Kavramları Yeniden Düşünmek

Haziran 2009 - Yıl 98 - Sayı 262

        Yeni bir çağa girerken eski çağa ait ne varsa hepsinin kapı dışarı edilebileceği düşüncesinde olanlar yanılmaktadır. Farkında olunsun ya da olunmasın geçmişe ait aidiyet, mensubiyet, geçmişin bizzat kendisi, yengiler, yenilgiler, felaketler hepsi toplumla birlikte geleceğe taşınır. Aslında bugün geleceğe ilişkin idealler içerdiğinden daha çok, geçmiş içerir. Yıllar değişirken yollar da değişir ancak bu var olan envanterle birlikte mümkün olur. Toplumların olumlu ya da olumsuz anlamda -unutmaları mümkün ama- hafıza silmek diye bir imkânları yoktur.

         

         

        Değişim ve Süreklilik

         

        Her değişim, bir değişmeyen üzerinden gerçekleşir. Değişerek devam etmek; devam ederek de değişmek tarihi gerçekliğin özüdür. Tarihe ve topluma yönelik olarak bakışlarda ve algılarda zaman içinde farklılıklar söz konusu olabilir. Ancak bundan -farklılara aşırı işlevler yükleyerek- siyasi ve sosyal dönüşümlerle birlikte toplumların tarihleri ve geçmişlerinin de tümüyle değiştirilip dönüştürdükleri gibi bir sonuç çıkarılamaz.  Bu anlamda her çağ; bir din, her ilerleme bir dil ya da bir toplum yaratmaz. Değerlerin önemli ölçüde dönüşmesi, farklılaşması hatta başkalaşması da mümkündür ama tümüyle her hangi bir değerin toplumlar tarafından tümüyle reddi miras edilmesi söz konusu değildir. Toplumlar jeopolitikleri, dilleri, hafızaları ve imanları üzerinden yükselir ya da düşerler. Arşivler toplumların çağ değiştirirken bunu mevcut hafıza ve yapılarının üzerine yaptıkları ilavelerle gerçekleştirdiklerinin, sayısız örnekleriyle ağzına kadar doludur.

         

         

        Bütünsellik ve Farklılık

         

        Diğer yandan milletler yalnızca kap/kaçak, çömlek/çanak, bina/anıt, silah/mühimmat, anfiteatr/agora, mezar/Sezarlarıyla birbirinden ayırt edilmezler, aynı zamanda milletler,  inanç/ibadet, destan/tarih, gelenek/görenek, yengi/yenilgi, örf/adet, büyü/fal, iddia/ideal ve hatta rüyalarıyla da birbirinden ayrılırlar.

         

        Toplumlar bu mirasları sayesinde önce ne olmadıklarını anlarlar, sonra da ne olduklarının farkına varırlar. Kendilerini ve diğerlerini daha çok tanıdıkça başka toplumlara daha çok benzemek yerine onlardan daha çok ayrışırlar. Nitekim tanımanın özünde farkı keşfetmek vardır. Tanınma ise farkın ilanı anlamına gelir.

         

        Toplumların sosyolojik, ekonomik, tarihi ve kültürel gelişim hikâyeleri birbirinden farklıdır. Bunun doğal sonucu olarak da farklı aşamalardaki toplumların kavramlara ve değerlere yükledikleri anlamlar da farklı olur.

         

        Batılı olmayan toplumların entelektüellerinin Batılı kavram ve referanslarla kendi toplumlarını değerlendirmeleri kafa karışıklığını neden olmaktadır. Burada tıpkı “tavuğun yürüyüşüne özenen kekliğin kendi yürüyüşünü unutması” gibi bir durum söz konusu olmaktadır. Kendi tarihine, toplumuna ve kültürüne yabancıların gözleriyle ya da kavramlarıyla bakanlar yabancılaşmanın tuzağına düşmekle kalmaz, süreç içerisinde kendi gözlerini kullanma yeteneğini de kaybederler.

         

        Syberberg, bu anlamda Almanya’nın ruhunun farklılığından söz ederken şunları söyler: “Almanya’nın ruhu, tıpkı Rusya’nın ruhu gibi, çok özel ve çok farklıdır. Kültür, ağaçlardaki ışıklardan, geceleri belli bir yerden gök yüzünün nasıl göründüğünden oluşur. Işıklarla gökyüzü burada, her yerdekinden farklıdır. Dolaysıyla bizim bakış açımız ve duygularımız da farklıdır”[1].

         

        Diğer yandan da milliyetçilik, millet ve milli devlet gibi kavramlar, Batı kaynaklıdır. Bu nedenle de batılı toplumları değerlendirirken, onların bu kavramlara yüklediği anlam çerçevesi içinde düşünmek de gerekiyor. Burada kuşkuya neden olacak bir durum yoktur. Bu anlamda Batılı olmayan toplumların kendi düşünce kalıplarını Batılıların ürettiği kavramların içine yerleştirerek, Batılı toplumları algılamaya çalışmaları doğru bir yöntem değildir. Ancak Batı ile aynı tecrübeyi yaşamamış olan toplumların, -Batı’nın geçirdiği tarihi, ekonomik ve sosyolojik aşamaları geçirmemiş olan toplumlar- milliyetçilik, millet ve milli devlet gibi kavramlara da Batılıların yüklediği anlamları yüklemesi de doğru bir yaklaşım değildir. Bu bağlamda yapılan genellemeci ve indirgemeci yaklaşımlar kusurludur. “Asya Tipi Üretim Tarzı” ya da “Az gelişmiş ülke milliyetçiliği” gibi kavramlar bu ihtiyaçtan doğmuştur.

         

        Burada sorun taklit etme ya da adapte olma sorunu değildir. Taklit ya da tekrar bir bakıma hem kavramayı hem de başarıyı engeller. Bugün söz gelimi; Batılı devletlerin uluslaşma modellerini basitçe taklit ederek başarılı olmak mümkün değildir, hatta böyle bir durum aksine daha fazla istikrarsızlık ve şiddete bile yol açabilir[2].  “Avrupa dışı dünya, taklit etmek yerine yaratıcı olmaya yönelirse kendi sorunlarıyla baş edebilir”[3].

         

        Bir çok ülke henüz millet oluşumunu tamamlamış değildir. Onların millet inşa girişimlerinin nasıl sonuçlanacağı ise belli değildir. Bu ülkelerin Batının sosyolojik gelişme aşamalarını izlemesi söz konusu olmayabilir. Durum Türkiye yönünden çok daha özgündür: Batı ile fiziki anlamda sınır komşusu olan, tarihi süreçte Avrupa’nın içlerine kadar girmiş belirli ölçüde de Avrupa ile bütünleşmiş olan Türkiye için Batı çok tanıdıktır. İkiyüz elli yıldır Batıyı istikamet olarak alan, Batılılaşmayı hedefleyen Türkiye’de de Batı’lı kavramların tümüyle Türkiye’nin toplumsal, ekonomik ve tarihi gelişmelerini açıklamaya ne denli yeterli olduğu da sorgulanmalıdır.

         

        Duygusallık bir yana bırakılırsa Türkiye’nin Avrupa ile olan ilişki yoğunluğu, yakınlık, benzerlik ve birlikteliklerinden daha çok farklılık karşılıklarından söz edilebilir. Avrupa ile Türkiye’nin yaşadığı jeopolitik ve kültür arasında zihinsel iklim bakımından da çok büyük farklılıklar vardır. Avrupa ile Türkiye -ne kadar görmezlikten gelinirse gelinsin- tarih, coğrafya, kültür olarak farklı; ekonomik ve sosyolojik gelişme bakımından aralarında uçurum bulunan iki değişik olguyu temsil ediyorlar. Türkiye, Avrupa’nın yaşadığı kültürel, dinsel ve sosyal değişim ve dönüşümü yaşamamıştır. Avrupa’nın ne kadar kendine mahsus şartları varsa Türkiye’nin o kadar kendine özgü şartları vardır. İşin ilginç yanı da her iki dünya yıllarca birbirine karşı konumlanmış bir tavır içinde olmuş olmalarıdır. Avrupa’ya göre Türkiye tarih boyunca hep “öteki” ola gelmiştir.  Tersi de doğrudur. Çok genel olarak ifade edersek Avrupalılar için Türkler, medeniyete karşı “barbarlığı”, Hıristiyanlığa karşı “İslam’ı”, Batı’ya karşı “Doğu”yu temsil etmektedir.

         

        Sorun evrensel değerlerler ilgili değildir. Tartışılması gerekenler demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, çoğulculuk, laiklik vs. değildir. Bu değerlerin dünya ve Türkiye şartlarında bulduğu karşılıklardır.

         

         

        Kavramlar Masum Değildir!

         

        Kavramlar, kimlikler ve değerler sanıldığı kadar masum değildir. Her kavramın içinde  aynı zamanda bir zihniyet saklıdır. Her kimlik aynı zamanda bir “çıkar” saklar. Her değer de içinde de bir dünya tasavvuru barındırır. Kavramları anlamaya çalışırken bu anlamda içinden çıktığı iklimi ve taşıdığı değer yargılarını da göz önünde tutmak gerekir. Kavramlar göründüklerinin ötesinde anlamlarla da yüklü olabilirler. Bu yüzden de çoğu kez amaçların aracı olarak kullanılırlar. Bir şirketin yöneticisi bizim sattığımız maldan öte bir şeydir. “Biz bir kavram satıyoruz[4]” derken bir anlamda bu duruma vurgu yapmış olmaktadır.

         

        Günümüz dünyasında savaş da barış da silahlardan önce kavramlar aracılığıyla yapılır. Bugün bir biçimde savaşın aracı olmamış hemen hemen hiçbir kavram da kalmamıştır. İnsaniyetçilik, din, medeniyet, demokrasi, barış, özgürlük, serbestîlik vb. kavramlardan hegamonya aracı olmamışına rastlamak mümkün değildir. Bu yüzden Irak’ta demokrasi savaşla, Afganistan’da imha özgürlükle eş anlamlı olarak kullanılır hale gelmiştir.

         

        Kavramlara anlam yüklerken yukarıda ifade edilen gerçekleri göz önünde tutmak şarttır. Millet, Milli Devlet ve Milliyetçilik gibi kavramlar üzerinde düşünürken olguların bu yanlarını da ihmal etmemek gerekir.

         

         

        Millet Kavramı İle İlgili Algılar

         

        Millet, tanımı üzerinde genel kabulü olmayan bir kavramdır. Bugünkü anlamıyla millet, modernleşme dönemine özgüdür. Batıda hâkim olan anlayışa göre modern milletler tarihin belirli bir dönemine ait inşa edilmiş gerçekliklerdir. Kedourieu “Milletler keşfedilmekten çok icat edilirler” der.Werner Kaegi ise “Modern anlamda uluslar, Avrupa’da, siyasi iktidarın birleştirici merkeziyetçi eylemi olmasıydı muhtemelen oluşmazlardı” görüşünü ileri sürer[5]. Milleti doğal ve sosyolojik olmaktan çok tarihi bir muhassala olarak niteleyenler de vardır. 1962’lerde Walter Sulzbach “Millî egemenlik önce az sayıdaki beyinde ortaya çıkar. Sonra kitlelerden taraftarlar bulur. Nihayet eğitim ve propaganda ile müşterek bir varlık olur…/…Milletler yaratılır”[6] görüşünü ileri sürmüştür.

         

        Milletin, “inşa edilmiş”, “icat olunmuş”, “hayali cemaat”, “tarih içinde oluşmuş birlik”, “geleneğin icadı” biçiminde tarifleri de yaygın olarak kullanılmaktadır. Millet konusunda yapılan bu tanımlar genelde sorunludur. Sorunun nedeni milleti yoktan var edilmiş bir gerçeklik olarak gösterilmesidir. Böyle bir tanım ancak “milletin modern zamanların bir icadı olduğunu ve Fransız Devriminin peşinden hayata geçtiğini düşünürsek, yani millet tanımını yaparken vurguyu halkın egemenliği fikrine verirsek kabul edilebilir bir yorum olur. Fakat bu bakış açısı içinde hareket etmeye kalkarsak, milleti ve onun tarih içindeki gerçekliğini yok sayacağımızı da gayet iyi biliyoruz. O halde, bugün sahip olduğumuz millet ve milliyetçilik düşüncesinin Orta Çağ’da var olmadığını söylersek doğruyu söylemiş oluyoruz”[7].

         

        Kuşkusuz milletler birden bire gökten düşmemiş ya da bir takım seçkinler tarafından “ol” denince oluşmamışlardır. Toplumlar kökleri, devamlılığı ve tarihleri olan sosyolojik gerçekliklerdir. Bu nedenle milletin bir “inşa” sorunu olduğu kadar bir ifşa sorunu olduğunu da düşünmek durumundayız. Bu bağlamda Kedourieu’nin söylediğinin tam aksi olarak milletlerin inşa’dan daha çok bir keşif olduğunu söyleyebiliriz. (Keşif daha önce olmasına rağmen bilinmeyen, görünmeyen bir şeyin fark edilmesi öğrenilmesidir). Mırosloal Hroch, “Ulus-inşası hiçbir zaman yalnızca hırslı ya da narsist entelektüelleri tasarısı olmamıştır ya da milliyetçi fikirler kendiliğinden yayılmamıştır. Entelektüeller ancak bir ulusun oluşması için gereken bir takım önkoşullar hali hazırda varsa milli toplumlar ‘icat edebilirler’. Karl Deutsch ise, “çok önceleri ulus bilincinin yükselmesi için, bilincinde olunacak bir şeylerin var olması gerektiğinden söz”[8] etmiştir.

         

        Sonuçta bir şeyin var olması başka bir şey; o şeyin var olduğunun farkına varılması ise daha başka bir şeydir. Millet, bu anlamda eski çağlardan buyana var olan fakat farkında olunmayan yapıların Avrupa’daki sanayileşmeyle birlikte yeni bir siyasi varlık olarak yeni anlamlarla yüklü bir biçimde fark edilmesiyle ortaya çıkmıştır.

         

        Milletin, ilahi olanın tezahürü biçiminden tanımlayanlar da vardır. Bu algıya göre de “Hiç bir millet, hiçbir ülke, hiç bir halk, hiç bir tarih ve hiç bir devlet bir diğeri ile aynı değildir. Her milletin kendine mahsus kültürü ve karakteri vardır”[9]. Nitekim Anthony D. Smith de temel unsurları tarihi bir ülke ve demokratik anayasa düzeni olan batı tipi millet ile nesep topluluğu manasında bir etnik konsept olarak millet arasında bir ayrım yapar[10]. Subjektif ve objektif millet ayrımı yapan Hans Kohn da benzer biçimde, “bir yanda batılı, pozitif, hürriyetçi diğer yanda Orta ve Doğu Avrupalı negatif, milli milliyetçilikten” söz eder.

         

        Ernest Renan ise;  milleti din, dil, ırk, coğrafya gibi faktörlerin meydana getirdiği düşüncesini reddeder. Ona göre; “insan, ne ırkının, ne dilinin, ne de dininin, ne de nehirlerin izlediği yolun, ne de sıradağların yönünün eseridir. Sağlam duygulu ve sıcak kalpli insanların bir araya gelmesi manevî bir şuur yaratır ki buna millet denir”[11].

         

        Ernest Renan  milleti açıkça “bir ruh, bir manevî prensip” olarak tanımlar. Bu “ruh” yahut “manevî ilke”, biri geçmişte, öteki ise içinde yaşanılan zamanda bulunan iki unsurun birleşmesiyle oluşur. Bu unsurlardan birincisi, “zengin bir hatıra mirasına sahip olmak”tır. Geçmişte yaşanılan ortak acılar veya birlikte kazanılan zaferler insanları birbirine bağlar. Bu unsurlardan ikincisi ise birlikte yaşama ve olabildiğince çok ortak miras yaratma isteğidir. Bu ikinci unsurda, amaç, mefkûre, istikbal, ülkü birliği gibi hususlar yer almaktadır.

         

        Özetle Renan’a göre, milleti yaratan şey, “birlikte acı çekmiş, sevinmiş ve birlikte umut etmiş olmak”tır. Renan’a göre, millet, ortak bir maziye sahip olan ve gelecekte de birlikte yaşama arzusuna sahip olan insanlar topluluğudur.

         

                    Sadri Maksudi’ye göre ise milletler, “insan” denilen sosyal atomların birleşmesinden meydana gelmiş insani guruplardır; birbirlerinden farklı ruhi ve maddi yönleri olan varlıklardır. Bugün nasıl aynı atom parçalarından ibaret olan altını demire dönüştürmek, meşeyi çama dönüştürmek mümkün değilse, milli psikolojileri, milli karakterleri, sosyolojik bünyeleri ve hayat görüşleri bakımından birbirlerinden farklı olan Fransız milletini, İngiliz milletini, Alman milletini de İtalyan milletine dönüştürmek imkânsızdır[12].

         

        Toplumlar geçirdiği sosyolojik merhalelere göre kavramları algılamaları da farklı olabilir. Dünyada yalnızca ekonomik ve sosyolojik aşamalardan değil aynı zamanda algılama aşamalarından da söz edilebilir. Sorun gerçeğin bütününe varmak ya da gerçeği bütünüyle algılamak değil, algılara mutlak gerçeklik yüklemekle ilgilidir. Sonuçta sanmak başka bir şey olmak ise daha başka bir şeydir.

         

         

        (Devamı Gelecek)

         


        


        

        [1] Hans Jurgen Syberberg, “Almanya’nın Ruhu: Modern Tabu”, Yüzyılın Sonu,  Türkiye İş Bankası Yayını, 2. Baskı, 2000, İstanbul, S.100.


        

        [2] Wıll Kymlıcka, “Milliyetçiliğini Geleceği”,21.Yüzyılda Milliyetçilik, Derleyen: Umut Özkırımlı, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayını, İstanbul, 2008.S.165.


        

        [3]John A. Hall, “Milletleri Türdeşleştirmenin Koşulları”,21. Yüzyılda Milliyetçilik, Derleyen; Umut Kırımlı, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayını, İstanbul, 2008, S.27.


        

        [4] Richard J. BARNET, Ronalde E.MÜLLER, Evrensel Soygun, Çokuluslu Şirketlerin Gücü, s.,41.


        

        [5] Allessandro Passerin d’Entreves,La Nation de L’Etat, Sirey, Paris, 1969, s.88. Nakleden Kadir Koçdemir, Milli Devlet ve Küreselleşme, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2004, S.50.


        

        [6] Hannah Wogt, Nationalismus gestern und heuete.  Texte und Dokumente, Leske Opladen, 1967, s.,22. Nakleden Kadir Koçdemir a.g.e.s.,50.


        

        [7] Joseph R. Llobera, Batı Avrupa’da Milliyetçiliğin Gelişimi, Phoenix Yayını, Ankara, 2007,.S.3.


        

        [8] Mıroslav Hroch, “Milliyetçi Akımlardan Millete: Avrupa’da Ulus İnşası Süreci”, Türkiye Günlüğün Dergisi, Sayı: 88, Bahar 2007,s.73.


        

        [9] Schulz, Hagen; Stat und Nation in der Europaischen Geschichte, Beck, Müncehen, 1999, s.197. Weissmann, Nation, s.30-31, Reinhard, Gechicte der Staatsgewalt..s.450. Aktaran: Kadir Koçdemir, Milli Devlet ve Küreselleşme, Ötüken Yayını, Ankara, 2004,s.,157.


        

        [10] Anthony D. Smith, Milli Kimlik, İletişim, İstanbul, 1999, s.28.


        

        [11] Ernest Renan, Qu’est-ce qu’une nation, Paris, 1882, s.29 (nakleden Georg Jellinek, L’Etat moderne et son droit, (Traduction française par Georges Fardis), Paris, M. Giard & E. Brière, 1911, Cilt I, s.208).


        

        [12] Sadri Maksudi Arsal,Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1975,s,116.


Türk Yurdu Haziran 2009
Türk Yurdu Haziran 2009
Haziran 2009 - Yıl 98 - Sayı 262

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele