Haydar Baba’dan Nevruza Selâm

Mart 2009 - Yıl 98 - Sayı 259

        Farsça “nev” ve “rûz” kelimelerinin birleşmesinden oluşan “nevrûz” sözcüğü, “yeni gün” anlamına gelmektedir.

         

        Eski İranlıların yılbaşı olarak kabul ettikleri nevrûzun tarihi ile ilgili değişik görüşler vardır.

         

        Nevruz, güneşin koç burcuna girdiği güne rastlamaktadır. Nevruz, tabiatın canlanmasını, yeniden dirilişini ifade eder. Bu yüzden, bizde 21 Mart, yeni yılın, ilkbaharın başlangıcı olarak kabul edilir. Nevruz zamanla sevginin, barışın ve kardeşliğin simgesi olarak anlam kazanır.

         

        Nevruzdan söz eden kaynaklara ve söylencelere göre, Allah kâinatı ve insanları bu günde yaratmış ve bütün yıldızlar bu gün düşmeye başlayıp koç burcundan geçmişlerdir. İslâmî inanışa göre de Allah yeryüzünü Nevruz’da yaratmış, Hazret-i Âdem’i o gün halk etmiş, yıldızları o gün dağıtmıştır.

         

        Yazılı kaynaklarda, nevruza ilişkin rivâyetler arasında Hz. Ali’nin bu günde doğduğu ve Hz. Fatma ile evlendiği belirtilir. Nevruzda; Musa Peygamber’in asasıyla Kızıl Deniz’i yararak uyruğunu kurtardığı, balık tarafından yutulan Yunus Peygamber’in kurtulduğu, Nuh’un gemisinin Cudi dağına oturduğu, İbrahim Peygamber’in putları bu gün kırdığı ve Urfa’da yakılmak istendiği, Hz. Muhammed’in Hz. Ali’yi bu gün kendisine vekil tayin ettiği gibi olayların yaşandığına işaret edilmektedir.

         

        Nevruz, Eski, Orta ve Ön Asya kavimlerinin yılbaşı ve bahar bayramı günü olarak kutlanmış, günümüzde de bu gelenek devam etmektedir.

         

        Nevruz hakkındaki ilk bilgiler, nevruzu İran geleneğine bağlayan Firdevsi’nin Şehnâme’siyle XI. yy. da karşımıza çıkar. Aynı devrede Kaşgarlı Mahmut Divan-ı Lügati’t –Türk’ünde Türklerde yıl başlangıcının nevruz olduğunu belirtir. On iki Hayvanlı Türk Takvimi olarak bildiğimiz takvimin başlangıcı da 21 Mart günüdür. Türk takviminin hicrî takvimin başlangıcına kadar Türkler arasında en yaygın kullanılan nevruz tarihidir. Günümüzde de Türk Cumhuriyetlerinin çoğunda 21 Mart, takvim olarak kullanılmaktadır.

         

        Ortak bir görüşe göre, nevruz, M.Ö. 3. yy.dan Mete Han zamanından beri Türklerde var olan bir bayram /bahar bayramı/ geleneğidir.

         

        Nevruzun kültür hayatımızda önemi büyüktür. Bu yüzden nevruz, Klâsik edebiyatımızda ve Halk edebiyatımızda (folklor malzemesi olarak) geniş yer tutmaktadır. Nevruzun yeni edebiyata da malzeme olduğu bilinmektedir. Bu konudan geniş çapta bir araştırma ve çalışmaya ihtiyaç vardır. Namık Kemal ile Hüseyin Suat’tan bu yana nevruza yönelişleri irdelemek, meraklısını bekleyen bir konu olarak durmaktadır.

         

        Biz, konuyu nevruz geleneğini ölümsüzleştiren Şehriyar’ın “Heyder Babaya Salam” şiirinden bazı kesitler sunarak ve açıklamalarda bulunarak sürdürmek istiyoruz.

         

        Şehriyar (Seyîd Ebül Gasım Mehemmed Hüseyn Şehriyar) 1906-1988 tarihleri arasında Tebriz’de yaşamış, Güney Azerbaycan Türk şairlerindendir. Uzun süre Farsça şiirler yazmış ve şöhrete kavuşmuştur. 1950’de anasının isteği üzerine Türkçe şiirler yazmaya başlamıştır. Bir gün anası Şehriyar’a şu sözleri söyler: “Oğlum, deyirler sen böyük şair olmuşsan, emme men senin dediğin şiirleri başa düşmürem. Bes niye menim dilimden demirsen? Birez de menim dilimnen de, men de başa düşüm” (Cavat Heyet, Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi, C: 5, s. 415).

         

        Anasının bu sözlerinden etkilenen Şehriyar, “Heyder Babaya Salam” (Tebriz, 1951), manzumesini Azerbaycan Türkçesiyle hece vezninde yazar. Maalesef, şiiri yüzünden İran Şahının hışmına uğrar. İki yıl sonra şahın hizmetçisi olarak görevlendirilir. Yine de yılmaz, Türkçe yazmaya devam eder.

         

        Bu şiir Türk halkları arasında manevî bir köprü oldu ve büyük yankılar yarattı. Gelenek ve göreneklerin şiirde bu kadar güzel ve canlı yer alması takdirle karşılandı. Özellikle Kuzey Azerbaycanlı şairleri (Sehend, Süleyman Rüstem, Bahtiyar Vahapzâde, Nebi Hezri...) heyecanlandırdı ve harekete geçirdi, “Heyder Babaya Salam” şiirine cevap niteliğinde  manzumeler yazdılar. Bu şiir, Azerbaycan Türk Şiirinde bir kırılma noktası oldu ve yeni bir edebî hareketin başlamasına neden oldu. Şiir, bir çok dillere çevrildi ve hakkında yüzlerce yazı yazıldı. Şiirin ilk bölümü 76, ikinci bölümü 49, beşlikten oluşmaktadır ve şiir 11’li hece ölçüsüyle yazılmıştır.

         

        Bu kısa bilgilerden sonra “Heyder Babaya Salam” şiirine geçebiliriz. Şiir çok uzun olduğu için bugünün anlamıyla örtüşen bölümlerden örnekler vererek ve kısmen açıklamalarda bulunarak konuşmamızı tamamlamak istiyoruz.

         

        Bu arada “Heyder Babaya Salam” olsun manzumesindeki adın, “Heyder Baba Dağı”ndan esinlenerek alındığını ve yazıldığını da belirtelim. Şehriyar, çevresine ve köy halkına uzak kalmış olmaktan mahcuptur. Bu yüzden köyün yakınındaki dağı kişileştirerek konuşur. Çocukluğunda her gün seyrettiği hakkında birtakım rivayetler dinlediği çok sevdiği ve sembolleştirdiği “Heyder Baba Dağı” bu şiirde bir taş ve toprak yığını olmaktan çıkar, bir dert babası olarak belirir.

         

         

        Bayram yeli çardahları yıhanda,

        Novruz gülü, gar çiçeği çıhanda,

        Ağ buludlar köyneklerin sıhanda,

        Bizden de bir yad eliyen sağ olsun,

        Derdlerimiz goy dikkelsin dağ olsun.

         

        (Bayram yeli çardakları yıkınca,

        Nevruz gülü, kar çiçeği çıkınca,

        Ak bulutlar gömleklerini sıkınca,

        Bizi de bir yâd eyleyen sağ olsun,

        Dertlerimiz koy dikelsin, dağ olsun.)

         

         

        Şal istedim men de, övde ağladım,

        Bir şal alıb, tez belime bağladım,

        Gulamgile gaçtım, şalı salladım,

        Fatma hala mene corab bağladı,

        Han nenemi yada salıb ağladı.

         

         

        (Şal istedim ben de evde ağladım,

        Bir şal alıp, tez belime bağladım,

        Gulam’lara koştum şalı salladım,

        Fatma teyze bana çorap bağladı,

        Han nenemi hatırlayıp ağladı.)

         

         

        Nevruz bayramı, özellikle çocuklar ve gençler için daha bir anlamlıdır. Çocuklar omuzlarındaki torbalarla hediyeler toplamaya giderler. Gittikleri evlere “Hala, hala, bayramçalığımı ver” diyerek yemiş ve yumurta toplarlar. Gençler de nişanlısının olduğu evin damından, kapısından veya penceresinden içeriye bir şal atarak hediyesini ister. Şiirde bu geleneğe bir gönderme vardır.

         

        Yeni yılın son Çarşamba gününde bayram kutlamaları yapılır. “yeddi levin” veya “yeddi nevin” adı verilen yedi çeşit meyve ve çerezden oluşan bayram yiyeceği ev halkı arasında eşit paylaşılarak yenilir, evde olmayanların hakkı da saklanır. Nişanlı kız veya oğlanın “yeddi levin” payı da unutulmaz. Kimi zaman, az önce söylediğimiz üzere, damdan, kapıdan, pencereden atılan şala bağlanarak hediyesi bu yolla kendisine verilmiş olur.

         

         

        Bayram olub, gızıl palçıh ezerler,

        Nahış vurub otahları bezerler,

        Tahçalarda düzmeleri düzerler,

        Gız-gelinin fındıhçası, henası,

        Heveslener anası, gaynanası.

         

         

        (Bayram olunca kızıl balçık ezerler,

        Nakış yapıp odaları bezerler,

        Raflarda dizmeleri dizerler,

        Kız-gelinin fındıkçası, kınası,

        Heveslenir anası, kaynanası.)

         

         

        Bakiçının sözü, sovı, kağızı,

        İneklerin bulaması, ağızı,

        Çerşenbenin girdekanı, mövizi,

        Gızlar deyer: “Atıl-matıl, çerşenbe,

        Ayna tekin behtim açıl, çerşenbe.”

         

         

        (Bakûcunun söz, sohbeti, kağıdı,

        İneklerin bulaması, ağızı,

        Çarşambanın cevizi, kuru üzümü,

        Kızlar der: “Atıl-matıl Çarşamba,

        Ayna gibi bahtım açıl Çarşamba.”)

         

         

        Ağız, inekler yavruladıkta sonra sütünden yapılan yoğurda verilen addır. Aile bireyleri tarafından keyifle yenilir. Iğdır ve yöresinde, tutuşturulan ateşin üzerinden atlanırken söylenen “ağırlığım, uğurluğum odlara” diye başlayan maninin yerine şair, Tebriz’de söylenen:

         

        “Atıl-matıl, çerşenbe,

        Ayna tekin behtim açıl, çerşenbe”

         

         

        “Ağırlığım-uğurluğum

        Tökülsün tongal üstüne”

         

         

        “Sarılığım seninki

        kırmızılığın menimki”

        sözlerine göndermede bulunur.

         

         

        Yumurtanı göyçek, güllü boyardıh,

        Çakgışdırıp sınanların soyardıh,

        Oynamahdan birce meğer doyardıh?

        Eli mene yaşıl aşıh vererdi,

        İrza mene novruz gülü dererdi.

         

         

        (Yumurtayı güzel güllü boyardık,

        çakıştırıp kırılanları soyardık,

        Oynamaktan bir defa acaba doyar mıydık?

        Ali bana yeşil aşık verirdi,

        Rıza bana nevruz gülü dererdi.)

         

         

        Bayram hazırlığında, yumurta boyama geleneği vardır. Yumurtalar soğan kabuğu ve saman çöpleriyle tencereye doldurulur, su ilâve edilerek kaynatılır. Pişen yumurtalar kırmızıya yakın renk alır. Bu yumurtalar, çocuklara hediye verilir. Bunun dışında çok sayıda yumurtalar tokuşturulur, kırılan yumurtalar karşı tarafa verilir. Bunun üzerine çok değişik oyunlar yapılır. Bu günde boyanmış aşıklarla da oyunlar oynanır.

         

         

         

        Kaynaklar

        “Şehriyar”, Türkiye Dışındaki, Türk Edebiyatları Antolojisi, C:5, Ank., 1997, s.414-429.

        Nevruz ve Renkler, Haz. Prof. Dr. Sadık Tural-Elmas Kılıç, Ank., 1996.

        Nevruz, Türk Kültüründen Uluslararası Bilgi Şöleni. Haz. Prof. Dr. Sadık Tural, Ank., 1995.

        Türk Dünyasında Nevruz, Üçüncü Uluslararası Bilgi Şöleni, Ank., 2000.

        Muharrem Ergin, Azeri Türkçesi, İst., 1981.

         


Türk Yurdu Mart 2009
Türk Yurdu Mart 2009
Mart 2009 - Yıl 98 - Sayı 259

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele