Ömer Seyfettin’de Türkçü Refl eks

Mart 2009 - Yıl 98 - Sayı 259

        Ömer Seyfettin’in (1884-1920) milliyetçiliği konjonktüreldir. Ayrıca şu:  Döneminin toplumsal ve siyasal kimi eğilim ve düşünceleriyle de iç içedir.

         

        Yazmaya erken başlar. Şöyle ki daha Edirne Askerî İdadisi ile Mekteb-i Harbiye-i Şahane’de öğrenci iken yayımlanmış yirmi dört şiiri, beş düz yazısı, iki öyküsü vardır. Bunlara Kuşadası Redif Taburu’na atandığı 1903 ile Selanik’te Genç Kalemler kadrosuna katıldığı 1911 yılları arasında da yirmi sekiz şiir, otuz düz yazı, on sekiz öykü eklenir. Öğrencilik yıllarının şiirleri, Edebiyat-ı Cedide etkisinde olup hüzünlerden, ayrılıklardan söz açar. Sonraki şiirlerinde ahlak ve din serbest düşünüşün önüne geçer. II. Meşrutiyet övülerek İttihatçı siyaset de benimsenir. Öyküleri de hemen hemen bu yoldadır. “İlk Namaz” hatırlanmalı örneğin. “Erkek Mektubu”nda, “Çirkin bir Hakikat”te de Batılı yeni kadınlık ahlak/namus açısından sorgulanır. Modernliğe temelden şikâyeti yoksa da hemen her öyküsünde “Biz kimiz?” sorusunun cevabını aramaktan da vazgeçmez. “İki Mebus”taki tutumu ise ilginç: II. Meşrutiyet’e, otuz yıl sonrası için bile kefildir adeta. Oysa daha on yıl dolmadan İmparatorluk yıkılışa sürüklenecektir.

         

        Bu dönemde düşünceleri berrak değildir Ömer Seyfettin’in. Gerçi “Türkçe” geçer (“Altıncı Mektup”, “İlk Namaz”), “Türkiye” geçer (“İki Mebus”) yazdıklarında; ama “Türkler” vurgulanmaz, Osmanlı milletlerinden sayılır (“Müstakbel Validelere”), hatta Osmanlılar “Avrupa’nın en necip, en zeki, en zengin ve faal kavmi olarak” belirtilir (“İki Mebus”). Bir istisna, “Jimnastiğe Dair”de meç taliminden söz edilirken geçen şu cümlededir: “Zararları ehemmiyetsiz ise de hiçbir faydası yoktur, moda gibi. Hassaten bizim için, Türkler için pek abes bir yorgunluk.” Bir diğeri de “Busenin Şekl-i İptidaisi” adlı öyküdedir. Yabancı kadın, başlangıçta yüzüne “İşte Genç Türklerden bir kuvvetli cahil daha” diyerek baktığı Genç Türk’e finalde mukavemet edemez olur.

         

        Milliyetçi düşünce Genç Kalemler’le başlar. Lakin Türkçe ile sınırlıdır. Bunu da Türk birliği için kullanmaz Ömer Seyfettin. Ali Canip’e 28 Ocak 1911 tarihli mektubunda dil tutumu için şunları yazar: “[H]akikate muhtaç Türkleri Asya’nın karanlıklarına götürmeye çalışmayacağım.” 11 Nisan 1911’de, derginin ikinci cildinin ilk sayısında “Yeni Lisan” başlıklı yazısında düşüncesini daha da açar: “‘Dernek’in (Tasfiyeci Türk Derneği –NM) arkasına takılıp... Bundan bir düzine asır evvelki günleri yaşayan kavimdaşlarımızın yanına mı gidelim? Bu bir intihardır.” Aynı yazıdan bir alıntı daha: “İşkodra’dan Bağdat’a kadar bu kıtayı, bu Osmanlı memleketini işgal eden Turanî ailesi, Türkler ancak kuvvetli ve ciddi bir terakki ile hâkimiyetlerinin mevcudiyetlerini muhafaza edebilirler.” Görülüyor ki ülke dışına çıkma niyeti yok Ömer Seyfettin’in. “Turanî” sözcüğünü kullanıyor ama “bütün Türklük” düşüncesine gitmiyor; çizdiği coğrafya küçük.

         

        Ziya Gökalp’ın “bütün Türklük” eksenindeki “Turan” şiirinden hayli etkilenir Ömer Seyfettin. Etki, 17 Ağustos 1911’de, Diyarbakır’daki Dicle gazetesinde çıkan yine “Yeni Lisan” başlıklı yazısında apaçıktır. Dil davası, bu yazıda milliyet davası üzerine oturtulur öncelikle. Ayrıca, her şeyin değişmekte olduğu söylenir, Yeni Lisan işte bu değişen dünyanın dilidir. İlerici bir harekettir. Aksini benimsemek “muhafazakârlık” olur. Sonra, Batı’da Turan’a karşı “müthiş bir kast” olduğuna dikkat çeker Ömer Seyfettin, hayli kışkırtıcı bir dille de doğrudan gençlere seslenir: “Siz Turan’ın vârisleri yükselmez, onlar gibi olmazsanız mahv ü perişan olacaksınız. Ne atalarınızın size yadigâr bıraktığı bu vatan, ne tarih, evet ne de On Temmuz’un (II. Meşrutiyet –NM) hatırası kalacak.” Hatta geçmişin, Osmanlı öncesi geçmişin örnek liderlerine kadar uzanır: “Ey Anadolu gençleri! Elinizi kalbinizin üzerine koyarak biraz maziyi, Oğuz’u, Cengiz’i düşününüz.” Ve yazı, Ziya Gökalp etkisini göstermek istercesine “Turan”dan şu beyitle bitirilir. “Vatan ne Türkiye’dir Türkler’e ne Türkistan / Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan!”

         

        8 Temmuz 1912’de Yirminci Asırda Zekâ’da çıkan “Yeni Lisana Dair” başlıklı yazıda dikkat çeken ilk nokta “Türk”e yapılan şu vurgu: “kuvvetli ve asil bir Türk gibi”. Ne ki tanım güçle ve soyut bir soylulukla sınırlıdır. Dikkat çeken bir başka nokta da eski dilin halk ruhunda tutmayışının “milliyet” üzerinden açıklanması: “Eski lisanın anası olan ‘Milliyetsizlik’ öldükçe, kendisi de şüphesiz ölecektir.” Verilen örnek, Tevfik Fikret olur. Şunlar da yazılır: “Milliyetsiz, kavmiyetsiz, kozmopolit, çanak yalayıcı, dalkavuk Enderun edebiyatı ruhumuza derin izler bırakmış.” Oysa bu Fikret lise yıllarında Rübab-ı Şikeste’sini hep okuduğu Fikret’tir. Türkçeciliğine artık Türkçü kimliği eklediğinden Edebiyat-ı Cedide eleştirisini dilin dışına çıkarmaktadır burada Ömer Seyfettin. Yazıyı da zaten dil-millet ilişkisinin şu veciz ifadesiyle bitirir: “Her millet kendi lisanıyla yaşar.”

         

        İlginç olan şurası: Ömer Seyfettin Türklük, kavim, milliyet, hatta Turan sözcüklerini kullanmasına, dahası bunlar üzerinden siyaset de yapmasına rağmen, dil anlayışı ile köken milliyetçisi değildir. Dili hiçbir dönemde zorlamamış, “Asya’nın karanlıklarına” götürmeyi hiç mi hiç düşünmemiştir. “Ateş’in od’dan, keder’in kaygu’dan, Allah’ın Çalap’tan daha Türkçe olduğunu” kabul eder.

         

        Trablusgarp’ın İtalyanlarca işgali üzerine yazılan “Primo Türk Çocuğu” adlı öykü milliyetçilik açısından önemli. İmparatorluk zaten kimlik bunalımındadır; işgal, bunalımı şiddetlendirir. Ömer Seyfettin, kesin tercihini yapar: Milliyetçilik. Ancak aynı konjonktürün “Üç Tarz-ı Siyaset”inden öteki ikisini de gücendirmez. Gerçi Osmanlıcılık’a karşı nötr durur; Osmanlı’yı anışı sanırım bir tek şuradadır: “[O]sman hanedanının zuhurundan birkaç sene evvel...” Fakat İslamcılık -bir ‘tarzı-ı siyaset’ olarak değil tabii- bir ahlak, bir duyuş, düşünüş olarak öyküde, özellikle Bursa’daki baba evinin anlatıldığı sayfalarda oldukçadır. Ana figür Kenan Bey, baba evinde  “an’ane” ve “kavmiyet”le, bağlı olarak da “mazi”yle yeniden buluşur. Babasının, küçük Kenan’a, duvardaki kanlı kılıçla ilgili şu sözleri altı çizilesi sözlerdir: “Hayır oğlum!’ Bunlar kir değil. Bunlar düşman kanı. Bu kılıç bize dedelerimizden kaldı. Babam da, ben de onunla harbe gittik. Bu kılıç yedi muharebe gördü. Üzerindeki düşman kanı en büyük kıymetidir, temizlenmez.” Annesi İtalyan olan Primo da Türklüğe uyandıktan sonra Türk tarihini babası Kenan Bey’den öğrenir: “Türkler dünyanın en cesur, en asil, en kavî milleti idi. (...) Asırlarca bütün Asya’ya hâkim olmuşlar, Attila Avrupa’yı ezmiş, köpek gibi inletmişti.” Başka satırlar: “Dünyanın en büyük hükümetini Cengiz kurmuş, bu büyük Cengizneslinden ayrılan küçük bir kısım (Bizans’ı) yıkmış, Anadolu’yu zapt etmiş, oradaki müteferrik Türkleri birleştirerek ta Viyana’ya kadar gitmişti.”

         

        Ömer Seyfettin’in milliyetçi çizgisi Balkan ve ardından gelen Dünya Savaşı ile yeniden şekillenir. Zaten 1912 sonları ile Yeni Mecmua’nın çıkmaya başladığı 12 Temmuz 1917 arasında yazdıkları içinde toplum-siyaset ve Türklük yazıları neredeyse dil yazıları kadar çoktur.  

         

        “Umumi ve Hususi Türkçe” üst başlığıyla yayımlanan “Abdullah Tukayef ve Lisanı” başlıklı yazı (Türk Sözü, 7 Mayıs 1914) bu dönemde düşüncesinin nasıl seyredeceğini gösterir. Ömer Seyfettin, bütün Turan şairlerinin İstanbul Türkçesiyle yazmak zorunda oluğunu söyler bu yazısında. Nedeni, iletişimi kolaylaştırmak değil. Vurgu şöyledir: “Milliyet demek ‘lisan ve millî maarif’ demektir.” Demek, Ömer Seyfettin’in milliyetçiliği “bütün Türklük”e uzanmaktadır artık. Edebiyat ya da dil de, işte bu birliği gerçekleştirecektir: “(Bu bağ) bütün Turan edebiyatlarının en mukaddes vazifesidir.” Türkçe ile “bütün Türklük”ün iç içeliğine vurgu “Türkçeye Karşı Enderunca”da (Türk Sözü, 14 Mayıs 1914) da var: “Türkçe bütün Türklük’ün malıdır. Millî Türk sarfı içtimaî bir müessese olduğu gibi âli ve mukaddestir. Onun tamamlığına riayet hepimizin vazifesidir.”

         

        Ömer Seyfettin’in milliyetçiliği –evet- konjonktürel. Koşullara bağlı. Ama milliyetçi tepkisi zannım o ki muhayyel düşmana göre şekillenen klasik devlet refleksine kıyasla doğal ve zorunlu bir tepki. Ömer Seyfettin bunu açık etmekten de çekinmiyor.  

         

        “Türkler’in Milli Bayramı” (Tanin gazetesi, 18 Mart 1914) başlıklı yazı iki hikâye ile başlar. Bunlardan biri İsigöl yakınlarındaki Türklerin Oğuz Han zamanında Yüzok ve Üçok soyadları alışlarına dairdir. Diğeri de Ergenekon vadisinde Çinlilerle dövüşen Hiyon-tu Türklerini anlatır. “Nohoz ve Kayan adındaki iki hakanzade ile iki kız” kalana kadar dövüş olur. Bu dört Türk bir Alageyik’in peşine takılıp cennet gibi bir yere gelir. “Öyle bir cennet ki kapısı yok.” Yerleşirler, çoğalırlar. Tam dört yüz yıl. Fakat “Turan’a kavuşmaktan ümitlerini” kesmezler yine de. Bir gün geyiklerinden birini bir kurt parçalar ve kaçar, kaçarken de “etrafı büyük ve geçilmez Kafdağları ile çevrili” bu yerden nasıl çıkılacağını göstermiş olur. Kurdun gösterdiği delik “bir insan geçemeyecek” kadar dardır. Bir demirci çıkar, ocak yakar, örs kurar, “çekici örse vurarak taşları parçalar ve yol açar”.

         

        Bugüne verilen ad, “Yenigün”. Tarih, “9 Mart”. Miladi karşılığı, 21 Mart.

         

        Oğuz Han olsun, Ergenekon’dan çıkış olsun, bir efsane, “hatıra”. Aslı var mı? Yok mu? Diyelim ki yok. Uydurma. Bu önemli değil. Çünkü gerçek, uyduranların ne niyetle uydurduklarındadır. Ömer Seyfettin, bu niyetin “iftihar” olduğunu söyler: “[B]irkaç asır evvelki babalarımız soylarını, tarihlerini, an’anelerini bizden çok iyi tanır ve kendi asıllarıyla iftihar ederlerdi.” Millî bayramlar bu fırsatı verir. Yazının daha ilk cümlesi şöyledir: “Her milletin hatırası, kendi tarihine, kendi eski an’anelerine dokunan millî bayramları vardır.”

         

        Bu iki hikâye, Necip Asım Bey’in Küçük Türk Tarihi’nden aktarılmıştır; Necip Asım Bey de bu “masal” üzerinde durur: “Her kavmin masalları vardır. Türklerin de kendilerine mahsus ve babadan oğula geçen masalları vardı.” Nasıl geçtiğini de şöyle anlatır: “Ergenekon’dan kurtuluş hatırası eski Türklerde demir ayinine esas ve sebep olmuştur. Ve bu millî ayinin serpintileri bugüne kadar bizim aramızda kalmış, hatta İstanbul’da devam etmekte bulunmuştur. Nazar değenlere günlük yakmak, hastalara kurşun dökmek, loğusalara ve çocuklara demir parçaları takmak şüphesiz İslamlıktan gelen şeyler değildir. (...) Hep unutulan ‘Yenigün’ün, millî bayramın, Ergenekon mahbesinden kurtuluşun, demir ayininin, muazzez ve eski bir an’anenin bakiyeleri(dir).”

         

        Bu süreklilik, milli ve toplumsal bir tabana da oturtularak “niyet”in altı iyice çizilir: “‘Yenigün’ biz Türkler’in milli bayramıdır. Tarihimiz, mazimiz, masallarımız, an’anelerimiz ve nihayet Ergenekon ve demir ayini millî bayramımızın bir efsane değil, millî ve içtimaî bir hakikat olduğunu meydana çıkarır.”

         

        Gregory Jusdanis’in şu cümleleri hatırlanmalı galiba: “Milliyetçiliğin nihai misyonu özerk bir devletin kurulması ve pekiştirilmesidir. Ama devletin, kendisini bir arada tutacak, birbirleriyle bağlantılı bir değerler ve duygular ağına ihtiyacı vardır. Millet inşa etme, kolektif anlatılar uydurmayı... Gerektirir.” Gecikmiş Modernlik ve Estetik Kültür: Millî Edebiyatın İcat Edilişi, çev: Tuncay Birkan, Metis, İstanbul, 1998, s. 53.)

         

        Arzu Öztürkmen de aynı görüşleri Türkçülük üzerinden söyler: “Türkçülük; Helenizm ve Slavizm’in de içinde bulunduğu kültürel sistemin bir parçasıydı ve tıpkı bu kültürel hareketler gibi, kökü Orta Asya’nın geçmişinde olan özgün kültürel bir mitos vaat ediyor ve Anadolu’dan Orta Asya’ya uzanan alana referans vererek İmparatorluk topraklarının eski güzel günlerini çağrıştırıyordu. Bu nedenle de... Osmanlı aydın tabakasını hızla etkiledi ve mobilize etti.” (Türkiye’de Folklor ve Milliyetçilik, İletişim, İstanbul, 1998, s. 20-21.)

         

        Ömer Seyfettin’in Türklük için önemli bir başka çalışması da Türklük Mefkûresi adlı otuz sayfalık kitapçık. 1913–1914 yıllarında basılmış olmalı. “Millet” tanımı din ve dil birliğine dayandırılır burada:  “Türkçe konuşan bütün Müslümanlar Türk milletindendirler.” Önceki çalışmalarında “dili dilime, dini dinime” diye geçer bu görüş. Bunun açılmış ve Osmanlı’ya bağlanmış hali kitapçıkta şöyle: “Biz Türk milletinin, İslam ümmetinin, Osmanlı devletinin fertleriyiz.” Vurgu, şimdi Türk ve İslam olana. Hatta Türk’e öncelik var. Bunu yazının devamında da görüyoruz. Örneğin “Osmanlı devletinde büyük bir İslam ümmeti vardır.” deniyor, bunun iki büyük milletten (Türk ve Arap) oluştuğu da söyleniyor. Fakat Türklerin sayı üstünlüğü, ümmetinkini unutturuyor. O kadar ki göçmenler bile Türklere ekleniyor, dinleriyle hiç mi hiç hatırlanmıyor: “[V]akit vakit düşman ellerinden göçüp ve Türklük’e karışan muhacirleri de sayarsak on beş, on altı milyondan ziyade Türk vardır.”

         

        Yeni Mecmua ile ağırlığını öyküye verir Ömer Seyfettin. Ve örnek insanı vurgular hep: Dürüst. Ahlaklı. Minnetsiz. Dindar. Ve Türk. Örnekler de Osmanlı veya Osmanlı öncesi İslam tarihindendir. Gerçi süregiden savaşlar da benzer “yeni kahramanlar” yaratmaktadır. Ne ki bunların sayısı azdır. Anlaşılıyor ki Ömer Seyfettin, zamandan ve -özellikle de- içlerinde bulunduğu İttihatçılardan şikâyetçidir artık. Onları devlet adamı olarak ne namuslu görür ne de güçlü. Nitekim Almanlarla birlikte girilen savaş kaybedilmekte, içerde de vurgunlar vurulmaktadır.

         

        Çare taşra mıdır? Anadolu mudur? Oralara açılmak mıdır? Belki. Ne ki 6 Mart 1920’de ölür Ömer Seyfettin.

         

        Hayatı, bir bakıma, göremeyeceği ulus-devlete, paradigmalarını güçlendirecek/destekleyecek argümanlar aramakla geçmiş bir hayattır. 

         

         

         


Türk Yurdu Mart 2009
Türk Yurdu Mart 2009
Mart 2009 - Yıl 98 - Sayı 259

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele