Ömer Seyfettin ve Dönemi

Mart 2009 - Yıl 98 - Sayı 259

        Bir insanın hayatında yaşadığı zaman ve mekân büyük önem taşır. Ömer Seyfettin’in kısa hayatı Osmanlı Devleti’nin süratle çöktüğü ve dağıldığı dönemde geçmiştir. Ömer Seyfettin Türkçülük akımı etrafında oluşan edebiyatın önde gelen yazarlarındandır. Bu bakımdan biyografisiyle eserleri arasında yapılacak bir karşılaştırma bu ilişkiyi gösterecektir. Tahir Alangu Ömer Seyfettin Ülkücü Bir Yazarın Romanı (1968) adlı incelemesinde, onun eserlerini neredeyse hatıratı gibi yorumlayarak Ömer Seyfettin’i hayatını yazmıştır. Bu rahat okunan, güzel bir kitap olmakla beraber, kullanılan yöntem doğru değildir, çünkü Ömer Seyfettin temel görüşlerine bağlı olarak yaşadıklarından seçtikleriyle hikâyelerini inşa etmiştir[1].

         

         19.yüzyılın sonunda, bir hikâyesinde de belirttiği gibi Gönen’de doğan (1884) ve ilk çocukluğunu orada geçiren Ömer Seyfettin İstanbul’a geldikten sonra asker çocukları için açılmış olan askerî Baytar Rüştiyesi’nin özel sınıfına girer (1893).  Henüz dokuz yaşındadır.  Yaramaz ve canlı bir çocuk olan Ömer Seyfettin’in şüphesiz ki ciddi bir disipline ihtiyacı vardır ve okul ona gelecekteki mesleğiyle de ilgili olarak bu disiplini kazandırır. Büyük İstanbul depremini okulda, arkadaşlarıyla birlikte yaşamış olmalıdır (1894). Orayı bitirdikten sonra Eyüp Askerî Rüştiyesi’ne gider ve Edirne’deki askerî liseyi bitirerek arkadaşı Enis Avni (Aka Gündüz) ile birlikte Mekteb-i Harbiye-i Şahane’ye girerler (1900).  Ömer Seyfettin askerî okullarda kazandıklarını, daha sonra edebiyat alanında kullanacak ve çok da başarılı olacaktır. Ömer Seyfettin’in çocukluk ve ilk gençliği Abdülhamit döneminde geçmiştir. Ömer Seyfettin henüz öğrenci iken, İstanbul’da ilk Ermeni isyanları başlamış (1895, 1896), 1897 Türk-Yunan Savaşı olmuş, Girit muhtariyet kazanmış ve ilk fırsatta Yunanistan’a bağlanma kararı almıştır (6 Ekim 1908). Makedonya’daki isyanın başlaması (21 Eylül 1902) ile alelacele mezun edilen “sınıf-ı müstacele” öğrencileri arasında Ömer Seyfettin de vardır, Önce Bulgar ayaklanmasını bastırmak üzere Rumeli'ye, sonra da öğretmenlik göreviyle İzmir'e gönderilmiştir. 1909 başına kadar beş yıla yakın bir süre Kuşadası ve İzmir'de kalan[2] Ömer Seyfettin,  İzmir’deki öğretmenlik görevinde, aydın bir çevre ile karşılaşmıştır. Yakup Kadri, Baha Tevfik, Şahabettin Süleyman, Türkçü Necip gibi edebiyatçılarla tanışır, kendisi de yazmaya başlar.

         

        Dönem yıkılış dönemidir. II. Abdülhamit’in baskısı, ülkede hürriyet özlemini arttırmış,  İttihat ve Terakki Partisi kurulmuş, güçlenmiştir. Onların baskısı sonucu ilân edilen Meşrutiyet (22 Temmuz 1908)  İstanbul’u bir sarhoşluk havasına sokmuştur. Adalet, müsavat, hürriyet kelimeleri insanları kendinden geçirir, toplantılar yapılır, nutuklar söylenir.  Istanbul’un neredeyse çılgın bir neşeye boğulduğu bu günlerde, Ömer Seyfettin İzmir’dedir.

         

        İstanbul’daki sarhoşluk havası o günleri yaşayan birçok yazar tarafından anlatılmıştır. Ömer Seyfettin II. Meşrutiyet ilânın kişiler üzerindeki farklı etkilerinden hikâyelerinde söz edecektir (Hürriyet Bayrakları, Efruz Bey, Ashab-ı Kehfimiz). Ömer Seyfettin, kendisini her değişmeye uydurarak şartlara göre yeni kimlik kazananları, Efruz Bey tipinde hem canlandırır hem de eleştirir. Bu unutulmaz tipte dönemin her ünlüsünden bir şeyler bulunduğu şüphesizdir.

         

         Osmanlı Devleti’nde yaşayan cemaatlerin Tanzimat’tan beri özlenen “Osmanlı milleti” oluşturabileceklerine inanmayan Ömer Seyfettin, 1911 yılına kadar ciddi bir gözlemcidir, asıl önemli hikâyelerini bu tarihten sonra ardı ardına yazar. Bu hikâyelerde, gerçeklik, ironi, temiz bir Türkçe ve sağlam bir yapı bulunmaktadır.

         

        II. Meşrutiyet Osmanlı Devleti’nden kopmak isteyenlere bir fırsat vermiş olur ve kopuşlar hızla devam eder.

         

        Ömer Seyfettin’in milliyetçilik duyguları bütün bu tecrübeleriyle güçlenir ve 1911 yılında arkadaşı Ali Canip’e yazdığı bir mektupla proje hâline döner.

         

        “Sevgili Canip Bey,

         

        Cevabınızı almadan işte ben yazıyorum. Size bir teklifim var. Kanaatlerinize pek yakın olduğu için hemen kabul edeceksiniz sanırım. Bakınız ne? Biraz izah edeyim: edebiyattan nefret ettiğimi ve bu nefretimin iğrenç ve tiksindirici bir nefret olduğunu yazmıştım. Bu nefretim edebiyata olmaktan ziyade lisanadır. Bizim lisanımız –her zaman düşündüğümüz gibi– berbat, perişan, fenne, mantığa muhalif bir lisandır. Garp edebiyatını biraz tanıyan mümkün değil bu nefretten kurtulamaz.

         

        Bu lisanı zaman ve vakıfane bir sa’y tasfiye eder. Ben, işte, edebiyattan vazgeçtikten sonra tetebbu edeceğim fenlere, ilimlere çalışırken bu tasfiyeye de yardım edeceğim “…” ve “…” gibi nura ve hakikate muhtaç Türkleri Asya’nın karanlıklarına götürmeğe çalışmayacağım. Sa’yimin esasını teşkil edecek noktalar pek basit: Arapça, Farsça terkiplerin hiç lüzumu yoktur. Bunlar ancak süs içindir. Kimin gösterecek, teşhir edecek fikri yoksa onları çok kullanmıştır. Eğer terkipler terk olunursa tasfiyede büyük bir adım atılmış olmaz mı?

         

        Bunu yalnızca başaramam: Geliniz Canip Bey, edebiyatta, lisanda bir ihtilâl vücuda getirelim. Ah büyük fikir, sa’y, sebat ister”

         

        Bu mektupta yazdıklarını gerçekleştirmek için de askerlikten ayrılır ve Selanik’e gider.Genç Kalemler dergisinde çıkan imza yerinde soru işareti bulunan “Yeni Lisan” makalesi (Nisan 1911), onun nasıl temelden işe başlamak istediğini açıkça gösterir. İyi bir edebiyat oluşturmak için, önce temiz bir dile ihtiyaç vardır. Ömer Seyfettin bu ünlü makalesinde, daha önce nice yazarın temas ettiği noktalardan farklı bir şey söylememiş, yıllar boyu yapılan tespitleri derleyip toplamış ve maddeleştirmiş olsa da, bu yazı büyük bir ilgi uyandırmıştır. “Yeni Lisan” ilk yayınlandığında kısmen hırpalanmış, kısmen beğenilmiş olmakla birlikte, Ömer Seyfettin’in doğru bir yol çizdiği ve inandırıcı olduğu şüphesizdir. Ömer Seyfettin’in işi bir makalede bırakmayarak bu prensipleri bizzat kendi eserlerinde de uygulaması (dil konusunda düşündüklerinin ilk uygulaması “Bahar ve Kelebekler” de Genç Kalemler’de çıkar), nice yazarı peşinden sürüklemiştir. Ziya Gökalp’ın da Genç Kalemler’e katılması, dil tarih ve millet arasında kurulan ilişki Türkçülük hareketinin ilk sistemli hareketini de oluşturmuştur. Türk Ocağı’nın kurulması (25 Mart 1912), Türk Yurdu dergisinin çıkarılması bu hareketi hem güçlendirir hem de yaygınlaştırır.

         

        1911’deki Trablusgarp’a İtalyanların saldırmasıyla ilgili birkaç yazı ve hikâye Genç Kalemler’de çıkar. İstanbul huzursuzdur.  Ömer Seyfettin de bu facianın bir aileye etkisini ve annesi İtalyan babası Türk olan Primo’nun, okulda arkadaşlarının da etkisiyle Türklüğünü keşfetmesini anlatan “Primo Türk Çocuğu” adlı hikâyesini yazmıştır. Çok etkili parçaları bulunmasına rağmen, bu hikâyenin ikinci bölümünü tamamlayamamıştır. Bu hikâyede o dönemde çok yaygın olan, yabancı kadınlarla evlenme modası ideolojik açıdan eleştirilmektedir. Ömer Seyfettin’in ideolojiyi çok aşikâr bir şekilde kullandığı nadir hikâyelerinden biridir “Primo Türk Çocuğu.”

         

        8 Ekim 1912’de Balkan devletleri, Osmanlı Devleti’ne savaş açarlar. 1910’da kabul edilmiş olan kiliseler kanunu onları birleştirmiştir.  Savaş çok korkunçtur. Osmanlı ordusu bozulmuş, bozulan ordu İstanbul’a gelmiştir. Şehir hasta, aç, yaralı askerlerle ve muhacirlerle doludur. Türk aydınını bu sahneler uyarır. Bu tarihlerle ilgili eserlerden sanat alanına intikal edenlerin sayısı çok olmamakla birlikte –Yakup Kadri, Halide Edib– yaşananların edebiyata mal edilmesine çalışılır. Bu felâket günlerinin iradeyi pekiştirici rolünden söz eden konferanslar verilir (Halide Edib, “Felâketlerden Sonra Milletler” Türk Yurdu, c. III, nu. 16, 16 Mayıs 1329/29 Mayıs 1913, s. 520-529). Hatıralarından anlaşıldığı gibi, Balkan Savaşı Halide Edib’i en ziyade uyandıran ve ömrü boyunca unutamadığı bir tecrübe olmuştur. Balkan devletleri Türklere saldırmış ve fena idare edilen bu savaş Balkanlar’daki Türkleri kaçırmıştır.  Muhacirler korku  içinde İstanbul’a gelmişler ve kalacak yer bulamamışlardır. Camilere sığınan muhacirler arasında kolera salgınının başlaması da büyük bir felâket olur. Halide Edib Türk halkı ve askerini bu sırada tanır, onların sebat ve dayanıklılığını, vefasını görür ve sever. Üyelerinin kültürünü arttırmak amacıyla, 1909’da kurulan Teali-i Nisvan cemiyeti bizdeki ilk feminist nitelikli kadın cemiyetidir. Bu cemiyet Balkan Savaşı’nda, Sultanahmet’te sadece yaralı neferlere bakmak üzere otuz kişilik bir hastane kurar. Binayı üyelerden Mihri Pektaş temin etmiştir. Üye kadınların doktor ve eczacı olan eşleri de burada çalışırlar. Halide Edib’in hatıralarında Balkan Harbi günleriyle ilgili olan bölüm, son derece hisli ve vatanperveranedir. Milletinin kaderini paylaşırken, bu güzel Müslüman Türk şehrinde düşman ordularını görme endişesi içini kanatmaktadır. Balkan Savaşı Halide Edib’te Müslüman ve Müslüman olmayanlara karşı Batı’nın tutumu hakkında çok şuurlu ve ömrü boyunca koruyacağı bir fikir de kazandırır. Balkan Savaşı’nda Makedonya’da, Türk ve Müslüman üç bin kişi kesilmiştir. Bu, son yüz yılın en büyük katliamlarından biri olduğu halde, Ermeni meselesinde gösterilen hassasiyet burada gösterilmez.[3]

         

        Muhacirler için yardım kampanyaları açılır. Bu maksatla “Darülfünun salonlarında toplantılar başlar. Şair Nigâr binti Osman, Fatma Aliye ve Halide Edib’in de katıldığı bu toplantılarda, kadınlar kendilerini göstermektedirler. Halide Edib hatıralarında bu toplantılardan birinde, kadınların muhacirlere yardım için, mücevher ve kürklerini verdiklerini anlatır. [4]

         

        Balkan kavimlerinin yaptıkları katliamlar dünyaya duyurulmaya çalışılırsa da, batı aldırmaz. Darülfünun konferanslarında seçilen kadın temsilcilerin Avrupa kraliçelerine protestolarını bildirmek üzere elçiliklere gitmeleri, telgraf çekmeleri hiçbir tesir yaratmaz. Hatta bu telgraflar dolayısıyla Batılı gazetelerin bazılarında alaylı yazılar çıkar. Batı değerlerini, insanlık değerleri olarak gören ve onların eserlerini tanıyan aydınlar üzerinde bu durum büyük bir şaşkınlık, öfke ve nefret yaratır. Batı, ölenler Türk ve Müslüman olduğu için bunları dikkate almamaktadırlar. Bu unutuldu sanılan haçlı zihniyetinin aslında batılının daimî politikası olduğuna onları inandırır. Bu acı günlerde, Türklerin lehinde yazan Pierre Loti büyük sempati toplar. Konusunu Türkiye ve Türklerden aldığını söylediği romanlarının zihinlerde çizdiği sahte bir Istanbul hayali Fransız okuyucularını uzun süre beslemişse de, bu eserler Loti’ye Türk yazarlar arasında olumsuz bir izlenim de uyandırmıştı[5]. Fakat onun bu dost tavrı ona karşı, yazdıklarının dışında bir saygı uyandırır.[6] Nitekim Ömer Seyfettin de onun uyandırdığı sahte İstanbul hayaline sahip bir Fransızı konu olarak “Gizli Mabet” adlı hikâyesinde işler. Bundan sonra Türklük kavramına güçlü bir dönüş başlar. Türk Ocağı da bu faaliyetleri düzenler.

         

        Balkan Savaşı başlayınca yeniden askere çağrılmış olan Ömer Seyfettin, esir düşer, esaretin utancını yaşar, ordudaki çözülmeyi görür.  Balkan kavimlerindeki Türk düşmanlığının boyutlarını bizzat görür ve gözlemlerini kısa kısa defterine yazar:

         

        “Ayın kaçı, bugün ne? Bilmiyorum. Benimle beraber kimse de bilmiyor. Ne felâket yarabbi, ricatin, inhizamın en çirkinini gördüm. Bugün burada Köprülü’nün önündeyiz. İki fırka kaçtı. Yalnız bizim nizamiye fırkası kaldı. Birden ricat emri verildi. Hep kendimizi galip sanıyorduk. Meğerse müthiş surette mağlup imişiz. Toplar filan hep kaçtı. En nihayet bizim tabur kalmıştı. Biz de çekildik. Bütün gece tam on iki saat yürüyerek, sabaha yakın Kiliseli’ye geldik. Oradan dün sabah kalktık. Buraya döküldük. Yolda uzun bir muhacir kafilesine tesadüf ettik. Oh ne felâket… Kadın, çoluk, çocuk, tam beş bin ev imiş.”

         

        Okuyan üzerinde derin bir acı uyandıran bu kısa tespitler arasında çevresindekilerin “intihar”ı düşündükleri de yazılıdır. İntihar temi gerçekten de bu tarihlerdeki en yaygın temlerdendir. Ömer Seyfettin asırlarca Türk yurdu olan bu topraklarda geliştirilmiş Türk düşmanlığı karşısında şu acı cümleyi yazar: “Demek Türklerin yaşama hakkı yokmuş.”[7]

         

        Ömer Seyfettin Yunanlılara esir düşer ve Nafliyon kasabasına götürülür. 15 Kasım 1913’te kurtulduğunda İstanbul’a döner ve askerlikten tekrar ayrılır (23 Şubat 1914). Sadece kalemiyle geçinemeyeceği için, askerlik hizmeti kadar önemli gördüğü öğretmenliğe başlar, Kabataş Sultanisi edebiyat öğretmeni olur.

         

        Bundan sonra daha büyük bir felâket gelecek, Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı’na girecektir. Paşalığa yükseltilerek harbiye nazırlığına getirilen Enver Paşa (3 Ocak 1914) kısa süre sonra Almanya ve Avusturya-Macaristan imparatorluklarıyla anlaşır ve İtilaf-ı Müselles (İngiltere, Fransa ve Rusya) ya savaş ilan edilerek Birinci Dünya Savaşına girilir (11 Kasım 1914).

         

        Bütün cephelerdeki savaş fertlerin kahramanlıklarına dayansa da savaşın iyi idare edildiği söylenemez. Cihad-ı Ekber ilanı (14 Kasım 1914) dindaş kavimleri hiç ilgilendirmez.  Kış ortasında başlayan (21 Aralık) Sarıkamış harekâtı büyük bir felâketle sonuçlanır. 25 Nisan 1915’te Düşman Çanakkale Boğazı’nda karaya asker çıkarır. Sarıkamış felâketi. Kanal Harekâtı, Kutülamare’nin düşmesi, Barbaros zırhlısının batması arka arkaya gelen felâket haberleridir. 15 Mart 1915 Çanakkale zaferi büyük bir heyecan yaratır. Ömer Seyfettin bu olayın, cephe gerisinde her şeyden vazgeçmiş gibi bekleyen halk üzerindeki etkisini hikâyeleştirir: “Çanakkale’den Sonra” tam anlamıyla bir yeniden dirilişi anlatır. Ömer Seyfettin, bu savaşı cephe gerisinde takip etmektedir. Başka yazarların da davetli olduğu bir Çanakkale cephesi gezisine katılan Ömer Seyfettin oradan “Müjde” başta olmak üzere birkaç hikâye ile döner.Bu eski askerin savaş sahnelerine ilgisinin kalmadığı hissedilmektedir. Fakat kahramanlara hayranlığı devam eder: “Dünkü Kahramanlar” ve “Bugünkü Kahramanlar” başlıkları altında yazmış olduğu hikâyeler yiğitliğin, kazanma azminin, pratik zekânın, millî gururun dün olduğu gibi bugün de yaşadığını gösterir. “Kaç Yerinden” bu hikâyelerin belki de en unutulmaz olanıdır.

         

        Düşmanın Çanakkale’den çekilip gitmesi. 8/9 Ocak 1916 tarihine kadar sürer.  Savaş devam etmektedir. Güney cephesinden kötü haberler gelir. İngilizler tarafından satın alınan Mekke şerifi Hüseyin isyan etmiştir (27 Haziran 1916), 11 Mart 1917’de Bağdat, ardından Kudüs (9 Aralık 1917), Şam (1 Ekim 1918), Halep (27 Ekim) düşer.

         

        Sadrazam Talat Paşanın istifasıyla İttihat ve Terakki komitesinin iş başından ayrılır (8 Ekim 1918), Ahmet Paşa sadrazam olur (14 Ekim) ve Mondros Mütarekesi imzalanır (30 Ekim 1918), iki gün sonra da İttihat ve Terakki sorumluları kaçarlar (2-3 Kasım 1918). On gün sonra düşman filoları İstanbul’a gelmiş ve ülke işgale başlanmıştır. Meclis-i Mebusan feshedilir (21 Aralık 1918), İttihatçılar tutuklanmaya başlanır (30 Ocak 1919).

         

        General Franchet d’Espérey Fatih havasıyla, at üstünde İstanbul’a girer; Rumlar ve Ermeniler tarafından tezahüratla karşılanır (8 Şubat 1919).  İttihatçıların tutuklanması, Damat Ferit Paşa’nın sadarete getirilmesi (3 Mart 1919), Boğazlayan kaymakamı Kemal Bey’in idamını (8 Nisan 1919) takiben Kars Ermeniler tarafından işgal edilir  (19 Nisan 1919), Ardahan’ın düşer, Antalya, Kuşadası İtalyanlar tarafından işgal edilir. İzmir ve Batı Anadolu’nun Yunanlılar tarafından işgali (15 Mayıs 1919) büyük bir tepkiyle karşılanır. Mitingler yapılır.

         

        Mustafa Kemal Paşa 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkar.  Tutuklanarak Bekirağa Bölüğü’ne konan, aralarında Ziya Gökalp, Hüseyin Cahit Yalçık, Süleyman Nazif, Ahmet Ağaoğlu gibi aydınların bulunduğu İttihatçılar İngilizler tarafından Malta’ya gönderilir (27 Mayıs), kaçak İttihatçılar da gıyaben idama mahkum edilirler. Anadolu’da doğmakta olan Millî Mücadele’yi daha başında yok etmek amacıyla Kuva-yı İnzibatiye kumandanı Çerkez Anzavur Anadolu’ya gönderilir (21 Eylül 1919). Patrikler galip devletlerden bütün Türkiye’nin işgalini isterler (15 Ekim 1919),

         

        Ömer Seyfettin’in özel hayatı da mutlu değildir, kızı Güner’in doğumundan sonra karısından ayrılır (3 Eylül 1918), Münferit Yalı dediği Kalamış’taki evine çekilir ve durup dinlenmeden yazar. Sadece aile hayatındaki sıkıntılar değil, Mondros Mütarekesi, İttihat ve Terakki önderlerinin ülkeden kaçması da onu alt üst eder. Sivri ve alaycı dilini Gökalp dışındaki İttihatçılara yöneltir. Hayatının bu son günlerinde Efruz Bey’i kitap olarak yayımlar.

         

        1919 yılı tam bir çöküşü gösteren olaylarla biterken Ömer Seyfettin de kısa ömrünün sonuna gelmiştir. 6 Mart 1920’de ölür. Son yazılarını milliyetçi kalemlerin toplandığı Büyük Mecmua’da yayımlanmaktadır.

         

        Yıllar süren eşkıya takibinden sonra, II. Meşrutiyet’in sağlayacağı eşitlik, kardeşlik hayalleri yıkılıp gitmiştir.  Balkan izlenimleri, Ömer Seyfettin’in hikâyeciliğinin önemli bir kısmını oluşturur. Onlar, tarihî boyutlu bilinince daha derinden kavranan hikâyelerdir. Balkanlar’daki komitecilik faaliyetinin bizzat kendi insanlarına çektirdiklerini işlediği “Bomba” hikâyesiyle, “Beyaz Lâle”, “Nakarat”, “Hürriyet Bayrakları” hikâyeleri hem Bulgarların amaçları uğruna nasıl yetiştiklerini, hem de zalimliklerini teşhir eder.

         

        Ömer Seyfettin’in dikkati çektiği bir başka konu da bir Ermeni gencinin ağzından yazdığı ve Tanzimat ideolojisi Osmanlılığın boşluğunu teşhir ettiği “Ashab-ı Kehfimiz” adlı uzun hikâyesidir. Tamamen siyasî nitelikli bu hikâye,  Ermenilerin milliyetçiliklerini ve birlikte yaşayıp, kaynaşmak görüşlerini benimsememiş olan Osmanlı Devleti’ndeki öteki kavimlerin de iç yüzlerini gösterir. Bu hikâyede adı geçen kişilerin gerçek şahıslardan mülhem olduğu tahmin edilebilir. Ömer Seyfettin de mesleği dolayısıyla kazandığı bir düşünce berraklığı vardır, mevcut duruma açık seçik teşhisler koymaktan çekinmez.

         

        İhtilâlci bir Ermeni genci bir ara Osmanlıcıların kurdukları bir derneğe katılmış ve burada geçen günlerini defterine kaydetmiştir. Aradan yıllar geçtikten sonra defterini tekrar okurken, bunun nasıl bir hayal olduğunu tekrarlar.  Türkler, Türklüklerini inkâr ederek başka milletlerin de kendilerini inkâr ederek Osmanlı kimliği altına girmesini istemektedirler. Ömer Seyfettin bu Tanzimat ideolojisinin imkânsızlığını dile getirirken “Rumların patrikhanesi var. Ayrı lisanı var, ayrı mektepleri var. Ermenilerin keza. Bulgarların keza. Sırpların keza. Arapların keza. Arnavutların, sair Osmanlıların da öyle… O halde nerede hakiki, ‘bir’, ‘yekpare, yekvücut’ Osmanlılık?” diye sorar. “Tanzimat’ın yaratmak istediği ‘Osmanlılık’ daha doğmamıştır” (s. 89) diyen Osmancılığı bir çeşit dünya vatandaşlığı gibi gören Niyazi Bey, II. Meşrutiyet’ten sonra kurduğu ‘Osmanlı Kaynaşma Kulübü’  ile bunu gerçekleştirmeyi hayaller.  Niyazi Bey Türkler arasında asla bir birlik olabileceğini tasavvur etmez: “Pantürkizm, Panislâmizm filan Avrupa hayalperverlerinin iftirasıdır. Bir de bir mesel vardır, biliyor musunuz, ‘Kişi kişiyi kendi gibi bilir..’ Avrupa’da meşum suni bir cereyan yaşar: Milliyet, kavmiyet cereyanı! Orada her şeyi milliyet rengine boyarlar.”

         

        Bu hikâyede kültür adamlarının sorumlulukları çok iyi belirtilmiştir. Ömer Seyfettin bunları bir Ermeni gencine söyletirken, bazı Türk olmayan unsurların Osmanlılığa bir süre yaklaşmış olsalar da sonra kendi milliyetlerine sarıldıklarını vurgular.  Ayrıca milliyetçilikte kadınların rolünü de Hayikyan’ın eşine duyduğu aşk ile dile getiren Ömer Seyfettin,  daha önce Abdülhak Hâmit’in de işlediği bu noktaya dikkati çekmiştir.

         

        Hayikyan “Görüyorum ki bu Türkler namussuz adamlar değil. Fakat hepsi ideolog… ‘Osmanlılık’ vehmi onların bütün mantıklarını, muhakemelerini uyutmuş” demektedir. Ömer Seyfettin bu hikâyesindeki kişilerle dönemin aydınlarına da bazı telmihlerde bulunmuş olmalıdır. Öyle ki Ömer Seyfettin’in keskin görüşü ve sivri dili döneminin olduğu gibi Türk kültürünün de birçok muteber adının yazılarından alınmasına yol açacak noktaları işaret etmiştir.

         

        Ömer Seyfettin “Ashab-ı Kehf”de anlattığı Osmanlıcılık’ın savunulmasıyla ilgili genel durumun mahiyetini erkenden anlamıştır. “Yeni Lisan” a karşı olduğu “anasır-ı Osmaniyenin ittihadı”nı savunduğu için kıyasıya mücadeleye girdikleri Süleyman Nazif’in, Osmanlı Devleti yıkıldıktan ve Türk milleti ölüm kalım savaşının sonuna geldiğinde hazin satırlarla yanılmış olduğunu açıklarken artık ölmüş bulunan Ömer Seyfettin’in de ruhundan af diler gibidir:

         

        “Şimdi anlıyorum ki ben bu israf-ı semahatla zavallı ırkıma ihanet etmişim. Lisan ve kalemimle kırmış olduğum kalbler karşısında ben şimdi nâdim ve mahcub, ırkımdan niyaz-ı afv ediyorum. Türkün bu hatır-şinas hassasiyetini Türk olmayan hiçbir Osmanlı takdir etmedi. Ve hemen hepsi bizden birer birer ayrıldılar. Hem de nasıl ve ne suretle!…”[8]

         

        İki yüzlülük, içi boş kavramlar, sahtekârlık Ömer Seyfettin’in tiksindiği şeylerdir. Denilebilir ki, bunların hepsini hikâyelerinin çarpıcı kurgusunda, unutulmaz kahramanlarla anlatır. 

         

        Birinci Dünya Savaşı’nda Ömer Seyfettin Alman politikasına da alet olmaz. Onun Alman kadınlarının Alman iktisadına ve aile hayatına katkılarını güya övdüğü hikâyesi “Fon Sadriştayn’ın Karısı”, “Fon Sadriştayn’ın Oğlu” ile tamamlanır. Almanları alaya alan fıkraları da bulunmaktadır.

         

        Türk milliyetçiliğinin oluşmasında, halkın milliyetçilik anlayışının ortaya konulmasında onun hikâyelerinin önemli bir rolü vardır. Yaşadığı günlerin bütün ıstıraplarına, facialarına rağmen, Ömer Seyfettin neşeli ve iyimser bir insandır. Bu özelliği onun kadar gerçekçi bir yazarda ironik anlatımı geliştirmiştir. Diyorlar ki’de, kendisinin hâlâ bir acemi olduğunu söyleyen Ömer Seyfettin, Ali Canip’e mektubunda açıkladığı büyük eserini yazmak için on yıl harcamış olsa da, onu daha ileriye götürmesine ömrü vefa etmemiştir. Bir anlamda yaşadığı dönemin kroniği sayılabilecek, ne yazık ki tamamlayamadığı Efruz Bey dizisi şüphesiz ki onun şaheseridir.

         

         Hem mefkûre arkadaşı, hem de dürüstlüğüne hayran olduğu Ziya Gökalp’ın, Ömer Seyfettin de etkisindedir. Gökalp’ın özetlediği mefkûresini benimser ve hikâyelerinde tekrarlar. Dönemi ile eserleri arasında büyük yakınlık bulunan Ömer Seyfettin bunu sırf propaganda amaçlı –birkaç hikâyesi dışında– yapmamıştır.

         

        Ömer Seyfettin yazı yazmaya başladığı sırada, kısa ömürlü Fecr-i Ati topluluğu da “sanat şahsî ve muhteremdir” sloganıyla kurulmuştu. Yakup Kadri, Ömer Seyfettin’i Fecr-i Ati’ye çağırdığında, onun “sanat şahsi ve muhteremdir” umdesinin bir anlamı olmadığını söyleyerek aralarına katılmadığını nakleder. Ömer Seyfettin sanatında kendi başınadır.  O kimseyi takip etmez, ama hikâyeciliğimize getirdiği çizginin takipçileri her gün biraz daha artmıştır.

         

        Ne yazık ki yaptıklarından emin ve ateşli genç subayların sabırsız davranışlarıyla siyaset ve ordu birbirine karışır. Balkan Savaşı felâketi, Trablusgarp ve hemen arkasından gelen I. Dünya Savaşı,  binlerce gencin ülkenin en uzak köşelerinde perişan olup, can vermelerine yol açar, devletin yıkılışını hazırlar. Fakat karmaşa, içinde düzen için gerekli unsurları da taşır. Bunları ortaya çıkarıp birleştirecek şahsı da İkinci Meşrutiyet sonrasının o karışık, buhranlı günleri ve cepheler yetiştirmişti. Mustafa Kemal Paşa’nın Mütareke sonrası Anadolu’ya geçmesi ve Türkiye Cumhuriyet Devleti’ni kurma mücadelesi, tarihin Türklüğe büyük hediyesi olmuştur. II. Meşrutiyet aydınlarının –kendilerini fırka düşmanlıklarından ayıramamış olan ve ayrıntıları esas kabul eden birkaçı dışında– hemen hemen istisnasız desteklediği bu mücadele II. Meşrutiyet’in ilânından sonra kendini bulan, tohumları Tanzimat’ta ekilen, o uzun, sancılı günlerin sonucudur. Bu devrin ayrıntılarıyla incelenmeyi, yorumlarla edebiyat eserlerinde işlenmeyi bekleyen olayları, gelecek için ibret alınacak nice tecrübeyi taşır. Cumhuriyet döneminin ilk yazarları büyük bir çöküntüyü yaşamış insanlardır. Onun için de yeni kurulan devlet onlar için bir dirilişi ifade etmektedir.  Ne yazık ki Ömer Seyfettin Millî Mücadele’nin başında ölmüştür. Son yazılarının çıktığı Büyük Mecmua’dır. O öldüğü zaman, Ankara’da BMM henüz açılmamıştır. Türk milletinin önünde daha nice ıstırap dolu günler vardır. Ömer Seyfettin’in yakın arkadaşı Ali Canip onun Türk kültüründeki önemini fark etmiş ve unutturmamaya çalışmış kişidir. Ömer Seyfettin’in yazı ve hikâyelerini ilk derleyip yayınlayan ve onun yaptıklarını anlatan da Ali Canip’tir. Bu iki arkadaşın dostlukları ve Ali Canip’in arkadaşına ömür boyu sürdürdüğü vefa, dönemin nice düşmanlık ve ikiyüzlülüğü içinde ayrı bir ibret levhasıdır. Ömer Seyfettin bu başlangıçtan sonra Cumhuriyet döneminin de en çok okunan ve sevilen yazarları arasına girmiştir.

         

         

         

         


        


        

        [1] Bu konuda Ö.Faruk Huyugüzel haklı bir tenkit yöneltir: "Tahir Alangu tarafından yayınlanan biyografi uzun bir araştırmanının ürünü  olduğu ileri sürülmekle birlikte, daha ziyade onu yakından tanıyan dostlarının ve akrabalarının verdiği bilgilere ve hikâyelerin kendisinden çıkan sonuçlara dayanmaktadır. Tahir Alangu'nun Ömer Seyfettin'in edebî eserlerini hayatı için bir belge olarak kullanması ve bu hayatı bir çeşit romana dönüştürmesi bizce çalışmanın değerini ve güvenirliğini çok azaltmıştır. Zira hayat ve eser birbirinden farklı şeylerdir. Yazarlar kendi hayatlarından gelen malzemeyi eserlerinde genellikle değiştirerek edebî bir şekle sokarlar" (Ömer Seyfeddin'in İzmir Yılları ve Bu Devrede Yazdığı Hikâyeler", Doğumunun 100.yılında Ömer Seyfeddin, Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Yayınları Nu. 2, 1984 s. 80.)Ö.Faruk Huyugüzel'in Alangu'nun eserine yönelttiği tenkitlere katıldığımı belirtmeliyim. Fakat hâlâ Ömer Seyfettin hakkında o çapta bir kitabın bulunmadığını da unutmamamak gerekir.


        

        [2] Ö.Faruk Huyugüzel adı geçen yazısında Ömer Seyfettin'in biyografisiyle ilgili birçok noktaları düzeltmiştir. Bu bilgiler de onun İzmir gazetelerinden çıkardığı yazılarla delillendirdiği doğru bilgilerdir. 


        

        [3] Halide Edib, bu meseleden Turkey Faces West adlı eserinde de uzun uzadıya bahsederek, Balkan devletlerinin vahşetine örnek olmak üzere, İkinci Balkan Savaşı’nda bu devletlerin birbirlerini nasıl imha ettiklerine dair, Batılılarca daima daha muteber tutulan, kendi kaynaklarına dayanan raporlar verir.


        

        [4] Balkan Savaşı günlerindeki bu faaliyetlerle ilgili olarak geniş bilgi için bk. İnci Enginün, Halide Edib Adıvar’ın Eserlerinde Doğu ve Batı Meselesi,  İstanbul: Dergâh Yayınları, 3.b. 2008.


        

        [5] İnci Enginün, “Loti’nin Türklere Bakışı ve Yazarlarımızın Yorumu”, Araştırmalar ve Belgeler,  İstanbul: Dergâh Yayınları, 200, s. 416.


        

        [6] Şehbal başta olmak üzere dönemin gazete ve dergileri Loti hakkında yazarların görüşlerini, duyguları sık sık derlemişlerdir.


        

        [7] Ömer Seyfettin, Bütün Eserleri. Şiirler, Mensur Şiirler, Fıkralar, Hatıralar, Mektuplar,  hzl. Hülya Argunşah, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2000, s. 273-274.g


        

        [8] Süleyman Nazif, “Türke Dair”, Yarın, c. 2, nu. 28, 27 Nisan 1338/1922, s. 49-50. Yazının baş kısmı şöyledir:

        “Ben doğduğum zaman vatanım Macaristan hududundan Aden denizine ve Sahra-ı kebirden Tiflis civarına kadar mümted ve bî-payan bir kişverdi. Hatır-şinas olan Türk âbâ ü ecdadımız, bu vatan dahilinde yaşayan muhtelif ırk ve mezhep sahibi akvamın hiss-i millîsini incitmemek ve okşamak için yalnız Osmanlı sıfatını istimal etmeği âdet etmişlerdi. Türk can verir, kaleler alır, fakat şan ve şerefini bayrağının altındaki her kavme, her dine, her lisana mütesaviyen ve mebzulen peşkeş ederdi. Bizi bu his, bu terbiye, bu saygı ile büyüttüler. Türk olmayan toprakdaşlarımın hatırına riayeten eb ve ecdadımın örf ve âdetine, ta ferdayı izmihlâle kadar sadık kaldım”……

        “Hâlâ kıymeti bilinmeyen, hâlâ fezaili ayıp ve ar suretinde teşhir edilmek istenilen Türkün, ortada birkaç harap vilâyeti ve bir avuç yorgun evladı kaldı. Firaş-ı eleminde kıvranırken ben kendi Türkümü daha mehîb ve daha büyük görüyorum. Her muhabbetimi, her aşkımı kavmime vakf u hasr ettim.” 


Türk Yurdu Mart 2009
Türk Yurdu Mart 2009
Mart 2009 - Yıl 98 - Sayı 259

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele