Ömer Seyfettin-İhtiyarlıkta mı? Gençlikte mi?

Mart 2009 - Yıl 98 - Sayı 259

        Modern anlatıyı anlamlandırmak için seçilen yollardan bir tanesi de olay örgüsünün vazgeçilmezi olan kahramanların çözümlenmesidir. Joseph Campbell, Kahramanın Sonsuz Yolculuğu adlı kitabındakahraman yaratma ile ilgili evrensel bir tutum olduğunu; bunun yüzyıllardır zaman ve mekân engeline takılmadan süregeldiğini anlatır. Kahramanın yolculuğunu üç ana başlık altında, ayrılma-erginlenme-dönüş şeklinde özetleyen Campbell, kahramanların ortak kader çizgisini aşama aşama adlandırır. Kahraman benzerlerinin dünyasından, yolculuğa çıkmak üzere, haberci aracılığıyla getirilen bir çağrı alır. Çağrının kabulü kahramanın macerayı kabulü olarak değerlendirilebilir. Maceraya başlayabilmek için kahramanın sonraki hedefi ilk eşiğin aşılması olacaktır. İlk eşik kahramanın kendi egosunu yenmesi, ya da bir engeli ortadan kaldırması şeklinde belirebilir. İlk eşiği aşan kahraman artık hem kendi bilinçaltına, hem de kolektif bilinç dışına doğru bir yolculuğa çıkar. Yeniden doğum alanı olarak adlandırabileceğimiz bu yeni yer kitapta, “balinanın karnı” diye adlandırılır. Bu yeni doğum alanına geçtiğinde kahraman durağanlaşmaz, aksine iyice dinamikleşir. Erginlenme dönemi denilen bu süreçte kahraman sınavlardan geçer, olağanüstü güçlüklerle, tiranlarla karşılaşır. Kahramana bu zorlu yolculukta doğaüstü güçler yardım eder. Kahramanın karşısına çıkan kadınlar, ya baştan çıkarıcı bir rol üstlenir, ya da kahramanı mutlu ederek, ona sonsuz aşkı veren tanrıça olurlar. Kahramanımız bu yaşadıklarının etkisiyle gittikçe erginleşir ve macerasının sonunda adeta hiçleşir. Sıra ödülünü alarak maceradan geri dönmeye gelir. Kahramana verilen ödül bir iksirdir ve o dünyayı yeniler.

         

        Kahramanların yaratılışı kadar olay örgüsünün de ne kadar tanıdık olduğunu Campbell şu sözlerle belirtir: “Dahası, macerayı tehlikeye bile sokmamışızdır; çünkü her çağdan kahramanlar bizden önce gitmiştir; labirent iyice bilinmektedir; bize kalan yalnızca kahramanın yolunun ipliğini izlemektir.”[1]

         

        Bizim bu çalışmamız da Ömer Seyfettin’in İhtiyarlıkta mı? Gençlikte mi? adlı eserinde, kahramanların yaratılışı ve yolculuğu hususunda mit dünyasının kahramanları ile hangi yönlerden ilişki kurulabileceğini bulmaya ve hikâyede saklanan ama bireyin ve milletin bilinç dışında yaşadığı için esere ve kahramana gizliden gizliye, çeşitli simgeler, imgeler ile olay örgüsü şeklinde nüfuz eden arketipleri bulmaya yöneliktir. Asıl amacımız ise Ömer Seyfettin’in bu şekilde hikâye yazmasının sebebini anlamak olacaktır.

         

        Kahramanın Sonsuz Yolculuğu adlı kitapta bahsi geçen “Heromythe”ın özellikleri, Ömer Seyfettin’in bu hikâyesinde de karşımıza çıkar. Turan Masalları üst başlığıyla çıkan bu hikâye çeşitli arketipleri de içinde barındıran halk hikâyesi tadında bir eserdir.

         

        Hikâye bir mekân tasviriyle başlar. Burası Hasan Bey adında bir Türk beyinin otağının bulunduğu yerdir: “Nihayetlerinde büyük ve kuş girmez ormanların mor ve sisli gölgeleri biriken geniş bir çayır… Ortasından zümrüt renginde bir su akıyor… Binlerce atlar, kısraklar, yeni doğan güneşin altınlı aydınlıkları içinde koşuşuyorlar. Yüz binlerce koyun meliyor. Naralar, kişnemeler! Daha uzaklarda karlı ve yüksek dağların gümüş taçlı başlara benzeyen sayılmaz tepeleri göklere doğru kalkmış! Ta ortasında bir saray…”[2]

         

        Maceraya çağrı için böyle bir mekânın seçilmesi elbette tesadüfî değildir. Bilinç dışının ortaya konabildiği sınırı belli olmayan alanlar eserlerde özellikle kullanılır.  “Bilinmeyenin alanları (çöl, cangıl, derin deniz, bilinmedik diyarlar, vb.) bilinç dışı içeriğin yansıtılması için serbest alanlardır.”[3] Ne kadar güzel resmedilirse resmedilsin bu saray da büyük ve kuş girmez ormanlar içinde yer alır. Bu mekân hem maceranın başlaması için uygun bir zemin, hem de hikâyenin sonunda verilen “Bu suretle bütün Asya’nın tahtları gibi Acem tahtı da büyük Türk soyuna geçmişti.” mesajına uygundur. Aslında bu mekân seçimi yazarın bilinç dışını da ele vermesi açısından değerlendirilebilir. Ömer Seyfettin’in Turan idealizmi bu mekânda hissedilir.

         

        Yazar mekândan sonra, başkahramanı tanıtır. Hasan Bey: Yirmi beş yaşında güzel bir karısı, mutlu bir evliliği, bu evliliğinden ikiz çocukları olan huzurlu bir adamdır. Malının haddi hesabı yoktur. İnançlıdır. Allah’a şükreder, fakirlere yardım eder, iyilik, kahramanlık yapar. Benzerlerinden bazı özellikleriyle, özellikle de zenginliğiyle ayrılan sıradan bir insan olarak tanıtılır. İşte Hasan Bey’in kahraman oluşu bu özelliklerini yitirmesiyle başlar. “Bu bakış açısıyla kahraman, hepimizin içinde saklı duran yalnızca bilinmeyi ve yaşama katılmayı bekleyen Tanrısal yaratıcı ve kurtarıcı imgenin simgesidir.”[4]

         

        Campbell kahramanın macerasının seyrini ayrılma – erginlenme – dönüş şeklinde belirler. İşte Hasan Bey’in yaşadıkları da tam bu sıraya uygundur. Hasan Bey’in kahraman olmasını sağlamak için ona ve çevresindekilere bir takım olağanüstülükler yüklenir. Yazar Hasan Bey’in çocuklarını peri yavrusuna benzetip bir ay uzaktaki oymaklardan onları kadınların görmeye geldiğini söyleyerek aslında kahramana farklı bir rol belirlediğini ve onun sıradan bir insan olmadığını hissettirmeye başlar.

         

        Hasan Bey’in bir macera için seçildiğinin ilk belirgin işareti ise düşte ortaya çıkar. “Mitolojik yolculuğun – ‘maceraya çağrı’ olarak belirlediğimiz – bu ilk aşaması kahramanı çağıran ve onun ruhsal ağırlık merkezini toplumunun sınırlarından bilinmeyen bir bölgeye çekmiş olan kaderi belirtir.”[5]

         

        Düşte görünen uzun ve beyaz sakallı derviş, kahramanı maceraya davet eder. Burada seçilen habercinin Türk kültürüne ait mitik bir unsur olması da ilgi çekicidir. Aksakallı ihtiyar bizim destan ve masallarımızda gördüğümüz, bilgeliği simgeleyen bir kişidir. Halk âşıklarının gördüğü rüyada da aksakallı ihtiyar, âşığa bade içirerek ona âşıklığını müjdeler. Aksakallı ihtiyarın aynı zamanda derviş olarak nitelendirilmesi bu mite İslamî bir değer katıldığının göstergesidir ki haberci aslında bu yönüyle maceranın kahraman lehine biteceği ve Allah’ın onun yardımcısı olacağı hissini uyandırır. Haberci kahramana çağrıyı iletir: “– Ey Hasan Bey! Senin başına çok büyük bir felaket gelecek. İhtiyarlıkta mı gelsin? Gençlikte mi?”[6]

         

        Kahraman çağrıyı reddetmese de çağrıya direnir. Böylelikle kahramanda ilk eşiği aşamama sorunu belirir. Her ne kadar kahraman çağrıyı duymazdan gelmeye çalışsa da rahatsız olmaya ve çağrı hakkında düşünmeye başlar. Çağrı üçüncü kez gelir. Kahraman kendi içinde çağrıyı iyice tartıp biçerek verdiği kararı “gençlikte” diyerek dillendirir. İçindeki kahramanın çağrısına uyan Hasan Bey bu cevapla maceranın kapısını aralamış olur. Böylece hem çağrı kabul edilir, hem ilk eşik aşılır, hem de macera başlar. Çağrının üç kez yinelendikten sonra kabul edilmesi, yine Türk mitinde yer alan özellikle de tek sayıların sıkça kullanıldığı motifleri hatırlatır.

         

        Kahramanın bundan sonraki macerası hem kişisel bilinçaltı hem de kolektif bilinç dışında ferdî ve millî seviyede bir takım tecrübelerden geçirilir. Bu macera sayesinde Hasan Bey kendi içindeki kahramanı ve bilinçaltını daha iyi tanır. İnancını en üst seviyede yaşar. Kahraman zorluklarla mücadele etmeyi ve bunlara dayanmayı öğrendiği kadar; yaşamdan kopmamayı da başarır. Burası asılında ilk sınavdır: Kahramanın kendi egosunu aşması. İlk eşiği aşıp yeniden doğum alanına giren kahramanın bu yeni mekânı balinanın karnı olarak adlandırılır. Buraya gelebilen kahramanın başarısının ilk ışıkları da gözümüzü kamaştırmaya başlar. “Egoya bağlılığı çoktan yok olmuş olan kahraman, bir kral bir odasından diğerine nasıl geçerse öyle rahatça dünyanın ufukları arasında ileri geri geçer, ejderhanın içine girer çıkar. Ve işte burada onun kurtarma gücü yatar; çünkü geçişi ve dönüşü görüngüselliğin bütün çelişkileri boyunca Yaratılmamış – Yok edilemez olan kalır ve korkacak bir şey yoktur.”[7]

         

        Kahramanımız ayrılma kısmını gerçekleştirdikten sonra erginlenme kısmına adım atar. Burada kendisini birtakım sınavlar beklemektedir. Hasan Bey’in macerasına baktığımızda ilk sınavını onu diğer insanlardan ayıran en belirgin özelliği, zenginliği ile verdiğini görürüz. “Hasan Bey’in hiçbir şeysi kalmadı. Azerbaycan’daki, Kafkasya’daki, Türkistan’daki, Bağdat’taki, Şam’daki, Rum’daki o sayısız malları hep mahv, hep yağma edildi.”[8]

         

        Kahraman sınavın ilk kısmını büyük bir sabırla karşılayarak çalışır, çabalar ve ayakta kalmayı başarır. Zenginliğinin elinden alınması onu çok da etkilemez. Fakat sınavlar henüz bitmemiştir. Maddî sınavlar yerini manevî sınavlara bırakır. Kahraman bu kez de karısının ve çocuklarının yokluğuyla sınanır. Karısı Uluç Bikem güzelliğinden ötürü Acem elçisinin adamları tarafından kaçırılır ve Acemistan’a götürülür. Kahraman da çocuklarını yanına alarak karısını bulmak için yollara düşer. Yolculuk oldukça zor geçer. “Gece, gündüz, sabah, akşam, dere, tepe, düz gittiler, ormanların kovuklarında yatıyorlar, billur pınarlardan su içiyorlardı.”[9]Yazar bu cümlelerle okuyucuda sanki olağanüstü bir sınavın ve yolculuğun yaşandığı izlenimini uyandırır. Çünkü kahraman ancak böyle yaratılabilir.

         

        Sınavlar bununla da bitmez. Çocuklarıyla yolculuğunu sürdüren kahraman bir akarsuyu geçmeye çalışırken çocuklarından birini ayıya, birini de suya kaptırır. Şaşırmaz, Allah’a sığınır ve yoluna devam eder. On sene Acemistan’da ve Hint’te karısını arar ama onun izini bulamaz. Kahramanımızın sınavları burada biter. O artık kendi bilinçaltına, kolektif bilinç dışına yaptığı yolculukta sınavlar kısmını aşmıştır. Hasan Bey’in buradaki sakin ve inanmış ruhu, her olumsuzluğun ardından Allah’a sığınışı aslında onun erginlenmesinde önemli bir merhalenin aşıldığının göstergesidir. Sık sık tekrarladığı “Allah’tan gelen kazaya rızadan başka çare yok!” cümlesi bu zorlu macerada onun en büyük yardımcıya duyduğu güvenin yinelenmesidir. “Kalplerini katılaştırmış olanlara bile doğaüstü muhafız görünebilir; çünkü gördüğümüz gibi: ‘Allah kurtarmaya da kadirdir.’”[10] Aslında kahraman bundan sonra hem içinde, hem de yanında yer alan yardımcılarla sık sık karşılaşacak ve hikâye, geldiği olumsuz noktadan yavaş yavaş baştaki en olumlu noktaya doğru tersine bir seyir izleyecektir. Bu seyrin sebebi de bu sınavlar esnasında kahramanın gösterdiği sabır ve kabulleniştir. Elbette bu zorlu süreçte yardımcılara ihtiyaç duyulur. “Kendisine yapılan çağrıya yanıt verdikten sonra ve olaylar ortaya çıktıkça, cesaretle ilerlemeyi sürdüren kahraman, bilinç dışının bütün güçlerini yanında bulur.”[11]

         

        Kahramanımızın macerasında görünen ilk yardımcıları bir ayı ile değirmencidir. Ayı motifi olağanüstülük gösterir. Kahramanın Korkut adlı oğlunu kaçıran ayı onu yemez, inine götürür; besler, büyütür. Bu ayı motifi Türk destanlarındaki kurt motifi ile de benzeşir. Suya düşen oğul Turgut ise bir değirmene takılır. Onu bulan değirmenci, çocuğu evlat edinerek, ona bakar. Her iki çocuğun kurtuluşu da olağanüstüdür. Aslında bu iki çocuğun olağanüstü kurtuluşu ve yeni bir hayata adım atışları, yeniden doğum ritmini hatırlatır.

         

        Çocukların büyüyüp yetişkin birer genç olmasıyla birlikte, onlar için de yeni bir macera kapısı aralanır ve zamanla onlarda da kahramanlık izleri belirir. Bu da yine Campbell’in işaret ettiği ergin gencin babasını rehber görerek onun izinden gitmesi tespiti ile örtüşür.

         

        Hikayedeki en önemli yardımcı ise Şah’tır. Kahraman Hasan Bey, şahın emir vererek yazılmasını istediği Turan şehnamesini yazar. Şah bu şiiri yazan şairi tanımak ister ve mükâfat olarak onu baş şairi yapar ve yanında ona yer verir. Şahın baş şairi olmasına rağmen, Hasan Bey ödülünün tamamını almamıştır. Şah, Hasan Bey için koruyucu, kollayıcı; çocuklar ve kaçırılan anneleri için de bir kurtarıcıdır. Hasan Bey’i iksire de yine o götürür.

         

        Diğer tarafta yeni bir maceranın içinde gördüğümüz Hasan Bey’in çocukları Rum’a giden elçi konağının muhafızı olurlar. Burada konuşur, dertleşirken birbirlerinin kardeş olduğunu anlarlar. Tam da bu sırada yanlarında bulunan kafesin içinden bir kadın sesi duyulur. Kafesi açtıklarında bunun anneleri olduğunu anlarlar. Hikâyenin bu kısmı halk hikâyelerini andırır şekilde gerçekleşir. Her iki gencin anadan doğma şair olması, şiir söyleyip atışmaları; annenin sadece seslerinden oğullarını tanıması, halk hikâyesi ruhuna uygundur. Geleneksel yaratma ritmi hikâyede burada da yinelenir. Çünkü çocuklar ve anne yeni bir hayatı aralar.

         

        Arketipsel dişi ve yüce ana romanın kadın karakteri Uluç Bikem şahsında temsil edilir. Buradaki yüce ana figürü doğuran, besleyen, koruyan ve sınırsız seven bir kadındır. Kahramanı baştan çıkaran kadın rolünden uzak olan Uluç Bikem hem çocukları için yüce ana, hem de eşi için dünyanın kraliçe tanrıçasıdır. “Genellikle bütün engeller ve devler aşıldığında gelen en son macera, başarılı kahraman ruhun dünyanın kraliçe tanrıçasıyla mistik evliliği olarak sunulmuştur.”[12] Kahramanımız hikâyenin sonunda kraliçe tanrıça ile kavuşturulur.

         

        Hikâyedeki Tiran ise elçidir. Tiran canavar figürü özellikleri temelde her yerde aynıdır. “Genel çıkarın toplayıcısıdır o. ‘Benim ve benimki’nin hırslı haklarına hevesli olan canavardır.”[13]

         

        Uluç Bikem’in yaşadıklarında elçinin bu canavar yüzü açıkça görülür. Tiran hikâyenin sonunda ölümle cezalandırılır. Kahraman ise tüm tiranlara ve engellere rağmen Şah’ın yardımıyla karısı ve çocuklarına yeniden kavuşur.

         

        Kahraman macerası sırasında pek çok rolde karşımıza çıkar. Benlik aynıdır. Ama maceranın ruhuna uygun olarak adeta benliğin elbisesi değiştirilir. Hasan Bey hikâyenin başında kahraman, zengin, mutlu bir aile babasıyken her şeyini kaybeder; bir bilici (öğretmen) olarak başka bir yerde karşımıza çıkar. Daha sonra buradan da uzaklaşmak zorunda kalan kahraman, bir köyde sığırtmaç olarak karşımıza çıkar. Maddî ve manevî her şeyini yitiren kahramanı ödülüne götürmek için seçilen rol ise kalem ustalığıdır (şairlik).

         

        Kahraman, ferdî bilinçaltına ve kolektif bilinç dışına yaptığı yolculuktan dönüş kısmına gelmiştir. Kahraman yardımcı güçler tarafından adeta kutsanmıştır ve onların koruması altında ilerler. Şah’ın yardımıyla kahraman nazikçe yeni dünyasına bırakılır. Ödülü ise Acem diyarına Şah olmaktır.

         

        Bu macera sırasında kahraman aslında kendi kendini de çarmıha gerer ve yarının Tiran’ı olmaktan kendini kurtarır. Çünkü hikâyenin sonunda dünyayı yenilemek için eline verilen iksir kendi bilinçaltını yenemeyen bir kahramana verilmiş olsaydı bu ödül onu Tiranlaştırabilirdi. İşte bizdeki dervişin benlik terbiyesini hatırlatan bu sürecin başarıyla geçilmesi kahraman ve onun görevinin başarıyla sonuca ulaşabilmesi için gereklidir.

         

        Kahraman macerası sırasında ilk eşiği aşarken yenmeye başladığı kendi bilinçaltını ve zaaf olarak ileride belirebilecek hususlarını, kolektif bilinç dışının tehlikeleri ve Tiranları ile her karşılaşmasında aşama aşama yenmiştir. Hikâyenin başında sadece bir Türk beyi olarak karşımıza çıkmışken, hikâyenin sonunda Acem diyarının şahı olarak ödülünü alır. Okuyucuda da tüm dünyanın Türk hâkimiyetinde olacağı hissi uyandırılarak hikâye bitirilir.

         

        Hikâyenin başındaki ve sonundaki mekân tasvirleri Ömer Seyfettin’in dünya görüşü ve Turan fikri ile örtüşür. Türk soyunun dünyadaki tüm tahtlara ve diyarlara sahip olacağı fikri okuyucuya Hasan Bey kimliği ile iletilir. Bir masal havası, bir halk hikâyesi tadı verilen bu eser, Türk halkının geleneksel beğenileri ve alışkanlıkları ile örtüştürülerek bazı mesajların ve göndergelerin verilmeye çalışıldığı hissini uyandırır. “Bir eserin halka bağlılığı, geniş ölçüde o eserin, kitlelerin, düşünsel- estetik eğitimine katkıda bulunmasıyla belli olur. Bu işlevin yerine gelmesi için halkın edebiyata ulaşabilmesi, edebiyatın içine girebilmesi gerekir.”[14] İşte Ömer Seyfettin ‘in bu hikâyede benimsediği üslup da tam bunun göstergesidir. Peki, yazar neden böyle bir üslupla, bu tarz bir hikâye yazar? Bu sorunun cevabı Ömer Seyfettin’in içinde yer aldığı kanon ve dönemin insanına iletilmek istenen millî kimlik fikri ile alâkalıdır.

         

        “Milliyetçilik bireyleri edinecekleri ortak kimliğin mekânı haline gelen ortak bir toplumsal deneyim içerisinde bir araya getirir. İnsanları dil birliği ve belli bir amaçla seçilmiş hikâyelerden oluşan bir kanon temelinde birbirleriyle ilişki kurmaya teşvik eder. Bu birliğin mensupları birbirlerine, kendileri, milletleri ve milletlerinin tarihi hakkında öğrendikleri hikâyeleri anlatırlar.”[15]  Aydın sorumluluğu içinde hareket eden Ömer Seyfettin de ulusal birliği sağlamak için yazdığı hikâyelerle kolektif şuuraltını harekete geçirir ve milletin uyanıp kendini fark etmesini sağlar ki bu çaba millet ve devlet olmaya giden sürecin ilk, ama en önemli basamağıdır.  Şunu unutmamak gerekir ki daha önce hiç dillendirilmemiş yeni bir kimliğin inşası sürecinde edebiyata daha fazla vazife düşmektedir. Çünkü edebî eserler estetik zevk taşır. Yani güzellikle ilişkilidir. Bu nedenle toplum tarafından daha çok tercih edilir. Aydın, edebî bir üslupla kutsal anlatılar oluşturabilmeli, halk da edebiyatın bu vasfından yararlanarak bu anlatılar aracılığıyla kendini yeniden keşfedip millet olmanın içindeki değerleri tekrar özümseyebilmelidir.

         

        İşte tam da bu noktada Ömer Seyfettin’in pek çok hikâyesinde bu anlayışın izlerini gördüğümüzü rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü halkın ortak muhayyilesinde yüzyıllardır yaşayan unsurlar kullanılarak, yine halkın anlayabileceği bir dil kullanılmış ve herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği hikâyeler yazılmıştır. Amaç bu topraklar üzerinde yaşayan, Türkçe ile konuşup anlaşan bir millet vücuda getirmektir. Elbette bu ortak paydada buluşan ve millet adı verilen topluluk bundan sonraki süreçte de kendi vatanına sahip çıkacaktır.

         

        Ömer Seyfettin hikâyelerinin yeni eleştirel yöntemlerle her incelenişi, yazarın ne kadar bilinçli ve sistematik hareket ettiğini göstermesi bakımından ilgi çekicidir. Türk Edebiyatı ve millî kimlik inşası bahsinde bu eserler çok ayrı bir yere koyularak en ince ayrıntısına kadar incelenmeli ve Ömer Seyfettin rehberliğinde aydın sorumluluğunun neyi gerektirdiğinin farkına varılmalıdır.

         

         


        


        

        [1] Joseph Campbell, Kahramanın Sonsuz Yolculuğu, çev. Sabri Gürses, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2000, s.36.


        

        [2] Ömer Seyfettin, Bütün Eserleri, Hikâyeler 1, haz. Hülya Argunşah, Dergâh Yayınları, İstanbul 2007, s.41.


        

        [3] Joseph Campbell, Kahramanın Sonsuz Yolculuğu, çev. Sabri Gürses, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2000, s.96.


        

        [4] Campbell, a.g.e.,s.50.


        

        [5] Joseph Campbell, Kahramanın Sonsuz Yolculuğu, çev. Sabri Gürses, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2000, s.72.


        

        [6] Ömer Seyfettin, Bütün Eserleri, Hikâyeler 1, haz. Hülya Argunşah, Dergâh Yayınları, İstanbul 2007, s.42.


        

        [7] Joseph Campbell, Kahramanın Sonsuz Yolculuğu, çev. Sabri Gürses, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2000, s.111.


        

        [8] Ömer Seyfettin, Bütün Eserleri, Hikâyeler 1, haz. Hülya Argunşah, Dergâh Yayınları, İstanbul 2007, s.44.


        

        [9] Ömer Seyfettin, a.g.e.,s.46


        

        [10] Joseph Campbell, Kahramanın Sonsuz Yolculuğu, çev. Sabri Gürses, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2000, s.91.


        

        [11] CampbellKahramanın Sonsuz Yolculuğu, çev. Sabri Gürses, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2000, s.89.


        

        [12] Campbell, a.g.e.,s.128.


        

        [13] Campbell, a.g.e., s.25.


        

        [14] Gennadiy N. Pospelov, Edebiyat Bilimi, çev. Yılmaz Onay, Evrensel Kültür Kitaplığı, Ekinci Matbaası 1995, s.554.


        

        [15] Gregory Jusdanis, Gecikmiş Modernlik ve Estetik Kültür, çev. Tuncay Birkan, Metis Yayınları, İstanbul 1998, s.60.


Türk Yurdu Mart 2009
Türk Yurdu Mart 2009
Mart 2009 - Yıl 98 - Sayı 259

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele