Ak İdil’in Kıyısında, Bir Hanbikenin Şehrinde...

Ekim 2015 - Yıl 104 - Sayı 338

         

         “Dertli Kazan, kanlı şehir! Mahzun ve mukadder ülke… Başından tacın düştü, hansız kaldın. Efendilikten indin, köle oldun. Artık şöhretin bitti, şanın kalmadı. Artık sana padişahların ziyafetlerini, hanların düğün ve bayramlarını seyretmek nerede? Nehirlerinde su yerine bal akıttın. Artık bal yerine gözyaşları akıyor. Ulu ve bedbaht ülke, mukaddes şehir! Seni büyüklerinin hırs ve menfaat severlikleri ve bu yüzden çıkan parti kavgaları mahvetti. Saltanat elinden gitti…”

         

        Süyümbike bu sözlerle veda etmişti özgürlüğüne ve Kazan Hanlığı’nın topraklarına; bense aklımda bu sözlerle girdim Kazan şehrine. Bir Ağustos sabahı, saat iki... Yüzyıllar öncesinin hüznünü içimize işletircesine soğuktu Kazan… Ağustos’un sonları demek Kazan’da soğukların ve yağışların başlaması demekmiş meğer…O kadar yolun yorgunluğuna rağmen, zifiri karanlıkta belki şehirden bir parça görürüm ümidiyle havaalanından otele giden yol boyunca gözümü kırpmadım.

         

        Mercani Camisi’nin, eski Tatar Sokağı’nın ve meydanın tam karşısında; Kaban gölünün ise kenarında otelimiz. Otelin dışarıya bakan camlı asansöründen tüm meydanı görebiliyoruz. İlk gün öğlene kadar dinlenmek için vaktimiz olsa da, orada pencerenin hemen dışında köklü bir kültürün şehri olduğunu bile bile içeride oturmak pek kolay değil. Sabah erkenden çıkıyoruz sokağa, soğuğa aldırmadan meşhur Bauman Caddesi’ne yürüyoruz. Solumuzda 18. yüzyıldan kalma bir Ortodoks kilisesi var. Cadde boyunca hediyelik eşya dükkânları, kitapçılar, kafeler sıra sıra dizilmiş. Klasik bir Avrupa caddesinden çok farklı değil.

         

        Öğle yemeğinden sonra Kazan şehir turumuz başlıyor. Kremlin denilen yer, şehir ilk kurulduğundan beri, surların olduğu ve şehrin yönetildiği en yüksek tepe. Kazan Suyu adı verilen ve İdil’in küçük bir kolu olan nehrin kenarında kurulan bu tepe, stratejik olarak da çok önemli. Ve nihayet önündeyiz.

         

        Kazan daha ilk günden bize uzun hayatından ipuçları veriyor. Giriş kapısının hemen üstünde olan kulede Hanlık dönemi, Rus dönemi ve Sovyet dönemi mimarilerini bir arada görebiliyoruz. Sadece kule değil, Kazan Kremlini’nin içi de farklı kültürlerin ve yüzyılların idarecilerinin ruhunu saklıyor.

         

        Kul Şerif Camisi’ne doğru ilerliyoruz. Resimlerde sık sık gördüğümüz bu yapıya canlı şahit olmak için sabırsızlanıyoruz. Kul Şerif yani “Şerefli Kul”, Kazan tarihinde çok önemli bir isim. Korkunç İvan’ın geriye sadece kalıntılarını bıraktığı son han mescidinin imamı. Bir din adamı değil sadece, o zamanın devlet adamı ve nihayet 1552 Kazan Savunmasının lideri ve şehidi... Adına yapılan caminin sadece 8 minaresi olduğu hatırlarda kalmış. Ne bir taş ne bir resim… Geriye hiçbir şey bırakmamış Korkunç İvan. 1995’te düzenlenen uluslararası yarışmanın galipleri olan Kazan’lı mimar bir grup inşa ediyorlar bu camiyi. 1552’de Kazan’ı aldıktan sonra Moskova’ya dönen Korkunç İvan’ın yanında götürdüğü Han tacını unutmamak istercesine inşa edilmiş Kul Şerif’in kubbesi. 8 büyük minare o zamanın 8 büyük şehrini simgelemiş. Kul Şerif’in pencereleri dua ederken semaya kaldırılan ellerin şekli gibi; bir Türk çadırının tavanını simgeliyor. Minarelerin hilalleri Tataristan’daki tüm minarelerde olduğu gibi kıbleyi gösteriyor. Fakat burada sadece minarelerin hilalleri değil yere döşenmiş taşlar da kıbleye dönük.

         

        Bir dirilişin, yeniden doğuşun habercisi olan laleler, Allah’ın birliğini gösterircesine donatmış bu muazzam yapının kenarlarını. Cami muhteşem bir turkuaz renginde; “kendi gök kubbemiz”i hatırlatmak için…

         

        İçi de dışı gibi huzurlu ve gösterişli Kul Şerif’in. 30 hafızın değişimiyle 24 saat Kur’an okunuyor. Hem müze hem ibadet yeri olarak kullanılıyor.

         

        53 metre boyunda, kızıl tuğlalarla döşenmiş Süyümbike minaresine doğru yürüyoruz şimdi de. Hafif eğik oluşu Süyümbike’nin buralardan boynu bükük gittiğini haykırıyor. Ve efsaneleşmiş hikâyesini mırıldanıyorum farkında olmadan…

         

        “Kazan Hanlığı’nın son Hanbikesi Süyümbike Hatun Kazan’a ilk ayak bastığında daha 18 yaşındaydı. Nogay Hanı Yusuf Mirza’nın güzelliği dillere destan kızıydı. Bir Rus oyuncağı hâline gelmiş olan Can Ali Han’a biraz olsun han olduğunu hatırlatmak ve kendi özüne döndürmek için eşi olmaya gitmişti. Fakat Can Ali, ‘han demek bütün varlığını milletine feda eden can demek’ düsturunu unutmuş, mal mülk sevgisiyle kör olmuştu. Meclis kararıyla Can Ali’nin öldürülmesinin ardından Kırım’dan gelen ve iyi bir yönetici olan Safa Giray Han ile evlendi sonra. Ülke, Safa Giray ve Süyümbike zamanında eski refah günlerine kavuştuğu hâlde Han’ın zamansız ölümüyle yine vatanını satan mirzaların ve Rus casuslarının kaynadığı bir yer olmuştu. Süyümbike’nin oğlu Ötemiş Giray henüz 2 yaşındaydı. Bu yüzden tacı Süyümbike taktı. Rus Çarı Korkunç İvan, Kazan Hanlığının başına bir kadının geçmesiyle hayallerine erişebileceğini ummuştu. Fakat Süyümbike’nin komutasındaki ordu Rusları iki kere püskürttü. Kazan Hanlığı’nı, başında Süyümbike varken alamayacağını anlayan Korkunç İvan Kazan meclisine bir antlaşma sundu. Süyümbike ve oğlu Ötemiş’in Rusya’ya esir götürülmesi hâlinde Kazan’ı bırakacaktı. Savaşmaktan ve parti kavgalarından bıkan Kazan beyleri, halkın Süyümbike’yi çok sevdiğini bile bile bu teklifi kabul ettiler. Bu toprakları kurtarmak uğruna ömrünü feda eden ve hiçbir mücadeleden kaçınmayan bu kahraman Türk kadını özgürlüğünü de feda etmeye hazırdı. Önce eşi Safa Giray’ın kabrine sarılıp ağladı, öyle ağladı ki onu götürmeye gelen Rus elçisinin bile onunla beraber ağladığını yazdı kaynaklar. Ardından yaptırdığı Han mescidinin minaresinde veda etti Kazan halkına… Rus sarayına gelir gelmez oğlundan ayırdılar ve Süyümbike’yi Kasım şehrine sürdüler. Kazan mirzaları pişmandı, ama hiçbir gözyaşı Süyümbike’yi geri getirmiyordu. Korkunç İvan ise sözünü tutmadı ve haince Kazan’a tekrar saldırdı. Bunu haber alan Süyümbike genç yaşında vatan topraklarından uzakta kahrından öldü. Korkunç İvan ise tüm Kazan’ı yakıp yıktığı ve taş taş üstünde bırakmadığı hâlde nedense bir tek Süyümbike’nin yaptırdığı Han mescidinin minaresine dokunamadı.”

         

        Kazan Hanlığı’ndan kalan belki de tek emanet olan karşımdaki şu minarenin ne dertli hikâyesi vardı. “Süyümbike Minaresi” bana hırsın, kibrin ve menfaat peşinde koşmanın bir insanı en dibe batırmak bir yana bir hanlığı dahi en dibe batırdığını hatırlatıyor. Evet, 1552 senesi Kazan’ın Rusların eline geçtiği seneydi ve bu sene “Alçaklık aptallığı yenmişti”…

         

        Minarenin tepesinden kopup gelen soğuk bir rüzgâr beni ürpertip kendime getirirken o kadar fedakârlığının sonucunda bu toprakları kurtaramayan Süyümbike’nin çığlıklarını da kulaklarıma dolduruyor…

         

        Kremlin’den aşağı inip Mercani Camii’nin bulunduğu eski Tatar bistesine, mahallesine gidiyoruz. Burası da Kazan’ın diğer sokakları gibi sessiz. Rengârenk desenli evlerin arasında yürürken bu muhteşem mimariyi hafızamıza kaydetmek yetmiyor; adım başı fotoğraf çekiyoruz.

         

        Şehabettin Mercani son dönemin önemli Türk-İslam düşünürlerinden. Kazan'da boş inançların bırakılması, çağdaş bilim ve tekniğin benimsenmesi yolunda çalışmış bir âlim. "Usul-i cedit" ve “ceditçilik” adıyla anılan yenilik hareketinin öncülerinden olan Mercani, Tatar millî şuurunun gelişmesine katkı sağlayan pek çok tarihî esere de imza atmış seçkin bir Tatar aydını. “Mercani Camisi”nin ismi de Şehabettin Mercani’nin 1850’den itibaren burada görev almasından geliyor. Aslında cami, Şehabettin Mercani’den önce II. Katerina döneminde yaptırılmış. Mercani dönemi de dâhil olmak üzere eklemeler ve yenilemelerle günümüze bu hâliyle gelmiş. Aynı zamanda Kazan’ın Rusların eline geçtiği zamandan beri yaptırılan ilk taş cami olma özelliğini taşıyor. Daha önceleri kalıcı olmaması için ve yakılması kolay olduğu için(!) sadece ahşap cami yapımına izin verilirmiş. Mercani Cami sadeliği ve samimiyetiyle kendini bize hayran bırakıyor.

         

        Ertesi gün Bulgar şehrine gitmek üzere İdil’in (Ruslar’ın deyimiyle Volga) üzerinde bir gezintiye başlıyoruz. 2,5 saatlik bu uzun yolculukta şiddetle esen rüzgâra aldırmadan vapurun açık olan kısmına çıkıyor ve dakikalarca Avrupa’nın en uzun nehrini; İdil’i bu güzel yeşillikleri ve manzarasıyla seyre dalıyorum. Kim bilir kimler geçti bu nehir üzerinden, kim bilir hangi şarkılar söylendi bu topraklarda, kimlerin isimleri kayboldu tarihin tozlu sayfalarında? Attila, Almus Han, Batu Han, Berke Han ve daha niceleri… Hiç bitmesini istemediğim bu yolculuğun da her şey gibi sonu geliyor ve vapurdan iniyoruz. Bulgar şehrine gitmek için küçük elma ağaçlarının yanında otobüsün gelmesini bekliyoruz.

         

        İslamiyet’i kabul eden ilk Türk devleti olan İdil-Bulgar Türkleri, İdil nehriyle Kama nehri arasında kalan bu bölgede; “Bulgar”da İdil-Bulgar Hanlığını kurmuşlar ve 922’de Almus Han’ın İslamiyet’i resmen kabul etmesiyle ilk Müslüman Türk devleti olma özelliğini kazanmışlar. Şu an dünyanın dört bir yanından gelen arkeologlar burada kazı çalışmaları ve araştırmalar yapıyor. Müzede sergilenenlerden İdil-Bulgar Türklerinden bize kalanları görebiliyoruz; ama muhakkak gün yüzüne çıkmayı bekleyen daha bir sürü kalıntı var.

         

        Atilla’nın ele geçirdiği yerlerin bir haritasıyla başlayan müzede, Türk tarihini bir bütün olarak görmek mümkün. Haritanın hemen yanında Orhun Yazıtları bizi karşılıyor. İnce dokunmuş mezar taşlarından küpelere, kolyelerden taraklara, hamam kurnalarından minyatürü yapılmış camilere ve medreselere kadar İdil Bulgar bölgesi bize medeniyetin o zaman bile ne kadar gelişmiş olduğunu gösteriyor.

         

        Akşam Kremlin’in muhteşem ışıklandırmasıyla gece hâlini görmek için Kazan sokaklarına çıkıyoruz. Kazan gece çok daha canlı; şarkı söyleyenler, piyano çalan gençler, çeşit çeşit kalpaklar, matruşkalar, kutularla dolu hediyelik eşya dükkânları yorgunluğumuzu unutturuyor.

         

        Nihayet Kazan’ı güneşli görebilmek nasip oldu. Raif Manastırı’na gidiyoruz bugün. Raif Manastırı kurulduğu günden itibaren Müslümanlara yönelik yoğun misyonerlik faaliyetlerinin yapıldığı bir kilise. Zaman zaman Müslüman çocukları dahi kaçırıp şehirden 30 km uzaklıkta, ormanın içinde olan bu bölgede Hristiyanlaştırma ve Ruslaştırma faaliyeti gerçekleştiriliyormuş. Gözü yaşlı anneler manastırın kapılarına dayanıp alabilirlerse alıyorlarmış çocuklarını.

         

        Yol boyunca kayın ağaçları ve çeşitli göller bize eşlik ediyor. İlk önce manastırın hemen yanında bulunan sessiz kurbağaların olduğu gölü ziyaret ediyoruz. Burada bir sürü kurbağa olmasına karşın ortamın frekansıyla kurbağaların çıkardığı seslerin frekansı birbirini sıfırladığı için sesleriniduyamıyormuşuz meğer. Efsaneye göre manastırın yapıldığı ilk zamanlar papazlar ve rahibeler kurbağa seslerinden ibadet edemiyorlarmış bu yüzden Allah’a dua etmişler. Öyle içten etmişler ki o zamandan beri bir kurbağa sesi dahi çıkmamış.

         

        Öğle yemeği yemeye çocuk tiyatrosunun karşısındaki “Tatar Avul”una gidiyoruz. Avul Tatarca’da köy demek. Burası yeni yapılmış sembolik bir köy. Evlerin bazısı lokanta bazısı kurs veya çeşitli etkinlikler için kullanılıyor. Girdiğimiz yer, en büyük evlerden biri. Birbirinden renkli kıyafetlerle yöresel oyunlarını oynayıp şarkılar söylüyor bize bir grup. Onların halk müziği olan “Ay Bılbılım” şarkısını öğretiyorlar bize;

         

        Ay bılbılım, vay bılbılım,
Ak İdil’nin kamışı.
Tan aldınnan çut çut kila,
Sandugaçlar tavışı.

        Ay bılbılım, vay bılbılım,
Kunıp sairyi tallarga.
Sinin turda sırlarımnı,
Söyliym sandugaçlarga.

         

         

        (Ay bülbülüm, vay bülbülüm
Ak İdil’in kamışı.
Şafak sökerken hafifçe duyulur
Bülbüllerin sesleri.

        Ay bülbülüm, vay bülbülüm
Söğütlere konup şakıyor.
Senin hakkında sırlarımı
Söylüyorum bülbüllere)

         

        Sonunda Tatarların millî bayramı olan sabantoyunda oynanan bir yarışmayı da kendi aramızda oynayıp yüzlerimizde tebessümle ayrılıyoruz oradan…

         

        Son gün… Nasıl çabuk geçti ne zaman bitti bu yolculuk anlamadan sabahtan öğle saatlerine kadar adeta Kazan’ın içinde koşturuyoruz. Abdullah Tukay Müzesi’ni ziyaret ediyoruz önce. Abdullah Tukay, Tatar Türklerinin millî şairi. Genç yaşta tüberkülozdan hayatını kaybetmiş. Onun anadil şiiri( Ey tugan til..) şu an millî marş olarak söylenmekte. Müzede Tukay’ın temsili çalışma masası, yazı yazdığı çeşitli dergiler, okuduğu kitaplar, Tatar halk hikâyelerine kazandırdığı kahramanları görüyoruz.

         

        Müzeden çıkıp Kazan sokaklarında yürürken yine pek çok cami ve medreseyle karşılaşıyoruz. Tataristan’da kehribarın da ünlü olduğunu öğreniyoruz. Kocaman bir mücevher dükkânına girip kehribar bilekliklere ve yüzüklere bakıyoruz. Ama maalesef kehribar bir tesbih bulamıyoruz. Oradan Bauman Caddesi’ne koşturuyoruz, kitapçıları görebilmek için. Yüzlerce Tatarca ve Rusça kitabı bir arada görmenin heyecanıyla bu dilleri ne kadar çok öğrenmek istediğimin farkına varıyorum…

         

        Öğleden sonra yolumuz Sviyazk Adası’na düşüyor. Korkunç İvan’ın Kazan’ı ele geçirmek için inşa ettirdiği bir kale şehir aslında burası. Züye nehri ve İdil nehrinin birleştiği bir yerde olan ada, ağaçtan yapılmış bir kiliseyle karşılıyor bizi. Ayasofya özlemini yansıtan ve görkemli bir kilise daha yükseliyor arkasında. Tatarların ve Rusların yaşadığı bu küçük adada yine birbirinden güzel ve şirin evler yol boyu bize eşlik ediyor. Sviyazk adasını ve güzel manzarasını arkamızda bırakırken gezimiz boyunca sevecenliğini ve gülen yüzünü bizden esirgemeyen rehberimiz Zulfiya Ahmadullina’ya da veda etmek zorunda kalıyoruz.

         

        Sırada bir Tatar tiyatrosu izlemek var. Ali Asgar Kemal ismindeki meşhur Tatar tiyatrosunda Tatarca oyunlar devamlı oynanıyormuş. Bizim gideceğimiz tiyatronun ismiyse “Seviyor musun, sevmiyor musun?”. Toplumda giderek azalan sevgi konusunun işlendiği oyun mizahi bir tarzda işlenmiş.

         

        Son günümüzün akşamında Mercani Camisi’nin mütevaziliğini ve eski Tatar sokağının sevimliliğini tekrar görmek arzusuyla oraya doğru gidiyor ayaklarımız. Sessizce dolaştıktan sonra otele dönüyoruz istemeyerek. Bizi havaalanına götüren otobüse biniyoruz. Şehre veda ederken bakışlarımı camdan, Kazan’ın akşamından ayıramıyorum. Buradaki her bir adımım, her bir dakikam küçüklüğümden beri yaşamak istediğim yegâne anılardı. Buraya bu hayalimi biricik babam sayesinde gerçekleştirmenin mutluluğu ile geldim ve şimdi buradan ayrılmak üzere olmanın verdiği acının gözyaşlarıyla gidiyorum… Rabbim bize bu topraklara bir daha gelmeyi ve gitmeyenlere de gidip görmeyi nasip etsin…

         


Türk Yurdu Ekim 2015
Türk Yurdu Ekim 2015
Ekim 2015 - Yıl 104 - Sayı 338

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele