Kırım Mektubu IV

Mayıs 2009 - Yıl 98 - Sayı 261

Dil, bir milletin millî varlığının en mühim unsurudur. İlim adamları, millet denen sosyolojik bünyeyi târif ederken, umûmiyetle “aynı dili konuşan insanlar topluluğu”ndan söz ederler. Dil, niçin bu kadar mühimdir?.. “Aynı dili konuşmak” vurgusu niçindir?

         

Dil, insanların duygu ve düşüncelerini birbirlerine aktarmalarının temel vâsıtasıdır. Fakat, bu “vâsıta”, insanoğlunun kullandığı diğer “vâsıta”lardan farklıdır. Dilin asıl malzemesi “ses”ler ve seslerden oluşan “kelime”lerdir; fakat kelimeler, bir takım şekillerin rasgele yan yana gelmelerinden ibâret harf blokları değildir. Her bir kelimeyi, karanlık bir odanın dışarıya açılan pencereleri olarak görebiliriz. Bir dilin, ne kadar çok kelimesi varsa, düşünce dünyâsına açılan o kadar çok penceresi, o kadar çok kanalı var demektir. Aynı şey insanlar için de geçerlidir. Bir insan, ne kadar çok kelime biliyorsa, dış dünyâ ile o kadar çok kanala sâhiptir. Çünkü her kelime, ifâde ettiği mânâ ve karşıladığı mefhûmla ehemmiyet kazanır. Bir dilde, herhangi bir mefhûmu ifâde edecek kelime yoksa, o mefhum ve onun karşılığı olan bilgi de yok demektir. Bir dilden başka bir dile tercüme sırasında yetersiz kelime yüzünden karşılaşılan güçlüklerin, çevireni nasıl bir sıkıntıya soktuğunu, konuyla ilgilenenler iyi bilirler.

         

Bu durum her dil için geçerlidir. Bir insan zengin bir dili bütün incelikleriyle bilirse, ilim, teknik ve felsefe dünyâsının bilgilerine kolayca ulaşabilir. Fakat öğrenilen dil, eğer millî dil, yâni insanların ana-dilleri değilse, mutlakâ bâzı problemler çıkacaktır. Çünkü ana-dille milletlerin mantaliteleri, fikir dünyâları arasında sıkı bir bağ bulunur. Milletleri, başka milletlerden ayıran, onların dilleridir; kendi dilleriyle ortaya koydukları kültürleridir; bu kültürle şekillenmiş şahsiyetleridir. Nitekim Rusça, Rus milletinin mantalitesinin, felsefesinin, dünyâya bakış açısının, başka bir ifâdeyle Rus kültürünün mahsûlü, bu kültürün taşıyıcısı ve yayıcısıdır. İngilizce İngilizlerin, Fransızca Fransızların, Almanca Almanların, Çince Çinlilerin, Türkçe de Türklerin dünyâya bakışlarının ve millî kültürlerinin hem mahsûlü, hem taşıyıcısıdır. Milletlerin, hem bütün tahsillerini başka bir milletin diliyle görmeleri, hem de kendi öz kıymetlerine bağlı, millî kültürleriyle beslenmiş millî şahsiyetler olarak yetişmeleri mümkün değildir. Başka bir şekilde söylersek, bütün tahsilini Rusça gören bir insan, etnik açıdan olmasa bile, en azından kültürel açıdan yarı yarıya Ruslaşmış demektir. Aynı şey, İngilizce ile, Fransızca, Almanca veya başka bir dille tahsil gören insanlar için de geçerlidir. Bu şekilde terbiye edilmiş, yetiştirilmiş insanlar, mantalitelerini ve kültürlerini aldıkları milletlerin basit kopyaları olarak, kendi milletlerinin iyiliğini ve kötülüğünü ayırt etme kâbiliyetini kaybederler, kopyası oldukları milletlerin gözlükleriyle çevrelerine ve dünyâya bakmaya başlarlar…

         

Bugün modern dünyâda, gelişmiş milletlerin ana-dillerini nasıl bir kıskançlıkla korudukları, bunu nasıl bir şeref ve haysiyet meselesi olarak gördükleri, dil yoluyla kültürlerini kendi ülkelerinin dışına yaymaya çalıştıkları bilinmeyen bir husus değildir. Bu yolla hedeflenen, menfaat çatışmasından ibâret olan milletlerarası mücâdelede, rakiplerin dayanma güçlerini, dirençlerini yok etmek, en azından zayıflatmaktır. Bugün, milletlerarası mücâdeleler savaş meydanlarından ziyâde, kültürel alanlara kaymıştır. Milletlerin kültürlerinin taşıyıcısı olan dil, bu hususta son derece mühim bir rol oynar. Şâyet böyle değilse, meselâ İngilizler, Fransızlar, Almanlar ve daha başkaları niçin hem Osmanlı döneminde ve hem de bugün Türkiye Cumhuriyeti’nde kendi dilleriyle tahsil veren kuruluşlar açtılar, hâlen açıyorlar, açmak istiyorlar; açılmış olanları niçin sonuna kadar desteklemeğe çalışıyorlar?.. Türklerin kara kaşları, kara gözleri için mi?.. Yoksa, kendi emellerine hizmet edecek, en azından şahsiyetleri zayıflatılmış, “beyinleri kodlanmış mankurtlar” yetiştirmek için mi?.. Aynı şekilde, İngilizlerin, Fransızların ve Almanların, hâlen menfaatleri bulunan bölgelere veya devletlere yönelik çalışmalarında, dillerini nasıl etkili bir silâh olarak kullanmaya çalıştıkları, öteden beri bilinmektedir. Osmanlı-Türk devletinin son dönemlerinde, büyük şehirlerin bir çoğunda açılıp faaliyete geçirilen yabancı okulların, devletin parçalanmasında birer “ajan yuvası” olarak oynadıkları menfî rol çok iyi bilinir. Zâten bu sebeple değil midir ki Ruslar, kendi kontrolleri altındaki Türk dünyâsında Rusçayı hâkim kılmak için her türlü yola başvurmaktan kaçınmamışlardır. Böylece Türk yurtlarının kültürel birliği parçalanmak, millî hisleri zayıflatılmak ve mukâvemetleri etkisiz kılınmak istenmiş; maalesef, bu yolda bir hayli de mesâfe alınmıştır.

         

        Geniş bir coğrafya düşününüz ki, kültürel ve etnik açıdan birbirinden farklı olmayan insanlar Âzerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Tataristan ve daha başka adlarla parça parça edilmiş; her biri için kril temelli farklı alfabeler uydurulmuş; bu sûretle yarım kimlikli, yarım ve kozmopolit kültürlü ayrı milletler ortaya çıkarılmıştır. Kezâ, bu insanlar arasında dâima menfaat çatışmaları çıkartılmış, küçük anlaşmazlıklar körüklenerek, aralarına nefret tohumları ekilmiştir. Bugün ayrı devletler olarak ortaya çıkan Türk cumhûriyetlerinin, birbirlerinin problemlerini çözmek için birlikte harekete geçme, birbirlerini destekleme husûsunda isteksiz davranmalarının altında, bizce bu parçalanmışlık ve Rus kültür emperyalizminin beyin yıkayıcı tahrîbâtı yatmaktadır. Bu yüzden bizce, bu tahrîbâtın tâmiri, millî kültürün güçlendirilmesiyle millî şahsiyetin teşekkülü ve millî değerler etrâfında kenetlenmiş, modern mânâda bir millet oluşturulabilmesi için, geniş mânâda bütün Türk dünyâsında millî dile hak ettiği ehemmiyetin mutlakâ verilmesi gerekir.

         

        Bu durum, bize göre bugün dil, edebiyat, folklor, târih, kültür, sanat ve benzeri sâhalarda pek çok problemle karşı karşıya olan ve bütün bu sıkıntıları çözmek için fazla imkânları da bulunmayan Kırım Tatar Türklüğü için de geçerlidir. Nitekim, tertiplenmiş olan bu sempozyum, söz konusu sıkıntılara bir nebze de olsa çâre bulma gayretlerinin netîcesi olarak görülebilir.

         

        Buraya gelişimizin üzerinden henüz üç ay bile geçmedi. Bu kadar kısa bir zaman içinde Kırım Tatarlarını tamâmen tanıma ve sıkıntılarını bütünüyle öğrenme fırsatı bulamasak da, bunları az çok tahmin etmek pek güç olmasa gerekir. Maddî ve ekonomik problemlerin büyüklüğünü tahmin etmek zor değildir. İş imkânları da son derece sınırlıdır. Buradaki Rusların ve Ukraynalıların Kırım Tatarlarını, bu toprakların hakîki sâhiplerini dikkate almak bir tarafa, insan yerine bile koymak istemedikleri kolayca görülebilmektedir. Uygulanan tahsil sisteminin Tatarların millî kültür ve kimlikleriyle uzaktan yakından alâkası bulunmamaktadır. Başkent Akmescit’te kulaklarımızı dolduracak bir ezân sesi bile duymak zordur. Kısacası, Kırım Tatarları bu toprakları kendi mülkleri, kendi vatanları olarak görüyorlar ama bunu Rusların da, Ukraynalıların da kabûl ettiklerini söylemek imkânsızdır.

         

        Çizilen bu kısa tablo, Kırım Tatarlarının mevcut vaziyetlerinin tahmin edilenin bile ötesinde menfî bir manzara sergilediğini göstermektedir. Mevcut nüfûs içerisinde Tatar varlığı, siyâsî bir güç olmaktan çok uzaktır. Böyle bir gücün yakın gelecekte elde edileceğini söylemek de mümkün değildir. İfâde yerinde ise Kırım Tatar Türklüğü, burada bir hayat-memat, yâni ölüm-kalım mücâdelesi sürdürmektedir.

         

        Maddî güçlükleri gelip geçici şeyler olarak görebiliriz. Bunlar zaman içinde yavaş yavaş düzelebilir. Bizce asıl tehlike, kültür alanındadır. Konuşulduğunda, kültürlerine, târihlerine, maddî ve mânevî değerlerine, kısacası kimliklerine sâhip çıktıklarını ifâde etseler bile, gerçekte Kırım Tatarları, sosyal hayatta bunların çok uzağında gözükmektedirler. Gençler bir tarafa, yaşlılar ve hatta okur-yazar insanlar bile, kendi aralarında dahi ana-dillerini pek konuşmuyorlar. Hâlbuki onları ayakta tutacak, Tatar kimliğini ve kültürünü yaşatacak yegâne şey, kendi şahsiyetlerinin ifâdesi olan ana-dilleridir. Ne yazık ki Tatarlar gerçek mânâda kendi dillerini bilmiyorlar.

         

        Bunun asıl mesûlü, hiç şüphesiz, kendileri değildir. Bunu anlayabiliyoruz. Tatar dili ve edebiyâtı, 1783 yılından bu yana, yâni iki yüz yılı aşkın bir zamandan beri ciddî mânâda bir tahsil konusu olmamıştır. Rusların baskıları, zulümleri, sindirme ve yıldırma politikaları, soy-kırıma varan sürgün uygulamaları, yurtsuz-yuvasız bırakma siyâsetleri, böyle bir tahsîle imkân tanımamıştır. Tatar dilinin gramer husûsiyetleri, kelime hazînesi, ifâde kâbiliyeti, geniş mânâda diğer Türk dilleri içerisindeki yeri, onlarla alâkası, bağlantıları ciddî ilmî tetkiklere konu edilememiştir ve sanırım Tatarcanın ciddî ve geniş bir lügati bile hazırlanamamıştır. Rus sosyal, idârî ve kültür emperyalizminin ağır baskıları altında, buna fırsat ve imkân da bulunamamıştır. İstilâcı Ruslar, Tatarların târihî kaynaklarını, kütüphânelerini, yazılı ve basılı eserlerini ya yağmalamış veya yok etmişlerdir. Bu sebeple, Tatar Türkçesinin hakîki imkânlarını tespit etmek, bütün zenginliklerini ortaya çıkarmak yakın gelecekte çok güç gözükmektedir. Kırım Tatarları, bu güç işi başarabilecek ilmî birikimle donanmış dünyâ çapında şöhret sâhibi mütehassıslara da sâhip değildir. Çatısı altında toplandığımız bu üniversitede bir Tatar dili ve edebiyâtı bölümü bulunmasına rağmen, bölüm hocalarının kendi aralarında bile Tatarcadan çok Rusça konuştukları görülmektedir. Bu bir zaaftır. Hocaları bile kendi dilleriyle konuşmayan, konuşamayan talebenin, Rusça yerine Tatarca konuşmasını beklemek ne kadar gerçekçidir?

         

        Biz Kırım Tatarcasını, Türkiye Türkçesinin ana-baba bir kardeşi olarak görüyoruz. Ben bir Türkiye Türk’ü olarak, husûsî bir Tatar dili tahsîli görmediğim hâlde, karşımda Tatarca konuşan birisini yüzde seksen-doksan nispetinde ve râhatça anlıyorum. Tatar radyosunu dinlediğimde, yapılan konuşmaları, söylenen şarkıları ve türküleri yüzde doksanlar nispetinde anlayabiliyorum. Sentaksı, gramer husûsiyetleri ve kelime hazînesinin büyük bir kısmı Türkiye Türkçesi ile aynı olan bir dili, Türkiye Türkçesinden farklı, uzak ve bambaşka bir dil olarak görmek, bunu ileri sürenlerle karşılaşmak, bana ciddî mânâda ıstırap veriyor…

         

        Türkiye Türkçesi ile Tatar Türkçesi arasında elbette bir takım farklar vardır. Fakat gözlenen bu tür farklar, Türkiye’nin batısıyla doğusunda ve kuzeyinde bile görülebiliyor. Bu tür bölgeden bölgeye gözlenen ağız farklarına bakarak, nasıl ki Türkiye’de birden fazla dil bulunduğu netîcesi çıkarılamazsa, resmî ve yazılı dili Türkiye’de her fert nasıl kolayca anlayabiliyorsa, Kırım’ın farklı bölgelerinde gözlenen biraz değişik ağızların bulunmasından hareketle Tatarca ile Türkiye Türkçesi arasında büyük bir fark bulunduğu, ikisinin ayrı diller oldukları netîcesini çıkarmak da doğru olamaz.

         

        Bugün dillerini yeniden ihyâ ve inşâ etmek isteyen Kırım Tatarlarının, târihî bir yol ayırımında bulunduklarını söylemek mümkündür: Âzerîlerin, Kazakların, Kırgızların, Özbeklerin, Türkmenlerin, Türkiye Türklerinin ve dünyânın şurasına burasına dağılmış bulunan diğer Türk topluluklarının oluşturdukları büyük bir Türk dünyâsının parçası olarak mı hayatlarını devam ettirecekler, yoksa bu topraklarda üç yüz, beş yüz bin kişilik nüfûstan ibâret bir avuç insan topluluğu olarak mı varlıklarını sürdürecekler? Çin Seddi’nden Adriyatik denizine uzanan geniş bir coğrafyaya yayılmış iki yüz milyonu aşkın, aynı kültürel ve târihî değerleri paylaşan bir Türk dünyâsının parçası olmak mı daha avantajlı ve mânâlı, yoksa üç-beş yüz bin kişilik küçücük bir insan topluluğu olarak yaşamak mı? Ben, burada bulunduğum yaklaşık üç aylık süre içerisinde, Kırım Tatarlarının zihinlerinde, Ruslar tarafından kurulduğu muhakkak olan bir bariyer gördüm. Bana öyle geliyor ki, öyle hissediyorum ki, Kırım Tatarlarının en azından mühim bir kısmı, Türkiye Türklerine, benim ve benim gibilerin kendilerine baktığımız gibi bakmıyorlar; kendilerini Türkiye Türklerinden çok Ruslara yakın hissediyorlar. Türkiye’ye, Türkiye Türklerinin diline ve kültürüne şüpheyle bakıyorlar; Türkiye’nin kendilerini asimile etmek istediği gibi bir his besliyorlar. Bu çok yanlıştır. Yetmiş üç milyonluk Türkiye’nin buna ihtiyâcı yoktur. Biz Türkiye Türkleri, Türk kelimesini, bu şekilde düşünenler gibi anlamıyoruz. Türk kelimesinden sâdece “Türkiye’de yaşayan insanlar” mânâsını çıkarmak doğru değildir. Ortak târihî geçmişimiz, köklerimiz, dilimiz, kültürümüz, örf ve âdetlerimizde görülen benzerlikler, bizleri kendi kabuklarımız içinde hapsolmamak konusunda uyarıyorlar. Bugün Âzerî, Kazak, Kırgız, Özbek, Türkmen, Tatar veya Türk olarak adlandırılmamız, aynı milletin parçaları olduğumuz gerçeğini değiştirmez. Seksen küsûr yıl önce bize de Osmanlı deniyordu; fakat bu Türk olduğumuz keyfiyetini değiştirmedi. Daha önce de Selçuklu olduk; ondan önce Göktürk idik, Hun idik; bunlar da Türklüğümüzü ortadan kaldırmadı. Dünyânın farklı bölgelerinde, bizi idâre edenlerin isimlerinden veya kabîle ve boy adlarımızdan dolayı, târih içerisinde farklı isimlerle anılmış olmamız, bizi farklı milletler yapmaz. Ben Âzerbaycan’da Âzerî, Kazakistan’da Kazak, Kırgızistan’da Kırgız, Özbekistan’da Özbek, Doğu Türkistan’da Uygur, Tataristan’da ve Kırım’da Tatar, Türkiye’de de Türk olarak anılmaktan sıkılmıyorum; bunun millî kimliğime zarar verdiğini düşünmüyorum. Bizler, büyük Türklük ağacının dalları gibiyiz. Bir dalımız Âzerî, bir dalımız Kazak, bir dalımız Kırgız, Özbek, Tatar, Türk, Türkmen; bir dalımız Uygur’dur. Ama netîcede hepimiz Türk’üz. O muazzam Türklük ağacının mensuplarıyız. Soyumuz dünyâdaki diğer milletlerinkinden, şüphesiz, çok daha şereflidir. Unutmamalıyız: Bizi çok daha güçlü ve dayanıklı kılacak olan, ancak böyle bir târih, dil ve kültür şuurudur.

         

        Dolayısıyla, Kırım Tatarları, diğer Türk topluluklarına olduğu gibi, Türkiye Türklerine, onların dillerine ve kültürlerine ihtiyatla yaklaşmamalıdırlar. Çünkü onlar özbeöz kardeşleridir; dilleri ve kültürleri de kendi dillerinin ve kültürlerinin kardeşidir. Kardeşin kardeşten çekinmemesi gerekir. Türkiye Türkleri, kendilerini hiçbir karşılık beklemeden, dünyâda başka hiçbir milletin besleyemeyeceği samîmî hislerle, kardeşlik duyguları ile sevmektedirler. Târihte olduğu gibi, bugün de Kırım Tatarlarının kötü günlerinde kendilerine kucaklarını karşılıksız açacak milletlerin başında, hiç şüphesiz Türkiye Türkleri gelecektir. Kazakların Rusların samalyotlarını atıp yerine uçak kelimesini, naski yerine çorap sözünü kullanmakta mahzur görmediklerini biliyoruz. Târihî mecbûriyetler yüzünden yeterince geliştirilme imkânı bulamamış Tatar Türkçesinde bulunmayan kelimelerin yerine Türkiye Türkçesinden kelime almak, bize göre Tatarları zaafa uğratmaz, ancak millî kimliklerinin güçlenmesine hizmet eder.

         

        Kanaatimizce, Kırım Tatarlarının millî kimliklerini sonsuza kadar ve güçlü bir şekilde korumalarının tek yolu, yukarıda çerçevesi çizilen târih, kültür ve dil şuurunu kendi aralarında yeniden canlandırmalarından geçiyor. Başka kültürlerin ve dillerin hizmetçisi olmaktan değil. Başka kültürlere ve dillere hizmet, hiç şüpheniz olmasın, bugün değilse yarın, kendilerini yok edecektir. Târihin mezârlığı, bu tür milletlerin kalıntılarıyla doludur. Hepimizin ismini çok iyi bildiği ve sanırız saygıyla andığını Gaspıralı İsmâil Bey merhûmun “dilde, fikirde, işte birlik” düstûru, bizce böyle bir şuurun ifâdesidir ve bugün her zamankinden daha fazla geçerlidir.

         


Türk Yurdu Mayıs 2009
Türk Yurdu Mayıs 2009
Mayıs 2009 - Yıl 98 - Sayı 261

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele