Türk Dünyası Penceresinden

Ekim 2015 - Yıl 104 - Sayı 338

         

        Kaşgarlı Mahmut “Divanü Lugati’t- Türk” adlı eserinde “Ben Muhammed oğlu Hüseyin oğlu Mahmud gördüm ki ulu Allah devlet güneşini Türk burçlarında doğurmuştur; göklerin çarklarını onların ülkeleri üzerinde döndürmüştür ve onlara Türk adını vermiştir.” ibaresinin üzerinden geçen birkaç asır sonra Türk boyları hâkimi oldukları topraklarda yavaş yavaş bağımsızlıklarını yitirmişlerdir. 1552’de Kazan, 1556’da Astrahan’ın düşmesiyle İdil-Ural Türklüğü, 1598’de Batı Sibirya Türklüğü, 1604’te Noğay Türkleri, 1731’de Kiçi Cüz Kazakları, 1783’te Kırım, 1828’de Kuzey Azerbaycan, 1859’da Kuzey Kafkasya Türkleri, 1865-1884 arasında Batı Türkistan Türkleri Rus hâkimiyeti altına girmişlerdir. 1758-1765 arasında da Doğu Türkistan Türkleri Çinlilerin hâkimiyeti altına girmişlerdir. 19. asrın sonlarında Balkanlar, Mısır, Suriye, Irak ve İran Türklerin hâkimiyetinden çıkmıştır. Ancak bu ülkelerde hâlâ Türkler yaşamaya devam etmektedir.

         

        1944’te Kırım, Karaçay- Malkar ve Ahıska Türkleri, Sibirya ve Türkistan’a sürülmüşlerdir. Ayrıca yirminci asrın ikinci yarısında Karaçay Kumuk Türkleri (15 + 4 köye), 1917’lerde Özbekler, muhtelif tarihlerde Kuzey ve Güney Azerbaycanlılar, Balkan Türkleri, 1953-1954 arasında Uygur ve Kazaklar, son dönemde ise Afganistan’da ve Irak’taki Türkler Türkiye’ye göç etmişlerdir. Tüm bu topluluklardan ve Kıbrıs Türklerinden bir gurubun da Avrupa, Amerika ve Arap ülkelerine göç ettiği bilinmektedir.

         

        Bağımsızlıklarla birlikte bazı bölgelerde Türklerin kültürel kimliklerini oluşturan unsurları da kaybettiği görülmektedir. Rus papaz ve Türkolog N. İlminskiy; “…Yabancı milletlerin eğitilmesi bunların Rusya’nın ruhuna yakınlaştırılması, istikbal için büyük siyasî önemi olan bir vazifedir… İnanç ve dil bakımından Ruslarla kesin olarak kaynaştırılmaları, yabancı milletlerin eğitim sisteminin erişmek istediği son amaç olmalıdır.” diyerek Türkistan’ı Ruslaştırma siyasetini başlatmıştır. Bu siyasetin temelinde Sovyetler Dönemi’nde Ruslaşmaya engel olarak gördükleri; din, kültür temeline dayanan birlik duygusu yıkılmaya gayret edilmiştir. Bu doğrultuda 1862’de Hristiyanlaşmış Kreşen Tatarları, 1871’de Çuvaş Türkleri için Kiril alfabesi hazırlanmış ve uygulamaya koyulmuştur. Onları Yakut Türkleri takip etmiştir. Fakat Çarlık rejiminin uygulamaları, misyonerlerin Türk dilli ahali arasındaki faaliyeti, bazı Türk dilli halklara Kiril alfabesinin zorla kabul ettirilmesi, Rusya’da yaşayan Türkler arasında Rusluğa karşı bir nefret uyandırmıştır. İşte bu yüzden Ruslar taktik değiştirmiş ve Latin alfabesine geçilmesi gerektiği dillendirilmeye başlamıştır. 1918 yılında I. Komünist Parti Toplantısı’nda; “Türkçeyle birlikte Rusçanın da devlet dili olarak ilan edilmesi” kararıyla sonlanmıştır. Bunu takiben; “Ana dille birlikte Rusçanın da öğretilmesinin önemli olduğu” KPSS Programına alınmış ve “SSCB’de yaşayan tüm halkların uluslararası ilişkilerde kullanacağı dilin Rusça olduğu” belirtilmiştir.   

         

        Türkistan’da amaçlanan “edebî diller üzerinde milletler ortaya çıkarma politikası”, Etnik grupların ve küçük özel toplulukların kolaylıkla erimelerine yol açmıştır.Uygulamanın sonuçtaki başarısını L. İ. Brejnev; “Rus tili –SSSR xalklari dostliği va xamkorliği tili. ... Rus tili xozirda eng ilgor va tarakkiy etgan til sifatida xalklarni birlashtiruvchi ikkinchi ona tiliga, millatlarara tilga aylandi” diyerek açıkça ortaya koymuştur.

         

        Böylece yarım asır içinde Türkistan’da birkaç defa alfabe değiştirilmiş ve yeni edebî diller icat edilmiştir. Hâlihazırda Türkçe; yirmiden fazla edebi dil ve 150 yıldan bu yana yaşanan kültür değişimi ile sosyal değişimler, bugün başta dil olmak üzere çözüm bekleyen yüzlerce problemle karşı karşıya bulunduğumuzu görürüz.

         

        Ayrıca kültürel kimlik kaybı veya değişiminde Rus bilim adamlarının tarih ve edebiyat araştırmalarının Türk boylarının tarih ve medeniyetinin bir bütün olduğunu inkâra dayandırılmasının da rolü büyüktür. Karşılaştırmalı Türk edebiyatı tarihi çalışmaları özellikle arka plana atılmıştır. Türk edebiyatının önde gelen eserleri ve sanatçıları boylar arasında yanlış paylaştırılmış. Fuzuli, Nevai, Mahtumkulu, Abdulla Tukay gibi sanatçıların dini özellikler taşıyan eserleri yok sayılmıştır. Rus araştırmacılar tarafından derlenen masallar, destanlar, Oğuz Han, Dede Korkut, Köroğlu, Nasreddin Hoca gibi Türk dünyasının müşterek edebi ürünleri ve şahsiyetleri, Sovyetlerin siyasetine uygun değişim veya kısaltmalara maruz bırakılmıştır. Türk dünyasının Türkiye ile XIX. asrın sonlarında başlayan ve yirminci asrın başlarında yoğunlaşan ilişkileri 1925 yılından itibaren Ruslar tarafından ciddi şekilde engellenmiştir.

         

        XIX. asrın sonları yirminci asrın başlarında dünyada yaşanan gelişmelere paralel olarak ve milliyetçilik akımıyla birlikte ilişkilerde gözle görülür bir değişim yaşanmıştır. Gelişmekte olan Türkçülük fikrini Rusya’dan gelerek Osmanlı topraklarına yerleşen Yusuf Akçuraoğlu (Üç Tarzı Siyaset- 1904), Ahmet Ağaoğlu ve Hüseyinzade Ali Bey gibi muhacir bilim adamları da yaygınlaştırmıştır. 24 Aralık 1908’de “Türk Derneği”, 1911’de Selanik’te “Genç Kalemler”(Z. Gökalp, Ö. Seyfettin, A. Canip) dergisi, 1911’de “Türk Yurdu” cemiyeti (M. E. Yurdakul, Akil Muhtar, A. Hikmet Müftüoğlu, A. Ağaoğlu, Y. Akçura vb.) ve 1912 “Türk Ocağı” kurulmuştur.

         

        XIX. yy sonları XX. yy başlarında İstanbul -Kazan -Bakü - Bahçesaray - Türkistan coğrafyasında siyasi, fikri ve edebî alanlarda ilişkiler yoğunlaşmıştır. XIX. asrın sonu XX. asrın başlarında tüm Türk dünyasında Osmanlı aydınlarının etkisi vardır. Hac ziyareti öncesinde İstanbul’a uğrayan Tataristan coğrafyasından ve Türkistan’dan gelen hacılar gördükleri değişimleri, görüştükleri Türk aydınlarının fikirlerini, kitapları ülkelerine taşımışlardır. Özellikle Mevlana’nın, Süleyman Çelebi’nin, Yazıcıoğlu Muhammed’in kitapları XX. asrın başlarına kadar onların manevi hayatını önemli ölçüde etkilemiştir.

         

        Rusyalara esir düşmüş Osmanlı askerlerinin bu coğrafyadaki faaliyetleri de ilişkilerin devamında önemli bir faktördür (bakınız: “Çin-Türkistan Hatıraları” A. Kemal İlkul, Ötüken Yayınları, yayına hazırlayan Yusuf Gedikli; “Asya’da Beş Türk” Adil Hikmet Bey).

         

        Edebî, fikri, ticari ilişkilerin yanı sıra özellikle son dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nun içine düştüğü savaş ortamında Türk coğrafyaları kayıtsız kalmamış, askeri ve maddi yardımlarda da bulunmuştur. Birkaç örnek vermek gerekirse bu konuda en eski kayıt 1788 Osmanlı-Rus savaşına kadar uzanmaktadır. 1788 Haziran ayında Türkistanlı Mehmed Bahadır, Hokand'dan hac niyetiyle yola çıkar. Erzurum'a geldiğinde Osmanlı'nın savaş için asker topladığını işitir. Bunun üzerine hacca gitmekten vazgeçen Mehmed Bahadır dört arkadaşıyla beraber savaşa katılmaya karar verir. Balkan Savaşı (1912 -1913) sırasında da hac için Mekke ve Medine’de bulunan Türkistanlı hacılar ile öğrencilerden bazıları gönüllü olarak Osmanlı ordusuna katılmışlardır. Türkiye'ye yakınlık özellikle Balkan Savaşı sırasında kendisini belli etmiştir. Kazan Türklerince Hilal-i Ahmer'e çokça para yardımı yapıldığı gibi, Türk ordusunda hizmet görmek üzere gönüllü asker ve hemşireler de gelmiştir. 1912 senesinde Medine’de öğrenci olan 400 kadar genç, Balkan Savaşı’na gönüllü katılmak üzere İstanbul’a gelir ve Edirne düşmandan geri alındıktan sonra Medine’ye dönerler. I. Dünya Savaşı sırasında Türkiye’ye askeri yardımın ilginç bir şekli Kadı Abdürreşid İbrahim Efendi tarafından gerçekleştirilmiştir. Kadı Abdürreşid Almanya'ya esir düşen Kazan Türkleri ve Başkurtlardan İngilizler ve gerekirse Ruslara karşı da savaşmak üzere gönüllü kıtalar toplamıştır. Bunlardan bir tabur (Asya taburu) Irak Cephesi’nde savaşmak üzere Türkiye'ye gelir ve birçok şehit verir. Mekke ve Medine'de hac ibadetini tamamlayarak Türkistan'a dönmekte olan 40 kadar hacı, Çukurova'da iken I. Dünya Savaşı’nın başladığını öğrenince yurtlarına dönemeyip orada kalırlar. Harp esnasında burada bazı işlerde çalışarak geçimlerini temin ederler. Çukurova, Fransızlar tarafından işgal edildiğinde Türkistanlılar Tarsus'ta Fransızlara karşı ilk silahlı mücadeleyi başlatanlar arasında yer alırlar.

         

        Türkistanlılar daha Balkan Savaşı yıllarında Türkiye’ye para yardımına başlamışlardı. Mesela, Kazan Türkleri bu yıllarda Hilal-i Ahmer'e hatırı sayılır ölçüde para göndermiştir. Berlin'de yayımlanan "Yaş Türkistan" dergisinde yer alan bir makaleye göre, Balkan Harbi yıllarında Türkistan'ın Akmescit şehrinden Sadık Ötegenov isimli bir Kazak, küçük heybesinin iki gözüne doldurmuş olduğu altınları Rusya'nın başkenti Petersburg'a getirir. Burada okuyan hemşerisi Mustafa Çokay'ın evine gider ve ondan kendisini Osmanlı elçisine götürmesini rica eder. Elçilikte, ihtiyar Kazak; elçi Turhan Paşa’dan, Türkistanlı Türk kardeşlerinin sevgi ve sempatisinin küçük bir ifadesi olmak üzere getirdiği yardımı gerekli yere ulaştırması için ricada bulunur. Yine bu dönemde Medine’de okuyan Kazak öğrenciler askere yardım için harçlıklarından 200 lira toplarlar. Balkan Savaşı’nda Kazakistan'da yayımlanmakta olan "Aykap" gazetesinin bu konudaki haberine göre, öğrenciler topladıkları paraları Medine valisi Basri Paşa’ya teslim ederek, ondan bu yardımı Hilal-i Ahmer cemiyetine ulaştırmasını ister.

         

        XX. asrın başlarında yaşanan bu gelişmelerin bir benzerini de yirmi birinci asrın başlarında görmekteyiz. 1990 yılından itibaren bağımsızlıklarını ilan eden Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Azerbaycan’ın kendi aralarında ve Türkiye’yle ekonomik, kültürel, siyasi işbirliklerine gittiği gözlenmektedir. Azınlık olarak yaşadığımız Balkan coğrafyasında da özellikle ekonomik faaliyetler başta olmak üzere, eğitim ve kültür alanında da yoğun ilişkiler yürütüldüğü bir dönemdeyiz.  Ancak "yeni dünya düzeni!" söylemi bağlamında gerek Irak gerek Suriye gerekse Doğu Türkistan, Kırım, Kafkaslar ve İran coğrafyasında yaşayan soydaşlarımıza "savaşlar" nedeniyle duvarlar örülmeye çalışıldığını görüyoruz. 100 yılı aşarak Türklerin siyasi, kültürel ve sosyal hayatını kimi zaman şekillendiren kimi zaman derin izler bırakan kimi zaman ise sessiz çığlıklarını duyurmayı hedefleyen “Türk Yurdu” dergisi ekim sayısını “Türk Günü” münasebetiyle Türk dünyasından yazar, şair ve araştırmacılara ayırmıştır. Gönül isterdi ki tüm Türk yurtlarından yazılar gelsin ve yayımlansın. Ulaştığımız isimler ve coğrafyalardan yazı gönderenlere teşekkürü bir borç bilirken yazı ver(e)meyenlere sitemimiz var, ulaşamadığımız yurtlardakilere de bir özür borçluyuz.


Türk Yurdu Ekim 2015
Türk Yurdu Ekim 2015
Ekim 2015 - Yıl 104 - Sayı 338

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele