralel olarak da maarifin birbirini tamamlayan iki boyutu vardır. Kıymet hükümleri, bir toplumun sos­yal vicdanında yaşayan değer yargılarıdır. Değer yargılarının bütünü, o toplumun kültürü olup, her toplumda ayrı olduğu için kültür millîdir. Terbiye millî olan bu kültürü, yani bir toplumun değer yargı­larını o toplumun fertlerinde "ruhî melekeler" hâline getirmektir. Maarifin birinci boyutu terbiye olup, millî kültürün yeni nesille­rin ruhuna aşılanması faaliyetidir ve millî olmalıdır. Gerçeklik hükümleri ise ferdin soyut aklının ürünleri olduğu için bütün toplumlarda birbirinin aynıdır. Gerçeklik yargılarının bütünü o toplumun fenni olup bunlar beynelmileldir. Maarifin ikinci boyutu olan "talim" ise gerçeklik hükümlerini bir toplumun fertlerinde "ruhî itiyatlar" hâline getirmektir. Buna göre terbiye (eğitim) milli, talim (öğretim) beynelmilel olmalıdır (Kafadar, 1997: 222-223; Tekeli ve İlkin, 1999: 85; Kösoğlu, 2005: 177). Gökalp, millîliği terbiyenin, çağdaşlığı ise talimin amacı olarak belirlemekle Türk eğitim sisteminin kendi kültür hazinesini kaybetmeden, dünya medeniyet dairesinde yer alabilecek bir eğitim anlayışına sahip olmasının gerekliliğini ortaya koymuştur. Gökalp, modern eğitimin millî kültüre dayanması gerektiğini; millî kültürün de milletin hayatından belirdiğini; Avrupa'dan kültür ve eğitim alamayacağımızı ileri sürmektedir. Ancak, fertlerin teknolojiye intibakı olan öğretimin beynelmilel olduğunu ve Avrupa’dan alınması gerektiğini ifade etmektedir (Ergün, 1986).  

         

         

        Ziya Gökalp, bugün örgün-yaygın eğitim şeklinde yapılan eğitim tasnifini yap­mış, terminoloji geliştirmiştir. Onun "müteazzi terbiye" dediği bugün örgün eğitim, "münteşir terbiye" dediği ise yaygın eğitimin karşılığıdır (Akyüz, 1999: 271). Gökalp bu tasnifi daha sonra Yeni Mecmua'da yayınladığı “Maarif ve Hars” başlıklı yazısında geliştirir. Burada “ter­biye” kavramını Durkheim'ın tanımını aynen aktararak "bir cemiyette yetişmiş neslin henüz yeni yetişmeğe başlayan nesle, fikirlerini ve hislerini vermesi" şeklinde tarif eden Gökalp, bu ameliyenin iki şekilde gerçekleştirildiğini söyler: Birincisi, "yetişmiş neslin, kendisinin hiç haberi olmadan, samimî hayattaki konuşmaları, fiili ve hareketleriyle canlı misaller teşkil ederek yeni nesle tesirler icra etmesi" olup, Gökalp bu eğilim şekline "münteşir terbiye" adını veriyor. Bu, bugünkü anlamda "yaygın eğitim"e karşılıktır. Eğitimin ikinci şekli, yetişmiş neslin veli, vasi, muallim, mürebbi namlarıyla resmî vaziyetler alarak, usul ve irade tahtında yeni nesle bir takım muayyen fikirleri ve hisleri telkine çalışması olup, Gökalp buna "müteazzi terbiye" adını verir. Bu tür eği­lim şekline ise bugün ''örgün eğitim" denilmektedir (Kafadar, 1997: 223). Gökalp’a göre, çocuk nötr halde doğmuşken toplumun kıymet duygularıyla kavramlarını yaygın eğitim yoluyla kazanmaktadır. Bu ifadeden anlaşılan çocuğun sosyalleşmesi yaygın eğitimle olur. Gökalp’a göre toplumun kıymet duygularının fertler üzerindeki etkisi okulun verdiği eğitimden az değildir (Celkan, 1999: 64). Gökalp toplumun geleneksel (aile, aşiret vs.) ve bürokratik tüm kurumlarını eğitimden sorumlu kurumlar olarak kabul eder. Bu kurumların ancak eğitim yoluyla yeni topluma uyum sağlayacağı düşüncesi onun eğitime toplumsal işlev ve önem atfetmesinden kaynaklanır. Yaygın ve örgün eğitimin bu bağlamda önemine dikkat çeker. Ona göre sağlıklı bir örgün ve yaygın eğitim toplumsal bilinci ve ulusal duyarlıkları besleyip pekiştiren gerçek kaynaktır (Doğan, 2009).

         

         

        Gökalp’a göre okul, çocukların birleşmesinden vücuda gelmiş bir cemiyettir. Çocuk ilerideki içtimai hayata hazırlanacağı terbiyeyi mektepte alır. İstikbalde milletin fertleri arasında ortak duygular ve fikirler bulunabilmesi için çocukların okullarda bir arada bulunması gerekmektedir (Göçgün, 1992: 77; Karaveli 2008: 99). Gökalp, millet şuuruna erişebilmenin yollarından birini, fertlerin çocukluk devrelerinde çok iyi bir okul hayatından geçerek duygu ve düşünce birliğini geliştirmelerinde bulmaktadır. Çocuğun toplum hayatına hazırlanması ve ona topluluk ruhunun aşılanması okulun önemli görevlerindendir. Okul, çocuğu mahcupluktan kurtarmasıyla bu görevini yerine getirir. Çocuklardaki mahcupluk kendine güvenin az olmasındandır. Hâlbuki o, okulda herkesin kendisinden farksız olduğunu görünce kendine güveni artar. Önemli olan çocuğun herkesle eşit olduğunun farkına varmasıdır. Okulun görevlerinden biri de millî buhranların ter­biye edici rollerini devam ettirmesidir (Celkan, 1999: 94).

         

         

        Gökalp’a göre eğer bir millette yaratıcı ilim bulunursa, okullarda da yaratılmış bilgilerin ezberletilmesi yerine, ilmî usullerin uygulanması öğretilir; böylece hafızayı lüzumlu lüzumsuz şeylerden doldurmaktan kurtulunur. Yaratıcı ilim melekesine sahip olmak, birçok yaratılmış bilgileri ezberlemekten bin kat faydalıdır (Kösoğlu, 2005: 181). Çocuğun yaratıcı ilimlere göre yetiştirilmesini istemesi, bilgiyi ona hazır olarak vermeyip kendine buldurmak ve bu yolda ona yardımcı olmak fikri de pedagojinin bugünkü gidişi istikametine uygundur (Celkan, 1999: 107). Gökalp’ın bu görüşü ülkemizde 2004 yılında başlatılan ve öğrencinin bilgiyi ezberlemesi yerine var olan bilgisi ve sunulan öğretim materyalleriyle yeni bilgiyi kendisinin inşa etmesi temeline dayanan müfredat çalışmalarıyla örtüşmektedir.

         

         

                     “Bir çocuk için en faydalı şey, kendi istidadını tanımaktır. Hangi hünere istidadı olduğunu bilen ve en çok istidatlı olduğu ilme çalışan öğrenci muvaffak olur (Celkan, 1999: 108; Karaveli 2008: 99), görüşüyle öğrencilerin bireysel farklılıklarına ve eğitim sistemi içinde öğrencilerin ilgi ve istidatlarına göre yönlendirilmesine dikkat çekmektedir. Ancak Gökalp, okuma ve araştırma gibi etkinliklerin öğretimi ilgilendiren kısmının serbest olmasına karşılık, eğitimle ilgili kısımlarının millî kültür dairesi içerisinde yaptırılmasına itina edilmesini ister (Celkan, 1999: 109). Milli Eğitim Bakanlığı’nın son dönemdeki büyük projelerinden bir tanesi de ilköğretim basamağındaki öğrencilerin ilgi ve istidatlarını belirleyerek onların mesleki tercihlerine rehberlik yapmaya yöneliktir. Gökalp’ın bu konudaki görüşleri de günümüzdeki eğitim uygulamaları ile tutarlılık göstermektedir.

         

         

        İlmen yetkili insanlar kaleme alacağı kitaplarında incelediği konuyu delilleriyle, misalleriyle açıklayıp, öğretim metodunu belirtmelidir. Öğrencilere böyle kitaplar okutulmalıdır. O zaman sadece o kitaptaki konuyu öğrenmekle kalmaz, diğer meselelerin çözümü ile öteki ilimlerin incelenmesi için gerekli bilgi ve kabiliyet de kazanmış olur. Yeni âlimlerin bu neviden kitapları okunmakla sadece malûmat sahibi olunmaz, aynı zamanda araştırıcı kabiliyete sahip olunur (Celkan, 1999: 109). Kitaplarda belirgin bir öğretim metodunun bulunması ve konu ile ilgili kaynakların kullanılmasının öğrencilerin üst düzey düşünme becerilerini geliştirmesine katkı sağlayacağını belirtmektedir. Bu görüşüyle ülkemizde son yıllarda gerçekleştirilmeye çalışılan eğitim reformu ve müfredat değişikliği ile ulaşılmaya çalışılan amaçlardan biri olan kaynakları kullanarak problemleri çözebilen öğrenci modeline dikkat çekmektedir.

         

         

        Çocukluğun en kuvvetli harekete geçirici unsu­ru, onun oyun ve eğlencelerde duyduğu coşkunluğa dayanan dik­kat ve iradedir. Okullarda eğitimin takip edeceği hedef, çocuk­larda bu coşkunluğa dayanan çalışkanlığı devam ettirmek, onların bu canlı kuvvetlerinden istifade etmektir. Gökalp'ın bu fikri ile bugünkü modern pedagojinin, çocuğun bedenî ve zihnî gelişiminde oyun faaliyetinin oynadığı rolün öne­mine ait vardığı sonuçların ne kadar uygunluk gösterdiği aşikâr­dır. Çocuk oyun oynadığı müddetçe zihnî yeteneklerini geliştirir, de­şarj olur ve arkadaş grubu içerisinde bir etkinliğe erişir. O halde biz, ders faaliyetlerine oyun karakteri verdiğimiz nispette çocuğun ilgisini çekebilir, aktifliğini ve etkinliğini sağlayabiliriz. Günümüz eğitiminde önemli sorunlar olarak karşılaştığımız bu hu­suslarda, Gökalp daha o zamandan yol göstermiştir (Celkan, 1999: 72).

         

         

                    Eğitim ferdin sosyalleştirilmesi anlamına geldiğine göre okulun öznesi öğrencilerdir. Bu yüzden okullarda demokratik bir eğitim vermek amacıyla okullardaki idare şekli, kendi kendini idare etme prensibine dayanmalıdır (Gökalp, 1977: 77). Bu yaklaşım ilköğretim ve ortaöğretimdeki Demokratik Okul Meclisleri Projesiyle, öğrenci temsilcilikleriyle ve yükseköğretim kurumlarındaki öğrenci konseylerinin işleviyle tutarlılık göstermektedir. Okulların yönetiminin tümüyle öğrencilere bırakılması mümkün olmamakla birlikte yönetimde onlara da söz hakkı vermek demokratik yapının en doğal sonucudur. 

         

         

        Gökalp’a göre ticaret gibi eğitimde de rekabet olmalı, öğrenci istedi­ği hocaların derslerine girebilmelidir. Öğrenciyi, ruhen dinle­meyeceği dersleri bedenen dinlemeye zorlamaktan bir fayda çıkmayacağı gibi, ruhen dinleyeceği derslerden mahrumiyeti de büyük bir zarar doğurur (Kösoğlu, 2005: 182). Gökalp’ın bu fikri ilköğretim ve ortaöğretim basamaklarında hiç uygulanmazken, yüksek öğretimde çok dar bir alanda uygulama imkânı bulmaktadır. Öğrenciye ders seçme imkânının tanınmadığı bir sistemde tüm öğretim elemanlarının derslerini ilgi çekici bir hâle getirme zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.

         

         

        Ziya Gökalp’ın üzerinde ısrarla durduğu konularda biri de kadınların eğitilmesidir. Gökalp bu konuda “Bizde kadınlar iyi tahsil görmedikleri için, aile yükselemiyor. Aile yükselemeyince, millet de geride kalıyor. O halde, terakkinin başı kadın terbiyesidir. Kadınların iyi yetiştirilmesidir. Bütün ıslahat her şeyden evvel kız mekteplerinden başlamalıdır. Kızların iyi terbiye edilmesi bir milleti yeniden ihya edebilir, çünkü iyi kadın iyi aileyi vücuda getirir, iyi aileden de iyi bir millet doğar” (Cunbur, 1989: 58; Celkan, 1999: 89) diyerek kadınların eğitiminin önemine dikkat çekmektedir. Gökalp bundan 90 yıl önce kadınların görevi yalnız çocuklarını terbiye etmek değildir. Milleti eğitmek, erkekleri doğru yola sevk etmek de onların görevidir” diyerek kadınların eğitimi konusundaki duyarlılığını ortaya koymaktadır (Karaveli, 2008: 121). Günümüz eğitim sisteminde de Gökalp’ın bu düşüncesini destekler mahiyette büyük bir çaba görülmektedir.

         

         

        Ülkemizde yükseköğretimde sosyoloji kürsüsünü kuran ve bu kürsüde ilk dersleri veren Ziya Gökalp’tır. 1915’de Darülfünun’da bu dersi vermeye başlayan Gökalp’ın derslerinde kullandığı İlm-i İçtimâi, İlm-i İçtima-ı Siyasî, İlm-i İçtima-ı Dinî adlı eserler Türkiye’deki ilk sosyoloji kitaplarıdır (Ülken, 1999: 312). Sosyolojinin geleneksel ve güncel konularını incelemiş ve bu konuları kendi toplumunun kültürel  sürecine uyarlamayı denemiştir. Aile, aşiret, kültür, medeniyet, eğitim (örgün ve yaygın boyutlarıyla) gibi terimler  zaman zaman kendisine ait olan özgün sosyolojik yaklaşımlarla onun tarafından irdelenmiştir. Sosyolojiyi  fizik, biyoloji, psikoloji gibi bir bilim dalı olarak mukayeseli bir şekilde takdim etmektedir. Ona göre sosyoloji kendisi için gerekli olan tarihsel ve güncel malzemeleri bizzat hazırlayamaz. Bunları tarih, etnografya, istatistik gibi bilimlerin yardımları ile elde edebilir. Yazılı edebiyatları bulunan milletlerin tarihleri konusunda sosyoloji, yardımı tarih biliminden alır. Modern toplumların istatistiksel verileri ise istatistik ile analiz edilir. İlkel toplumların sosyolojik analizi ise etnografyanın verileri doğrultusunda incelenebilir (Doğan, 2009). Gökalp’ın teorik alanda kurduğu esaslara dayanarak yaptığı Türk tarihini incelemeye ilk sosyolojik tetkikler (Ülken, 1999: 373), onun Durkheim sosyolojisinin bir taklitçisi olmadığını, aksine ona bi­çim ve zenginlik kazandıran bir sistematiğe sahip olduğunu göstermektedir (Türkdoğan, 2005: 382).

         

         

        Gökalp, felsefe dersinin de programlara girmesinde etkisi olmuştur. Ona göre, eğitim sistemimizin hatası, öğrencilerin, aydınların, öğrendikleri ile bir sentez yapıp yaratıcı olamamalarıdır. Oysa bunu, iyi bir felsefe öğretimi sağlayabilir (Akyüz, 1999: 270). Gökalp, tabiî ilimlerin öğrenimi için felsefenin, kültü­rel ilimler için de toplumbiliminin öğretilmesinin zorun­lu olduğunu savunur. Tarih ve coğrafya gibi derslerin, sırf millî eğitim açısından verilmesi gerektiğini söyler (Kösoğlu, 2005: 181). Gökalp’ın bu önerisinin eğitim sistemimiz tarafından başarıldığını söylemek oldukça zordur. İlköğretimde bu derslere rastlanmazken, ortaöğretimde sadece belli şubelerde bu dersler yer almaktadır.  Yükseköğretimde ise bu alana yönelik ihtisasın yapıldığı bölümlerin dışındaki bölümlerde yetersiz bir düzeyde felsefe ve sosyoloji dersi verilmektedir. 

         

         

        Gökalp, öğretmenlik mesleğinin önemine dikkat çekmiş, öğretmenlerin itibarının yükselmesiyle ülkenin itibarının yükseleceğini ifade etmiştir. Gökalp’a göre, bir ülkede öğretmen sınıfına sosyal bir değer ve­rilmezse, ilim de değerli bir şey olamaz, öğretmenlerin teşrifatta da yerleri ve mülkî memurların bazı derecelerine eşit olmak üzere rütbeleri olmalıdır. Öğretmenler aylık ve mevki itibariyle ne ka­dar yükselirse, memlekette ilmin değeri de o kadar artar. Gökalp, öğretmenlerin ve ilim adamlarının birbirleriyle temas edecekleri ve fikir tartışmalarının yapılacağı bir "Muallimler Kulübü" kurulmasını is­ter ve bunun bilim hayatının gelişmesine önemli katkıları olacağını söyler (Akyüz, 1999: 271). Günümüzde öğretmenlerin hem özlük haklarının korunması hem de bilimsel, sosyal ve kültürel anlamada birlikteliğin ve iletişimin sağlanması amacıyla faaliyette bulunan çeşitli sivil toplum kuruluşları mevcuttur.

         

         

        Gökalp’a göre, düzenlenecek çeşitli kongrelerle öğretmenlerin meslekî formasyonları geliştirilmelidir. Kongreler sosyolojiyi, felsefeyi ilgilendirdiği için öğretmenlerin meslekî formasyonları bakımından çok faydalı olur. Gökalp önce­leri millî nitelikte düzenlenecek böyle kongrelerin milletlerarası ola­nına katılmakla ilmî eğitimin arttırılabileceği kanaatindedir. Bugün öğretmenlerin kurdukları meslekî teşekküllerle bunla­rın yaptıkları sempozyum, kongre, Millî Eğitim Şûrası gibi top­lantılar, Gökalp'ın yukarda belirtilen fikirlerinin zamanımız şart­larına uydurulmuş birer uygulamasından başka bir şey değildir (Celkan, 1999).

         

         

        Üniversite konusunda bizde ilk kez ayrıntılı ve önemli görüşler ileri süren Ziya Gökalp’tır.  Gökalp’a göre Avrupa üniversitelerin dayandığı, hasbî ilim, öğretim hürriyeti ve öğrenim hürriyeti prensipleri, Darülfünun’un yeniden kurulmasında bizim de esas alacağımız prensipler olmalıdır. Çünkü İslâm âleminde büyük âlimlerin ortaya çıkışı, eski medreselerin serbest öğretim ve öğrenim usullerini takip etmeleri sayesinde olduğu gibi, Avrupa üniversitelerinin yüksek verimli olmasının sebebi de bu usullerdir. Gökalp’a göre, Dârülfünun’da gerek muallimlerin ve gerekse-talebenin kendiliğindenliği sağlanmalıdır. Burada muallimler yeni ilmî hakikatler keşfine çalışan âlimler kabul edilmeli ve öğretimlerinde serbest bırakılmalıdır. Talebe de hayatını hasbî olarak ilme hasretmiş hakikat âşıkları kabul edilerek öğrenimde serbest bırakılmalıdır (Duru, 1949: 216; Beysanoğlu, 1976: 20) görüşüyle üniversitenin özgürlüğünü ve özerkliğini net bir şekilde ortaya koymaktadır.

         

         

        Eğitim sistemi sadece âlim değil aynı zamanda arif in­sanlar yetiştirmelidir. Millî kültüre yaslanmayan bilgili insanları bizim aydınlarımız saymak mümkün değildir. İlim ve fenler tahsil yoluyla elde edilebilir; aklıselime sa­hip değillerse yani millet ruhu, kamu vicdanı onlarda bir ölçüde tezahür etmiyorsa, bunlar milletin güzidelerin­den sayılmazlar. Ülkemizin sözde güzidelerinin hamaset, aşırı milliyetçilik, ötekileştirme, ulus devletlerin yok olması gibi kavramlarla yıpratmaya çalıştığı millî eğitim sisteminin bu işlevi Türk milletinin ortak hedefler için ortak bir tavır takınmasında önemli araçlardan bir tanesidir.

         

         

        Gençlerde din buhranının doğmasını önlemek için okullarda bir taraftan din derslerini veren öğretmenlerin ilmî gerçekleri, İslâmiyet’in akla önem veren bakış açısıyla değerlendirebilmelerine yol açacak şekilde, hakiki İslamiyeti bilmeleri; diğer taraftan da müspet ilimleri okutan öğretmenlerin ilimlerin aslını ilim-din çatışmasına yol açmayacak şekilde öğretmeleri gerekir. Ayrıca din dersleri canlı bir şekilde okutulmalı ve dinî terbiyede ilmî metotlar tatbik edilmelidir (Kafadar, 1997: 232). Ülkemizin en büyük tartışma konularından biri olan din eğitimi konusunda da Gökalp’ın fikirleri problemin çözümüne çok uygun görünmektedir. Din konusunda herkesin uzman olduğu, fakat bu uzmanların din istismarını bir türlü bitiremediği ülkemizde eğitim camiasını ve dolaylı olarak toplumun tümünü bu konudaki yanlış anlama ve uygulamalardan kurtaracak bir çıkış yolu olarak görülmektedir. 

         

         

        Gökalp bütün bu önerilerini ortaya koyarken millî eğitime çağdaşlık ilkelerine göre hareket etmiş ve böylece Türk eğitimine birçok görüş açısı kazandırmıştır. En önemlisi, sosyal, ekonomik ve siyasî özellikleri bakımından birbirinden farklı birtakım devrelerin oluşturduğu bir zaman boyutu içerisinde, eğitim görüşlerini her devrenin değişen sosyal yapısı ve değişimine uygun olarak şekillendirmekle, eğitimle sosyal yapı ve değişme arasındaki karşılıklı tesir sürecinin karakteristiğini de vurgulamış oluyordu (Celkan, 1999: 143-144).

         

         

        Yaşadığı günlerde ve ölümünden günümüze kadar birçok Türk aydını ile bazı yabancılar, onu inceleme zorunluluğunu duymuş ve Ziya Gökalp olgusu hakkında fikirlerini açıklamışlardır. Bu incelemelerden çıkan genel kanı Osmanlı Devleti'nin çöküşünden, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna kadar milli kültürün ve yaratıcı düşüncenin önemini hiç kimsenin Mustafa Kemal ve Ziya Gökalp kadar derin bir şekilde anlayamadığıdır (Altuğ, 1986: 5).

         

         

        Gökalp, Osmanlı Devleti’ndeki eğitim sistemine yönelik eleştirisiyle millî eğitimin "kozmopolit" durumundan kurtarılmasını ve "halk, medreseliler, mektepliler" diye üçe bölünmüş olan sınıfları ortak bir eğitim ve öğretimde birleştirmedikçe ruh ve düşünce yönünden uyumlu gerçek bir millet olmanın mümkün olamayacağını ifade etmiştir (Yamaner, 1999: 89). Bu düşüncesiyle Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun belirleyici niteliğini ortaya koymuştur (Turan, 1999: 20-21). Gökalp’ın bu fikirleri 3 Mart 1924 tarihli yasalarda kendisini bulmuş öğretimde birlik sağlanırken toplumda da birliğin sağlanması için önemli bir adım atılmıştır. 

         

         

        Kaynaklar

         

         

        Akyüz, Y. (1999). Türk Eğitim Tarihi. İstanbul: Alfa Yayınevi.

        Altuğ, H. (1986). Ziya Gökalp ve Türk Düşüncesi, 60. Ölüm Yıldönümünde Ziya Gökalp. İstanbul:   İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayınları.

        Beysanoğlu, Ş. (1976). Ziya Gökalp Yılı, Ziya Gökalp, s.17-25.

        Celkan, H. Y. (1989). Ziya Gökalp’ın Eğitim Sosyolojisi. İstanbul: Milli Eğitim, Gençlik ve Spor Bakanlığı Yayınları.

        Cihan, E. (1986). Atatürk İnkılâbı ile Ziya Gökalp Arasında Ortak Olan, Ortak Olmayan Noktalar,  60. Ölüm Yıldönümünde Ziya Gökalp. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayınları.

        Copeaux, E. (1998) Tarih Ders Kitaplarında (1931-1993) Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine. Çev: Ali Berktay. İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı.

        Cunbur, M. (1989). Ziya Gökalp’a Göre Türk Kadını. Ziya Gökalp Sempozyumu Bildirileri. Diyarbakır: Dicle Üniversitesi Yayınları.

        Doğan, İ. (2009).Eğitim Sosyolojisinin Türkiye’deki Serüveni Üzerine Bir Değerlendirme.80.251.40.59/ education.ankara.edu.tr/idogan/egitimsosyolojisi.html adresinden 26.02.2009 tarihinde alınmıştır.

        Duru, K. N. (1949). Ziya Gökalp. İstanbul: Millî Eğitim Basımevi.

        Ergün, M. (1986). 20 Yüzyıl Başlarında Türk Eğitiminin Amaçları Konusundaki Tartışmalara Mukayeseli Bir Bakış. Belgelerle Türk Tarihi Dergisi. 20, s.63-67.

        Göçgün, Ö. (1992). Hususi Mektuplarına Göre Ziya Gökalp’ın Hayat Görüşü. Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü.

        Gökalp, Ziya. (1977). Türkleşmek İslâmlaşmak Muâsırlaşmak. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları.

        Gülensoy, T. (1989). Ziya Gökalp ve Türk Milleti. Ziya Gökalp Sempozyumu Bildirileri, Diyarbakır: Dicle Üniversitesi Yayınları.

        Kafadar, O. (1997). Türk Eğitim Düşüncesinde Batılaşma. Ankara: Vadi Yayınları.

        Karaveli, O. (2008).Ziya Gökalp’ı Doğru Tanımak. İstanbul: Doğan Kitap.

        Kardaş, Rıza. (1986). Ziya Gökalp, MEB İ. A. C.XIII, İstanbul: Millî Eğitim Bakanlığı.

        Korkmaz, Z. (1989). Ziya Gökalp’ın Kültür Tarihimizdeki Yeri ve Türk Dili, Ziya Gökalp Sempozyumu Bildirileri. Diyarbakır: Dicle Üniversitesi Yayınları.

        Koçer. H.A. (1991). Türkiye’nin Modern Eğitiminin Doğuşu ve Gelişimi (1773-1923). İstanbul: MEB Yay.

        Kösoğlu, N. (2005). Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu ve Ziya Gökalp, İstanbul: Ötüken Neşriyat.

        Tekeli, İ.- İlkin, S. (1999). Osmanlı İmparatorluğu’nda Eğitim ve Bilgi Üretim Sisteminin Oluşumu ve Dönüşümü, Ankara: Türk Tarih Kurumu.

        Timurtaş, F. K. (1976). Ziya Gökalp’ta Milliyetçilik ve Din Anlayışı, Ziya Gökalp, s.125-127.

        Turan, Ş. (1999). Atatürk'ün Düşünce Yapısını Etkileyen Olaylar, Düşünürler, Kitaplar. Ankara: Türk Tarih Kurumu.  

        Türkdoğan, O. (2005). Ulus-Devlet Düşünürü Ziya Gökalp. İstanbul: IQ Kültür-Sanat Yayıncılık.

        Vakkasoğlu, V. (1984). Tarih Aynasında Ziya Gökalp.  İstanbul: Cihan Yayınevi  

        Yamaner, Ş. (1999). Atatürk Öncesinde ve Sonrasında Kültürel Değişim: Değişimin Felsefesi ve Toplumsal Özü İstanbul: Toplumsal Dönüşüm Yayınları.

        Yazıcıoğlu, S. (1976). Ziya Gökalp’ta Millî Mefkûre ve Halk Sevgisi, Ziya Gökalp, s.49-52.


Türk Yurdu Haziran 2009
Türk Yurdu Haziran 2009
Haziran 2009 - Yıl 98 - Sayı 262

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele