Yönetim ve Bilgi Üretimi

Nisan 2009 - Yıl 98 - Sayı 260

        Bugün, Türk üniversitelerinin iki sorunu vardır: Yönetim ve bilgi üretimi.

         

        1982 yılında, 12 Eylül darbesinin dayatmasıyla, 2547 Sayılı Yüksek Öğretim Kanunu, uygulamaya konduğu andan itibaren tartışılmaya başlamıştı. Çünkü bu Kanun’un felsefesi, öğrencisi ve akademik personeliyle, üniversiteleri hizaya ve dize getirmekti; yani, düşünen beyinleri köleleştirmekti…  Üniversitelerde her tür yapılanma bu felsefeyle dizayn edilmişti. Bu yapılanmanın gereği olarak üniversitelerde, piramidin zirvesi olan rektörler, aşırı yetkiyle donatılmış ve 1992 yılına kadar, Yüksek Öğretim Kurulu tarafından atanarak “yasaltanat: yasal saltanat”larını sürdürmüşlerdir. 1992 yılı Temmuz ayı başlarında, zamanın DYP milletvekili merhum Ayvaz Gökdemir'in teklifiyle, şu andaki sistem yasalaşmış ve böylece 3 aşamalı bir sisteme geçilmişti. Bu sistemde, öğretim üyelerinin oylarıyla belirlenen altı adayın ismi YÖK'e bildirilmekte; burada bir eleme yapıldıktan sonra, üç adayın ismi Cumhurbaşkanlığına sunulmakta ve Cumhurbaşkanı da gelen isimlerden birini rektör olarak görevlendirmektedir. Yani, sistem öğretim üyelerinin tercihinin içinden birinin rektör olarak tayinine uygundur.

         

        1992 Temmuz ayından beri, Üniversite yönetiminde, piramidin zirvesine oturacak kişi için kıyâmetler koparılmaktadır. Öğretim üyeleri, basın ve siyasetçiler arasında yaşanan gerilimle, ülke enerjisinin büyük bir kısmı, rektörlük seçimlerinin öncesinde ve sonrasında harcanmaktadır.

         

        Yürürlükte olan rektörlük seçimi uygulaması, toplumsal ve bireysel yaralanmalara yol açmakta, üniversitelerde çalışma barışını bozmakta, nitelik ve nicelik olarak verimi düşürmektedir. Çünkü bu sistem, rövanşist veya intikamcı tavırlara yol açarak üniversiteleri germekte ve hatta çatır çatır parçalamaktadır. İş o raddeye gelmektedir ki, doktora öğrencisiyle hocası karşı karşıya kalmakta, can-ciğer arkadaşlıklar, dostluklar, yerini çıkar ilişkisine dayanan düşmanlıklara bırakmaktadır.

         

        Her şeyden önce üniversiteler, öğrencisi ve akademik personeliyle, başlı başına bir güçtür ve her zihniyet ve kurum, bu gücü elinde bulundurmak istemektedir. Dinamik yapısıyla öğrenciler, düşünce üretmesiyle akademik personel, tüm iktidar heveslilerinin yöneldikleri bir alan olmaktadır. Ve bu yapının zirvesindeki yönetici, yani rektörlük makamına oturacak kişi, bu gücün kullanımı için çok önemli hâle gelmektedir. Çünkü 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu, üniversitenin her şeyini, rektörün iki dudağından çıkacak söze bağlamıştır.

         

         

        Bilgi Üretimi Neden Yok?

         

        Türkiye'de ve tabii ki bütün dünyada, üniversitelerin yapısı iki boyutludur. İlk boyutu, bilgi üretmek ve yaymak, ikinci boyutu da yönetimdir. Mevcut yasada, üniversitelerin bilgi üretme boyutunu önceleyip teşvik eden madde yoktur. Öğretim üyelerinin görevlerinin sayıldığı 20. maddede bile, öncelik öğrenci yetiştirmeye verilmiş, bilgi üretme konusu ise sonraki şıkta zikredilmiştir. Ayrıca bu kanuna istinaden çıkarılan yönetmelikle, öğretim üyelerinden yıllık faaliyet raporu istenir ama bu raporlardan hareketle bir strateji belirlendiği hiç görülmemiştir.

         

         

        2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu, bilgiden önce, yönetmeyi esas alan ve böylece, üniversiteleri, her hangi bir devlet kurumu hâline getiren bir kanun olarak üniversite gerçeğine uymayan, çağ dışı bir kanundur. Her şeyden önce yapılacak olan, bilgi üretmeyi esas alan bir kanun yapmaktır. Bu kanun yapılırken, üniversitelerin iki boyutluluğu (bilgi üretme ve yönetim) göz önünde bulundurulmalı, karar mekanizmaları ise, geniş tabana yayılan seçilmiş kurullara bırakılmalıdır.

         

        Mevcut sistemde, her şey rektörün kararına bağlıdır. Ve güya, bu rektörler de, demokrasinin gereği olarak iş başına seçimle gelmektedirler. Bu tamamen bir yanılsamadır. Üniversitelerde yapılan rektörlük seçimlerinin demokrasiyle uzaktan yakından bir ilgisi bulunmamaktadır. Rektörlük seçimlerinde oy kullananlar, sadece Öğretim Üyeleri (Profesör, Doçent, Yrd. Doçent)’dirler ve bunları atama yetkisi de rektördedir. Yani, bir rektör, Öğretim Üyesi tayin ederken, aynı zamanda seçmen ataması da yapmaktadır. Böylece, üniversitelerde oy kullanan “Öğretim üyesi seçmen”ler, “tabii seçmen” değil, “atanmış seçmen” olmaktadır. Atanmış ve yapay seçmenlerle seçim yapıldığı dünyanın hiçbir yerinde görülmemiştir. Bundan dolayı, üniversitelerde yapılan rektörlük seçimlerinin demokrasi ile uzaktan yakından bir ilgisi bulunmamaktadır.

         

         

        Nasıl Bir Çözüm?

         

        Kemal Gürüz ve Erdoğan Teziç zamanlarında YÖK, üniversite kanunu değiştirme teşebbüslerine karşı, “Süre verilsin; hazırlık yapalım.” demişler ama iktidarlarını sürdürebilmek için kıllarını kıpırdatmamışlardır.

         

        Üniversitelerin yönetimi için, her tartışma döneminde ileri sürülen “Mütevelli Heyeti” yolu da bir çözüm olmaktan uzaktır. Lise mezunu herhangi bir meslek kuruluşu başkanı veya Belediye başkanı, mütevelli heyetinde görev alıp üniversitelerin sorununu çözemez. Kaldı ki, yerel güçler, tabiatları gereği daha politiktirler ve bu özelliklerinden dolayı, üniversiteleri siyasallaştırırlar.

         

        Rektörlük seçimlerinde, adayların birinci, ikinci üçüncü gibi bir tercih sıralamasıyla yapılacak bir seçim de, sorunu halletmez.

         

        Yapılması gereken, üniversite içi işleyişte, gücün tek kişide toplanmasına engel olmaktır. Bunun için de, öğretim elemanı atama ve benzeri konularda, yetki tüm üniversiteyi temsil edecek olan Yönetim Kurullarına ve Senatolara devredilmelidir. Seçimle iş başına gelecek olan bu kurullarda çok kişi olacağından, temsil kabiliyeti de tüm tabanı temsil edecek kadar geniş olacaktır. Rektörün görevi, bu kurulları toplama, alınan kararları uygulama mecburiyeti ve üniversiteyi temsil etmek olmalıdır. Ayrıca bu kurullar, “buyuran” değil, nitelikli bilgi üretmeye “imkân sağlayan” kurullar şeklinde görev yapmalıdır.

         

        Güç, geniş tabanlı bir kurula devredildikten sonra, rektör seçimleri ve atanmalarının önemi kalmayacaktır.

         

        İktidarlar, mevcut yasa ile yönetilen YÖK ve üniversitelerde, sadece görevli kişileri değiştirip sistemi olduğu gibi bırakırlarsa, sistemden değil, kişilerden rahatsız olduklarını kabul etmiş olurlar ki bu da YÖK ve üniversiteleri “ele geçirilecek kale” olarak görmektir. Sistem değiştirilmezse, üniversiteler kale olmaya devam edecek ve bu ülke de her rektörlük seçimi döneminde, enerjisini boşa harcayacaktır.

         

         

        Çuvaldızı Kendimize Batırmak

         

        Üniversitelerdeki yönetim sorununun bir başka vahim boyutu da, öğretim üyelerinin üniversite zihniyetine bîgâne kalışlarıdır. İddia ediyorum, akademik personelin yüzde 95’i, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nu baştan sona okumamış ve bu konuda kafa yormamışlardır. Mevcut Profesörlerin yüzde doksanı, “Üniversite nedir, nasıl olmalıdır, neler yapılmalıdır?” gibi soruyu, hiç sormamışlardır. Bunlar, sadece derslerine giren, para getirecek ama ülke kalkınmasına zerrece katkıda bulunmayacak projeler peşinde koşan ve bol bol da “ders ücreti kavgası” yapan, yüksek maaşlı devlet memuru olmaktan başka özelliği olmayan “memur”lardır. Ders veya yemek arasında, bir mesele soran öğrenciye, “Şu anda dinlenme zamanındayım; devletin maaş verdiği saatlerde sor sorunu.” diyen öğretim üyesi bilirim ben. Üniversite ilişkisini, maaş seviyesine indirgenmiş bir profesörün üniversite yönetimiyle ilgili bilgi kırıntısı üretmesini beklemek bile abestir. Bu yüzden, çoğu zaman, insanın “Herkes lâyık olduğu idarecilerle yönetilir.” diyesi geliyor.

         

         

        Üniversitelerde Değişimin Başlama Yılı: 2008

         

         

        1982-1992 yılları arasında atanan, 1992-2008 yılları arasında da seçimle gelen rektörler, üniversiteleri, Yüksek Öğretim Kanunu’nun verdiği aşırı yetki ile donatılmış olarak “la-yüs’el” bir şekilde yönettiler ve bu otoriter yönetim anlayışı, merkeze de yansıdı. Özellikle 1995-2007 yılları arasında (Gürüz ve Teziç dönemleri) merkez, bilim adamlığından çok, politikleşip “rejim muhafızlığı”na soyununca, üniversite yönetimleri de tek tipleştirilerek “tek fikirli” üniversite anlayışı hâkim kılınmaya çalışıldı. Ankara, Hacettepe, İstanbul, İTÜ, ODTÜ, Ege ve Ege Üniversitesinin hinterlandında kalan Dokuz Eylül üniversiteleri, statükocu “tek fikirlilik”  çizgisini devam ettirirken, büyük çoğunluğu Anadolu şehirlerinde bulunan üniversiteler ise, “çok fikirlilik”le ifade edilebilecek olan özgürlükçü tavırlarını ısrarla sürdürdüler. 2008 yılı başlarında, “Üniversitelerde Özgürlük” bildirisi, internet ortamında imzaya açılmış ve bu bildiriye 3.500 öğretim üyesi imza atmıştı. Bu bildiriye imza atan öğretim üyelerinin büyük çoğunluğu, “çok fikirli” üniversitelere mensup idiler. Aynı dönemde, “Hem Özgürlük, hem laiklik” başlıklı bir başka bildiri de imzaya açılmış ve bu bildirinin altında,  1000 civarında imza yer almıştı. Bu bildiriye imza koyan öğretim elemanlarının çoğunluğu, “tek fikirli” üniversitelere mensup idi.

         

         

         

        9 Eylül 2008 günü atanan 23 rektörün büyük bir kısmı, özgürlükçü çizgideki “çok fikirli”  üniversitelere mensup öğretim üyelerinden oluşmaktadır. Ayrıca Sayın Cumhurbaşkanı’nın da, tercihini özgürlükçü “çok fikirlilik”ten yana kullanması, son derece normaldir. Çünkü, statükocu “tek fikirli” zihniyetle 21. yüzyıl evrensel bilgi seviyesi yakalanamazdı.

         

         

        Branşlara göre dağılım. Mevcut rektörlüklerin çoğunluğu Tıp alanındandır; çünkü Tıp Fakülteleri, en fazla öğretim elemanı barındıran birimlerdir. 9 Eylül 2008 atamalarında ise branşlara göre dağılım şöyledir:

         

         

        Edebiyat:3, Ziraat: 3, Mühendislik:3 Tıp:2, İktisat: 2, Fizik: 2; Tarih, Sanat Tarihi, Kimya, Veteriner, Jeoloji, Metalürji ve Maliye alanlarından ise birer rektör atanmıştır. Bu durumda, Edebiyat, Ziraat ve Mühendisler üçer rektörle, ilk sırayı almakta; bunu ikişer rektörlükle, Tıp, İktisat ve Fizik takip etmekte; diğer alanlardan ise birer rektör atanmış bulunmaktadır. Bu durum, rektörlüklerde Tıp egemenliğinin kırılması demektir.

         

         

        Tabii, bir sosyal bilimci olarak bizi en çok sevindiren husus, edebiyat alanından Prof. Dr. Filiz Kılıç (Nevşehir), Prof. Dr. Ramazan Kaplan (Bartın) ve Prof. Dr. Ramazan Korkmaz (Ardahan); Sanat Tarihi alanından Prof. Dr. Abdüsselam Uluçam (Batman) ve Tarih alanından Prof. Dr. Ali İbrahim Savaş (Çankırı Karatekin) gibi bilim adamlarının rektör olarak atanmalarıdır. Ayrıca 2008 Ağustos ayında, Akdeniz Üniversitesi rektörlüğüne atanan Prof. Dr. İsrafil Kurtcephe’nin de tarihçi olduğunu hatırlatalım.   

         

         

        Üniversitelere göre dağılım. Bünyesinden rektör çıkaran üniversiteler arasında 3 rektörle Fırat Üniversitesi birinci sırada yer almaktadır. Bunu, ikişer rektör çıkararak Yüzüncü Yıl, KTÜ, Gazi Osman Paşa, Gazi ve Çukurova üniversiteleri takip etmekte;Ankara, Marmara, Atatürk, Erciyes, Bolu İzzet Baysal, Dicle,  Çukurova, Selçuk, Sakarya, İstanbul Teknik üniversiteleri ise birer rektör çıkarmış bulunmaktadır. Burada dikkati çeken bir husus, İstanbul, Orta Doğu, Ege, Hacettepe ve Dokuz Eylül gibi eski ve büyük üniversitelerden hiç yeni rektör atanmamış olmasıdır. Bunda, bu üniversitelerin statükocu ve özgürlük karşıtı tavırlarının rolü olsa gerektir.

         

         

        2008 yılı atamalarıyla rektörlük, Tıp, Fen ve Mühendislik alanlarının sınırlarından taşmaya başlamıştır. Bu da üniversitelerimize, sosyal bilimci vizyonu kazandırması açısından önemlidir.

         

         

        Üniversitelerin kaderine Anadolu’daki üniversitelerin müdâhil olması da, ayrıca kayda değer bir gelişmedir.

         

         

        “Bilgi” mi Dediniz? Hani, Nerde?

         

        Üniversitelerimiz yönetim sorunuyla boğuşurken, bilgi üretme konusunda da yaya kalmışlardır.

         

        Osmanlı medreselerinin tekrara düşerek yeni bilgi üretmeme hatası olduğu söylenir. Bugün durum farklı mıdır?  Modern üniversitelerimiz, Batı’nın mübtezel birer kopyası olmuşlar ve Batı’da üretilen bilgiyi nakletmekten başka bir gayret sarf etmemişlerdir.

         

        Bugün üniversitelerde yapılan tezlerin, yayımlanan kitap ve makalelerin çoğu, enformatik bilgi aktarımından başka bir şey değildir ve büyük bir kısmı da, “envanter cetveli” olmaktan öte gitmez. Öğretim elemanlarının büyük bir kısmı, henüz, “enformatik bilgi” ile asıl üretmeleri gereken “epistemolojik bilgi”nin farkında bile değildirler. Bunun sebebi, yetiştirilen bilim adamlarına, eşyaya yeni sorular sorma beceri, yöntem ve özgürlüğünün tanınmamasıdır. Yani, “Benim oğlum bina (Arapça gramer terimi) okur; döner döner gene okur.” zihniyeti, hiç değişmemiştir. Hocalarından öğrendiği bilgileri, kutsal emanet gibi körü körüne saklayan ve aktaran, tek meziyeti bu olan sözde bilim adamından, başka ne beklenebilir ki! Eşyaya yeni sorular sorulamazsa, yeni cevaplar; yani bilgiler de alınamaz.

         

        Bunca Fen ve Mühendislik ve benzeri fakülteler vardır ve buralara katrilyonlarca liralık yatırımlar yapılmıştır. Batı’nın ürettiği teknik malzemenin açık pazarı olmaktan öte bir özelliği olmayan bu pahalı fakültelerin hiç birisi de, Batı’da üretilen bilgileri aktarmaktan başka bir şey yapmamışladır. Sosyal bilimler de, teknik malzeme alımı hariç, Batı’nın entelektüel pazarı durumundadır. Bu açıdan bakıldığında, medreseler hiç olmazsa özgündü; modern üniversiteler, bir problem olarak bile özgünlüğün farkında değillerdir.

         

        Sosyal bilimlerin bir başka açmazı da, ülke gündeminin en az yüz yıl gerisinde olmalarıdır. Meselâ, bundan yüz yıl önce, Osmanlı İmparatorluğu büyük bir değişime sahne olmaktayken bu değişime, bugünün üniversite seviyesindeki kurumları, büyük ölçüde katkıda bulunmuşlardır. Mevcut üniversite zihniyeti, statükocudur ve değişime direnmesini, kendinden menkul bilimsel kriterlerle izah eden Orta çağ skolastisizmini temsil eder.

         

        Daha dar ölçekte bir örnek verelim: Türkiye, 30 yılı aşkın bir zamandır, bölücü terör ile mücâdele etmektedir. Yaşanan olumsuzlukların giderilmesi konusunda, üniversiteler, kınama bildirisi yayımlamaktan başka bir şey yapmamışlar; terörün sebepleri ve ortadan kaldırılması konusunda, kıllarını kıpırdatmamışlardır.

         

        Modern üniversitelerin bir başka saplantısı da, “atıf indeksleri” fetişizmidir. Modern dünyanın skolastik düşüncesini yansıtan ve epistemik monopol oluşları ile bir tür “çağdaş kast” demek olan “atıf indeksleri”, bireyin üreteceği bilgiyi bile sınırlayıcı, faşizan bir zihniyettir ve ne yazık ki, üniversite yönetimlerimiz, hâlâ bu faşizan zihniyetten kurtulamamışlardır. Türkiye açısından, buna, 19. yüzyıl kaba pozitivizmi de eklenirse, 21. yüzyılı, mevcut bilgi üretimi zihniyetiyle kuramayacağımız açıktır.

         

        Türk üniversiteleri, dünya bilim terminolojisine, tıpta birkaç hastalık adı ve biyolojide birkaç hayvan ve bitki adından başka hiçbir katkıda bulunmamışlardır. Kaba 19. yüzyıl pozitivizmi ideolojisine saplanıp kalmış ve nakilciliği bilim zanneden edilgen zihniyetten, başka bir şey beklemek de yanlıştır zaten.

         

        Bilgi, güç demektir. Bilgi üretirsen güçlü olursun; üretemezsen köle… Türk üniversitelerinin tek işlevi, Batı’nın ürettiği her şeyi tüketmeye hazır, “nitelikli tüketici”; yani “nitelikli köleler” yetiştirmektir.

         

         

        Üniversiteleri, yönetimiyle özgür, bilgi üretimiyle özgün kılacak yasal düzenlemeler yapılmadıkça ve eşyaya yeni sorular sorma bilinci toplumsallaşmadıkça, bu yakınmalar ve nitelikli köle yetiştirme zihniyeti devam edecektir. 

         

         

         

         


Türk Yurdu Nisan 2009
Türk Yurdu Nisan 2009
Nisan 2009 - Yıl 98 - Sayı 260

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele