Meşruiyeti Batıda Ararken Kendini Başka Yerde Bulmak!

Haziran 2009 - Yıl 98 - Sayı 262

          Makyavelizm’in Azgelişmiş Ülkeler Üzerinde Kesişen İki İlkesi

         

         

                Batı medeniyetinin iktidar ve yönetim ilişkilerinin temel kültür kodları, Niccola Machiavelli (1469-1527) tarafından kaleme alınan “Hükümdar”** adlı çalışmada çok açık bir şekilde ortaya konulmuştur. Machiavelli’nin ortaya koyduğu iktidar ve yönetim ilkesi, Batı medeniyet çevresinin şekillendirdiği yönetim ve organizasyon faaliyetlerinin temel omurgasını oluşturmaktadır. Bu ilkeler, Batı medeniyetinin evren tasavvuruna ve dünya görüşüne dair temel çıkarımları temsil ederken, Batılı toplulukların geçmişlerinin ve geleceklerinin iktidar ve yönetim ilişkilerinin de ana formülünü ortaya koymaktadır. Bu çerçevede, Machiavelli’nin iktidar ve yönetim ilişkilerinin kalıcılığı için öngördüğü ilkelerden, bu çalışmanın konusu olan iki ilke, özellikle son yüzyılın Batı-Doğu ilişkilerinin şekillendirilmesinde çok büyük bir rol oynamıştır. Bunlardan birincisi, Batılı toplumların, zengin ekonomik kaynakları bulunan ve önemli ticaret yolları üzerinde olan ülkelerin yönetim mekanizmalarının işleyiş düzenini, içeriden ele geçirmek yani kaleyi içeriden fethetmektir (Machiavelli, 1998: 81). İkincisi ise işgal edilecek ya da denetim altına alınacak ülkelerde, mevcut yönetimle sorunları bulunan, güçleri zayıf, ama sayıları fazla olan geniş bir kesimin desteğini yani işbirliğini kazanmaktır (Machiavelli, 1998: 98).

         

        Güçlü toplumlar ile zayıf toplumlar arasındaki ilişkilerde, kaleyi içten fethetmek ya da içeriden işbirliği yapabilecek sosyal kesimler temin etme politikaları, bir anlamda bütün zamanların en yaygın ve en çok tercih edilen müdahale şekilleri olmuştur. Ancak böyle bir politikanın uygulanabilirliği, mutlaka “kale” içindeki etkili ve yetkili yönetim kadrolarında yer alan birilerinin aracılığıyla ya da belirli grupların çok önemli yardım ve destekleri sayesinde gerçekleştirilebilir. Aslına bakılacak olursa, bir ülkenin yönetici sınıfı ile toplumdan bir kesimin, kendi ülkesine ve toplumuna karşı, dışarıdaki güçlerle işbirliği yapması kolay bir şey değildir. Buna rağmen, sömürgecilik tarihinin, özellikle son yüzyıl tecrübesine bakıldığı zaman böyle durumların iki türden örneği çok dikkat çekmektedir. İlki, toplumsal kimlik olarak kendi ülkesine ve değerlerine yabancılaşmış olan azgelişmiş ülke yönetici sınıfının, ülke içerisindeki yönetme iktidar ve egemenliğinin meşruiyetini tesis edebilme uğruna, güçlü ve zengin ülkelerin açık ya da örtülü desteğini alma çabalarıdır. Machiavelli’in bütün bu “hükümdar” ve iktidar sahipleri için öngördüğü “yönetimde kurnazlık” ve “ikiyüzlülük” ilkeleri, özellikle az gelişmiş ülkelerin yönetici sınıfına, güçlü ülkelerin stratejilerine uygun bir yönetim mekanizması oluşturma konusunda çok büyük bir manevra alanı ve meşruiyet zemini oluşturmaktadır. İkincisi ise gelişmiş Batılı ülkeler tarafından, özellikle son yüzyılda, bazı ülke ve bölgelerdeki yönetici ve yönetim mekanizmalarına kendi halkı üzerinde yoğun bir baskı ve tahakküm kurdurulmuş olmasının sonucunda, buraların ahalisinden hiç olmazsa bir kısmının, bu baskı ve tahakkümden kurtulma ümidi olarak “dışarıdaki güçlerle” işbirliği yapmaya razı olacak hale gelmesi durumudur. Machiavelli’nin bu iki ilkesi, Batılı gelişmiş ve aynı zamanda sömürgeci ülkelerin bu yönde kurumsallaşmış olan yönetim sistemleri tarafından, yaklaşık beşyüz yıldır, ustalıkla uygulanmaktadır.

         

        Bu yüzden, her türlü örgütlenme donanımı yüksek olan Batılı güç merkezleri,  “kaledeki” yani ekonomik kaynakları fazla olmakla beraber bunları işleme ve üretim sürecine katma iradesi pek bulunmayan ülke ve bölgelerin başında bulunan yönetim mekanizmalarını, kendi halkına sürekli baskı ve tahakküm uygulamaları konusunda sistemli olarak yönlendirmekte ve teşvik etmektedirler. Yerli ahali ve halk, kendi içinden çıkmış, ama “dışarıdaki” gücün güdümündeki yöneticilerin ya da yönetim oligarşisinin baskısından o kadar bıkıp usanır ki bir gün bu baskı ve tahakkümden kurtulma ümidi olduğu zaman, “dışarıdaki güç” ile işbirliği yapmaktan çekinmez.

         

         

         

        Az Gelişmişliğin Yönetici–Yönetilen Çelişkisi ve Tarafların Meşruiyet Arayışları

         

        Batılılar, bilim ve teknolojideki başarılarının sonuçlarını ekonomide, siyasette, askeri ve kültürel alanda kullanmak suretiyle bütün bu konularda Batı dışı toplumlara çok büyük farklılıklar ve avantajlar ortaya koydular. Batı medeniyeti kapsamındaki ülkelerin, diğer toplumlara göre güç ve egemenliklerini sürekli artırmalarına karşılık, Batı dışı toplumlarda, öncelikle yönetici sınıflar tarafından, Batılı toplumlara benzemek gayesiyle, “modernleşme çabaları başlatılmıştır. Ancak bu çabaların büyük ölçüde başarısızlıkla sonuçlanması, azgelişmiş toplumların başta yönetici kadrolarında olmak üzere, aşağıya doğru bütün kesimlerde yaygın bir aşağılık kompleksinin yaşanmasına yol açmıştır.  Batı dışı toplumların yönetici kadrolarının, tepeden inme yöntemleri kullanarak uyguladıkları bu modernleşme çabaları, bu ülkelerde modernleşmenin zihinsel altyapısının henüz yeterli olmaması sebebiyle toplumun geniş bir kesiminin geleneksel davranışları aracılığıyla açık ya da örtülü olarak büyük ölçüde çelmelenmiş ve dumura uğratılmıştır. Bu tür ülkelerde, süreç içerisinde yoğun yönetici-yönetilen (ya da devlet-toplum) gerilimleri ortaya çıkmıştır. Adeta, aynı ülkenin yönetici-aydın kadroları ile toplumun bazı kesimleri arasında çoğu zaman örtülü, bazen de açık inatlaşmalar ve gerilimler yaşanmaktadır. Toplumu modernleştirme ve Batıcılaştırma yönünde kendine bir “misyon” çizen yönetici-aydın kadrolar, kendi istekleri doğrultusunda toplum üzerinde etkili olamadıkça, topluma karşı soğumuşlar ve onlardan uzaklaşmışlardır. Tarihsel süreç içerisinde, hangi rejim olursa olsun, yönettiği topluma yaslanmayan ve toplumdan bir şekilde “iktidar meşruiyetini” alamayan yönetici kadrolar, yönetme davranışlarına dayanak olarak mutlaka başka “güç merkezlerinden” kendilerine destek aramışlardır. Batı medeniyetinin güçlü ülkeleri, 19. yüzyıl sonrası hız kazanan bütün dünyayı sömürgeleştirme stratejileri doğrultusunda, özellikle çok önemli kaynaklara sahip olan ve ticaret yolları üzerinde bulunan ülkelerin (ki bunların hemen hemen tamamı Müslüman ülkelerdir) yönetici kadrolarının ve bilgi ve etkili iletişim süreçlerini yöneten aydınlarının, kendi toplumlarına karşı yabancılaşması olgusunu sürekli desteklemişlerdir. Çünkü azgelişmiş ülkelerin yönetici sınıfı, kendi toplumundan uzaklaştıkça toplumsal değerlere karşı da ilgisiz ve kayıtsız kalmışlardır. Azgelişmiş ülkelerin  yönetici  kadroları, toplum üzerindeki yönetme hak ve yetkilerini  bireysel liyakat ve ehliyetleri ile toplumsal meşruiyetten almadıkları ölçüde, mevcut konum ve makamlarını Batılı dış desteklerle ancak koruyabilmektedir. Bu durumdaki ülkelerin tamamında, demokrasi olsun ya da olmasın, yönetici sınıf ve aydın takımı, Batılı toplumlardan aldıkları bu desteğin bir tür karşılığı ve bedeli olarak, yetki ve yönetimleri dâhilinde bulunan çeşitli düzeydeki yönetim ve eğitim faaliyetleriyle ve çeşitli bilgi süreçleri yoluyla kendi insanlarına, çoğunlukla güçlü ülkelerin stratejilerine uygun düşecek düşünce ve hayat biçimini dayatmışlardır.

         

        20. yüzyılın başlangıcındaki “modernleşme” hareketleri, azgelişmiş ülke yönetici ve aydınları için gerçekte bir yenileşme ve ilerleme projeleri olarak dikkat çekmektedir. Bu çerçevede, azgelişmiş ülke yöneticileri ile aydınları, Batılı ülkelerin ilerleme ve gelişmesine yol açmış olan “modernleşme” süreçlerini, kendi toplumlarının içinde bulundukları çok yönlü sorunları çözme ve gelişmiş ülkeler arasına girme çabası olarak, büyük bir iştahla ve hatta baskıcı yöntemler kullanmak suretiyle taklit etmişlerdir. Ancak, azgelişmiş ülke yönetici sınıfı, 2. dünya savaşı sonrası iki kutuplu dünyanın “soğuk savaş” kampanyası ile başlayıp asıl 1990’lardan itibaren somutlaşan küresel çapta yürütülen psikolojik savaş dönemi boyunca, ülkelerini “modernleştirme” görüntüsü altında, çoğunlukla İngiliz-ABD ve küresel sermaye odaklı Batı medeniyetinin tek taraflı işleyen stratejik “mükellefleri” haline getirmişlerdir. Bu durum, azgelişmiş ülkelerdeki mevcut modernleşme çabaları kapsamında izlenmekte olan her düzeydeki resmi eğitim ve öğrenim faaliyetleri ile kültür politikalarını, yerli ve geleneksel değerleri bastırmak kastıyla bir yönetim şiddeti haline dönüştürmüştür. Bu bağlamda, azgelişmiş ülke halklarından, ülkelerindeki mevcut yönetim tarzından pek memnun olmayan geniş bir kesim, hayat biçimlerinin ve değerlerinin sürekli aşağılanması ve baskı altına alınması durumuna karşı duydukları kırgınlıkla kendi ülkelerinin bürokratik mekanizmalarına karşı derin bir güvensizlik duymaktadırlar. Bu yaygın sosyal psikoloji, son çeyrek yüzyılda, azgelişmiş ülkelerde -demokrasi olanlarda da olmayanlarda da- maruz kaldıkları mağduriyetlerden bunalan yönetilenlerin, ortaya çıkan siyasi hareketler ile sivil toplum örgütlerinin faaliyetlerini, kendi ülkelerinin yönetici kadrolarına karşı duydukları hayal kırıklığının ve kızgınlığın dışa vurulduğu bir kolektif bilinçaltı yansıması haline dönüştürmektedir. Gelişmiş ülkelerin stratejik yönetim ve karar merkezleri, bu defa da özellikle çeşitli araştırma ve düşünce kuruluşları aracılığıyla, azgelişmiş ülkelerin otoriter ve pozitivist yönetim mekanizmaları tarafından bunaltılan toplum kesimlerini temsil eden siyasi ve sivil toplum hareketleriyle bir şekilde temas kurmuşlardır. Başlangıçta, gelişmiş ülkelerin stratejik yönetim ve karar mekanizmaları, azgelişmiş ülkelerin yöneticilerini ve aydınlarını,  bu ülkelerin halklarının, Batılı belirli merkezlerin çıkarlarına daha uygun bir hale getirilmeleri yönünde dönüştürülmeleri konusunda teşvik etmişlerdi. Bu bağlamda, hemen hemen bütün azgelişmiş ülkelerdeki bürokratik baskı ile her toplumsal mühendislik uygulamasının arkasında, Batılı güçler olmuştur. Batılı güçler, azgelişmiş ülkelerin  “jakoben” yönetici sınıfının baskılarından ve aydın takımının aşağılamalarından, kendi fikir ve siyasi güçleriyle kurtulamayan ve ülkedeki yönetim ilişkilerinden memnun olmayan sosyal kesimler ile bir tür örtülü ittifaklar kurmuşlardır. Gelişmiş ve zengin ülkeler, azgelişmiş ve yoksul ülkelerin, hem bürokratik yönetim kadroları, hem de onların canlarından bıktırdığı toplum kesimlerinin temsilcileri ile eş zamanlı olarak çeşitli şekillerde “işbirliği” ve “ittifak” kurgularına başvurmaktadırlar.

         

         

         

        “Stratejik Müttefiklik”  Masalı ve Güçlüye Boyun Eğme Olgusu

         

         

        Batı medeniyetinin, Machiavelli’nin ilke ve öngörüleri doğrultusunda, yönetim ve organizasyon politikalarına katmış olduğu en temel tecrübe, müdahale edilmek istenen başka topluluklara, onların üst düzey yönetici kadroları ve bir kısım etkili resmi kuruluşları aracılığıyla nüfuz etmek olmuştur. Bu anlamda, gelişmiş ülkelerin stratejik yönetim ve karar merkezleri ile azgelişmiş ülkelerin bürokratik kadroları ve aydın sınıfı arasında “modernlik” adına ciddi bir “ideolojik uygunluk” olagelmiştir. Bu geçen yüzyılın başından şimdiki zamana kadar olan sürede, azgelişmiş ülke bürokrasilerinin, görünüşte modernist ama gerçekte radikal Batıcı dayatmaları ve bu istikamette kendi toplumlarını yeniden düzenleme çalışmaları, gelişmiş ülkelerin azgelişmiş ülke halklarını “görmek istedikleri” bir hayat tarzına doğru şekillendirme projelerinin önemli birer parçasını meydana getirmektedir. Bu bağlamda, dünyadaki azgelişmiş ülkelerin yönetici kadrolarının ve aydın sınıfının çoğu, Merhum Cemil Meriç’in çok veciz tespiti ile gelişmiş ülkelerin “yeni çerileri” gibidirler. Azgelişmiş ülkelerin, sorun çözme yetenekleri yetersiz, liyakat ve ehliyet gibi asıl yönetici niteliklerinin hayli uzağında bulunan ancak pozitivist ve ideolojik bir kurumsallaşmaya bağlı olarak çok önemli mevki ve makamları işgal eden bürokratları, gerçekte Batı medeniyet değerlerinin yılmaz savaşçıları olarak, kendi halklarının hizmet beklentilerine etkili bir şekilde cevap veremezken, gelişmiş ülkelerin stratejik karar merkezlerinin kendilerinden bekledikleri ilişki türünü temsilde başarılı olma konusunda daha dikkatli ve duyarlı davranmaktadırlar. Bu bağlamda, azgelişmiş ülkelerin bürokratik ve siyasi kadroları, ülke içerisindeki toplumsal değerler konusunda birbiriyle anlaşamasalar bile, kendi ülkelerini Batılı küresel güçlerin mutlak patronluğu altındaki belirli dış “anlaşmalar” ile  “paktlar” içerisinde tutmayı ısrarla sürdürmektedirler. Aslında, bu anlaşmaların ve paktların büyük bir kısmı, azgelişmiş ülkelerin genel çıkar ve hedefleriyle doğrudan ya da dolaylı bir şekilde ilgili değildir. Bu tür ilişki ve işbirlikleri, gelişmiş ülkelerin bazı strateji ve hedeflerini, azgelişmiş ülkelerin yönetim sistemleri üzerinden gerçekleştirme çabalarını meşrulaştırmak amacıyla yapılan birer etkili iletişim araçlarıdır. Böylece, gerçekte gelişmiş ülke çıkarlarına hizmet eden bu türdeki anlaşma ve işbirlikleri sayesinde azgelişmiş ülkelerin yönetici sınıfları, kendi konumlarının devamlılığını sağlama konusunda destek gördükleri gelişmiş ülke sistemlerinin bu dış desteğine karşılık, bütün bir ülkeye ve milletin geleceğine bedel ödetmektedirler.

         

                Azgelişmiş ülkelerde, seçkinci ve bürokratik-Batıcı yönetim kadrolarının, yerli ve geleneksel değerlere bağlı toplumun çoğunluğunu kısa zamanda ve derin bir şekilde “Batıcılaştırma”  politikalarında kullandıkları en yaygın araç, temelde pozitivist ideolojinin ilkelerine dayanan eğitim ve bilgi süreçleridir. Bu toplumlar, “modernleştirilme” görüntüsü altında gerçekleştirilmekte olan Batıcılaştırma süreci içerisinde, çoğunlukla kendi yerli ve geleneksel değerlerini görmezlikten gelen ve batılı ülkelerin ilerlemesine ve gelişmesine yönelik olan amaçlara hizmet eden eğitim ve bilgi süreçlerine maruz kalmaktadırlar. Bu toplumların, kendi ülkelerindeki bürokratik yönetim mekanizmalarının yerli ve milli değerlere saygılı olmalarını sağlayacak bir düşünce iklimi ile bu yönde örgütlenecek bir sinerji yaratmaları, en azından şimdilik pek mümkün görünmemektedir. İşte, tam bu noktada, Batılı iktidar sahipleri ve karar merkezleri Machiavelli’nin ikinci yönetim ilkesini devreye sokmaktadırlar: “Başka ülkeler üzerindeki hedeflere, o toplumların içerisindeki mevcut yönetim mekanizmasıyla sorunları olan gruplarla işbirliği yapmak suretiyle ulaşmak”. Gelişmiş ülkelerin stratejik hedefleri arasında bulunan ülke ve bölgelerin halkları da, kendilerini yöneten fakat büyük ölçüde meşruiyetlerini Batılı küresel sisteme dayandıran yönetici sınıfın baskısı altında olup, kendi yerli ve milli değerlerine dayalı hayat biçimlerini özgür bir şekilde yaşayabilme konusunda çok ciddi sıkıntılar içerisindedirler. Bu özellikteki ülke ve bölgelerin, nispeten bağımsız ekonomik gelişme imkânları olmaması ile kendilerine özgü bilgi ve enformasyon kaynaklarının yetersizliği gibi sebeplerden dolayı bu toplumların gerçekten yerli ve milli bir duruş ortaya koyabilecek fikri mücadele ve siyasi program ortaya çıkarma kapasiteleri sınırlı kalmaktadır. Zaten, bu tür ülke ve bölgelerde kendilerine yeni yandaşlar aramakta olan küresel güçler, denetimleri altında bulunan uluslararası organizasyonlar aracılığıyla böyle bir iç çaresizlik içerisinde olan sosyal kesimlerin temsilci ve kanaat önderleri ile bir şekilde irtibat kurmaktadırlar. Kendi ekonomik refah talepleri ile temel hak ve özgürlüklerinin sağlanması konusunda -demokrasi uygulamalarına rağmen- kendi ülkesinin yönetim sistemini demokratikleştirmeye muktedir olamayan yerel siyasi düşünceler, kendi yönetici sınıflarının referans aldıkları Batılı ve küresel güç merkezleri ile örtülü bir şekilde “şirinlik anlaşmaları” yapmak suretiyle üzerlerindeki baskı ve kısıtlayıcı denetimlerden kurtulmaya çalışmaktadırlar. Güçlü ve egemen Batılı merkezler ile yerli siyasi ve düşünce gruplarının temsilcileri arasındaki bu türdeki “şirinlik anlaşmaları”, (ki Türkiye’de “medeniyetler ittifakı”,“dinler arası diyalog”, “medeniyetler bahçesi” ve “ İbrahimî dinlerin buluşması” gibi adlarla bilinir) ve bu kapsamda yapılan faaliyetler, çoğunlukla “bükülemeyen” Batılı “ellerin öpüldüğü” gösterilere ve törenlere dönüşür. Elbette, temelinde İngiliz-Yahudi zihniyeti bulunan kapitalist piyasa ekonomisinin tek patronu Batılı güç merkezleri için ve onlar yararına, bu “diyalogların” ve “medeniyetler buluşması” projelerinin gerçekleştirilme sürecinde yer alan tarafların katlandıkları bedeller olacaktır. Bu bedellerin zemini; gerçekte, Batılı kapitalist gücün yayılması ve kendine “sınırsız (!) ihtiyaçlarını” karşılamak üzere fayda sağlaması için önünde büyük engel olarak gördüğü İslam medeniyetinin zayıflatılması ve içinin boşaltılmasına dayandırılmaktadır. Ancak batı düşünce yapısı tek taşla tek kuş vurmamayı prensip haline getirmiştir. Osmanlı’nın Viyana kapıları’na dayanmasının ve büyük bir coğrafya üzerinde asırlarca medeniyetini ve üstünlüğünü muhafaza edip onlar üzerinde hâkim güç olmasının “toplumsal bilinçaltı hıncını” çıkarmayı da batı dünyası ihmal etmek istemeyecektir. Ayrıca, İslamiyet’i en iyi taşıyan ve büyük bir coğrafyaya yayan güç de yine Türk gücü olmuştur. Türkler İslamiyet’i yaşadıkları müddetçe, batı dünyasının korkuları devam edecek ve amaçlarını gerçekleştirme arzuları suya düşecektir. Öyleyse özellikle Türk dünyasında İslamiyet’in içinin boşaltılması ve onların işine yarar kıvama getirilmesi gerekmektedir. Aslında bu durum, kapitalizmin uygulanması için batılı güçlerin kendi din çerçevelerine de uyguladıkları bir yöntemdir. Kapitalist güç merkezleri, kapitalizmin temelini Protestan ahlâkına dayandırırken, Hıristiyanlığı da zaman içerisinde kapitalizmin işine gelecek şekilde yorumlamışlardır. Bu gün aynı yöntem karşılarında en büyük engel olarak gördükleri İslam dinine, İslami tarafta yer alan siyasi güçler ve cemaat önderleri aracılığıyla ismi şirinleştirilen projeler bağlamında uygulanmaya çalışılmaktadır. Bu örtülü anlaşma ve ittifakların gereği olarak, kökeninde adı Yahudilik ve Hıristiyanlık olan ama her halükârda kapitalizme hizmet eden değerleri bulunan Batılı zihniyeti temsil eden küresel güçler, hem harici hem dâhili etkili çevreler üzerinde, bu siyasi faaliyetlerin ve cemaat faaliyetlerinin meşruiyetini kabul ettirmeye yönelik nüfuz ve etkileme güçlerini kullanmaktadırlar. Buna karşılık, Türkiye’de dini simgeler üzerinden siyaset ve cemaat faaliyetleri yapan sosyal kesimlerin önder kadroları da Batılıların hesabına ve çıkarlarına uygun düşmeyen İslam’ın temel öğretilerinden Türk milletinin Müslüman olma biçimine kültür olarak sinmiş olan öğelerin unutturulması konusunda öncülük etme “misyonunu” yüklenip, kendi toplumlarında meşruiyetlerini kabul ettirmenin yollarını aramaktadırlar.

         

         

         

        Sonuç: Özgüven ve Meşruiyeti Kendi Özünde Bulmak

         

        Türkiye’nin resmi ve bürokratik yapısı ve aydın takımı, özellikle Atatürk sonrasında Batı dünyası ile resmi nitelikte ve ideolojik anlamda çeşitli “Stratejik İttifaklar” içerisine girerken; Türk Milletinin ayrılmaz birer parçası olmayı yeterince içselleştiremeyen ve biraz da Türklük ile pek bağlantıları bulunmayan bir kısım sosyal, siyasi ve dinci grupların önder kadroları da pragmatik anlamda Batılılar ile çeşitli düzlemlerde ve düzeylerde “Stratejik Ortaklık”  ilişkilerine dahil oldular. Ülke içindeki bu iki kesim (birinciler kadim, ikinciler  “acar “  Batıcılar ), Batıya ve Batılılara yakın olma konusunda ayrı ayrı kanalları ve dilleri kullansalar da özellikle içeride müthiş bir iktidar kavgasına tutuşsalar da sonuçta hem kendi, hem de bütün ülkenin enerjisini Batılı stratejik değerler uğruna tüketmektedirler. Elbette, Batıyı referans alan yönetici ve aydın sınıfı ile Batıdan kendilerine bir varlık ve kimlik meşruiyeti çıkarmaya çalışan yerli grupların, Batıya daha yakın olma ya da Batlıların ülke içindeki  “adamları olma” rekabetinde meydana gelen gerilim ve çatışmadan bütün Türk Milleti ve hatta bütün Türk Dünyasının geleceği olumsuz etkilenmektedir. Bütün bu olup bitenlerden sürekli kârlı çıkan ise Batı hükümranlığı olmaktadır. Çok açık bir şekilde Batı hükümranlığı, Machiavelli’nin dediği gibi, kendisi için zor ve çetin toplumlar içerisinde kendine her türden işbirliği yapacak birbirinden farklı kesimler bulmaktadır. Başka bir ifade ile adaletsizliğin, haksızlığın ve sömürgeciliğin mucidi olan Batının küreselci kapitalist güç egemenliği, dünya coğrafyasının birçok yerinde olduğu gibi, Türkiye’de de “tavşana kaç tazıya tut” diyor , “hem nalına hem de mıhına vuruyor” ve aynı milletin çocuklarını birbirine kırdırıyor.

         

        Türk Milleti, insanlık tarihinin en şerefli ve haysiyetli bir milletidir. Sahip olduğu gücü, tabiatın, diğer canlıların ve insanların aleyhine kullanmak bir yana, bu gücü ulaşabildiği her şeye ve her kesime “hayır” ve “iyilik” yönünde kullanmış olan tek millettir. Ayrıca, güç ve egemenliği temsil ettiği zamanlarda başkalarını fiilen sömürmediği gibi, başkalarının birbirini sömürmesine ve kötülük yapmasına da fırsat vermemiştir. Batı medeniyetinin vahşi kapitalizmi ile çürümüş ahlaki dokusunun önünde, hem teorik ve öğreti olarak hem de tarihi bir tecrübe olarak tek engel Türklük merkezli İslam’dır. Batı medeniyeti, Türkiye’de bir süredir, Batılı değerlere tutkun jakoben bir yönetici sınıfın akıl almaz uygulamaları ve tahakkümleri kanalıyla “Türklüğü” çürütürken;  diğer taraftan da özellikle bir kültür ve tarihi kimlik olarak Türklük bağıntısı zayıf olup, dini bir siyaset yapma ve cemaat oluşturma aracı olarak simgeleştirmiş bulunan gruplar üzerinden de Müslüman Türklerin “Müslümanlık tarzlarını” çürütmeye çaba göstermektedir.

         

        Sonuç olarak, “Türklük” sadece Türklere, “İslam” sadece Müslümanlara lazım olan bir şey değildir. Her iki değerin, temel esası oluşturduğu yeni bir hayat tarzı,“Vahşi Batının” başta kendi insan ilişkilerinde ve topraklarında olmak üzere bütün dünyada hayatı yaşanmaz bir hale getirmesine karşılık ümit olacak yegâne medeniyet tasarımıdır. Bu bağlamda, Türk Milletinin tarihi tecrübeleri istikametinde ve en son vahiy inancı İslam’ın merhamet ışığı altında, bütün insanlığın, Türklüğün büyük bir hamlesine çok ihtiyacı vardır. Hem yönetici sınıfın hem de bir kısım sosyal grupların, kendi konum ve varlıklarının meşruiyetini dışarıdaki “güç merkezlerinde” aramaları, kendi milletine ve özüne yeterince dayanmamaktan ve güven duymamaktan kaynaklanmaktadır. Uluslararası ilişkiler bağlamında birçok acı ve travmatik tecrübe göstermiştir ki çok güçlü ve egemen durumda olanlar ile “Stratejik Müttefiklik veya Ortaklık”  postmodern bir masaldan ibarettir. Bütün dünyanın ve insanlığın “adalet” eksenli hakiki bir barışa muhtaç olduğu şu zamanlarda, yönetici ve yönetilenleriyle ülkemizin, devletimizin, milletimizin ve hatta bütün unsurlarıyla Türk Dünyasının kendi aralarında tam bir “Stratejik Türk İttifakına”  ve “Türkler arasında dilde, fikirde, işte birlik” tarzında bir “diyaloga” ihtiyaç vardır.

         

         


        


        

         

        ** Machiavelli (1998), Hükümdar (IL PRINCIPE), 5. Basım, Çev: H.Kemal Karabulut, Sosyal Yayınlar, İstanbul.                              


Türk Yurdu Haziran 2009
Türk Yurdu Haziran 2009
Haziran 2009 - Yıl 98 - Sayı 262

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele