Muhsin Yazıcıoğlu Çelik İradeli, İpek Yürekli Adam

Mayıs 2009 - Yıl 98 - Sayı 261

        Muhsin Başkan’ı tanıdığım zaman Ankara’da Yıldırım Bayezid Yurdunda kalan Ülkü Ocaklı Gençlerin başkanıydı. Tam emin değilim ama 1973 sonu veya 1974 başı, belki bir sene önce, belki bir sene sonra, bir kış günüydü. Asistan olduğum Ziraat Fakültesinden bazı günler öğle aralarında hemen yakındaki yurt lokaline gider, bir şeyler atıştırır ve öğrencilerle sohbet ederdim. Yine öyle bir vakit yurdun lokaline girdiğimde gergin bir manzarayla karşılaştım. Veteriner Fakültesi öğrencisi olan iki arkadaş, Özcan’la Nedim, gittikçe sertleştiği anlaşılan bir tartışmanın içindeydiler. Özcan beni görünce, “Hah işte Orhan ağabeye soralım. Ağabey haksız mıyım?” dedi. Neydi mesele, ne tartışıyorlardı bilemiyordum. Sadece taraflara bakarak bir tahmin yapmak gerekse, “Nedim haklı, Özcan haksız” diye düşünürdüm. Özcan atik davranmış ve beni o pozisyonda bırakmamıştı. İkisini de severdim. Fakat iş kaba kuvvete dökülecek gibiydi. Fiziken daha güçlü olan Özcan, beni de takmazsa, sonuç kötü olabilirdi. Ben nasıl davranacağımı belirlemek için duraklamış bir haldeyken, gruba yaklaşan bir delikanlı, “Ne o Özcan ağabey, hayırdır bir şey mi var?” dedi. Özcan da “yok başkan, sohbet ediyoruz” dedi. Gerginlik sona ermiş, herkes rahatlamıştı. Sonradan öğrendim, yurt başkanı Muhsin Yazıcıoğlu idi o genç. Özcan gibi üzerinde otorite kurulması zor, üstelik kendisinden birkaç sınıf ileride olan birisi üzerinde de otorite kurduğu anlaşılıyordu.

         

         

                                                *                   *                   *

                                                              

         

        Daha sonra 24 Aralık 1995 seçimleri dolayısıyla bana milletvekili adayı olmamı teklif ettiği zaman, “Başkan, istifa edince 2–3 ay maaş alamayacağım. Evi nasıl beslerim bu zamanda?” diye ilk tepkimi ifade edince, “Hoca canın sağ olsun, düşündüğün şeye bak. Allah ne verdiyse, cebimizde ne varsa bölüşürüz” demişti. El hak, öyle bir adamdı. Ona gidip bir şey isteyen kimseyi boş çevirmemeye çalışırdı. Kendi tedarikli değilse yakınında olan mesai arkadaşlarından borç alıp ihtiyaç sahibine verdiğini birlikte çalıştığı hemen herkes bilir. Çaresiz kaldığı zaman da çok üzülürdü. İstenen, böyle üç beş kuruş maddi yardım, ya da tayin, nakil, doktor, ilaç vs olabilirdi. Hatta iktidar veya muhalefet partisinin, yabancı bir ülkenin ülkemizdeki misyonunun, bir devlet kurumunun veya bir sivil toplum örgütünün, memleket ve dünya meselelerine ilişkin bir talebi de olabilirdi. Eğer talep, memleket menfaatine ise, BBP’nin duruşuna ters bile olsa, karşılamaya çalışır, memleket menfaatine uygun değilse, nezaketle ama gerçek bir üzüntüyle reddederdi.

         

         

        Yalım Erez, 28 Şubat sürecinden sonra kurulan Ana sol-D hükümeti istifa edince yeni hükümeti kurmakla görevlendirilir. Bununla ilgili olarak destek istemeye geldiğinde, Muhsin Başkan’ın nezaketini, bir insanın isteğini yerine getirmemekten kaynaklanan üzüntüsünü ve asil reddediş gerekçesini hatırlıyorum: “TOBB Başkanıyken Prof. Dr. Doğu Ergil’e yaptırdığınız Doğu Raporunun önsözündeki kimi ifadeleri hala benimsiyorsan biz sana içinde olarak veya dışında kalarak destek olmayız.” Yalım Erez de, vakur bir şekilde, yanlış da olsa o görüşlerin kendisine ait olduğunu söylemişti.

                                               

         

                                                *                   *                   *

                      

         

                    Onda, imrendiğim, “keşke ben de böyle olabilsem” dediğim birçok davranış biçimi vardı. İşte onlardan bir kesit:

         

         

                    Bütün bir hayatı, metanet ve sabırla yaşadı. Gençlere bir sohbetinde, “İnci bulmak isteyen derine dalmayı göze alır” demişti. Bazı gergin bekleyiş durumlarında, parmak ısırma yarışına benzetirdi sabırla beklemek zorunda oluşumuzu. Hasan Çağlayan’a öğrencilik yıllarında “Ne kadar dayanıklısın bakalım” diye uyguladığı sınama da aynı kararlığın tezahürü ve denemesiydi.

         

         

                    Çok çalışkan ve dayanıklıydı. 1998’de Şubat ayında Avustralya’ya gitmişti. 21 saati havada geçen 25 saatlik bir dönüş yolculuğundan sonra uçaktan indiği gibi Kırıkkale’ye gitmiş, oradan dönüşte yine hiç uyumadan Adana’ya gelmiş ve BBP İl Teşkilâtının konuğu olarak Adana’ya gelmiş olan Rauf Denktaş’la buluşmuştu. Günde 2–3 saatlik uykuyla bir hafta – 10 gün çalıştığını bilirim.

         

         

                    Karar vermek gereken durumlarda çok titizdi, tedbirliydi. Her şeyi en ince teferruatına kadar gözden geçirmek gereğini, “Şeytan teferruatta gizlidir” diyerek anlatırdı.

         

         

                    Annesini Hacca götürmüştü. Hayırlı olsun diye ziyaret ettiğim zaman, “Anneme tavaf yaptırıyordum. Sonra dönüp gelince bizim hanım arkadaşımızın annesini öyle mahzun bize bakıyor görünce dayanamayıp, hadi sana da bir tavaf yaptırayım, diyor ve onu da sırtıma alıp tavaf yaptırıyordum” diye anlatırken çok duygulanmış ve gözyaşımı tutamamıştım.

         

         

                    Aşırı duygusallığın yön verebileceği, soğukkanlı bir şekilde konuyu ele almanın ihmal edilebileceği durumlarda “Arkadaşlar biz vatanımızı, milletimizi çok seviyoruz. Ona bu aşırı sevgimizle de zarar verebileceğimizi unutmayalım. Çocuğunu çok sevdiği için bağrına sıkıca basıp, nefessiz bırakıp, farkına varmadan boğarak öldüren bir baba gibi olmayalım.”

         

         

                    Karşısındakini incitmeden itiraz etmenin, kırmadan tartışmanın en tipik örneklerini yaşadım Muhsin başkanla. Gençlere yönelik bir eğitim programını açarken, “Türk Milliyetçiliği tek davamızdır filân dediklerine kulak asmayın, uzmanlık alanında söylediklerini anlamaya çalışın” gibi bazı şeyler söylemişti. Çok üzülmüş, hatta hareketten kopmayı düşünecek kadar kırılmıştım. Akşam kendisini aradım ve bu anlayışını benimsemediğimi, kırgınlığımı da yansıtacak kesin ifadelerle söyledim. Dedi ki “Hocam senin bu Türk milletini çok sevdiğini biliyorum; ben de uğrunda ölecek kadar çok seviyorum. Ama bu millete hizmetten daha büyük bir davan yok mu?” Tabii bir şekilde “Var; Allah’ın rızasını kazanmak. Millete hizmeti de bunun için yapmalıyız” dedim. Cevabı “O zaman benim sözüme niye itiraz ediyorsun? Ben de onu söylemiştim ama demek ki meramımı ifade edememişim. Ne söylediğin değil, karşı tarafın ne anladığı önemlidir, diye işte bunun için söylemişler” olmuştu.

         

         

                    Sonraki yıllarda onun bu milleti, sınırlarımızın ötesine taşan bir sevgiyle sevdiğine şahit oldum. Elçibey’le görüşmesi, Kırım yolculuğumuz, Doğu Türkistan meselesini TBMM’ye taşıması, Hasan Çağlayan’la Kosova gezisi, Çeçen meselesine sahip çıkışı gibi daha birçok faaliyeti, onun Türk Dünyası’na sevdasının açık delilleriydi.

         

         

                                                *                   *                   *

         

         

                    Alçak gönüllüydü. Bilmediğini öğrenmeye, yanlışını düzeltmeye çok müsait bir tabiatı vardı. İki konudaki uyarıma hak verdi ve hayatının sonuna kadar uydu. Birisi Orta Asya değil Türkistan idi. Diğeri de “Hepimizin bir kilimin desenleriyiz” sloganını açıklarken kullandığı “Türk, Kürt, Laz, Çerkez” yerine, “Türkmen, Yörük, Kürt, Tatar, Laz, Çerkez” denilmesi gereğiydi. “Çünkü Türk bunlardan biri değil, bunların tamamıdır” deyince “Yani Anadolu kiliminin desenleri bunlar. Türk de işte o kilimdir diyorsun” demişti.

         

         

                    Hapishane hatıralarından anlattıkları da hep mütevazı ve genellikle olumlu şeylerdi:

         

         

        -Koğuşta nafile oruç tutan ülkücüler, bir gün ikişer ikişer görüş bölümüne alınırlar. İçeri girdikten sonra ancak güzel yemekleri fark ederler ve iki kişi dışında, oruç olduklarını unutarak bir güzel yerler.

         

        -Çay konusunda arkadaşları arasında bir tartışma yüzünden, tahliye oluncaya kadar çay içmemiştir.

         

        -Koğuşta yeşile hasret kalmışlar ve salataların maydanozlarını, tavana yakın daracık pencerelerin önüne ekmişlerdir.

         

         

                                                *                   *                   *

         

         

                    Türkiye ona yandı. Üzülmediğini söyleyen ve Muhsin Yazıcıoğlu hakkında kötü şeyler yazan, ideolojik fanatik bazı solcular da vardı. Yazdıkları tam bir hezeyandı. 1993’teki Sivas Madımak Oteli yangınını ve diğer olayları Muhsin Yazıcıoğlu’nun Sivas’a gidip bizzat yönettiğini söyleyen bu çevreler, hezeyanları bir tarafa ya müfteri ya da algılama malulü idiler. Sadece bir örnek, Sivas olaylarından kurtulan bir insaf sahibinin ifadesi:

         

         

        "Madımak Otelinin bitişiğindeki BBP'den uzanan ellerin kurtardığı insanlar olmasaydı yangında ölenlerin sayısı 60-70'e çıkacaktı."

         

         

        Bu gerçeği saklayan, çarpıtan tanıklar da vardır şüphesiz. Arif Sağ da BBP'nin kurtardıkları arasındadır. İdeolojik fanatizmle karşı tarafın doğru bir iş yapmayacağına iman etmiş olanlar, oradan gelen doğru bir iş görünce onu çarpıtırlar.

         

         

        Bir de hayatını kaybeden 33 kişinin kimliklerini hiç sorgulamadan hepsini nasıl "solcu, alevi, aydın" olarak lanse ediyorsunuz? Eğer öyle olsaydı BBP, Sivas'ta bu kadar başarılı olabilir miydi? Şimdi Sivas Belediye Başkanı seçilen Doğan Ürgüp'ün, Sivas Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı olduğunu ve bu dernekler arasında birçok alevi derneği olduğunu biliyor musunuz? BBP'nin Sivas'ta aldığı % 50'nin üzerindeki oyun içinde alevi oylarının önemli bir payı olduğunu göremiyor musunuz? Sivaslı aleviler, BBP'yi Madımak olaylarından dolayı suçlu bulsa bu desteği verir miydi?

                              

         

        Muhsin Başkan için söylenenlere gelince, 12 Eylülden sonra yattığı hücreyi paylaştığı solcu liderlerden Nasuhi Mithat'tan sorun içeride nasıl işkence gördüklerini ve işkenceden sonra birbirlerine yardım ettiklerini... Ve sağcı da olsa solcu da olsa insaf ehli şunu sorgulasın: Askeri yönetim, kullandığı birisini 5,5 yılı hücre olmak üzere 7,5 yıl içeride türlü çeşitli işkencelerle yatırıp sonra da beraat ettirir mi?

         

         

                                    *                   *                   *

         

         

        Muhsin Yazıcıoğlu'na ve helikopterde bulunan diğer beş kişiye Allah'tan rahmet diliyorum. Çağlayan Cerit’te “Allah” dedi; Yerköy’de “Allah” demek için yola çıktı. Yani Allah yolunda öldü. O şehittir.

         

         

        Onun arkasından kötü söyleyenlere de, "Keşke Muhsin başkan'ı tanısaydınız" diyorum. Çünkü onu tanıyanların, hakkında kötü düşünebileceğine ihtimal vermiyorum.

                   

         

                    Katıksız bir demokrattı. Her çeşit darbeci anlayışa, totaliter sisteme karşı, kaynağını halktan alan bir iktidar hayal ediyordu; ama güçlü, gerçekten muktedir bir iktidar olsun diye iradesini de ortaya koyabilecek bir tabiatı vardı. Bunu 28 Şubat sürecinde göstermişti. Kin tutmazdı. 12 Eylül döneminde gördüğü eza, cefa, her türlü işkencenin hesabını yapanlardan soracak konumdayken de hiçbir şekilde o yollara tevessül, tenezzül etmedi.

         

         

                    Dündar Taşer rahmetlinin, ülkücüleri tanımlamak için söylediği: “Onlar ipeğe sarılmış çeliktir” ifadesini biraz değiştirerek Muhsin Başkan’a yakıştırıyorum: “Muhsin Başkan’ın iradesi çelik gibi, şefkati ipek gibiydi.”

         

         

                    O yiğit adamı çok özleyeceğim. Daha fazla sohbet etmediğime pişman olarak onu hep arayacağım. Tek tesellim 28 Martta Türk Ocaklı Gençler adına Halim Çıtak tarafından verilen sözdür: “Alperenler tükenmeyecek, için rahat olsun.”

         

         


Türk Yurdu Mayıs 2009
Türk Yurdu Mayıs 2009
Mayıs 2009 - Yıl 98 - Sayı 261

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele