Prof. Dr. O. Haluk Karamağaralı’ya Saygı

Mart 2009 - Yıl 98 - Sayı 259

        Edward W. Said, Out of Place (Yersiz Yurtsuz) adlı meşhur eserinde – herhalde kendisini de kastederek- şu cümleyi kullanır. “Anayurdunu tatlı bulan bir insan hâlâ narin bir çömezdir; her toprağı kendi anayurdu gibi gören bir insan çoktan güçlenmiştir, oysa bütün dünyayı yabancı bir diyar olarak gören insan kusursuzdur”. Aslında bu söz Said gibi yersiz yurtsuz olan Alman filolog E. Auerbach’a aittir. Auerbach İkinci Dünya Savaşı başlarında Türkiye’ye kaçmış, İstanbul Üniversitesi’nde dersler vermiş, Mina Urgan’ın da hocası olmuş Yahudi asıllı bir bilim adamıdır.

         

        Merhum hocam Prof. Dr. O. Haluk Karamağaralı da 19. yüzyılda Yozgat ili sınırları içinde bulunan Karamağara köyünden – bugün Saraykent ilçesi- göç etmek zorunda bırakılan Elazığ, Bursa, İzmir, Ankara, Ahlat şehirlerinde yersiz- yurtsuz dolaşan bir akademisyendi. Oysa bu güzel insan, bütün dünyayı yabancı bir diyar olarak kabul eden bir yersiz yurtsuz olarak görülse bile, aslında her toprağı kendi ana yurdu gibi sevebilen gerçekten güçlü bir insandı. O, peygamberimizin hadis-i şerifinde ifade ettiği gibi bu dünyada garip yaşadı ve bir bakıma da garip öldü. Şöhret ve paradan başka bir değer düşünmeyen, sadece Allahın yaratığı bedenini kullanan insanların acıları paylaşılırken- hem de en üst makamlarca-  bir maarif sandığının, bilim adamının vefatına “garip öldü” demek yanlış mıdır? “Dedem bağrında yattıkça benimsin ey toprak” diyerek, yıllar sonra Karamağaralı soyadını aldı. Toprak damlı köhne bir Orta Anadolu köyünü soyadı olarak seçmesi gerçekten anlamlıdır. Ona olan saygım, sevgimden ileri olduğu için soramadım, sevgimi de izhar edemedim. Hocamın adını ilk defa 1966’larda duydum. O yıllarda Bitlis Lisesi’nde resim öğretmeniydim. Amerikalı Barış Gönüllüsü İngilizce öğretmeni M. F. Crowley ile Ahlat’a ilk gidişimde, bu güzel, sevimli, gün görmüş ilçeye hayran olmuştum. Bir masal artığına benzeyen kent beni Prof. Dr. Osman Turan’ın anlattığı Selçuklu kültür ve medeniyetinin o güzel günlerine götürmüştü. Kümbetlerde, şahidelerde, zamana meydan okuyan kufileri ve Selçuklu sülüslerini şaşkınlıkla seyrediyor fakat okuyamıyordum. Crowley,  yazıları okumamı istiyordu. Okuyamıyordum. Crowley hayret ediyordu. Hâlbuki çocukluk yıllarımda elif cüzünü bitirmiş, amme cüzüne başlamak üzereydim. O yıllarda elime geçirdiğim yıllanmış bir İnşa kitabından yazmayı da öğreniyordum. Ama işte okuyamıyordum bu yazıları, ecdadımın duygu ve düşüncelerini. Tanpınar’ın dediği gibi “Biz bilerek ya da bilmeyerek atasını öldüren Oidipus’un şaşkınlığı – belki de ihaneti- içindeydik. İsmet İnönü’nün Muş-Tatvan arası (Rahva) tren yolunun açılış törenlerine gelişinde, hatırladığıma göre, Ahlat’ta idim. Öğrencilerimi her yıl Ahlat’a geziye götürüyordum. Bir keresinde Van Gölü’nün etrafını dolaşıp Bitlis’e geri gelmiştim.

         

        Daha önce söylediğim gibi Prof. Dr. O. Haluk Karamağaralı adını 1966’larda duydum. Karamağaralı soyadı bana aşina idi. Çünkü Karamağara, benim köyüme çok uzak olmayan büyük bir köyün adı idi. Benim ilkokulda okuduğum yıllarda Karamağara’da bir cinayet işlenmişti. Bu olay üstüne destanlar yakılıyor, bu destanlar acıklı bir hikâye ile birlikte dillerde dolaşıyordu. Bu destanın bazı dizeleri aklımda kalmış;  

         

        Yoncalığın cılgaları

        Gide gide daralıyor

        Ömer’i vuran jandarmalar

        Elvan elvan sararıyor.

         

                                           Ömer Ömer ana öle

                                            Sensiz bacın ne gün göre

         

        Bacısının adı Emiş

        Babasının adı Memiş

        Ankara’da İsmet Paşa

        Şu Ömer’i vurun demiş.

         

                                            Ömer Ömer anan öle

                                            Sensiz bacın ne gün göre

         

         

        Ömer Akdağmadeni ormanlarında saklanıyormuş. Rastladığı insanlardan ekmek istediği için ahali ona Dürümcü Ömer adını takmıştı. Alembey denilen bir yerde jandarmalara teslim olmuş. Halkın anlattığına göre jandarmalar “Biz seni görmedik, istersen sen kaç!” diyesiymişler. Ömer bu söze inanıp kaçmış. Jandarmanın birisi diz çöküp tam boynunun kütüğünden vurmuş. Bu acıklı olaydan dolayı, Dürümcü Ömer’in adı ve Karamağara köyü uzun süre dillerde dolaştı. Ömer’in kötü talihine yanan, özellikle kadınlar destanlar düzmüşlerdi. Dürümcü Ömer Destanı ve Karamağara adını ben de duymuştum.  Ben hocanın soyadını bizim Karamağara köyünden aldığını düşündüm. İçimde ona karşı bir sevgi ve yakınlık doğdu. Tabidir ki ben o zamanlar ana yurdunu tatlı bulan narin bir çömezdim.

         

        1980 de Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi’nde lisans ve yüksek lisans programlarını ikmal ve itmam edince, doktora yapacak bir yer aramaya başladım. Bütün kapılar yüzüme kapanıyordu. A. Ü. İlahiyat Fakültesi’nde öğretim üyesi olan hocadan randevu istedim. Kabul etti. Görüşmek için gittim, beni nezaket ve ciddiyetle dinledi. Sorular sordu. Niçin kendisine geldiğimi, kiminle mastır yaptığımı bilmek istedi. Karamağaralı soyadına bakarak Yozgatlı olabileceğini vehm ettiğimi söyledim. Hafifçe tebessüm etti. Karamağaralı olduğunu, ailesinin 19. yüzyılda Çapanoğulları yüzünden, Karamağara’dan göç etmek zorunda kaldıklarını anlattı. Bir keresinde Karamağara’ya gitmiş, oralı olduğunu söylemiş. Köylüler de “Bey bizimle eğleniyor musun?”demişler. Fakat yaşlı bir köylü dikkatle bakınca “Sen falanlardansın” diyerek hocanın sülalesini hatırlamış. İlahiyat Fakültesi sekreterinin soyadı Çapanoğlu imiş. Hoca adamcağızın yakasına yapışıp tehdit etmiş. Çapanoğlu da: “Vallahi Haluk Bey ben o Çapanlardan değilim” demiş. Hoca bu şaka yollu tehdidi gülerek anlattı. Sonra bana: “Nihat Bey siz bana kayaları tırmanarak geldiniz. Sizi geri çevirmek bana yakışmaz. Dil sınavlarını geçerseniz, gerisini ben hallederim” dedi. Bizim doktora maceramız da işte böyle başladı. Doktora yeterlilik sınavlarında beni bir hayli sıkıştırdı. Hocanın sorduğu soru gerçekten zordu: “Hüsn-i hat sanatında leit motif var mıdır” şeklindeydi. Zorlandım, terledim. Hüsn-i hat konusunda bildiklerimin cim karnında bir nokta olduğunu anladım. O günleri ve böyle anları hatırlayınca;

         

        “Tevbe ya rabbi hata rahına gittiklerime

        Bilip ettiklerime bilmeyip ettiklerime” derim.

        Eskiler “Cehlin bu kadarı ancak tedris ile mümkündür” derlermiş.

        Bilirsin ki bilmezsin

        Bir bilene sormazsın

        Korkarsın ki sorunca

        Bilirler ki bilmezsin. Ya da;

        İlme mağrur olma Eflatun-u vakt olsan eger

        Bir edib-i kâmili gördükte tıfl-ı mektep ol

         

        Şimdilerde tedris ile cahil kalmayı başaranları gördükçe, görüp duydukça “Yarabbi cürm-i tahsil-i ilimden tevbeler olsun!” diyesim geliyor.

         

                    Dünyanın en büyük üniversitesi Endülüs’te açılmıştır. Bu üniversite’nin kapısında şu satırlar varmış: “Dünya dört şey üzerinde döner;

         

        İlim adamlarının ilmi,

        Yöneticilerin adaleti,

        İnançlı insanların duası,

        Yürekli insanların cesareti”

         

        Bu dört haslet, erdem, Karamağaralı hocamın karakterini oluştururdu. Özellikle adaleti ve cesareti, ilmi hep önde idi. Okumak fiilinin kökü ok’tan gelir. Yani okumak ok’tan türemiştir. Eski Türk beyleri oku yararak(yazarak) haberleşirlermiş. Okumak, okuyuntu halk kültüründe davet, davetiye anlamında kullanılır. Her Türk bu anlama göre, okumakla kavgayı birlikte götürür. Prof. Dr. O. Haluk Karamağaralı da bu vavlı Türk, bu yakışıklı insan da ok’la (kavga) okumayı (bilimi) bütün hayatı boyunca ciddiye alan bir akademisyendi.

         

        1993 yılında Rumeli’ye gitmiştik. Üsküp’te Murat Hüdavendigar Camii’ni görmek istiyorduk. Semavi Eyice Arnavut asıllı kayyumdan camiyi açmasını istedi. Kayyumun Arnavut damarı tutmuş olacak ki kapıyı açmak istemedi. Şikâyet ettik gene açmadı. Hocam okunu gerdi ve: “Pis Arnavut n’olacak!” dedi. Kayyum üstümüze yürüdü. Hoca da saldırdı. Kayyumu görevden aldılar da bereket kapı açıldı. Arnavutların gerçekten anut olduklarını, Arnavut asıllı bir dostumdan öğrendim. Ne acıdır ki caminin üç satırlık celi sülüs tamir kitabesinde Sultan Çelebi Mehmet Oğlu Murat Hüdavendigar zamanında yapıldığı yazılıydı. Ecdadımızın yaptırdığı camiye torunlarını sokmuyorlardı. Bu ihanetle nankörlüklerinin ceremesini çok geçmeden kanla ödediler.

         

        Merhum hocam Prof. Dr. O. Haluk Karamağaralı ciddi bir bilim adamıydı. Çevresine ciddiyet saygı yansıtırdı. Basit davranışlardan, şakadan hoşlanmazdı. Bütün ciddi insanlar gibi mizacen asabiydi. Onu hiç kravatsız, tıraşsız, ütüsüz, dağınık gördüğümü hatırlamıyorum. Bu titizliği, seçiciliği eserlerine de yansımıştı. Türkçenin aşığıydı, sevdalısıydı. Süleyman Nazif ve Yahya Kemal Beyatlı’nın İbn-ül Emin Mahmut Kemal İnal için yazdıkları, söyledikleri iki dize şiir, övgü hocam için de geçerlidir.

         

        Hazer gıpta o devr-i kadim efendisine

        Ne kendi kimseye benzer, ne kimse kendisine.

         

        17 Ocak 2009 Cumartesi günü Yozgat Belediye’sinin kadirşinaslığı sayesinde, adını Bozok Üniversitesi civarında bir caddeye verdik. Yozgat Valisi, Belediye Başkanı, Ankara’dan gelen akademisyenlerin katıldığı törende kızı Doç. Dr. Nakış Karamağaralı duygulu bir konuşma yaptı. Hocam törende çekilen fotoğrafları sanırım gördü ve belki de ebedi yolculuğuna çıkmadan önce son kez acı da olsa tebessüm etti. Sevgili eşi Prof. Dr. Beyhan Karamağaralı’yı yitirdikten sonra yaşamak istemiyordu.

         

        Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi

        Müşkil odur ki ölmeden evvel ölür kişi.

         

        Dizelerinde Yahya Kemal Beyatlı sanki onun son günlerini anlatır.

         

        17 Ocak 2009 tarihinde Yozgat’ta düzenlediğimiz Prof. Dr. O. Haluk Karamağaralı’ya Saygı Günü törenlerinden on iki gün sonra, 29 Ocak 2009 tarihinde, bu maarif sandığını, kara toprağa emanet ettik. Nur içinde yatsın, dilerim mekânı cennet olsun.

         

                                                                                                                                  


Türk Yurdu Mart 2009
Türk Yurdu Mart 2009
Mart 2009 - Yıl 98 - Sayı 259

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele