Millî Eğitim’de Bir Milât

Mayıs 2009 - Yıl 98 - Sayı 261

              Ayvaz Gökdemir’in Öğretmen Okulları Genel Müdürlüğü, eğitim tarihimiz bakımından önemli bir dönüm noktasıdır. Çünkü eğitim; bina, teçhizat ve program olduğu kadar, hattâ daha da fazla, bir öğretmen işidir. İşte, Gökdemir’in göreve gelişiyle öğretmen yetiştirmede, öğretmenin vasıfları ve millî eğitim ilkelerine inanma ve bağlılık hususunda önemli gelişmeler sağlanmıştır. Su sebepledir ki daha sonra bakanlık da yaptığı halde, genel müdürlükteki başarısı, daima daha fazla önde olmuştur.

         

               Gökdemir’in hizmetini önemli kılan şartların başında, öğretmen camiasının ideolojik yapısı gelir ve ondan sonra öncelikle bu yapı değişmiştir. Zira l960’larda öğretmenler iki federasyon halinde teşkilatlanmışlardı ve bazı illerde de müstakil ve münferit dernekler vardı. Bunların en güçlüsü Türkiye Öğretmen Dernekleri Federasyonu idi ve genel olarak CHP eğilimliydi. 60’larda esen sosyalist rüzgâr ve CHP’nin ortanın solunda olduğunu ilânı ile bu federasyon da artık sol kuruluşlardan biri haline geldi. Sol rüzgârın şiddetlenmesiyle şekil değiştirdi ve militanlaşarak sendika namıyla teşkilâtlandı ve Türkiye Öğretmenler Sendikası TÖS hâline inkılâp etti. 12 Mart’tan sonra da sendika namıyla teşkilâtlanma yasaklanınca TÖB-DER oldu. Diğer federasyon Milliyetçi Öğretmenler Federasyonu idi ve cılızdı. 1960’ların sonunda ÜLKÜ-BİR (Ülkücü Öğretim Üyeleri ve Öğretmenler Birliği Derneği) kuruldu. 12 Mart şartlarında bile fazla gelişemedi. Bu dönemde ilköğretim müfettişlerinin büyük ekseriyeti sol dernek üyesi olduğu için ve ilköğretim öğretmenleri üzerindeki baskıları sebebiyle ÜLKÜ-BİR daha çok üniversite ve orta öğretimdeki öğretmenleri üye yapabiliyordu.

         

                 1973 seçimleri sonunda CHP-MSP koalisyonu kuruldu. Mustafa Üstündağ Millî Eğitim Bakanı oldu. Bu dönemde tam bir ideolojik kadrolaşma yapıldı. Solcu olmayan öğretmenler ve idareciler yerlerinden alındılar. Görev yapmaları bir tarafa can güvenlikleri dahi olmayan bölgelere tayin edildiler. Hattâ bunlardan bâzıları göreve başladıkları gün ve ertesi öldürüldüler. Bu sebeple bir kısmı istifa etmek zorunda kaldı. Milli Eğitim kadroları ehliyet ve liyakatten çok militanlık dereceleri yüksek kimselerce dolduruldu ve okullar da ideolojik eğitim ve eylem mekânı haline getirildi.

         

                 İfade etmek gerekir ki bu baskılar ve zulüm, artık yegâne muhalefet organı durumunda olan ÜLKÜ-BİR’in güçlenmesini sağladı. 1970’lerin başında ancak 39 şubesi olan dernek 1975’te artık 400’e yaklaşan şubesi olan büyük bir kurum olmuştu.

         

                 1968’de üniversitelerde başlayan, boykot ve işgal şeklinde cereyan eden ve kendi düşüncesinde olmayanın okuma hakkına müdahale eden öğrenci hareketleri artık, Millî Eğitime bağlı yüksekokullara ve orta öğretim öğrencilerine sirayet etmişti.”Kurtarılmış Bölge” ve “Kurtarılmış Okul” günlük konuşma dilinin normal kavramları haline gelmişti.

         

                    İşte Ayvaz Gökdemir bu şartlar altında ve bu gidişe dur demek üzere teşkil edilen Milliyetçi Cephe Hükümetinin eğitim kadrosunun en genci olarak Öğretmenokulları Genel Müdürü oldu. Genel Müdürlüğe; yüksek öğretmenokulları, ortaokullara dal öğretmeni yetiştiren 3 yıllık eğitim enstitüleri, ilköğretime öğretmen yetiştiren 2 yıllık eğitim enstitüleri ve artık bir ortaöğretim kurumu olan öğretmenokulları bağlı idi. Bu okulların hem öğretmen kadrosu ve hem de idareci kadrosu sol militandı. Bu kadro değişmeliydi. Ancak yeni kadrolar hem fikren sağlam ve meslek bakımından liyakatli olmalıydı. Üstelik yapılan işlemler usûle ve hukuka uygun olmalıydı. Zira o dönemde Danıştay, bir muhalefet organı gibi müracaatları değerlendirmekteydi. Bu yüzden, hem hızlı karar verip uygulanmalı, hem de kılı kırk yararcasına hareket edilmeliydi. Bu yüzden, mesai saatleri dışında ve Bakanlık harici kişilerle de istişare yaparak ve her bilgiyi değerlendirerek işler plânlandı ve uygulandı.

         

                     Uygulamanın başarısında, Genel Müdürlük kadrosunu âhenkli şekilde yönetmek kadar, onları kendi heyecan ve düşünceleri istikâmetinde yönlendirmesi ve sevk etmesi de büyük rol oynamıştır. Burada, kendisinden yaşça hayli büyük ve meslekî kıdemi ve tecrübesi fazla olan rahmetli Kenan Pakel’i anmamak olmaz. Kenan Pakel, esasen CHP düşüncesinde idi ve Çanakkale Millî Eğitim Müdürlüğü esnasında dürüst çalışması ile Müsteşar Ahmet Nihat Akay’ın (Ona da Allah Rahmet eylesin) ricası ile Genel Müdür Yardımcılığına yükseltilerek muhafaza edilmişti. Ancak Ayvaz Bey’i tanıdıkça ve yaptıklarını görünce, sadece meratip bakımından değil, her bakımdan yardımcısı oldu. Görevden alınanlar hakkında yazdığı muhkem fezlekelerle Danıştay, Bakanlıktaki tecrübeli sayılan birçok genel müdürün tayin tasarrufunu iptal ettiği veya hakkında tehiri icra kararı verdiği halde, Öğretmenokullarının tek dosyası geri çevrilmedi.

         

                         Bu dönemde, sadece okulların idareci ve öğretmen yapısı değişmedi. Uygulanan öğrenci alma sistemi ile geleceğin öğretmen yapısı da değiştirildi. 1975‘te ehil ve fikren düzgün, 67 ile Millî Eğitim Müdürü, ilçelere Millî Eğitim Memurları(o zaman öyleydi), okullara müdür tayini mümkün değildi. İşte, o dönem başlatılan çalışmaların sonunda bugün ayni düşüncedeki insanlar birbiriyle yarışıyor ve TÖB-DER’in varisi olan sendika toplu pazarlık yapma hakkını bile elde edemiyor.

         

                         Bir zihniyet ve sistem değişikliği yanında göreve gelenlerin bir kadro olarak yetişmesi için özel gayret gösterildi. Bunun için her fırsat değerlendirildi. Zaman zaman bu maksatla yöneticilerin iştirak ettiği toplantılar yapıldı. Karşılıklı ziyaretler bir fırsat olarak görüldü. O, sadece bir genel müdür değil, kadrosunun lider yetiştirme öğretmeni oldu. Sonraki yıllarda Türk Millî Eğitiminin en mümtaz idarecileri onun astları veya bu anlamda öğrencileridir.

         

                         Peki, büyük başarı sağlayan ve görev verdiği insanların hepsi, kendisi gibi ÜLKÜ-BİR mensubumuydu?  Elbette hayır. Ölçü, sol ideoloji batağına saplanmamış, kötü ahlâki şöhreti olmamış ve liyâkatli olmaktı. Böyle öğretmenler göreve getirildi. Elbette ÜLKÜ-BİR mensuplarına da görev verildi. Ancak tek ölçü bu değildi. Ehliyet ve liyâkat daha önde idi. Ne var ki göreve gelirken ÜLKÜ-BİR’li olmayan bu kimseler, hem Gökdemir’i tanıdıkça ve hem de derneğin çalışma esaslarını öğrendikçe, sonunda bu derneğin mensupları haline gelmişlerdi.

         

                         O dönemde, sadece kadroları tayin kâfi değildi. Onların gittikleri yerlerde emniyet içinde görev yapmalarının temini de gerekiyordu. İktidar değişmişti. Ama her yerde asayişe tam hâkim değildi. Meselâ dönemin Artvin Valisi, Öğretmenokulu Müdürüne “Sizi burada halk istemiyor. Ben de güvenliğinizi sağlayamam”  diyerek aczini itiraf ediyordu. Akçadağ Öğretmenokulunun şehir bağlantısı yol, içinden geçtiği köy tarafından kapatılmıştı. Yani okul muhasara altına alınmıştı. Genel Müdürün müdahalesi ile Valilik süratle yeni yol açtı. Bir başka yerde okulun ekmeğini veren fırın, ekmeği çerçöple karıştırarak gönderdi. Böyle tehdit ve yıldırma gayretlerine rağmen, göreve devam edilmeliydi. İşte bu noktada Ayvaz Bey, bir cephe komutanı gibi, hem kadrosunun her meselesiyle ilgileniyor, hem de onlara memleketin bir karışından ve milletimizin bir ferdinden her hal ve şart altında bile vazgeçemeyeceğimizi ifade ediyordu. Onların arkasında değil yanlarında olduğunu hissettiriyor, heyecan ve gayretlerinin yüksek olmasını sağlıyordu.

         

                         Burada, önemli bir soru da hiç yanlış yapılmamış mıdır? Buna şekil bakımından bir misalle ‘evet’ diyebilirim. Yukarıda da ifade edildiği gibi yeteri kadar yetişmiş elemanın olmadığı o dönemde, bir önemli 2 yıllık eğitim enstitüsü müdürlüğüne, çok tecrübeli ve yıllarca öğretmenokullarında görev yapmış, dirayetli de olduğuna inandığımız bir üyemizi teklif ettik. Öğretmen de memnuniyetle kabul etti. Ancak kararnamesi hazırlanıp imza safhasına geldiğinde görüldü ki bir yüksekokula müdür teklif edilen bu öğretmen, kendisi yüksekokul mezunu değildi. İlkokul öğretmeni iken “yeterlik belgesi” ile ortaokullarda Türkçe öğretmeni olma hakkını kazanmış biri idi. Ancak yıllar önce alınan bu belge ile uzun süre öğretmenokullarında da öğretmenlik yapınca bu ihtimal aklımıza gelmedi. Önümüzde iki yol vardı: Ya bu haklı sebeple tekliften vazgeçilecekti veya karar da ısrar edilecekti. Burada Ayvaz Gökdemir’in insan kalbi kırma konusundaki hassasiyeti öne çıktı ve kararname müsteşar da ikna edilerek imzalatıldı. Görünüşte bu bir hata olsa bile en başarılı idarecilerden birisi olması hasebiyle, yanlış da görülmeyebilir. Yani usulü hata vardı ama esasta, yani başarı isabeti dolayısıyla da doğru idi.

         

                         Onun başarısı sadece kendi Genel Müdürlüğü kadrosunu değil, bütün Bakanlığı etkilemişti. Bakanlığın en müessir Genel Müdürü olarak her faaliyetinde, o değişmez konuşmacı olmuştu. O kadar ki başlangıçta genel müdürlüğüne başka dostların etkisiyle sıcak bakmayan ve genç olduğu ve istikbâli tehlikeye atmamak için mütereddit kalacağı gerekçesiyle muhalefet eden rahmetli müsteşar Akay bile, “Keşke bütün kadroyu Ayvaz gibi teşkil etseydim” diyerek onun hakkını ve başarısını teslim etmiştir.

         

                         Kendi görev alanını düzene sokmuş, işler rutine girmişti. En fazla zamanlarını, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e yazılan ve onun da “gereği yapılıp sonucun bildirilmesi” talebiyle gönderdiği şikâyet mektuplarını cevaplandırmak almıştı. Bunun için özel bir şube teşkil edildi. Her mektup titizlikle cevaplandırıldı. Bu özel şube fikrinin uygulanması ile hem Genel Müdürlüğün işleri aksatılmamış oldu, hem de mektuplar hızlı şekilde cevaplandırıldı. Ancak ilgililerin dikkatiyle, bir müddet sonra görüldü ki ayni mektuplar, değişik imzalarla tekrar tekrar gönderiliyor. Uygun bir üslupla bu husus Cumhurbaşkanlığına yazıldı ve herhangi bir elemeye tâbi tutulmadan ve bir merkezden plânlandığı anlaşılan bu mektupların, çalışmaları ve hizmeti engellemeye mâtuf olduğu anlatıldı. Bir müddet sonra intikal eden mektup sayısı azaldı.

         

                            Bu dönemde Tarihçi Yılmaz Öztuna AP milletvekili idi ve Başbakan Demirel’in dostluğunu kazanmıştı. Onun da telkinleri ile Klasik Türk Müziğimizin de artık okula sahip olması vakti gelmişti. Konservatuarlar Kültür Bakanlığı bünyesinde idi. Nedense Kültür Bakanlığı bu teklife sıcak bakmamıştı. Meseleyi Millî Eğitim Bakanlığı sahiplendi. Orada da sahip Ayvaz Gökdemir oldu. Böylece, İTÜ’nün bünyesinde hizmete devam eden Türk Musikisi Devlet Konservatuarı Şişli’deki bir konakta faaliyete başladı. Bu vesile ile Yılmaz Öztuna ile Ayvaz Gökdemir arasında başlayan dostluk ömrünün sonuna kadar devam etti ve hattâ Tercüman Gazetesince okuyucularına dağıtılan ve darbeleri konu alan bir ortak kitaba da imza attılar.

         

                          Bu dönemdeki başarısı o kadar üst seviyede idi ki; 1979 seçimlerindeki MHP’nin oy oranının ve milletvekili sayısının artması, onun çalışmalarının milletimizce reye dönüştürüldüğü şeklinde yorumlandı. Bu yüzden de iktidar değişikliğinde ilk görevden alınan o oldu. Hattâ 2. MC hükümeti kurulduğunda da yine Millî Eğitim Bakanlığını kendi kontenjanına alan AP, MHP’ye ilâve bir bakanlık vermeme endişeleriyle görev teklif etmedi. Ancak MHP de kendi mensubu diyerek bir mânada hizmetten mahrum bırakılan bir önemli eğitimciye sâhip çıkmadı.

         

         

                         

                           Nasıl Genel Müdür Oldu?

         

         

                           Burada tarihe not düşmek bakımından Ayvaz Gökdemir’in nasıl Genel Müdürlük görevine getirildiğini de hikâye etmeliyim.

         

                            1974 Kıbrıs harekâtının meyvelerini toplamak üzere koalisyon ortakları CHP ve MSP kendi içinde yarışa girdi. Erken seçimle tek başına iktidara gelmek üzere Ecevit koalisyonu bozdu. Ama milliyetçi kamuoyunun da baskısı ve gayretiyle 1975’te AP-MSP-GP-MHP koalisyonu, yani 1. MC hükümeti kuruldu. Buna Demokratik Partideki bir grup milletvekili de destek verdi. MHP’nin 3 milletvekili vardı ve hükümette biri başbakan yardımcılığı, diğeri de devlet bakanlığı olmak üzere iki bakanlıkla temsil edildi. Millî Eğitim Bakanlığı AP de idi. Ancak biz, yani ÜLKÜ-BİR, hem önceki dönemin mağduru idik ve hem de bu hüviyetimizle 1. MC’nin teşekkülünün muharrik unsuru ve fikrî zeminini hazırlayan en güçlü teşkilâttık. Dolayısıyla Millî Eğitim Bakanlığının kadrolarına bizim arkadaşlarımızın gelmesini herkes ve en başta bizim camiamız tabii görüyordu.

         

         

                         Yönetim Kurulumuzu topladık. Durum değerlendirmesi yaptık. Bakanlığın bütün kadrolarının arkadaşlarımıza verilmesinin, MHP’ye bir bakanlık daha vermek şeklinde algılanacağı, bu sebeple de imkânsız olduğunu belirttik. Dolayısıyla sayıca az fakat bizim için önemli görevlere talip olmayı, bunların da Öğretmenokulları Genel Müdürlüğü ile orta ve ilköğretim genel müdürlükleri personel şube müdürlüklerinin olmasını kararlaştırdık. Öğretmenokulları Genel Müdürü adayımız Ayvaz Gökdemir, Ortaöğretim Personel Şube Müdürlüğüne Mehmet Özgedik ve daha sonra ilâveten Nejdet Özkaya, Öğretmen Okulları Personel Şube Müdürlüğüne Hüseyin Sarı’nın tayininin teklifine karar verdik. Daha sonra Galip Erdem Ağabeyin tavsiyesiyle İlköğretim Şube Müdürlüğüne de Yusuf Ekinci’nin getirilmesini sağladık. Ayvaz Gökdemir’in dışındakiler, teklifin akabinde hemen ve değişik zamanlarda tayin edildiler. Ancak Ayvaz Bey’e itiraz geldi. İtiraz Bakan Ali Naili Erdem’den değil, o dönemde Talim Terbiye Kurulu Başkanlığına getirilecek olan Rıza Kardaş’tan geldi. Müsteşar Ahmet Nihat Akay’ı da etkilemişti. Ancak rahmetli müsteşarın itirazı çok masumaneydi. Olağandışı şartlardaydık. Kelle koltukta görev yapacaklardı. Görev süresince ve sonrasında her türlü tehlike ve sıkıntı söz konusuydu. Diğerleri emeklilikleri gelmiş ve yaşı kemale ermiş oldukları için önemli değildi. Ancak Ayvaz Gökdemir gençti ve istikbâli parlaktı. O yüzden heder edilmemeliydi. Ona karşılık; bu endişeleri doğru olsa bile, bizi ilgilendirir ve biz de her şeye razıyız, cevabını verdim ve ısrarımızı sürdürdüm. Nihat Bey kabullendi. Ancak Rıza Beyin itirazı devam etti. Personel Kanunu, Genel Müdürlük için 10 yıllık meslekî kıdem aradığı halde, Rıza Bey 15 yıllık kıdem zaruretinden bahsetti. Bunun üzerine Devlet Gazetesi’nde “15 Yıllık Eşek Aranıyor” başlıklı bir yazı yazdım. Bu yazıda, ehliyet ve liyakat yerine memuriyet süresinin önemli sayıldığını yazdım. Çok etkili oldu. Rıza Kardaş bana, Aylık Bayrak Dergisi’nde “Biyolojik Büyüme, Psikolojik Büyüme” başlıklı ve iki sayı devam eden bir  “ilmî” cevap verdi. Geri çekilmedik. Hükümet kurulalı hayli zaman olduğu halde hâlâ, Öğretmenokullarına Genel Müdür tayin edilemedi. Bu arada bizi, birbirimize düşürme yoluna gidildi.

         

         Yakın zaman önce vefat eden, aynı yönetimde olduğumuz halde zaman zaman ihtilâfa düştüğümüz Halûk Karamağralı’ya “Sen Genel Müdür ol” dendi. Kendisinin, zaman zaman farklı düşünmemiz sebebiyle bu teklifi kabul edeceği düşünülüyordu. Ancak o, kendi şecaatine yakışır yiğitlikle “Ayvaz’ı teklif eden heyette ben de varım ve hâlâ da kararımın arkasındayım. Bizim adayımız Ayvaz Gökdemir’dir” diyerek teklifi hattâ biraz da sert şekilde ret etti.

         

                         Ben bu arada farklı kanalları da devreye sokuyordum. Bakan Ali Naili Bey’in dostlarını ve o dönemin en etkili gazetesi Tercüman’ın Ankara Temsilcisi ile bâzı yazarlarını ziyaret edip desteklerini sağladım. Böylece en azından Bakanın başkasını tâyinini engelledim. Bizim kararlılığımız karşısında, yukarıda zikredilen yazım da istismar edilerek, rahmetli Türkeş Bey aleyhimizde etkilenmeye çalışıldı ve maalesef bunda da etkili olundu. Bir gün ÜLKÜ-BİR’de ziyaretime, o sırada Türkeş’in müşaviri olan ve Ayvaz Ağabey’in benden daha fazla itibar ve önem verdiği Vecihi Ağabey geldi. Çağırsa ben giderdim. Kendi geldiğine göre çok önemli bir husus konuşacaktı, diye düşündüm. Lâfı dolaştırmadan Türkeş Bey’in Ayvaz ısrarımızdan vazgeçmemizi istediğini iletti. Cevabım, bana yakıştırdıkları dik başlılık sıfatıma uygun oldu. Biz Türkeş Bey’den destek bekliyorduk. Bâri köstek olmasın, dedim. Sonuna kadar gideceğiz. Bakalım göreceğiz, cümlelerini de ekledim. Bana kızdı ve hışımla ayrıldı. Bu görüşmeden kimseye, Ayvaz Ağabey dâhil, bahsetmedim. Hem Vecihi Ağabey’i düşündüm. Ama daha çok, Türkeş’in muhalefeti bilinirse idare heyetimizde çözülme olabilirdi.

         

                          Talebimizin gerçekleşmesi için tek şansımız vardı. Başbakan Demirel’le görüşmek. Genel Başkanımız rahmetli Orhan Düzgüneş Hoca, itibarlı bir şahsiyetti. Randevu talep edildi ve Başbakan bizi kabul etti. Orhan Bey ve benden başka iki arkadaşımız daha vardı. Demirel, Türkiye’nin Türk Dünyası için öneminden bahsetti. Buranın bir bayrak, tüten bir ocak olduğunu ve bu bayrağın ilelebet dalgalanması, ocağın ebediyen tütmesi gereğinden bahsetti. Bize sıkı bir Türkçülük Turancılık nutku çekti. Herkes, en başta da Genel Başkanımız çok etkilendi. Demirel sözlerini şöyle tamamladı:

         

                          “Ne istiyor bu arkadaşlar? ‘Milliyetçi iktidar’ diyorlardı. İşte o da oldu. Milliyetçi Cephe Hükümeti kuruldu. Daha ne istiyorlar?” Kısacası bize, daha ne istiyorsunuz demeye getirdi. Ben hemen söze girerek dedim ki:

         

         

                           “Arkadaşlar diyorlar ki; bu zamanlara kadar can lâzım dediler verdik. Kan lâzım dediler verdik. Bekçi köpekliği yapılacak dediler yaptık. Şimdi duyduk ki bir yerlerde ganimet paylaşılıyormuş. Tekrar lazım olduğunda vermek üzere kanlanalım, canlanalım diye bize bir pay versinler.”

         

                            Sözüm bitince Demirel kulaklarına kadar kızardı ve çok ağır ve dikkatli konuşan Düzgüneş Hocam, o ağzını açmadan konuşmaya başladı ve “Benim idare ettiklerimin en akıllısı bu, bunu da görüyorsunuz. Bana bir şey verin de bunların susturayım” dedi. Demirel güldü ve isteğimizi söyledik. Ayvaz Gökdemir Genel Müdür oldu.

         

                             Takım hâlinde verdiğimiz ve gerçekleştirdiğimiz tek kararımız da maalesef budur.

         

                              Daha sonra Ayvaz Gökdemir’in ÜLKÜ-BİR Genel Başkanlığının engellenmesinde ve hareketin dışına itilmemizde bu itaatsizliğimizin rolü var mıdır, bilmiyorum

         

         

                         

                          


Türk Yurdu Mayıs 2009
Türk Yurdu Mayıs 2009
Mayıs 2009 - Yıl 98 - Sayı 261

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele