Demokrasilerde İktidar Olmak-Muhalefet Olmak-Hain Olmak

Haziran 2009 - Yıl 98 - Sayı 262

        Demokrasi ülkeyi, devleti veya toplumu kim ve nasıl yönetmeli, başka bir ifade ile iktidar kimin elinde olmalıdır sorusuna en son verilen ve en çağdaş cevaptır. Buna göre ülkeyi millet veya halk adına yönetmeye talip partiler arasından, genel seçimler sonunda % 50’den fazla oy alan ve böylece çoğunluğu sağlayan partinin yönetmesi öngörülmüştür. Bundan da anlaşılacağı üzere, demokrasinin vazgeçilmez önemli somut iki ayağı vardır: Birincisi partiler, ikicisi genel seçimlerdir. Partilerle genel seçimlerin varlık sebebi, iktidarların seçimle el değiştirmesini sağlamak ve çoğunluğu temin eden partiye iktidarı devretmektir. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli husus şudur: Her toplumda şu veya bu şekilde daima iktidarlar olmuştur. Dolayısıyla demokrasi, sadece seçimle iktidarı tayin etmekten ibaret olmayıp, aynı zamanda seçimler yoluyla muhalefeti de belirlemektedir. O halde demokrasiye anlam ve muhteva kazandıran iktidarın varlığı değil, muhalefetin varlığıdır. Sadece % 50’den fazla oy alan partiye iktidarın verilmesiyle yetinilirse, ülkede milli irade değil, çoğunluk iradesi hâkim olurdu ki demokrasinin en tehlikeli yönü bu şekilde anlaşılmasındadır. Demek ki demokrasiyi kötü rejimlerin en iyisi yapan yönü, muhalefetin bulunmasıdır. Muhalefetin bulunmadığı yerde demokrasiden söz edilemeyeceğine göre, demokrasilerde muhalif olmak veya farklı düşünmek en kutsal haktır.

         

        Demokrasilerde genel seçimlerle iktidara gelecek parti ile muhalefette kalacak partileri tayin eden iradeye, “milli irade” veya halkın iradesi denir. Bu irade bir bütündür ve hiçbir şekilde parçalanamaz. Meclis’e yansıyan bu milli irade, mecliste de kayıtsız-şartsız çoğunluğu temsil eden iktidar partisinin iradesi ve hâkimiyeti anlamına gelmemektedir. Gelmediği içindir ki iktidar partisi ile diğer muhalefet partileri arasındaki diyalog, uyuşma ve uzlaşma, demokrasinin olmazsa olmazı (sine qua non) haline getirilmiştir.

         

        Demokrasinin iyi işleyebilmesi için, her şeyden önce bir ülkenin veya devletin, kuruluş felsefesi ve ulaşılması öngörülen kısa-orta-uzun vadeli milli hedefleri üzerinde bütün siyasi partilerin uzlaşmış olmaları gerekmektedir. Bu durumda partilere düşen görev, ülkeyi bu hedeflere sevk edecek ve götürecek yolları, metotları ve stratejileri bulmak, tespit etmek ve toplumu bunlara ikna etmekten ibarettir. Partiler arasındaki farklılıklar yol, metot ve stratejilerde olduğu takdirde, farklı düşünmek-muhalif olmak meşru ve demokratik bir haktır. Bu hak yasalar tarafından da teminat altına alınmıştır.

         

        Öte yandan Anayasalarda belirtilen kuruluş felsefesini inkâr eden ve milli hedeflerden tamamen farklı zıt hedeflere yönelen partiler ve fertlere, farklı düşünüyorlar ve muhalefet yapıyorlar diye hoşgörü ile bakmak mümkün değildir. Bu tür partiler veya kişiler bilerek kuruluş felsefesini inkâr ediyorlarsa ve çok zıt hedefleri seslendiriyorlarsa, hain durumuna düşmektedirler. Şayet bilmeden veya demokrasi adına yapıyorlarsa da gafildirler, ama sonuç olarak yaptıkları yine hıyanettir. Hiç bir yerde hiç bir hukuk sisteminde hain olmanın hak olduğu görülmemiştir.

         

        Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın ilk dört maddesinin, devletin kuruluş felsefesini yansıttığı açıkça görülmektedir.

         

        1.madde: (…) Türkiye Devleti bir cumhuriyettir.

         

        2.madde: Türkiye Cumhuriyeti (…) demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.

         

        3.madde: (…) Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı (…) ay yıldızlı al bayraktır. Başkenti Ankara’dır.

         

        4.madde: İlk üç madde değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez.

         

        Kısaca, değiştirilmesi dahi teklif edilemeyen bu dört maddeyi inkâr eden ve değiştirmek isteyen, her kim olursa olsun, maksadı ve tavrı muhalefet olarak veya farklı düşünce olarak yorumlanamaz. Bu ancak ihanet olarak yorumlanabilir. Bu itibarla amaç-hedef ayrılığı ile yol-metot-strateji ayrılığını karıştırmamak lazımdır.

         

        Konunun daha iyi anlaşılması için şu örnekler verilebilir: Bir avcı ile kekliğin durumuna baktığımızda, avcı kekliği vurmak ve yemek, keklik ise ölmemek ya da avcıya yem olmamak ister. Avcı ve keklik farklı hedef peşindedirler ve değişik sonuçlar düşünmektedirler. Bu ikisi arasında yol-metot-görüş ayrılığı değil, amaç-hedef ayrılığı mevcuttur. Zira avcı haince düşünmektedir. Keklik ise yaşamak, hayatını devam ettirmek istemektedir. Toplumlarda bu örneğe benzer şekilde amaç ayrılığının ortaya çıkması halinde demokrasinin işlemesi mümkün değildir.

         

        Fikir ayrılığına gelince, avcının önünde iki-üç keklik olduğunu varsaydığımızda, bunlardan biri sağa kaçalım, diğeri sola kaçalım, bir diğeri havalanıp yukarıya doğru uçalım derse; bunların aralarında düşünce farkı ve yol farkı vardır. Fakat aralarındaki bu düşünce ve yol farklına rağmen üç kekliğin üçü de aynı hedefe-amaca ulaşmayı, yani avcıdan kurtulmayı düşünmektedirler. Bu örneğe benzer şekilde amaçta bir, fakat bu amaca götüren yollarda fikir, yol ve metot ayrılığı olan toplumlarda demokrasi ayakta kalır. Zira toplumda amaç birliği vardır, ancak bu amaca ulaşmak için farklı yollar öngörülmektedir. 

         

        Avcının elinde bir de diğer keklikleri pusuya düşürmek için kafes kekliği var ise ve bu kafes kekliği öterek diğer kekliklerin yanına gelmesini ve avcının onları avlamasını temin ediyorsa, o kafes kekliği önce gafildir. Ama yaptığı işin sonucunda, hemcinsi olan diğer kekliklerin ölümüne sebebiyet verdiği için hain durumuna düşmektedir. Türkiye’de, kafes kekliği durumundaki aydın ve yazarların bazıları, sureti haktan görünerek ve yazılı-görsel medyada din adına öterek, mütedeyyin Müslümanları; bazıları insan hakları ve demokrasi adına öterek, saf-temiz vatandaşlarımızı; bir kısmı da bölücüler, AB ve ABD adına öterek milli şuur fukarası insanlarımızı pusuya düşürmektedirler. Bu durum, onların milli hedeflere aykırı yollara sürüklenmelerine ve başkaları tarafından avlanmalarına sebep olmaktadır. Bu tür gafil ve hain aydınların çoğalması ve icra-ı faaliyette bulunmaları, aynı zamanda milli birliği ve bütünlüğü bozduğu gibi demokrasiyi de tahrip etmektedir.

         

        Demokrasi ve partiler temelinde meseleye baktığımızda Türkiye’de görünen durum şundan ibarettir: DTP(Demokratik Toplum Partisi) ve PKK’nın hedefi, anayasamızın ilk üç maddesinin varlığına rağmen, milli hedeflere tamamen zıt, vatanın bölünmesini ve milli birliğin parçalanmasını ön gören farklı hedefleri sözlü-yazılı olarak dile getirmekte ve bunun da ötesinde terörist faaliyetlerle, açıkça bu hedefler istikametinde mesafe kat etmektir. Bunlar, Türkiye Cumhuriyeti devletine alenen meydan okumaktadırlar. Gerek DTP ve gerekse PKK’nın bu davranışları ve fikirleri, ne Anayasamızla, ne diğer partilerin programlarıyla, ne halkın büyük çoğunluğunun fikriyle, ne de demokrasiyle örtüşmektedir. Bu iki örgüt farklı bir amacın peşindedir. Bu durumda gerçek demokrasiye ulaşmak hemen hemen imkânsızdır.

         

        Sonuç olarak kısaca ifade etmek gerekirse, çok partili demokratik sistemlerde demokrasinin düzenli işleyebilmesi için, şu hususların mevcudiyeti önem kazanmaktadır:

         

        1-Liberal değerlerin hâkim olduğu liberal bir toplumun mevcudiyeti. Ancak, burada liberalizm derken elbette ki pek çok ülkede olduğu gibi eşitliği yok eden, büyük balığın küçük balığı yutmasına imkân veren bir sistemi anlamamak lazımdır. Ayrıca eşitliği öne çıkarıp, özgürlüğü yok eden komunist sistemlerde de demokrasinin yürümediğini belirmekte fayda vardır.

         

        2- Devletin milli ve üniter yapıya sahip olması. Bununla elbette ki toplumun %100 bir millete mensup olması kast edilmemektedir. Kast edilen, bir millî devlette toplumun en azından % 80-85’inin aynı millete mensup olduğuna inanmış olmasıdır. Böyle bir toplumda toprak ayrılığı, etnik ayrılık ve kültür ayrılığı gibi demokrasiyi istismar ederek, zıt-bölücü hedeflere yönelik hareketlerin ortaya çıkması mümkün değildir. Kaldı ki bu tür ayrılıkçı iddialarda bulunan veya bulunacak olan bir etnik grubun, toplam nüfus içindeki oranı en azından % 30–35 civarında bulunması ve ayrıca bu etnik nüfusun büyük çoğunluğunun da ayrılma fikrini benimsemiş olması önemli bir kıstas sayılabilir.

         

                    3-Hukuk devletinin varlığı: Devlet gücünün hukuka riayet ettiği ve müesseseleşmiş bir sistemin adıdır hukuk devleti. Tepede anayasanın, aşağıda yönetmeliklerin bulunduğu, hukuk kaidelerine fertten-devlete kadar herkesin saygı gösterdiği bir sistemdir. Bu sistemde ayrıca yargının bağımsız, fertlerin ve müesseselerin eşit-hür olması gerekmektedir. Hukukun-yasaların uygulanmadığı ve Anayasa başta olmak üzere yasalara saygı duyulmadığı yerde demokrasi aramak boşuna gayrettir.

         

        4-Toplumun kültür seviyesinin, her ferdin aklını kullanmasını bilecek kadar yüksek; ekonomik seviyesinin kimseye muhtaç ve bağımlı olmadan hayatını idame ettirecek kadar iyi olması lazımdır.

         

         Bir toplumda, yukarıda işaret edilen dört hususun mevcudiyeti, en azından toplumda amaç ayrılıklarını önler; buna karşılık amaca-hedefe götüren alternatif yolların, metotların, görüşlerin çoğalmasını sağlar. Böylece demokrasinin daha rahat bir zemine oturmasının yolu açılmış olur. İktidar ve muhalefetteki partilere de ihanete düşmeden, diyalog ve uzlaşma yöntemleriyle birinin çoğunluğu ile öbürlerinin azınlığının toplamı demek olan milli iradeyi gerçekleştirmek düşer. Şu husus unutulmamalıdır ki hiç bir zaman hiçbir yerde demokrasi; bölücülüğün, terörün kısaca vatana ihanetin gerekçesi olamaz.

         

         

         


Türk Yurdu Haziran 2009
Türk Yurdu Haziran 2009
Haziran 2009 - Yıl 98 - Sayı 262

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele