Tarihî Hikâyelerde Anlatma Problemi

Mart 2009 - Yıl 98 - Sayı 259

        Türk hikâyeciliğinin yönünü değiştiren, daha yerinde bir söyleyişle hikâyeciliğimize en güçlü ivmeyi kazandıran Ömer Seyfettin’in eserleri arasında hikâyelerin özellikle de tarihsel olayları dile getirenlerin önemli ve özel bir yeri vardır. İlk olarak bildirimin başlığı hakkında konuşmam gerekli. Burada tarih konusunu esas alan hikâyeler tanımlaması daha uygun olabilirdi. Benim bildirimde Ömer Seyfettin’in Eski Kahramanlar serisi içerisinde yayınlanan tarih konulu hikâyeleri söz konusu edilecektir. Bu hikâyelere Balkan Savaşı’nı anlatanları da ekleyebilirdik. Ancak yazarın kendi yaşadığı dönemdeki olayları anlattığı kurgu esasına dayanan roman veya hikâyeleri, sonradan tarihe mal olacak olaylar dahi olsalar, devir veya çağ romanı kabul ettiğimizden bu tasnifin dışında tuttuk. Bunların yanı sıra “masallar” diye niteleyebileceğimiz, tarihsel bir olay ve anekdot çevresinde şekillenmiş hikâyeleri de buraya dahil etmedik.

         

         

        Eski Kahramanlar serisinin yayınlanan ilk hikâyesi 23 Ağustos 1917’de Yeni Mecmua’da çıkan Ferman’dır. Bu serinin son hikâyesi ise Ocak 1918’de Yeni Mecmua’da yayınlanan Diyet’tir. Bu arada Eski Kahramanlar dışında yer alan ancak tarihi hikâye formatında olan Nadan (Vakit, 11 Mart 1918) ve Forsa (Büyük Mecmua, 6 Mart 1919) dan da bahsetmemiz gerekir. Şimdilik bu iki hikâyeyi de çalışmamızın dışında tuttuk. 

         

         

        Eski Kahramanlar’ın ilk hikâyesi Ferman’da kahramanlıkları, yararlılıkları ve yiğitliği ün salmış olan Tosun Bey’in kendi ölüm fermanını bin bir zorlukla Niş’e getirip kendi idamını hazırlaması anlatır. Ömer Seyfettin, sefere giden bir ordunun kendi içerisindeki bozuklukları tam olarak dile getirmek yerine, hikâye formatı içerisinde, padişahın otağının kaybolması, sefere giden orduya eşkıyaların düzenledikleri saldırılar ve düzensizlikleri dile getirerek sezdirme yoluna gitmiştir. Ayrıca Sokullu ve ihtiyar padişah ikilemi de yazarın Osmanlı’nın çöküşüne bir başka yaklaşımını ifade etmesi bakımından dikkate değer.

         

         

        Hikâye iki metin halkası çevresinde teşekkül etmektedir. Bunlardan birincisi Otağ-ı Hümayun’un kaybolması çevresinde, ikincisi ise Tosun Bey’in kendi ölüm fermanıyla günlerce aylarca yol gittikten sonra, fermanı açışı ve isyana kadar gidebilecek iç çatışmaları çevresinde oluşmaktadır. Dikkat ettiğimiz takdirde her iki metin halkasının başlamasında da birer mekân tasvirinin bulunduğunu görürüz. Otağın kaybolması çevresindeki metin halkası şu satırlarla başlar: 

         

         

        “Sanki bir tufandı. Gök delinmiş gibi fasılasız yağmurlar yağıyor ve bütün ordu Semlin’e doğru sel, çamur, sis ve bora içinde ilerliyor. Belgrat – Sabaç yolu çökmüştü. Karanlık ormanlara, sarp yokuşlara, uçurumlu dağlara alışkın olmayan nakliye develeri yedekçileriyle beraber kaybolmuşlardı.” (Bütün Eserleri 2, 1999: 50).

         

         

        Tosun Bey’in kendi ölüm fermanıyla yola çıkışı da, ata biniş sahnesinden sonra,  şöyle başlar:

         

         

        “Ormanlardan, derelerden, tepelerden, uçurumlardan şimşek gibi geçti. …   Gecelerden gündüze, yağmurlardan güneşe girdi. Haziranın sıcaklarıyla esvapları kurudu. Kendi ve atı terledi. Akşamları serin rüzgârlara karışan bülbül sesleri işitti. Sabahları cıvıldayan tarla kuşlarının saklandığı ekin deryaları içinde yürüdü. Nihayet bir gece pek uzaktan Niş’in aydınlıklarını gördü.” (Bütün Eserleri 2, 1999: 55-56).

         

         

        Bize mekân hakkında sezgiler sunan bu iki tasvirde de, okuyucuyu gelecek olaya hazırlamak düşüncesi vardır. Yaşanacak olayların kötü yönde gelişeceği de giriş mahiyetindeki bu küçük cümlelerde hissettirilmektedir. Birincide otağ-ı hümayun kaybolur, ikincide kahraman Tosun Bey’in ölüm fermanı vardır.

         

         

        Hikâyede öne çıkan bir özellik vardır. Tosun Bey’in kendisine verilen bir emaneti sahibine iletmek konusunda her hâl ü kârda taviz vermeyişi. Kendine ait çıkarlardan görev bilinci uğruna vazgeçebilmek yeteneği. Herhalde bütün eski kahramanların özelliği.  

         

         

        Yazarın olaylar karşısındaki duygusallığı Tosun Bey’in uyumaya meylettiği zamanlarda içinde beliren kötü duygular çevresinde ve idamın gerçekleştirilmesinden sonra da net bir şekilde karşımıza çıkmaktadır.

         

         

        “Yarım saat sonra…

         

        Sırmalı resmî kavuğunu çıkararak başında mütevazı ibadet külâhını geçirmiş olan aksakallı bey tenha odasında, seccadesine oturmuş, boynu bükük ‘Yasin’ okurken dışarıda mahzun ve belirsiz bir yağmur serpeliyor; iç avlunun siyah taşlarındaki taze ve sıcak kanlar üstüne, sahipleri görünmeyen samimi gözyaşları gibi damlıyordu.” (Bütün Eserleri 2, 1999: 61).

         

         

        Bu duygusallık ve olaylar karşısında alınan tavır, anlatıcıda, hikâyenin başlangıcından sonuna kadar değişmez. Kahramanlık, yiğitlik, dürüstlük gibi yüksek değerlerden yana tavır alan sanatçı, anlatımda da bu duygularını üslubuna bariz bir şekilde yansıtmıştır. Tosun Bey bir kahramandır. Padişah, yaşlılığından dolayı basiretsizdir. Padişah çevresindekiler çıkarcı, duyarsız, kahramanları ve yiğitleri çekemeyen yaratılışta insanlardır. Niş’teki ihtiyar bey ise hem dürüst, hem merhametli, hem de fedakârdır. Ömer Seyfettin; hikâye kişilerinin bu özelliklerini yaşanılan olaylar çevresinde vermeyi uygun görmüş. Anlatıcı olarak yorum yapmaktan ve değerlendirmekten kaçınmıştır.

         

         

        Eski Kahramanlar’ın ikinci hikâyesi Kütük’tür. Hikâyede kısaca bir kütüğün bir top haline getirilerek düşmanın korkutulması, böylece de bir kalenin fethedilmesi anlatılmaktadır. Birinci derecede kahraman durumundaki Arslan Bey, düşmanı fazla sarsmadan, daha doğrusu fazla insan öldürmeden kaleyi almanın yollarını aramış ve kurnazca bulmuştur.

         

         

        İlk metin halkası “İki bin kişilik muhasara ordusunun çadırları, kaleye giren geniş yolun sağındaki büyük dişbudak ağaçlarının etrafına kurulmuştu.” cümlesi ile başlamaktadır. Fakat bu cümleye gelinceye kadar, Ömer Seyfettin, Ferman’da olduğu gibi olayların gerçekleşeceği mekânı tanıtmakla başlamaktadır hikâyesine. Ses ve görüntü ile tanıtılan mekân, sanki gelişecek olayların habercisi gibidir. İkinci metin halkası da “bir sabah…” tanımlamasıyla başlayan ve kurnazca fethin gerçekleşeceği günü anlatan kısımdır. Burada da “bir sabah”tan sonra hemen mekân tasviri bulunmaktadır. Tabiata hakim olan manzara, askerin durumunu da yakından ilgilendirdiği için, Ömer Seyfettin, bir kuşatma anında tabiatın ve havanın durumunu ayrı bir özenle anlatmaktadır. Burada anlatıcı, Ferman’daki gibi olmasa da, yüksek davranış değerlerinden yana tavır alan söyleyişlerle karşımıza çıkar. Düşman komutanının insanî özelliklerinin anlatılması, Arslan Bey’in bunu takdir etmesi gibi....

         

         

        Üçüncü hikâye Vire, bir askerî deha olan Barhan Bey üzerine kurulmuştur. Bir aylık bir zaman dilimindeki olayları anlatan hikâye, ilk ve son paragrafın üzerine kurulmuş gibidir. Bir umutsuzluk hâlinin ifadesi durumundaki ilk paragraf şöyle başlamaktadır:

         

         

        “İki senedir Goça taraflarını alan, talan eden on altı bin kişilik Türk ordusundan şimdi bu kalede, yadigâr gibi yüz elli asker kalmıştı. Onlar da işte iki yazdır padişahın gelmesini bekliyorlardı. Mutlaka alınacak olan ‘Kızılelma’nın yolu buradandı. Sonbahar başında bir gece Hazma Bey’in ulaklarından bir genç gelmişti. Ondan padişahın Acemistan hududunda olduğunu öğrendiler. Vakıa cephaneleri çoktu. Silahları mükemmeldi. Lâkin ancak daha üç dört aylık erzakları vardı. Ne yapacaklardı? ‘Tata’ya giden geçitler kapalıydı. Etrafta her nevi kuşlar uçuşuyor… ama hiçbir kervan geçmiyordu.” (Bütün Eserleri 2, 1999: 92).

         

         

        Bu ilk paragrafta hikâyeye yön verecek iki nokta bulunmaktadır. Bunlardan birincisi temel kahraman olacak Hazma Bey’in ulaklarından Barhan’dır. İkincisi ise “Ne yapacaklardı?” sorusunda gizlenen çaresizliktir. Gaye Kızılelma’yı alacak ordunun birkaç yıla kadar uzayacak gelişini bekleyebilmekti. Fakat bu yukarıda da ifade edildiği gibi imkânsızdır. İşte bu çaresizliğin ilacı olacak kişi Barhan Bey, hem silah, hem de erzak temininde başarılı olur. Aynı zamanda bunu düşmanı kendi ayaklarına getirerek, rezil ederek gerçekleştirir.

         

         

        Hikâyenin sonunda ise “ne yapacaklardı” sorusunun cevabı verilmiş durumdadır.

         

         

        “Bir ay geçmeden rehin asilzâdelerle şövalyeleri kurtarmak için Prens Petonleç’in büyük erzak kervanı kalenin önüne yıkıldı. Dolu çuvallar, şişkin kazeviler, ağır tulumlar birer birer içeri taşınıyordu. İç eyaletlerden çok uzaklardaki bu garip kalecik, mutlaka ‘Kızılelma’yı alacak olan büyük ordunun gelmesini, artık birkaç yıl daha rahat rahat bekleyebilecekti!” (Bütün Eserleri 2, 1999: 103).

         

         

        İlk ve son paragraf arasındaki bütün metin “nasıl” sorusunun cevabı durumundadır. Barhan Bey’in akıl almaz kurnazlığı, sabrı ve askerî dehası.

         

         

        Dördüncü hikâye Teselli’de İskender Paşa’nın kendi içerisinde bir asker duyarlılığıyla yaşadığı çatışma söz konusu edilmiştir. Hikâye İskender Paşa’nın kendini kapattığı yerin tasviriyle başlar. Daha önceki hikâyelerin aksine burada belirli bir zaman diliminden başlayarak geriye dönüş yapılmıştır. İskender Paşa’nın kapandığı hücredeki görüntüsü verilir, daha sonra Paşa’nın niçin kendini bu hücreye kapattığı tek tek anlatılır. İskender Paşa, pusuya düşürülmüş ve Şahın oğlu İsmail Mirza komutasındaki İran orduları Erciş’i almış, insanlarımızı öldürmüştür. İşte İskender Paşa, bunun acısını ve mahcubiyetini yaşamakta; padişahtan gelecek ölüm fermanını beklemektedir.

         

         

        Ferman’da Tosun Bey, içinden gelen bir dürtüyle, uykuyla uyanık arasında gördüğü rüyalar sonucunda, fermanı açar, okur ve kendi ölüm emriyle karşılaşır. Teselli’de ise İskender Paşa, yaşadığı kötü olaydan bir gece önce uğursuz denilebilecek bir rüya görmüştür:

         

         

        “Sonra Mirza ile karşılamazdan bir gece evvel gördüğü o rüya... İşte hatırlıyordu; kendi siyah at üstünde dar, çalılık bir yoldan giderken önüne bir yılan çıkmıştı. Bu yılan iki çatal dilini ona çıkarıyor, çalıların arasına kaçıyordu. Atından atlıyor, koşuyor, onu tutuyordu. Ama tutar tutmaz elleri kan içinde kalmıştı. Artık yılan filân yoktu.” (Bütün Eserleri 2, 1999: 120).

         

         

        Ferman’da Tosun Bey, rüyasına uyarak, istemeyerek de fermanı okur. Ama İskender Paşa, rüyasının verdiği uyarıyı dikkate almaz. Çünkü rüyada yılan düşmandır.

         

         

        Hikâyede ilk metin halkası İskender Paşa’nın hücredeki ölümü bekleme anı ve bu duruma düşüşüne sebep olan olayları hatırlaması çevresinde şekillenmektedir. İkinci metin halkası da “Bir gün, akşama doğru” diye başlayan kısımda, padişahın gönderdiği elçilerin verdiği müjde çevresindedir. 

         

         

        Eski Kahramanlar’ın beşincisi Pembe İncili Kaftan’dır. Hikâye dört metin halkasından oluşmaktadır. Birinci metin halkası Sadrazam’ın İran’a gönderilecek elçinin özelliklerini anlattığı bölümdür. İkinci metin halkası Sadrazam’la Muhsin Çelebi’nin karşılıklı konuşmaları çevresindedir. Burada Muhsin Çelebi’nin kişilik özelliklerini, haksızlıklara gösterdiği tepkinin ve cesaretinin boyutlarını görürüz. Üçüncü metin halkası Muhsin Çelebi ile Şah İsmail arasındaki diyaloglar ve Muhsin Çelebi’nin İran sarayında sergilediği tavırlara ayrılmıştır. Son metin halkası da Muhsin Çelebi’nin İran sarayında bıraktığı kaftandan sonra, yaptıklarıyla övünmek yerine fakir bir yaşama tarzını sürdürmeyi tercih edişi çevresindedir.

         

         

        Burada Muhsin Çelebi’nin Şah İsmail’le görüşmesi sonrasında söylenen şu cümle, yazarın veya anlatıcının bütün tarih bilgisine sahip olduktan sonra, geçmişte yaptığı tarihsel bir gezinti niteliği vermektedir hikâyeye:

         

         

        “Muhsin Çelebi, sözünü bitirince müsaade falan istemedi, kalktı. Kapıya doğru yürüdü. Şah İsmail donmuş, taş kesilmişti. Çaldıran’da kırılacak gururu bugün, bu tek Türk’ün ateş nazarları altında erimişti.” (Bütün Eserleri 2, 1999: 133).

         

         

        Burada “Çaldıran’da kırılacak gurur sözüyle, hikâyede anlatılan olaydan sonra gerçekleşecek olan Çaldıran zaferine dikkat çekilmiş ve yaşanılan bir zaman diliminde gelecekten haber verilmiştir. Bir bakıma Ömer Seyfettin tarihsel bilgisini zapt edememiş, heyecanına yenilmiştir.

         

         

        Ferman’da vatan sevgisi için kendi ölümünü göze alan Tosun bey’den sonra, Pembe İncili Kaftan’da Muhsin Çelebi, biraz da kişilik özelliklerinden dolayı, vatan adına yaptığı bir hizmet yüzünden yoksulluğa düşmüştür. Ayrıca “vatan hizmeti ile övünülmez” yargısını vermiştir. 

         

         

        Başını Vermeyen Şehit adlı hikâye, baş tarafa alınan bir parçadan da anlaşılacağı üzere, konusunu Peçevi tarihinden almıştır. Kuru Kadı’nın bu destanını hareket noktası alan Ömer Seyfettin, destanı oldukça değiştirmiştir. (Kaplan, 1979: 61-72). Eski Kahramanlar hikâyelerinin tümünde, olaylar bir kişi çevresinde teşekkül eder, o kişinin kahramanlıkları ders veya ibret tablosu niteliğinde verilirdi. Başını Vermeyen Şehit’te Kuru Kadı, bir kahramanlık anını görüp etkilenen durumda olmasına karşılık birinci dereceden kahraman durumundadır. Fedakârlık yapan, kesik başıyla birlikte savaşıp şehit olan ise Deli Mehmet’tir. Eğer esas vak’aya göre ikinci bir kahraman aranılacaksa o da Deli Mehmet’in arkadaşı Deli Hüsrev olmalıdır.

         

         

        “Kızılelma” Neresi adlı hikâye Eski Kahramanlar serisinden farklı olarak bir kahraman üzerine şekillenmemiştir. Diğer hikâyelerde kahramanlıkları, yiğitçe, kahramanca davranış tarzlarını irdeleyen yazar, burada Sultan Süleyman ve çevresindekiler arasında gelişen diyaloglarla oluşturur hikâyesini. Kanuni Sultan Süleyman’ın askerlerini Kızılema’ya Kızılelma’ya sözlerinin anlamını yorumlamaya ve öğrenmeye çalışmasını konu almaktadır. Hikâyede ki metin halkasından söz edilebilir. Birincisi sefere çıkmaya hazırlanan askerlerin “Kızılelma” diye bağrışmaları ve Sultan Süleyman’ın Kızılelma hakkında zihin yormasıdır. İkinci metin halkası da vezir ve paşaların “Kızılelma”nın anlamını bilmemeleri, buna karşılık askerlerin bu soruya akla uygun cevap vermeleri çevresinde gelişmektedir.  Bu tavır, biraz da yazarın sıradan askere daha çok güvenini ortaya koymaktadır.

         

         

        Büyücü adlı hikâyede yine bir isimsiz kahramanın dünyası söz konusu edilir.  Büyücü Doğan namıyla tanınan mütevazı kahraman, iki bölümde karşımıza çıkarılır. Selahaddin-i Eyyubi döneminin konu edildiği hikâyede, Büyücü Doğan önceleri, kimseyle konuşup görüşmediğinden halkın tepkisini çeken birisidir. Selahaddin-i Eyyubi’nin Akka’yı fethinden sonra da gösterdiği kahramanlıktan dolayı bir kahramandır.  Yazar veya anlatıcı, Büyücü Doğan’ı geçmişiyle anlatmak yerine, yaptığı yararlılıklarla dile getirir. Başlangıçta Dımışk’ta yaşayan Doğan, birdenbire Akka’da karşımıza çıkıverir.

         

         

        Teke Tek adlı hikâye, bir araya toplanmış askerlerin birbiriyle sohbetleri ve geçmişe dair anlattıkları çevresinde şekillenir. Askerlerin er meydanında birebir çatışmaları... İlk anlatılan kahraman Cem’dir. Cem ile muhafızların komutanı Bles Şeri, bir meydanda “teke tek” dövüşürler. Bu esnada Cem’in mızrağı kırılır. Bles Şeri de, onun ayaklarını koparır. Böylece Cem, bir asker için ölümden beter olan yatağa mahkum yaşamak zorunda kalır. İkinci “teke tek” olayı Kasım ile bir dev kadar iri olan Jan Hobordanski arasındadır. Bu kez de Hobordanski aldığı darbeler sonucu askerlik dışına itilir.

         

         

        Teke Tek, diğer Eski Kahramanlar hikâyeleri gibi değildir. Burada bir yiğidin kahramanlıkları yerine, askerliğin ve kahramanlığın kendi içerisindeki kuralları irdelenir. Bir asker için, askerlik dışında yaşamanın ölümden beter oluşu vurgulanır. Jan Hobordanski’nin dramatik bir şekilde ölümü de bunu göstermektedir.

         

         

        Topuz’da tarihteki Eflâk olaylarına gönderme yapılmıştır. Hikâye, bir isyanla bağımsızlıklarını ilan eden Eflâk’lilere haddini bildiren bir Osmanlı elçisinin topuzla Eflâk prensini öldürüp isyanı bastırması çevresinde gelişmektedir.  Topuz’da birinci metin halkası Eflâk halkının kendi içerisinde bağımsızlığını ilân etmesi çevresindedir. İkinci metin halkası da Eflâk’e gelen elçiler ve hediyeler ile bu doğrultuda gelişen olaylara ayrılmıştır. Buradaki birinci dereceden kahraman da topuzla Eflâk prensini öldüren, oldukça soğukkanlı davranışlarla büyük bir hayranlık uyandıran elçidir.

         

         

        Ömer Seyfettin bu hikâyesinde önce Eflak’taki gelişmeleri vermiş, tavır ve yararlılıklarını gözler önüne sermeyi hedeflediği isimsiz kahramanın yaptıklarını sonraya bırakmıştır. Bu bakımdan bu hikâyede, anlatıcının hedefinin, tarih içinde Osmanlı’daki azınlıkların art niyetini ve hiçbir zaman gerçek anlamda bağlı bulunmadıklarını bildirme gayesi daha önemlidir.

         

         

        Eski Kahramanlar yayınlanan son hikâyesi Diyet’tir. Kılıç ustası Koca Ali’nin bir iftiraya kurban giderek, kolunun kesilmesi cezasına çarptırılması ve kasap Hacı Mehmet’in diyetini ödemesiyle yaşadığı dram anlatılır. Yazar hikâyeye Koca Ali’yi tanıtan satırlarla başlar:

         

         

         “Dar kapısından başka aydınlık girecek hiçbir yeri olmayan dükkânında, tek başına gece gündüz kıvılcımlar saçarak çalışan Koca Ali tıpkı kafese konmuş terbiyeli bir aslanı andırıyordu. Uzun boylu, iri pençeli, kalın pazulu, geniş omuzlu bir pehlivandı! On senedir bu karanlık in içinde ham demirden dövdüğü kılıç namluları bütün Anadolu’da, bütün Rumeli’de, serhat boylarında büyük bir nam kazanmıştı. Hatta İstanbul’da bile yeniçeriler satın alacakları kamaların, saldırmaların, yatağanların üstünde ‘Amel-i Ali Usta’ damgasını arıyorlardı. O, ‘çeliğe çifte su verme’sini biliyordu. ...

         

         

        Bekârdı. Hısım akrabası yoktu. Memleketin yabancısıydı. Kılıçtan, demirden, çelikten başka laf bilmez, pazarlığa girişmez, müşterileri ne verirse alırdı. Yalnız muharebe zamanları ocağını söndürür, dükkânının kapısını kilitler, kaybolur, muharebeden sonra meydana çıkardı.” (Bütün Eserleri 2, 1999: 203). 

         

         

        Hikâyenin başındaki bu satırlar, hem okuyucuyu olaya hazırlamak, hem de kahramanı genel özellikleriyle tanıtmak amacına yöneliktir. Zaten Ömer Seyfettin’in Eski Kahramanlar’ın bir kahraman hikâye kişisi üzerine kurulu bütün hikâyelerinde ilk satırlarda olmasa bile, daha sonra kahramanın bu şekilde geniş bir tanıtımı vardır.

         

         

        Diyet, tarihteki önemli bir olaya vurgu yapmadığı için veya önemli olaylar paralelinde yaşandığı belirtilmediği için tarihsel hikâye bağlamında ele alınmayabilir. Ancak, tarihsel roman veya hikâyenin, tarihin ele almadığı “aydınlatılmamış ayrıntılar” üzerinde durduğu da bu noktada unutulmamalıdır. Koca Ali ve çevresindekiler, savaşların çokça yaşandığı, yeniçerilerin bulunduğu dönemde tarihten koparılıp getirilmiş, belki de eski dönemlerin toplum sosyolojisini gözler önüne seren tarihsel kişilikler durumundadır.             

         

         

         

         

        -                             Eski Kahramanlar serisindeki bütün hikâyeler her şeyi gören, hâkim diye tanımladığımız anlatıcı tarafından nakledilmektedir. Burada anlatıcının kendine has duygularını ve düşüncelerini mekân tasvirlerinde ve kahramanlarının özelliklerinde abartılı ile kötüleme, abartı ile yüceltme tarzında ortaya koyduğunu da söylemeliyiz. Türk milletine olan bağlılık, insanî yüksek değerlere verilen önem, savaşma ve devlet adamlığı kriterleri bütün hikâyelerde değişmeyen unsurlar durumundadır.  Ömer Seyfettin “Kızılelma” Neresi ve Teke Tek haricindeki, Eski Kahramanlar serisinde yer alan hikâyelerinde isimsiz kahramanların tarih boyunca yaptıkları fedakârlıkları, yüksek insanî davranışları; bir bakıma tarihteki zaferlerin gerçek mimarlarını gözler önüne sermektedir.

                                     

         

        -                             Olaylar karşısında anlatıcının takındığı tavır genellikle birinci derecedeki hikâye kişisinden yanadır. Ferman’da Tosun Bey’in kahramanca tavırları, Kütük’te Arslan Bey’in kurnazlığı, Vire’de Barhan Bey’in inanılmaz zekâsı, Pembe İncili Kaftan’da Muhsin Çelebi’nin herkese ders niteliğindeki vatan için fedakârlığı ve tevazusu, Başını Vermeyen Şehit’te Deli Hüsrev’in vatan için ilahları bile kıskandıracak mucizesi,  Büyücü’de Doğan’ın mütevazı kişiliği, Topuz’da elçinin soğukkanlı ve kendinden emin davranışları, Diyet’te Ali’nin kişiliği, dürüstlüğü ve zulüm kabul etmeyen tavırları hikâyelerin temel vurguları durumundadır.

          

         

        -                             Hemen hemen bütün hikâyelerde başlangıç, diyaloglarla başlayan birkaç hikâye hariç, bir mekâna ait görüntü ile başlar ve hikâyenin aslî kahramanının tanıtımına geçer. Hikâyelerde vak’anın başlangıcında yapılan tasvirlerin hem okuyucuyu hikâyeye hazırlama, hem de mekân – insan ilişkisi kurma açısından önemli olduğu dikkati çekmektedir. Ferman’da zor tabiat şartlarının, Kütük’te değişen havanın hikâyedeki olayların gelişimiyle ilişkisi bulunmaktadır. Başını Vermeyen Şehit’te önce bir kale içerisinde yaşayan askerlerin bulunduğu mekân tanımlanır, sonra insanların davranış ve fiziksel özelliklerine geçilir.  Büyücü’de Doğan, başlangıçtaki Alp Arslan’ın eski kumandanlarından birinin oğlu olduğuna dair verilen bilgiden sonra, halk tarafından sevilmemesinin nedenlerine geçilir. Selahaddin-i Eyyubi’nin Akka zaferinin birdenbire ortaya çıkıveren mucizevî kahramanı oluverir. Topuz, Eflâk’te iyimser ve temkinli iki kumandanın olayları değerlendirmesi ve yorumlamasıyla başlar.

          

         

        -                             Ömer Seyfettin’in asker kimliği, hikâyelerinin muhtevasında önemli rol oynamaktadır. Hem Kütük’te, hem de Vire’de askerlerle olan ilişkiler, düşmanla iletişim sanki bir askerin ağzından anlatılıyor gibidir. Denilebilir ki, asker kimliği, hikâyelerdeki olaylarda ayrıntının dikkatlere sunulmasında önemli rol oynamıştır.  Büyücü’de Akka kalesindeki yangının çıkarılması, çok dikkatli bir gözlemin ve tecrübenin ürünü gibidir.

          

         

        -                             Tarihi yeniden yorumlama ve değerlendirmeden ziyade, Ömer Seyfettin’in tarih içerisinde gizli kalmış kahramanları, yaşanan tarihsel olaylar çevresinde dikkatlere sunması söz konusudur. Ferman’da İhtiyar bir padişah ve Sokullu, Kütük’te Viyana kuşatmasını yapan komutanların torunlarından Arslan Bey okuyucuya az çok tarihsel zaman dilimleri hakkında da bilgi sunmaktadır. Teselli’de Erzurum kumandanı İskender Bey, Osmanlı İran ilişkilerinde iyi niyetinin kurbanı olmuştur. Aynı hikâyenin sonunda yer alan “şımarık İran” tanımlaması da, tarihteki Osmanlı – İran ilişkilerindeki yazarın tavrı niteliğindedir.  Pembe İncili Kaftan’da bir elçilik olayı çevresinde, Çaldıran Savaşı öncesi Türk – İran ilişkilerine gönderme yapılmaktadır. Başını Vermeyen Şehit’te Peçevi tarihindeki bir destana farklı bir yorum getirilmiştir. Ferman’daki Kanuni Sultan Süleyman ve dönemi hakkında değerlendirmeler, “Kızılelma”  Neresi adlı hikâyede de karşımıza çıkmaktadır. Burada Kanuni’nin yakın çevresinin onun ufkunu yakalayabilmekten aciz oldukları sezdirilir. Topuz’da Osmanlı’daki azınlıkların bakışlarına dikkat çekilir. Onların bağlılıkları irdelenir.

                

         

        -                             Eski Kahramanlar’daki hikâyelerin ders verme, dram gibi bitişlerle neticelenir. Ferman’da dramla ve Kütük’te ders niteliğinde bir bitiş söz konusudur. Teselli’de ise mutlu son vardır.  Büyücü’de bitiş, Doğan’ın Selahaddin-i Eyyubi’nin ne dilersen sözüne karşılık, halkın elinden kurtulmak istiyorum karşılığını verişi vak’a açısından sitem, okuyucu açısından da nükte niteliğindedir. 

         

         

        -                             Eski Kahramanlar’daki birinci dereceden kişilerin insanî özelliklerinin en üst seviyede oluşları. Kendi şahsiyetlerini ve çıkarlarını düşünmeden toplum, insanlık ve onur için mücadele edişleri. Ferman’da Tosun Bey, ölümü ile görev bilinci arasında bir çatışma yaşar. Görev bilincinden yana tavrını koyar. Kütük’tü Arslan Bey, insanların ölümüne sebep olmadan bir kaleyi nasıl alabileceği üzerine zihin yorar. Hem insan sevgisi yönünü, hem de askerlik dehasını ön plâna çıkarır. Vire’de ise Barhan Bey, bir askerî deha olarak karşımıza çıkar.  Başını Vermeyen Şehit’te Kuru Kadı fedakârlığı ve insanüstü özellikleriyle karşımıza çıkar. Deli Mehmet’in kesik başıyla savaşmaya devam etmesi ve Deli Hüsrev’in olaylar karşısında aldığı anlaşılmaz tavırlar kahramanlara üstün özellikler vermektedir.  

         

         

        * Bu yazı, 2005 yılında Kayseri’de düzenlenen Ömer Seyfettin toplantısında bildiri olarak sunulmuştur. 


Türk Yurdu Mart 2009
Türk Yurdu Mart 2009
Mart 2009 - Yıl 98 - Sayı 259

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele