Modernite Karşısında İslam Geleneği; Müceddid/Mehdi Beklentisi

Ekim 2015 - Yıl 104 - Sayı 338

 

Uzun ince bir yoldayım

Gidiyorum gündüz gece

 Bilmiyorum ne haldayım

Gidiyorum gündüz gece

(Âşık Veysel)

 

        Esasen, İslam geleneği, Sanayi Devrimi’ne gelinceye kadar tarihin hiçbir döneminde herhangi bir meydan okumayla karşılaşmadı. Ne Müslümanlar İran ve Türkistan’a ulaştıklarında ne de Batı’da Endülüs’e ayak bastıklarında karşılaştıkları birikim, kültür ya da yaşama biçimleri İslam geleneğini geriletecek ya da bozacak etkiler yaratamadılar. Bağdat muhitinde ortaya çıkan nakli akılla ve Kitapla anlamaya çalışan fıkhi ekole karşı İmam Şafi ya da Ahmet İbn’i Hanbel’in çabalarını sonuç veren gelişmeler ise İslam geleneğinin içinde cereyan eden ve onu zengin ve güçlü kılan dâhilî entelektüel çalışmalardı. Gazali’nin müthiş felsefesi ile geriye püskürtülen Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Rüşd’ün Eski Yunan’dan mülhem felsefeleri dahi İslam geleneğini sarsan meydan okumalar olamadılar. Tüm bu karşılaşmalar İslam coğrafyası ve geleneği içinde ve “galip olan” bir İslam gücünün potasında cereyan ediyordu. Bir başka şekilde söyleyecek olursak, galip olan ve genişleyen İslam gücü, temas ettiği her yeni kültürel ve entelektüel birikimle yeni bir yorum imkânına kavuşuyor; bu yeni yorumla Kitab’ın ve Sünnet’in herhangi bir hükmü herhangi bir zedelenmeye maruz kalmadan İslam geleneği gücünü, kavrayıcılığını ve kapsayıcılığını sürdürüyordu. Dolayısıyla ne Yunan felsefesi ne İran ilahiyatı veya Hint arifane bilgisi İslam geleneğini bozamıyor; ona ancak iştirak ediyor, İslam geleneğinin akışına katılıyordu. Kitap o kadar güçlüydü ki, karşılaşılan bu felsefe ya da hikmet birikimleri, Kitab’ın bu gücü karşısında ya Kitab merkezli bu birikime eklemleniyor ya da kaybederek yoldan çekiliyordu. Onun için ne İhvan-ı Safa çevresi, ne Mutezile ekolü ne de Batınî ekol ya da felsefeler, İslam geleneğinin omurgasına zarar veremediler; aksine İslam geleneğinin kendini tazelemesine sebep oldular, onu daha güçlü kıldılar; onun yorum alanın genişlettiler.

         

        Bununla birlikte, bu dalgalanmaların olduğu bu dönemleri “kafa karışıklığı” ve “entelektüel kaos” dönemleri olarak tanımlamak mümkün görünmektedir. Ancak bu dalgalanmalar da entelektüel olarak çok büyük şahsiyetler olan bazı zevatın ortaya koydukları ve İslam geleneğinde “Tecdit” ve “Müceddit” kavramları ile ifade edilen çalışmalarla atlatıldı. Tüm bu kaos dönemleri aslında geride oldukça zengin bir malzeme birikimini de netice verdi. Ama bu kavramlar etrafında İslam geleneği kanaatimize göre oldukça tartışmalı olan “dinin yenilenmesi” gerektiğini de kabul etmiş oluyordu. Oysa Kitap, orada yerli yerinde dururken ne oluyordu da “din yenilenmeye” ihtiyaç duyacak şekilde eskiyordu! Bu mümkün müydü?

         

        Bununla birlikte  “Sünnet’i tekrar yerli yerine koymak ve Bid’atı ortadan kaldırmak için” yapılan bu yenilemenin, her yüzyılda bir gerçekleşeceğini de gelenek kabul etmişti. Oysa az yukarıda ifade edilmeye çalışıldığı üzere “dinin yenilendiği” bu dönemlerde olup biten, öyle ciddi itikadî/teolojik tehditler değil, daha çok dinin gündelik hayata dair anlaşılma ve uygulama biçimine ilişkin oluşan tehditlerdi. Ve bu tehditler öyle, Müslümanın herhangi bir organizasyonunu tehdit etmiyor; insanların sosyal hayatını, yaşama biçimini değiştiren köklü sonuçlar yaratmıyordu. Olup biten daha çok dinin içtihat alanına dair kaynaklarının kullanılmasındaki öncelik sırası ve içtihat yapılırken aklın rolü ve yeri konusundaki tartışmalara dayanıyordu. Nitekim Ebu Hanife’nin ekolü ile onu takip eden İmam Şafi ekolü arasındaki temel fark bu hususlardaydı. Hâlbuki bu iki imam arasındaki ihtilaflardan daha önemlisi, müteakip dönemde karşılaşılacak olan Yunan, Hint ve İran geleneğinden gelen yeni bilgi, bakış açıları ve felsefelerdi. Çünkü bunlar İslam İlahiyatının da temellerine tekabül eden konular üzerineydi. Bu darbe de 11. yüzyılda Gazali tarafından başarıyla savuşturulmuştur. Ancak tekrar belirtmek gerekir ki, bu tablo içerisinde de olup bitenler, Müslüman olsun olmasın dönemin insanlarının içinde yaşamakta oldukları hayat üzerinde önemli bir sonuç üretmiyordu. Kaldı ki bu gerilimler dışarıdan gelen bir etkiyle başlasalar da o günkü dünyanın yegâne galibi olan İslam geleneğinin gücü karşısında farklı bir medeniyet ya da siyasal güç odağının yaşama biçimini Müslümanlara önermiyor ya da dayatamıyordu. Bir başka şekilde söyleyecek olursak ne kadar muhteşem olurlarsa olsunlar “Allah’ın seçtiği din”in müminleri olan Müslümanlar nezdinde İbranî ya da Hristiyanî mabetler ve kurumlar ya da İran Hint coğrafyasının uygarlık sembolleri ve iddiaları hiç bir değere sahip bulunmuyorlardı. Ne Kudüs’ün, İstanbul’un ya da Roma’nın mabetleri ya da sosyal organizasyonları ne de İran’ın sarayları basit iki kent olan Mekke ve Medine’den ve hatta çadırlardan çıkıp gelmiş Müslümanların zihnini ve imanlarını bozabilecek bir cazibeye sahip değillerdi. Dolayısıyla, bu karşılaşmalarda bu muhitlerden gelen etkiler hiçbir zaman bir meydan okuma gücüne tekabül etmediler. Çünkü dünya, Sanayi Devrimi’ne gelinceye kadar o günün bilinen coğrafyalarında birbirinden çok büyük farklar gösteren bir gezegen değildi. Hiç şüphesiz 15. ve özellikle 16. yüzyıllarda boy gösteren Avrupa’nın katedralleri, sarayları ve hatta şatoları göz kamaştırıyordu; ama gündelik hayat Semerkant’ta, Bağdat’ta, İstanbul’da nasıl ve ne kadar yaşanıyorsa, Paris’te Londra’da Viyana’da da üç aşağı beş yukarı öyle yaşanıyordu. Sonraki asırlarda da fizik yapısı itibariyle göz kamaştıran Avrupa’nın bu belli başlı kentleri, özellikle hijyenik açıdan artık bir Müslüman kentine dönüşmüş bulunan İstanbul, Bağdat ya da Semerkant ya da herhangi bir Müslüman kentle boy ölçüşemeyecek kadar da perişan vaziyetteydiler. Bu kentler sokaklarına dökülen insan dışkı ve atıkları nedeniyle sokaklarından hastalık ve necaset akan kentlerdi. Doğu kentleriyle asla boy ölçüşemezlerdi. Kaldı ki Sanayi Devrimi’ne kadar Doğu’dan Batı’ya toplumsal hayatın en önemli kısımlarını oluşturan üretim ve ticaret alanlarında da -Batı’da yeni yeni görülmeye başlayan burjuvaziye rağmen- öyle çok bariz farklar yoktu. Tarlalar insan ve hayvanlar tarafından sürülüyor, gemiler insan ya da rüzgâr gücüyle hareket ettiriliyor, kentsel mahallerde üretim el emeği ve becerisiyle atölyelerde yapılıyor, ticaret Doğu’da daha çok kadim bir yöntem olan kervanlar marifetiyle, Batı’da ise gemiler eliyle ulusaşırı coğrafyalara ulaşıyordu. Barutun gücünün farkına varılmasının bir sonucu olarak Doğu’da da Batı’da da ateşli silahlar ve toplar öteden beri kullanılıyor, savaşlar bu araçlarla yapılıyordu. Keza değirmenler su veya rüzgâr gücünden istifade ettirilerek döndürülüyordu. Pusula ve barut ulusaşırı deniz ticaretinde “coğrafi keşifler”in de bir sonucu olarak çok büyük bir alan açmıştı, ama bu gemiler de rüzgâr gücüyle hareket ediyorlardı. Bu şartlar altında karşılaşan iki uygarlık (İslam ve Batı) aslında tüm hesapları görmüşlerdi. Batı, Batı olarak kalmakta ısrar, Doğu/İslam ise tebliğe/davete devam ediyor; bu daveti bazen fetihle destekliyor, 17. yüzyılın sonlarında bile Avrupa’nın ortalarına kadar sefer yapacak gücü, iddiayı ve özgüveni kendinde buluyordu. O günün bilinen coğrafyalarında dünyada bir denge mevcuttu.

         

        Sanayi Devrimi bu dengeyi ortadan kaldırdı. Tabii ki bu birden bire olmadı, ancak 19. yüzyılın başlarına ve hele ortalarına gelindiğinde dünya artık eski dünya değildi. 18. yüzyılın ortalarında başlayan bu sıçrama, bu sanki sihirli güç, seksen-yüz yıl sonra yepyeni bir dünya, yepyeni bir dünya görüşü, yepyeni bir paradigmaya neden oldu. Biraz yukarda tasvir etmeye çalıştığımız tüm denge yapıları altüst oldu, çoğu sahneden çekildiler.

         

        Sahneyi insan aklı; onun bilgisi ve bu bilginin mümkün kıldığı araç gereçler aldılar. Bu araç gereçler kendileriyle beraber bir yaşama biçimi ve bunun kültürünü de yarattılar. Hayatımıza giren her yeni nesne hayata bakışımızı, onu eyleme biçimimizi tekrar tanımladı, yorumladı ve değiştirmemize neden oldu. Bundan daha fazlası olarak Sanayi Devrimi’nden sonraki dünyayı yaratan gelişmeler hayatı, asgari bir eğitim almadan yaşanamayacak bir etkinliğe dönüştürdü. Günümüz bağlamında konuşacak olursak sadece okuryazar olmak artık insan için yeterli bir vasıf ve hayatta kalma düzeyini ifade etmemektedir. Yani, Sanayi Devrimi ve onu takip eden süreç, insanın düşünme biçimi, aklını kullanma yöntemleri ve tüm bunların sonucu olarak başta, birlikte yaşama alanları olmak üzere insana dair tüm organizasyonel yapıların hem biçimini hem de muhtevasını kökten değiştirdi. Oysa Sanayi Devrimi’ne gelinceye kadar -Doğu’dan Batı’ya- insanoğlunun yaşamakta olduğu hayatlar arasında öyle bariz farklar yoktu. İnsanlar Doğu’da da Batı’da da üç aşağı beş yukarı birbirlerine benzer bir hayatı yaşıyorlardı.

         

        Sanayi Devrimi; eski tüm yapıları, insanlık tarihi bakımından çok uzun sayılmayacak bir süre içerisinde tamamen söküp attı, yepyeni bir dünya yarattı. Bu değişim doğal olarak önce doğmuş olduğu coğrafyada ve onun organizasyonlarında görüldü: Dün köylerde kasabalarda; tarlasında, bağında, bahçesinde hayvanların gücünden yararlanarak veya atölyesinde elinin emeğiyle, yine eli ile hareket ettirilen bir takım aletleri kullanarak üretim yapan bu insanı, işlevsiz kıldı. Dolayısıyla dün kırda, kasabada, malikânelerin civarında toprağa ve tabiata tâbi olarak yaşamakta olan bu insanlar, kaçınılmaz olarak Sanayi Devrimi’nin yarattığı mekânlarda ve yerlerde işçi ve tüketici olarak yeniden konumlandılar. Doğal olarak bu çok büyük bir sosyal ve iktisadi değişimdi ve bu değişim kendi kurallarını da yaratıyor ve bunu insanlara dayatıyordu. İnsanlar, atölyelerden, tarlalardan, kırlardan, kenar kentlerde oluşan mekânlara, sokaklara, meydanlara ve fabrikalara doluştular. Bu gelişmeler çok ciddi sosyal sorunlara, patlamalara ve çatışmalara yol açtı. Ancak süreç kaçınılmazdı. Çünkü insan aklının gücü ve onun yarattıklarının cazibesi o kadar müthişti ki ne bu sürecin altında kalan işçi köylü, ne de burjuvazi ve asiller bu cazibenin etkisinden kendilerini uzak tutamazlardı ve tutamadılar. Ve hepsinden önemli olarak, daha önceki dönemlerde sadece her toplumda bir avuç seçkinin ya da meraklının ilgi alanında bulunan bilgi, herkes için elzem ve talep edilen şeye dönüştü. Bu hem üretim için hem de bu üretimin tüketilmesi için oluşması kaçınılmaz olan sosyal hayatın inşa ve idaresi için gerekliydi. Çünkü Sanayi Devrimi’nin yarattığı dünya, eğitimsiz insana bir şans tanımıyordu. Bu süreç özellikle gelişme yıllarında aileye de şans tanımadı. Aile görünürde tabii ki vardı. Ama Sanayi Devrimi, ailenin büyük küçük demeden tüm fertlerini sadece bir üretim kaynağı olarak görüyor ve böyle var kılıyordu. Ailede herkes çalışıyordu; yaşamak için çalışmak zorundaydı. Başlangıç/olgunlaşma döneminde temelinde insanın teri ve kanının bulunduğu bu acımasız süreç, Batı dediğimiz uygarlığı yarattı. Biz, genelde Doğu, hususan da Müslümanlar, karşımızda sanki birden bire bulduğumuz bu güç karşısında, önce bir şaşkınlık, mağlubiyetler artıp farklar ortaya çıktıkça da aslında bir şok yaşadık. İmparatorluğumuzun ve İslam coğrafyasının son iki yüz yılı bu şokla başa çıkma mücadelesini anlatır. Bu dönemde biz Sanayi Devrimi’nin bu meydan okumalarına karşılık olmak üzere aldığımız tüm tedbirlere rağmen bir imparatorluk kaybettik. İslam coğrafyası ise büyük ölçüde Sanayi Devrimi’nin yarattığı bu devler tarafından işgal edildi veya sömürgeleştirildi.[1]

         

         

        “Modernite”yi Nasıl Anlamalıyız?

         

        Tarihsel olarak “modernite” kavramı daha gerilere götürülebilirse de veya şimdilerde yerini “postmodernite”ye bıraktığı ifade edilse de bize göre “modernite”, Sanayi Devrimi ve onun yarattığı dünya anlaşılmadan anlaşılamaz ve yine kanaatimize göre bu süreç devam etmektedir. Şöyle bir önermeden hareketle bu görüşümüzü temellendirmek istiyoruz: Sanayi Devrimi’nin yarattığı sonuçlar olmasaydı ne Batı’yı ne de Batı dışı toplumları, aynı şey kılan bir gelişme ve değişim baskısının içinde görmek mümkün olmayabilirdi. Çünkü kendisini özgür ilan eden insan aklı Sanayi Devrimi’ni yaratamasaydı, sadece kuru bir iddiadan ibaret kalırdı ve dolayısıyla felsefi bir tartışma konusu olmaktan öteye gidemezdi.[2]

         

        Devrimin ilk görünür olduğu anlardan bugüne, insanlık tarihi bakımından aslında çok kısa sayılabilecek yaklaşık iki buçuk asırlık bir zaman dilimi geride kaldı. Sanayi Devrimi ve onun türevi/devamı olan İletişim Devrimi’nin (Bilgi-İşlem Devrimi de denilebilir) aslında insan aklının yarattığı ve hayatımızın her noktasını işgal eden ve artık onlarsız yaşayamayacağımıza hükmettiğimiz nesneler, sadece hayatımızı işgal etmekle kalmıyorlar, aynı zamanda düşüncelerimizi de değiştiriyorlar. Aile, kadın-erkek ilişkileri, evlilik kurumu, kadının toplumsal hayattaki görünürlüğü ve varlığı, gündelik hayatın yaşanma biçimi; bunun mekânlarını inşa ve biçimlendirme vb. gibi konularda dünden çok farklı olarak bugün bambaşka kabullere ve paradigmalara sahibiz. Bu durumda “İnsanoğlunun el’an yaşamakta olduğu hayatı ve onun görünür olduğu sosyal organizasyonlar ve bunların fonksiyonları açısından İslam toplumlarına baktığımızda durum nedir?” sorusu sorulmayı hak ediyor. Çünkü Sanayi ve İletişim Devrimi’nin mahkûm ve mecbur kıldığı yaşama biçimine “modernite” diyebilirsek –ki öyledir- şöyle ya da böyle tüm İslam toplumları aralarında derece farkları da olsa “modernite”yi yaşamaktadır. Yani herhangi bir dış baskı gurubunun ya da güç odağının hesaplı-kitaplı, sistematik zorlamasına gerek kalmadan, insan aklının ürettiği nesneler ve bunların kültürü üzerinden oluşan mecburiyetler, tabii süreçler olarak bu hayatın içine Müslümanları da çekmekte, Müslümanları, bu hayatı yaşamaya mecbur ve mahkûm etmektedir. Çünkü insan uygarlığının gelmiş olduğu aşama, yaşanmakta olunan hayata katılmayı sanki bir kaçınılmazlık olarak takdim etmekte ve Müslüman toplumları, istese de istemese de her geçen gün biraz daha Batı toplumlarına benzetmektedir. Bu benzeme sadece dışarıdan bir benzeme olarak da kalmamakta, değerler sisteminde de etkisini göstermekte; başta ülkemiz olmak üzere tüm Müslüman toplumlarda, kadim kurum ve kurallar ya değişmekte ya da ortadan kalkmaktadır. Bu gün başta ülkemiz olmak üzere gündelik sosyal hayatın yaşanma ve bunun başta sokaklar olmak üzere tüm mekânlarda görünür olma biçimi arasından Batı toplumları ile aramızda bir fark görmek mümkün değildir. Ne demek istediğimizin daha iyi anlaşılması için şöyle tasavvuri bir tablo düşünelim: Mesela İslam geleneğinin başta mezhep kurucu şahsiyetleri olmak üzere Gazali, İbn-i Teymiye, Rabbani gibi geleneğin oluşmasında çok önemli roller oynamış şahsiyetleri, bir an için içinde yaşamakta olduğumuz toplumda var olsalar ve hâlimize baksalardı, bizler için hükümleri ne olurdu? Diğerlerini bırakınız Ebu Hanife dahi yaşamakta olduğumuz hayatın hâline baktığında bizlerin hesap günündeki akıbeti hakkında hangi hükme ulaşırdı? Kanaatimizce bizleri cennetin herhangi bir köşesine yerleştirmede hayli zorluk çekerdi. Üstelik bu sonuca mahallelerimizi, sokaklarımızı meydanlarımızı süsleyen camilerimize ve okunan beş vakit ezana rağmen varırdı. Çünkü onlar sokağa, sokaktaki hayatın yaşanma biçimine, sosyal mekânlarımızın tablosuna ve buradaki ilişkilerimize bakarlar ve cami ve ezana rağmen hakkımızdaki hükümlerini bu göstergeler üzerinden verirlerdi. Esasen bunda şaşılacak bir şey yoktur. Çünkü biz dahi bu imam ve şahsiyetlerin bırakmış olduğu eser ve içtihatlardan hareketle onlara gerek kalmadan kendimiz hakkında olumlu hükümler veremeyiz; çünkü kitapları ve içtihatları bize böyle bir şans tanımazlar.

         

        Bu fantezi tasavvurdan ve mütalaadan sonra sonra şu noktaya gelebilir ve İslam geleneği açısından son derece önemli olduğu kanaatinde olduğumuz tecdit-müceddit tartışması bağlamında şu soruları sorabiliriz: Dün “eskiyen din bu mücedditler marifetiyle tekrar yenilendi” ve olması gereken her şey tekrar yerli yerine kondu. Ve bu süreç diyelim ki her yüz yılda bir(ya da İmam Rabbani eliyle bin yıl için) tahkim ve takviye edildi. Ancak bu gün biz, eğer “dinde bir yenileme/yenilenme” söz konusu ise bunu nasıl yapacağız? Acaba bu üstatlarımız bu günkü dünyamıza avdet edebilselerdi, “sünneti yeniden ihya ve ebâtılı/bid’ati imha” cihetinden hangi imkân, araçlar ve yöntemlere sahip olurlardı ve bunu nasıl yaparlardı? Bunlar Kur’an dışında bir desteğe mi sahip olurlardı? Kur’an dışında bir desteğe sahip olacaklarsa eğer, bunların sıfatı ne olmak durumunda olurdu?[3]

         

        Hz. Muhammed son Resul, Kur’an son vahiydir. Başka Resul gelmeyeceğine ve Kur’an vahyi de kıyamete kadar devam edeceğine göre biz Müslümanlara düşenin, gelenekte bulunmasına rağmen oldukça tartışmalı olan müceddit ve mehdi beklentisine girmeden Kur’an’ı tekrar tekrar okuyarak ve her seferinde bir kere daha anlayarak vardığımız sonuçlar ne olursa olsun bunları insanoğluna duyurmak olmalıdır. Çünkü yegâne müceddit ve mehdi Kur’an’dır. Kur’an dışında, bir takım insanların müceddit ve/veya mehdi olarak arz-ı endam etmeleri ve/veya böyle gösterilmeleri, Kitab’a rağmen Kitab’ın dışında başka otoritelerin olacağını imâ etmektedir. Yok eğer bu şahsiyetlerden kasıt Kitab’ın yeniden anlaşılması, yorumlanması ve buradan bir sonuca varılması ise bu zaten tüm müminlerin görevi olmalıdır. Hatta burada-biraz ileri gitmek pahasına da olsa- “madem ilim tüm Müslümanlara farzdır”, burada bir farz-ı kifayeden de söz edilemez. Çünkü müceddit ve/veya mehdi beklentisinin gerekliliği ve cevazını bir kenara koysak dahi bu kabul, Müslümanların entelektüel zümresinde bir atalete neden olmakta, avamda ise istismara açık bir alan yaratmaktadır.

         

        İslam geleneği, Kur’an merkezli olarak tüm ve varidatından yararlanarak, çağın ve gelecek çağların insanlarına mesajını iletecek bir dili, hep canlı tutmalı ve insanları gerçek cennete çağırmaya devam etmelidir. Müceddit ve mehdi çağlar üstü olan Allah’ın Kitabı’dır.

         


        


        

        [1] Şunu da ifade etmek gerekir ki henüz bu şoku atlatamadan kendimizi yine Batı kaynaklı yepyeni bir gelişmeyle karşı karşıya bulduk: İletişim Devrimi. Şimdilerde dünya, Sanayi Devrimi’nin bir türevi veya devamı olarak okunabilecek olan İletişim Devrimi’nin yarattıkları ile çok daha farklı bir aşamaya evrilmiş gözüküyor. İçinde bulunduğumuz bu süreç, bu defa en az Sanayi Devrimi’nin sonucu  kadar  tüm insanlığın hayata, maddeye ve değere bakışını değiştirmektedir.


        

        [2] Nitekim insan aklı Sanayi Devrimi (ve şimdilerde İletişim Devrimi) ile yarattıklarına bakarak küstahlaştı; ve şimdi her şeyin miyarının sadece kendisi olduğunu her zamankinden daha fazla küstahça haykırmaya başladı.


        

        [3] Çünkü müceddit kavramına dair tarihsel malzemeye baktığımızda bu kişilerin neredeyse   nebevi bir mevkide mütalaa edildiklerini görürüz.

         


Türk Yurdu Ekim 2015
Türk Yurdu Ekim 2015
Ekim 2015 - Yıl 104 - Sayı 338

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele