Evrim ve Evrimci Düşünceye Değişik Bir Bakış...

Haziran 2009 - Yıl 98 - Sayı 262

        Eğer bir ihtisas körlüğü içinde değilseniz, hayatı çok yönlü okumak ve gerçek bir entelektüel olmak istiyorsanız, birazcık temel bilim mantığına ve bakış açısına ihtiyacınız olacaktır. Temel bilimler içerisinde de size tavsiye edeceğim bilim dalı tabii ki biyolojidir. Neden bu kadar kesin ve keskin bir tavsiyede bulunuyorum derseniz, her şeyden önce bir “biyolog” olduğumu hatırlatmak isterim. Malum, herkes nalıncı keseri gibi kendine yontuyor. Kim hangi konuda uzmanlaşmışsa, dünyaya o pencereden bakıyor.

         

        Sosyal bilimciyseniz, biyoloji bilginiz sayesinde görüş ve fikirleriniz daha tutarlı bir temel üzerine oturacaktır. Tabii ki bütün bu dediklerimi lise seviyesinde bir biyoloji ile yapacak haliniz yok. Bir bilenle oturup biyoloji sohbeti yapacaksınız. Söz dönüp dolaşıp evrimden açıldığında, kafanız karışacak ve “biyologlarda hiç mi akıl yok” diyecek bir noktaya geleceksiniz. Çünkü bazıları hâlâ evrimi biyolojinin amentüsü gibi görmekte, “biyoloji” deyince evrimi, “evrim” deyince de biyolojiyi anlamaktadır. Evrim kavramının bilim ve düşünce evrenine girişi biyoloji ile olduğu için evrimle biyoloji üst üste oturmuş görünüyor. Evrimci yaklaşım, eğitim ve sosyal bilimler başta olmak üzere, neredeyse bütün bilim dallarına sirayet ettirilmiş durumda…

         

        Evrim, temelde canlı organizmalardaki değişmeyi ve gelişmeyi ifade eden bir kavram olarak kullanılmasına rağmen, her nedense savunucularında hiçbir gelişme ve değişme sağlayamamıştır. Evrimciler, evrendeki her şeyin başıboş bırakıldığına inanırlar. Dünyanın en karmaşık bir olgusu olan hayatın tesadüflerle meydana geldiğini açıklamaya çalışırlar. İndirgemeci ve hayatı basite alan bir mantıkları var. Materyalist evrimcileri dinleyince, sanki bu adamları bilimsel düşüncenin önünü kesmeye yemin etmiş “kesin inançlılar” sanırsınız. Biyolojik evrimin mekanizması olarak öne sürdükleri deliller, materyalistlerin tanımladıkları evrimi açıklamaktan çok uzaktır. Ne yazık ki bu materyalist biyologlar, evrimi, bilimden ziyade inanılması gereken bir ideoloji ve hatta bir “din” haline getirdiler. İşte bundan dolayı evrim, bilimin konusu olmaktan çıktı; çünkü tartışılmadan kabullenilen ve inanılması gereken bir şey bilimin konusu olamaz. Bilimde inanç değil, geçici kabuller, denenmesi gereken hipotezler ve denemelerden yüz akı ile çıkmış teoriler vardır. Evrimi biyolojinin “paradigması” haline getirerek, biyolojiye en büyük darbeyi vuranlar da onlardır. Onlara göre her türlü biyolojik veri, gözlem, yorum ve fikir mutlaka evrim dogması ile ilişkilendirilmek ve oraya monte edilmek zorundadır. Sanki evrim biyolojinin dilek ağacı gibi görülüyor. Biyologlar, elde ettikleri her bilimsel bilgiyi, bu dilek ağacına çaput bağlar gibi asmak zorundalar. Diğer taraftan evrim, gerçek bilim adamları ile hayatı basite indirgeyen materyalistler arasında önemli bir ayrışma ve kırılma noktasını da oluşturuyor. Artık evrim düşüncesi, günümüzde bilimden daha çok ideolojik bir yaklaşımın adı ve göstergesidir.

         

        Eskiler evrime “tekâmül” diyorlardı; yani mükemmele doğru tedrici bir gidiş … Yapay veya doğal bir nesnenin ilkel bir durumdan daha gelişmiş ve ileri bir duruma gelmesi veya getirilmesi…

         

         

         

        Farklı Bir Yaklaşım…

         

         

        Materyalistlerin evrim görüşünü üç değişik örnekle çözümlemek istiyorum. Söz gelimi, şu bindiğimiz arabaları ele alalım… Acaba nasıl gelişmiş dersiniz? Kendiliğinden olabilir mi? Muhtemelen önce tekerlek keşfedilmiş olmalı, sonra kağnı ve at arabaları, kauçuk ve petrol ürünlerinin otomobil tekeri yapımında kullanılması, sonra içten yanmalı motorların keşfi, şimdilerde ise her biri ayrı bir özelliğe ve konfora sahip elektronik donanımlı otomobillerin geliştirilmesi... Bunu aynıyla uçaklar için de sıralayabiliriz. Pırpır kanatlı uçaklar, üstü açık uçaklar, jet motorlu uçaklar, beş yüz kişilik büyük konforlu yolcu uçakları ve ses hızını aşan uçaklar ve nihayet insansız uçurulan uçaklar… Bir de sosyal bir olaydan misal verelim. Bilindiği gibi, aşkın bir varlığa inanmak insanoğlunun en temel ihtiyacıdır. Bizim için bu aşkın varlık, her türlü eksikliklerden münezzeh olan Allah’tır. Allah, ilk insandan başlayarak peygamberimize kadar insanlığa resuller aracılığı ile din göndermiştir. Gönderilen resuller, insanlara temelde aynı mesajları vermiş olsalar da dinin içeriğinde, tedrici bir ilerleme ve zenginleşme olduğu gerçektir. İlk insan toplulukları ile peygamberimiz zamanında yaşamış toplulukların dünya ve evren algıları, günlük hayatları, kurdukları medeniyetler, kullandıkları araçlar ve toplumsal iş bölümü aynı değildi. Hayatın giderek karmaşıklaşmasına, bilim ve teknolojinin günlük hayatımıza sunduğu yeni imkânlara baktığımızda, insanlık âleminde bir gelişmenin olduğu gözlenir. Bunu dinin içeriğinde de görebiliyoruz. Gerçekten insanlığın gelişmesine paralel olarak dinde de tedrici bir gelişme yaşanmıştır. Buna itiraz edenlere Zebur, Tevrat, İncil ve Kuran’ı hatırlatmak lazımdır. İlk üç kitap, bugünkü insanın tüm ihtiyaçlarını karşılayabilir miydi? Karşılayacak olsaydı, Allah yeni bir peygamber ve yeni bir kitap göndermezdi. Bu kitaplar temelde aynı mesajı vermekle beraber Kuran, onların hepsini içine alacak şekilde bir mükemmelliğe sahiptir.

         

        Şimdi yukarıda verdiğim üç misale yeniden dönüp bunlara ne diyeceğimizi tartışalım. Baştan alırsak “Arabanın evrimi”, “uçağın evrimi” ve “dinin evrimi” mi diyeceğiz? Yoksa arabanın tarihi, uçağın tarihi ve dinin tarihi mi diyeceğiz? Şayet evrimi materyalistlerin (özellikle materyalist biyologların) tanımladığı gibi anlarsak, o zaman burada “evrim” terimini kullanmak fevkalade yanlış ve yersiz olacaktır. Çünkü materyalist ve ateistlerin biyolojiden devşirdikleri evrim düşüncesinde, bir canlının veya bir olgunun ilkel bir durumdan “tesadüflerle” daha gelişmiş bir duruma değiştiği iddia edilir. Oysa yukarıda verilen misallerde tesadüfün zerresine bile rastlayamazsınız. Hangi akıl sahibi arabaların, uçakların ve din’in bir tesadüf eseri olarak kendiliğinden meydana geldiğini ve evrimleştiğini söyleyebilir? Bunların ilk ikisi “insan” denilen akıllı ve zeki varlığın bilinçli bir tasarımı ve müdahalesi ile geliştirilmiştir (Tabii ki insanın tüm bu yeteneklerini yaratan da Allah’tır). İnsanın hayatına, evrendeki yerine ve işlevine anlam kazandıran din olgusu ise tamamen Allah’ın tasarrufunda gelişmiştir. Tabii ki burada bahsini ettiğimiz din, Allah’tan geldiği gibi korunan gerçek bir dindir. Ne yazık ki böyle bir olgu, ateistlerin bilgi kaynakları içinde yer almamaktadır. Oysa olaya geniş bir açıdan bakıldığında insanlığın ilk bilgi kaynağının “vahiy” olduğu açık bir şekilde görülür. Ateistlere göre din, aşkın bir varlık olan Allah’ın insanlara tedricen gönderdiği vahiyler silsilesi değil, insanların zaman içinde geliştirdiği psikolojik bir ihtiyaçtan doğmuştur. Bu, evrimci dünya görüşünün tipik bir açıklamasıdır.  

         

        Şimdi gelelim materyalist biyologların hayata ve canlılar âlemine bakışına… Bunların da genellikle ateistlerden kalır bir tarafı yok. En büyük açmazları, bugünkü canlı çeşitliliğini, evrim düşüncesinin “doğal seçilim” (natural selection) mekanizması ile açıklamaya çalışmalarıdır. Biyologlara göre, biyosferdeki bugünkü biyolojik çeşitlilik (yaklaşık 30 milyon tür) bir veya birkaç ilkel türün değişimi ve evrimleşmesi ile meydana gelmiştir. Bu biyologlar, farkında olmadan, canlı üzerinde birincil etki ve yönlendirmenin çevreden geldiğini savunurlar. Canlının belirli çevre şartlarında yaşama esnekliği gösteren biyolojik bir donanıma sahip olduğu, gerçeğini göz ardı ederler. Böyle bir aymazlığı da şöyle açıklarlar: İlkel bir canlı, içinde yaşadığı doğanın şartlarına uyum sağlamak için genetik varyasyonlar[1] gösterir. Bu varyasyonlar canlının o şartlarda yaşamasına elverişli ise yoluna devam eder, yok eğer canlıya faydalı bir varyasyon değilse doğa tarafından elenir ve silinir. Türleşme dediğimiz olay, bu küçük birikimlerin sonunda ortaya çıkar. İlk bakışta insana ne kadar doğru geliyor değil mi? O zaman şu soruyu sorarak tartışmaya devam etmek gerekir: Acaba canlının biyolojik donanımı belirli bir esnekliğe sahip olmasaydı, çevrenin bu seçicilik özelliği iş görebilir miydi? “Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıkmıştır?” türünden bir diğer soru daha var ki bayağı kafa patlatmamız gerekiyor. Önce canlının yaşayacağı çevre mi var oldu? Yoksa canlının bizzat kendisi mi? Ya da her canlı çevresi ile aynı anda mı var oldu? Belki bu tür soruları dünyamızın dışına çıkarak cevaplayabiliriz. Yapılan uzay çalışmaları ile Ay’da ve Mars’ta dünyadakine benzer bir hayat izine rastlanmadığını biliyoruz. Demek ki dünyamız, bugünkü canlı çeşitliliğini sürdürebilecek şartlara sahip ayrıcalıklı bir gezegendir. Yani yerkürenin sahip olduğu şartlar –bazı dalgalanmalar gösterse de- belirli sınırlar içinde biyosferdeki canlıların yaşayabileceği en uygun bir ortamdır. Gerek canlının kendisi, gerekse canlının varlığını sürdürdüğü ortam şartları, hiçbir zaman tesadüflerin eseri olarak ortaya çıkmış değildir. Diyelim ki, gelecekte Mars’ın yüzeyinde dünyadakine benzer şartları hazırladık; o zaman orada yaşatacağınız canlı, dünyadakinden farklı olmayacaktır.

         

        Temel soru şu olmalıdır: Bugünkü canlılar, yaşadıkları habitatları kendileri mi tercih etmiştir, yoksa her bir canlı bugünkü habitatına uygun bir biyolojik donanımla mı yaratılmıştır? Canlıların kendi habitatlarını bilinçli olarak seçtiklerini gösteren biyolojik bir veri ve gözlem yoktur. Balık, suda yaşamayı bilinçli olarak seçmiş ve solungaçlarını da sonradan geliştirmiş değildir. İnsan, embriyonik gelişim sürecinde suda yaşayan bir canlı iken, akciğerleri olduğu için daha sonra karada yaşamaya devam eder. Akciğerlerini doğduktan sonra kendisi geliştirmez.  

         

        Her türün uzun bir tarihsel hikâyesi (filogeni) vardır. Tabii ki canlılar bu uzun süreçte bazı değişimler geçirirler. Ancak iddia edildiği gibi bu değişimler, bir türü başka bir türe dönüştürecek şekilde tezahür etmez. Bir türün biyolojik donanımı ne kadar değişime elveriyorsa, ancak o kadar değişebilir. Yani her türün bir “değişebilirlik sınırı” vardır; fakat bu, tedrici de olsa, türün sınırını aşmamaktadır.

         

         

         

        Canlı Özgün Bir Yapı ve Özgün Bir Sanat Eseridir…

         

         

        Bir yaz günü, Akdeniz’in mavi sularında yüzüyorum. Kıyıya varmama otuz-kırk metre kalmış. Beş-altı yaşlarında bir çocukla kumsalda yürüyen bir kişi görüyorum. Kum ve çakılların arasında bir şeyler aradıkları belli... Ne aradıklarını sorduğumda, adam bana, “-Torunuma deniz kabukları arıyoruz!” diye cevap veriyor. Dilim durmuyor... “Basıp geçtiğiniz yerlerde çok güzel çakıl taşları varken, neden illa da deniz kabukları arıyorsunuz?” diye maksatlı bir soru daha soruyorum. Kişi bana, torununun “illa da deniz kabukları olsun” dediğini söylüyor. Malumunuz, “deniz kabuğu” denilen şey, ölmüş deniz canlılarının silisyum ihtiva eden desenli dış iskeletleridir. Acaba bu çocuk deniz kabuğunda ne görüyordu da tercihini ondan yana yapıyordu? Gerek deniz kabuğu gerekse çakıl taşları olsun, bunlar netice itibariyle “cansız” birer madde değil miydi? Deniz kabuğu cansız da olsa çocuk, onu özgün yapısı ve sanatsal boyutu ile çakıl taşlarından ayırt edebiliyordu. Aslında beni etkileyen de olayın bu cephesiydi. Dalgaların yüzlerce yıl vurup yuvarlaklaştırdığı çeşitli renklerdeki güzelim çakıl taşları, çocuğun fazla ilgisini çekmiyordu. Elbette öyle olacaktı; çünkü cansız madde çevrenin sonsuz denecek etkisine maruz kalarak şekillenmiş, canlı organizma ise aksine, çevrenin dalgalanmalarına karşı direnme göstererek kendi özgün yapısını korumuştu. Yani, evrimcilerin dediklerinin aksine, çevre, canlıyı şekillendiren bir unsur değildir. Canlı, kendi özgün yapısını korumak için çevrenin imkânlarını kullanmaktadır. Çocuğun kelimelerle ifade edemeyip de tercihini yaptığı şey, tam da bu olmalıydı: Canlının özgün yapısı… Canlı, önceden planlanmış özgün bir yapı ve özgün bir programdır. “Deniz kabukları” deyip geçmeyelim... Onlar da bir zamanlar canlı birer varlıktı. Geride kalan kabuklar, çevrenin bozucu etkilerine karşı verilen direnmenin özgün belgeleriydi. İşte öldükten sonra, canlıdan geriye kalan da bu özgün belgelerdi… En sonunda, bu deniz kabukları da –cansız bir madde haline geldikleri için- yorulmak bilmeyen dalgaların fiziksel aşındırmalarına mağlup olacak ve insanların dikkatini çekmeyen küçük kum tanelerine dönüşeceklerdi.

         

        Bütün bunları neden anlatıyorum? Canlı, çevresiyle devamlı madde, enerji ve bilgi alış-verişi içinde olan; fakat onun bozucu etkilerine karşı direnen bir varlıktır. Canlı organizma, adeta, termodinamiğin ikinci ilkesine meydan okur. Oysa materyalist biyologlar bunun tam tersini söylerler bize… Çevrenin etkilerine teslim olmuş ve ona göre şekillenen bir canlı tanımlarlar. Ne yazık ki yukarıdaki küçük çocuğun gösterdiği dikkat ve algıyı, bazı evrimci materyalist biyologlarımızda göremiyoruz. Materyalist biyologlara göre canlı, önceden tasarlanmış “özgün” bir yapı ve sanat harikası değildir. Biyosferdeki bugünkü tür çeşitliliğini de ilkel bir formdan milyonlarca yıllık bir tarihi süreçte, çevrenin tesadüfî etkileriyle inşa edildiğini iddia ederler. İyi yetişmiş bir biyolog bilir ki biyolojik olaylar bu kadar basite indirgenemez. Dünyanın yaklaşık 5 milyar yıllık yaşı, onların dediği yöntemlerle bu çeşitliliği meydana getirmeye yetmez. Elbette indirgemeci mantık ve yaklaşımlar, bilimde belirli bir yere kadar işlev görür; fakat canlının karmaşıklığı karşısında aciz ve yetersiz kalır. Her şeyden önce indirgemeci yaklaşım, olayların tümünü açıklamaya yetmez; daha da kötüsü, insanı aldatan bir yanı vardır. İndirgemeciliğe en güzel cevabı özel ve özgün tasarımı ile canlının bizzat kendisi verir.

         

         

         

        Canlı Organizma Bir Madde Yığını mıdır?

         

         

        Materyalist biyologlar, canlıyı uzayda yer dolduran bir madde yığını gibi görürler. Oysa görünen madde tümüyle canlıyı temsil etmez. Canlıya “madde” gözüyle bakarsanız, elbette gördüğünüz canlının sadece maddesi olacaktır. Hâlbuki canlı, “cansız madde + can” denilen iki unsurdan meydana gelmiştir. Kaldı ki canlının maddi yapısı da o kadar basit değildir. Canlı madde, cansız maddeden yapılmış özel ve eşine rastlanmayan yüksek bir organizasyondur. Ortada, canlı maddenin cansız maddeden tesadüflerle inşa edildiğini gösteren hiçbir bilimsel veri ve delil yoktur. Tabii ki materyalist biyologlara göre “bilinçli bir tasarım” veya “programlı bir yaratma” eyleminden bahsetmek mümkün değildir. Birçok biyolog, hayatı, canlıyı –özellikle insanı- böyle algılıyor. Peki, bu bakış açısı bilimsel midir? Bana kalırsa bilimsel değildir. Bugünkü bilimin paradigmasına göre bir teorinin bilimselliği için üç temel ölçüte başvurulur. Birincisi iç tutarlılıktır. İkincisi tabiatta gözlemlenebilir olmasıdır. Üçüncüsü de laboratuar şartlarında modellenebilmesidir. Ateist ve materyalist biyologların tutarsızlıklarının bir ürünü olan evrim, bugüne kadar biyolojiye hiçbir şey kazandırmamıştır. Hiçbir şey kazandırmadığı gibi, canlıyı ve hayatı basite indirgeyerek anlamsızlaştırmıştır.

         

        Ne yazık ki günümüzün biyolojisi “evrim” üzerine inşa edilmektedir. Evrimi de birilerinin çizdiği kalıplara göre anlamak zorundasınız. Hatta ona bir “din” gibi inanacaksınız. Evrimci dünya görüşünü biyolojiden çıkarırsanız, ortada “biyoloji” diye bir bilim kalmayacağını söyleyenler, büyük bir yanılgı içindedirler. Aslında biz bugüne kadar biyolojide “can”ı değil, canlıyı tanımladık. Adı üstünde canlı… Yani  “can” taşıyan bir varlık… Can nedir, sorusuna cevap vermeden biyolojiyi “evrim” gibi hayal ürünü konularla doldurduk. Can=Hayat mıdır? Bunlardan birini tanımlarsak diğerini de tanımlamış olacak mıyız? Ne yazık ki pozitivist bilim anlayışı ile bu iki önemli kavramı tanımlayamıyoruz. Çünkü pozitivist bilim anlayışını savunan biyologlar, beş duyumuzun görme alanına getiremediği hiçbir nesne ve olayı kabul etmiyor. Ama “evrim” gibi bilim dışı bir konuyu bir “dogma” haline getirerek bilimi ideolojiye kurban veriyor.  

         


        


        

         

        [1] Varyasyon: Bir canlının çevresel etkilerle genetik özelliklerinde meydana gelen küçük değişikliklerdir.


Türk Yurdu Haziran 2009
Türk Yurdu Haziran 2009
Haziran 2009 - Yıl 98 - Sayı 262

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele