Çağdaş Üniversitenin Dirliği Üzerine

Mayıs 2009 - Yıl 98 - Sayı 261

                    Toplumun dirliğini yönlendiren kurumların başarısı, bir gelenek oluşturmalarına bağlıdır. Bu “bilim geleneği”, “üniversite geleneği”, “demokrasi geleneği” olabilir. Çağdaş üniversite, çağdaş gelişimlere uyum yetisini kazanmış bir üniversitedir. Bu gelenekten yoksun bir üniversite ortamında “bilim üretme”, “düşündüğünü etik ölçütlerde ifade etme” gibi ilkelerin varlığı da tartışma konusu yapılır. Bilimsel tutum günlük siyasi söylemlere, “dogmalara” indirgeyince gerçek ile söylentiyi ayırt etme olanağı da olmaz. Bu süreçte sistem bir yaralı sisteme dönüşüverir. Bilimsel tartışma yerine bir tür “kan davası” estirilir. Bu ise üniversite çevresine “sosyopatik” ortamın oluşmasına yataklık eder. Cumhuriyet döneminde dünyanın en ileri düzeyle sayılabilecek üniversite anlayışı neden yara aldı. Türk Yüksek Öğretim sistemi son otuz yıldır, kendisini tüketmekle uğraşmaktadır. Üniversitede iki “sendrom” belki de kasıtlı olarak yaratılmıştır. Bunlardan biri “kimin rektör olacağı”, diğeri ise “türban sendromu”dur. Korku kültürüne dayalı bu oluşum üniversitenin dirliğini bozmuştur, bozmaya devam etmektedir. Dirliğin yara alması “kimin rektör” olacağı noktasında düğümlenmektedir. Türk demokrasisi yasama yetkisini seçilmişler yoluyla sürdürmektedir. Kendi içinde çeşitli paradokslar taşımasına karşın işleyişi seçime dayanır. Üniversite rektör seçimi üçlü bir aşamayı içermektedir. Oysa seçme bir çoğunlukla olur. Rektör seçimi ilgili yasa hükümlerine göre işler. Çoğunluk yerine yetkililer belirleyici oluyor. Söz gelişi üniversitede ilk altı sırayı oluşturanlar eşit şansa sahiptirler. Burada yapılan sıralamada son sırada yer alanın ilk sıraya girmesine yasal bir engel yoktur. Tartışılması gereken yasanın verdiği yetkidir. Azlık-çokluk söz konusu değildir. Seçimden sonra üniversiteler yasanın bu yönünü tartışacakları yerde en çok oy alanın neden atanmadığı sürecine sokulunca çalışma barışı bozulmaktadır. “rektörden yana” olanlar “olmayanlar” gibi taraftar psikolojisine sokulunca tutulan çeteleler dört yıl boyunca üniversitenin ivedi sorunuymuş gibi gündemde tutulmaktadır. Görülmemiş “kindarlık”, “dedikodu” akademisyenler aile çevrelerine kadar inmektedir. Sınavlar, kadro ilanları, kimin nereye atanacağı kahvaltı sofralarında enine boyuna değerlendirilmektedir. Artık eğitim-öğretim korku kültürü sürecine girmiştir. Bu oluşum belli bir süreçte olageldi. Bu yasa üniversitede yeniden dirliğin sağlanması biçiminde ele alınmalıdır. Belki de yasanın ilk çıkışına dönülmelidir.

         

         

                    Korku kavramı insan yaşamında doğal bir davranıştır. Yaşamak için önlem almanın yollarından biridir. Eğilim sürecinde korku, şiddet ve değer kavramları toplumsal yapıda kültürel görünümlere bürünürler. Bu kavramlardan sadece biri belirleyici rol alırsa patolojik bir biçim alır. Eğitim sürecinde de doğal bir dürtü olan korku tüm yapıp etmelerin temelinde yer alması, hem korkuyu olabildiğince besler hem de yozlaşma nedeni sayılabilir. Korkunun kültürel boyutunun bir işlevi toplumsal uyumu sağlamaktır. Bireyin üyesi olduğu toplumda bazı olgu ve kitleler yönsüzlüğe, maddileşmeye, maddeleşmeye sürüklenir. Söylemlerdeki özgürlük, özerklik kavramları yerini bulmaz, “sersem mayın” gibi her kullanana göre biçim alır. Sözgelimi özgürlük içi boş bir kavramdır. Tanımlanması oldukça güçtür. Denetimsiz özgürlük bir cinnet durumudur. Bu yanılgıya düşen bireyi de toplumu da yakar. Aslında hazırlanmış bir şablon var, ona herkes uymak durumundadır. Bu uyum süreci söylemi ezbere yaşamanın ve yaşatmanın yoludur. Yıllardır Türk yüksek öğretim sistemi tartışılmaktadır. Görünürdekine bakılırsa Türkiye’de bir YÖK sorunundan söz edilmektedir. 1970’li yıllardan itibaren yüksek öğretimdeki dağınıklık, plansızlık, savurganlığı giderecek bir kuruma gereksinme vardı. Sonunda YÖK kuruldu. Anadolu kentlerini yüksek öğretim alanındaki bu çabası bir “sendrom” yaratılarak konunun özü unutuldu. Yaratılan bu sendrom “Doğramacı”nın etrafında öbeklendirildi. Yıllarca kimlerin nasıl rektör olacağı tartışıldı. Bütün eleştiriler Doğramacı’ya yöneltildi. Doğramacı görevden ayrılınca yüksek öğretim alanındaki tartışmalar bitti. Korkulan kişi ve ekibi görevden uzaklaşmıştı. Oysa yüksek öğretimin sorunları devam etmekteydi. Öğretim elemanı yetiştirme, yayın yapmaya yönelik özerk beklentiler, uzun süre gündeme gelmedi. Tartışmak için yeni bir sendrom yaratılmalıydı. Derken Mehmet Sağlam döneminde yurt dışına yüksek lisans ve doktora için gönderilenlerin durumu tartışma konusu oldu. Doğrusu plansız ve ölçüsüzce yurt dışına gönderilenlerin önemli bir kısmı zarara uğratıldı. Yargı süreci devam eden kişiler bulunmaktadır.

         

         

                    Bu sendrom Sağlam’ın görevden ayrılmasıyla bir suskunluk dönemine girdi. Aslında sorun gündemdeki yerini korumaktadır. Oysa üniversiteler tartışmaların yapıldığı yerlerdir. Daha heyecanlı bir konu bulunmalıydı. Bu Devletin birliğini tehdit eden bir boyut kazanmamalıydı. Kemal Gürüz döneminde kitlelerde oy beklentisi olanlar gecikmediler. “Türban sendromu”nu gündeme getirdiler. Ulusal birlik ve dayanışmadan yana olanlar, Devletin bölünmez bütünlüğünü ve Atatürk ilkelerini savunanlar oldukça rahatsız oldular. Bu rahatsızlık günümüzde de devam ediyor. Toplumsal değişim süreci çoğu kez yeniliklerin benimsenmesi yerine “takiyecilik” oldu yürüdü. Kısa sürelerle “solcular” sağcı oluverdi. “Sosyal demokratlar”, “liberalleşti”. Bunların tümü “Atatürkçü” bir kimliğe büründü. Kazanç yolu bulunmuştu, devam edilmeliydi. Demokratikleşme rüzgarını da ardına alarak hoş kavramları gündeme getirdiler. “Demokratik hak”, “ana dilde eğitim”, “fırsat eşitliği”, “ekonomik eşitlik ve sosyal refah!”, “güçlü yerel yönetim birimleri”, “ana dilde yayın ve yayıncılık özgürlüğü”. Daha da ileri gidildi ve daha önce hiç sözü edilmeyen “etnik milliyetçi takiye” söylemi başlatıldı. Ellerinde yeterince sermaye de oluşmuştu. Düşünceye ilişkin disiplinlerin okutulmadığı sistemde, saldırı ve savunma düzeni hazırdı. Yaz aylarında uygulamaya aktarıldı. Her gün robotlaşmış kitleler görev başındalar. Sendrom katalizör görevini sürdürmektedir.

         

         

                    Bütün bu olup bitenlerin YÖK’ün varlığı ile ilişkisinin olduğunu savunmak, bilimsel bir tutum olmaz. Yıllarca üniversitelerde çalışanların bilerek ya da bilmeyerek göz ardı ettikleri bir sorun var. Denilebilir ki Türkiye’de YÖK sorunu yoktur. Ancak her fırsatta her türlü sorumluluğun YÖK’e yüklendiği rektör sorunu vardır. “Rektör sendromu” olarak nitelendirilecek bu kavramı herhangi bir üniversite bağlamında irdelemek de haksızlık olur. Yüksek öğretim yasası rektörlere sınırsız yetkiler sunmuştur. Rektörlerin yetkilerinin denetimi de sınırlıdır. Sayıştayın denetimi belli noktalarda toplanabilir. Üniversitede rektör istediği alanlarda akademik ilan vererek dilediği personeli istihdam edebilir. Danışma niteliğindeki fakülte yönetim kurulları, üniversite yönetim kurullarının kararlarını istese uygulamayabilir. Kurullardaki üyelerin tamamı rektörün seçtiği kişilerden oluşuyor. Millet meclisinin aldığı karar cumhurbaşkanınca geri gönderilebiliyor; meclis kararını değiştirmeden tekrar makama sunabilir. Cumhurbaşkanı isterse Anayasa Mahkemesine gidebilir. Bu uygulamanın üniversitelerde yürütüldüğünü bir iki örnek dışında söylemek aşırı iyimserlik olur. Üniversitelerde korku kültürü olabildiğince yaşanır. Bu korkuların yaşandığı durumlar şöyle sıralanabilir. “Örgütsel iklimin yokluğu”, “danışmanın kişiliğinin yarattığı korku”, “bilimde özerkliğin göreli oluşu”, “iş güvenliği kaygısı”, “atanma sendromu”, “yükselme sendromu”, “yetkisizliğe karşı aşırı sorumluluk”, “denetlenme kaygısı”, “yaşamını sürdürebilme”, “anlaşılmama”, üst yönetim baskısı”, “nesnel olamama”, “ön yargıların yarattığı girdap”, “akademik kaygı-araştırmada soğuma ve yılgınlık”, “yaranma”, “değer yitimi-kişilik dağılımı” gibi sorunların içinde korkmama olanağı yoktur.[1]

         

         

                    Sistemin yara alması sadece üniversitelerde değil tüm eğitim kademelerine yansımış görünmektedir.

         

         

                    Yaralı sistem olarak adlandırılan eğitim sistemidir. Türk Eğitim Sistemi, kuruluşunda dünyanın en fırsat eşitliği sağlayan sistemi idi. Hangi toplumsal katmanda olursa olsun yurttaşların yükselebilmeleri kendi beceri ve başarılarına bağlıydı. Bakımsız çevre çocukları yüce Devletin güvencesindeydi. Sorulabilir: neden sistem yara aldı? Bunun gerekçeleri şöyle sıralanabilir.

         

         

        -          Türk toplumunda hataları giderme yolları aranmaz. Hata, bütün neden ve sonuçlarıyla ortadan kaldırılmak istenir. Sağaltmak, düzeltmek, yenilemek yerine tümden yok saymak egemen olmuştur. Sık sık denemelere girilir, sonuç almadan başka denemeler denenir. Bir sistemden ürün alabilmek en az onbeş yıl gerektirir. Bu zaman dilimi bir iki kuşakla sınırlı olabilir. Sonuç beklenmez.

         

        -          Türk Eğitim Sistemindeki aksaklıklar yeni hatalarla düzeltilmek istenmiştir. Örneğin geri kalmış yöre insanlarının ve çocuklarının eğitimine en başarılı, en deneyimli insanlar gönderilmesi gerekirken bütün sözde suçlular, uyumsuzlar, dargınlar, kırgınlar yollanıp sonuç istenmiştir. Sistemdeki hatalar sağaltılması gerekirken süreğen hastalıklara dönüştürülmüştür. İşin ilginç boyutu bu oluşum politikacıların kazanç kapısı ve sömürü sloganı olmuştur. Sonuçta ulusallaşmayan değerler “mikro” oluşumlara gebe kalmıştır.

         

         

        -          Yüksek Öğretim sistemi dahil, sistem tümden siyasallaştırılmak istenmiştir. İstenmektedir. Eğitime yön verme becerisini elinde tutmaya çalışan siyasal örgüt geleceğini sağlam görmüştür. Anadolu aydınlanması bu ülkenin hep kurtuluşunu hazırlamıştır. Bunu ulusal kurtuluş savaşında olduğu gibi günümüzde büyük kent dışı üniversitelerin artan başarılarında görmek mümkündür. Yapılacak iş hataları gidermektir. Eğitimin böğründen çıkar amaçlı elleri uzak tutmaktır. Bu ülkede eğitim ve kültür ne zaman ki yürütme erkinin güdümüne sokulmuşsa hep yara almıştır. Bu yaralama işi 1950’li yıllardan beri süre gelmiştir. Bu süreç Devletin güdümünde sürdürülmelidir.

         

        -          Devletin temel işlevlerinin başında yurttaşların eğitim ve sağlık haklarını sağlamak gelir.

         

         

        Türk üniversitesi kendi modelini oluşturmak zorundadır. Ne “Napoleon üniversite kavramından esinlenmiş bir darülfünun” ne Almanya’dan esinlenen “klavik” üniversiteye ne de “Land-grand” örneğini benimsemiş üniversite modeliyle akademik yaşamını sürdürsün. Tüm bunların akademik birikiminden yararlanan bir üniversite modeline ulaşmak zorundadır. Son dönemlerde çeşitli modellere sığınan kimi üniversiteler yeni kavramlar türettiler. “Gelişmiş üniversite”, “az gelişmiş üniversite” bu anlayış en azından üniversite geleneğinin oluşumuna katkı sağlayamaz. Belki üniversitelerin farklı olanaklarından söz edilebilir. Ancak bunu gelişmiş, geri kalmış bir söylemle dillendirmek birçok üniversitenin bilim adamlığı tanınmadığının göstergesi olmalıdır. Yeni üniversite modeli kuşkusuz benzerlerinden farksız değildir. Türk üniversite tarihi irdelendiğinde günümüzde üniversitenin işlevleri şöyle olabilir.

         

         

        -          Üniversite ürettiği bilim ve teknoloji ile toplumu etkilemeli, değiştirmelidir.

         

        -          Üniversite özerk olmalıdır. Bunun anlamı “bilimsel özerklik”, “yönetsel özerlik”, “mali özerklik”

         

         

        -          Bilimsel özerklik, toplumu yönlendirmeye, ona öndeyiler kazandırmaya, bilimsel etiğe uygun araştırmaya yönlendirmelidir.

         

        -          Yönetsel özerklik, üniversite kendini yönetecek yöneticileri kendisi seçmelidir. Bu seçme işinde, yönetici seçilemeyecek olanın seçme konumunda çıkarılmalıdır. Sözleşme konumunda olan yardımcı doçentlerin, rektörleri niceliksel olarak belirlediği bir gerçektir. Uygulanan yasanın açmazı da budur. Bu durum birçok yardımcı doçentin başarısını, ilerlemesini de etkilemektedir. Üniversite dirliğinin bozulmasına da önemli etkileri olmaktadır. Korku kültürü girdabındaki bu kitlenin akademik olarak güdülenmesi gerekir.

         

         

         

        -          Mali özerklik olması beraberinde bir denetim örgütünün sağlıklı işleyişini zorunlu kılar. Apaçık bir denetim üniversiteyi, yöneticilerini kamuoyundaki görünümünü de olumlu kılar.

         

        -          Fakülte ve üniversite kurullarının bir danışma niteliğinden çıkarılıp yaptırım gücü olmalıdır. Yeni üniversite modeli demokratik olacaksa üniversite ile rektör özdeş kılınmamalıdır. Rektörlerin yetkileri sınırsızdır. Bu sınırsızlık rektörün kişiliğinde olumlu da uygulanabilir, olumsuz da uygulanabiliyor. Üniversite ve rektörün bu tartışma ortamında uzaklaştırmanın yolu yükseköğretim sistemini yeniden gözden geçirilmesine bağlıdır.

         

         

         

        Bunu gerçekleştirmek için üniversiteyi “siyasallaştırmanın”, “tekelleştirmenin”, “ayrıştırma”nın yeri olmaktan uzak tutulması gerekir. Kuşkusuz üniversite kendi toplumunda bağımsız olamaz. Onun varlığı, toplumun ilerlemesi, üniter devlet yapısının sürdürülmesi, yetiştirdiği insanlarca laik demokratik cumhuriyetin korunması, Atatürkçülüğün bir yaşama biçimi olarak yaşatılması yolunda olmalıdır.

         

         

         


        


        

        [1] Güler, Ali, Türk Toplumunda Korku Kültürü, Punto Tasarım, Ankara 2008, s. 45-47


Türk Yurdu Mayıs 2009
Türk Yurdu Mayıs 2009
Mayıs 2009 - Yıl 98 - Sayı 261

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele