Kent ve Tarihsellik

Mart 2009 - Yıl 98 - Sayı 259

        Kentler uygarlığın beşiğidir. İnsanlık tarihinde kırsal kesimden filizlenen bir uygarlığa rastlamıyoruz. Bu durum ise tesadüfî değildir. Yoğun nüfus ve hızlı yaşama ritmi, talep çeşitliliği ve arz çokluğu, kenti, tarımsal üretimin dışındaki her alanda yeni atılım ve üretimlerin mekânı haline getirir. Bu ortamda açığa çıkan unsurlar; yaşama biçimleri, yaşama mekânlarının düzenlenişi, bilim ve düşünce, yüksek kültür, etik ve estetik değerler benzer karakteristiğe sahip bir insan dokusu içinde değil, eğilim çokluğu ve çeşitliliğini içinde vücut bulur. Bu değer ve unsurlar insana sunulmuş tekliflerdir ve hitap yelpazesi hayli geniştir. Diğer bireyler, başka coğrafyaların mensupları bunlarla yüz yüze geldiğinde, onları kendi dünyalarındaki benzerleriyle karşılaştırıp “kendileri için iyi” olanı tercih ederler. Bu da kentte oluşan “biçim çeşitliliği”nin daima yayılmaya aday olması demektir. Bu yüzdendir ki toplumları olumlu ya da olumsuz anlamdan etkileyen her unsur kentlerden kaynaklanır.

         

        Kentin yaşama düzeni, her zaman diliminde o mekânda boy göstermiş sayısız insanın kabulleriyle oluşmuştur. Orada, kırsal kesimde varlığına tanık olduğumuz gelenekten başka bir gelenek, bu gelenekler toplamından oluşan bir kent kültürü hüküm sürer. Gelenek kavramı çoğunlukla kırsal kesim toplulukları için kullanılır. Oysa kırsal kesimdeki gelenek, yaşama dünyasının bir kısım ritüellerinde, herkesin katılımıyla varlığını sürdürür. Kentte bu türden toplu katılımlar pek gözlenmez.

         

        Tavır, davranış, alışkanlıkları ve eylem biçimini, insan ilişkilerini kapsayan kent kültürü yapay yoldan oluşmaz. İyi eğitimden geçmiş, zihinsel olarak gelişmiş çok sayıda insan bir araya getirilse, çok nezih mimari üslupta tasarlanmış yerleşim ortamında yüksek kaliteli ikametgâhlar inşa edilip oraya yerleştirse, acaba gerçek bir kent vücuda gelmiş olur mu? Elbette hayır. Zira daha dün diye nitelendireceğimiz yakın zamanlarda o mekânların bomboş olduğunu, şu kaldırımlardan sayısız insanın geçip gitmeğini, o sokakta birilerinin aşkını anarak acı çekmediğini, ötedeki bir başka mekânda bir dostluğun tazelenmediğini biliriz. Orası bizimle yaşama mekânı haline gelmiş, taşlara sinen bir yaşanmış geçmişe sahip olmamıştır. O sokaklarda ilk defa ben yürümüşsem, o semtte sadece benimle birlikte ikamete başlayanlar ümit, acı veya mutlulukla dolu bir hayatı tüketmeye başlamışlarsa, her şey benim tanıklığımda var olmuş demektir. Bu yüzden yeni semtler ruhsuz olur. Oralarda insanlar arası ilişkiler belirsiz ve yapay kalır, düğünler ve bayramlar bile şekilden ibaret yaşanır. Oradaki yaşantı, duygu yüklü kalplerin atışında değil, sadece hayat süren bedenlerin hareketinde cisimleşir.

         

        İnsan, mal ve hizmet hareketlerine dıştan bakınca kaotik bir görünüm gözlense de içine girince, kentte kendine özgü bir düzenin varlığı sezilir. Her kentin nabzı kendine özgü atar. Her kentte hayat başka türlü başlar. İşte tarihsel kentlerle tarihsel olmayan kentler bu noktada ayrışır. Şöyle de ifade edebiliriz… Kentin yaşama ortamında bizi hep bir şeyler kendine çağırır. Bunlar bazen pratik yaşantının zorunluluğu, bazen çevremizi saran anlam dünyasıdır. Kentin ruhu bu anlam dünyasında barınır. Bu dünya, kenti ruhsuz bina yığını ve insan kitlesi olmaktan çıkarır. Kentin ruhu, kentin anlam dünyası kuşakları aşan bir tanıklık ve ömür tüketimiyle tarihsel süreçte şekillenir.

         

         

         

        Tarihsellik

         

        Her kentin bir tarihi vardır. Her kent zamanın belli bir anında varolmaya başlamıştır. Ancak kimilerinin zaman cetvelindeki yeri hayli gerilere dayanır, kimilerinde ise hayatın nabız atışı daha dün denilebilecek bir zamanda gerçekleşmiştir. Birinciler tarihsel, ikinciler değil gibi görünse de, her “tarihi olmaklık” kelimenin gerçek anlamında tarihsellik demek değildir. Hakiki tarihsellik, zaman cetvelinin hayli gerilerindeki o noktadan bugüne uzanan süreç içinde kültürel birikimin gerçekleşmesi, zenginleşerek bugüne taşınmasıdır. Başka bir deyişle, tarihsellik olgusunun anlamı, takvim üzerinde geriye doğru çok nokta katetmek değil, yaşama dünyasının her alanında oluşan formlar/biçimler hazinesinin yüzlerce yıldan beri sayısız bilinçten süzülüp gelmesi ve bugünkü bilinçlere ulaşmış olmasıdır. Bu zengin birikim kentin yeni kuşaklarına yeniden üretilme imkânı sunar. Bu bakımdan tarihsel kentler sadece somut eserlerden oluşmayan, yaşanmış hayatların izlerini de sergileyen açık hava müzeleridir.

         

         

         

        Kentin Ruhu

         

        Kentin ruhu zamansız bir mevcudiyet olarak bugünün veya kısa bir zaman dilimi olarak dünün eseri değildir. O, hayli uzun bir geçmiş zamandan itibaren yavaş yavaş oluşup kendi formunu bulur ve kentin her sokağından, her caddesinden akar, her bahçeden dışları taşar. Onun kendine özgü nitelikleri bizi sarar. Kentin ruhunu taşıyan en önemli maddi unsur mimari, en önemli akıcı unsur ise güncel yaşantının gereklerini icra eden insan dokusu, bu insanların güzergâhlarındaki durak noktaları, onlar arasında kurulan köprülerdir.

         

        “Her kent bir dünyadır. Tarihin dönemeçlerinden geçip gelen kentler ise, görkemli bir mücevher kutusu gibi ilginç bir değere sahiptirler. O kutuların içinde, bilinmeyen nice değer gizlidir… Uzaklardan, dışardan hiç belli değildir sakladığı değerler. Onu ancak, içinde yaşamış olanlar bilir! O, “haritada bir nokta” gibi duran kapalı kutunun iç zenginliğini, ne coğrafya kitapları, ne folklor yapıtları, ne ansiklopediler, ne de başka bir kitabın yaprakları arasında bulabilirsiniz! O yaşama biçimini, o espriyi, o damak tadını, insani ilişkilerin ince duyarlığını, gençlik aşklarının çıkmaz sokaklarını, beşikten mezara komşuluk dayanışmasını, çarşı pazarların aşina yüzlerini, günlük konuşma dilinin sıcaklığını, yaşlıların o geri dönülmez gençlik özlemlerini, her kuşakla yeniden esen kavak yellerini… ve daha bin türlü ayrıntının, bin türlü yerel güzelliğin kokusunu hangi kitabın sayfalarında bulabilirsiniz?”[1]

         

        Kentin ruhu aynı zamanda yüzlerce yılda yazılmış bir ortak hikâyenin özetidir. Ruh taşıyan bir kentin sokaklarında yürürken, o kente nüfuz etme arzusuyla baktığımızda, o mekânları sayısız insanın bilinen veya tahayyül edilen zamanlardan beri katettiğini sezeriz. Orada hiçbir şey bizimle başlamamıştır veya tanık olduğumuz zaman dilimlerinden beri var değildir. Kimliği bizce meçhul ama varolmuşlukları kesin olan sayısız insan, hayalleri, ümitleri, öfkeleri ve hayal kırıklıklarıyla, sevinç ve mutluluklarıyla oralardan süzülüp gitmişlerdi. Oralarda sayısız “yaşanmış hayatlar” var olmuştu, kent bütün bunlara tanıklık etmişti.

         

        Bu tasarım hem kenti gerçek bir kent yapar, hem de bizi kendimizle yüzleşmeye çağırır. Hiçbir şey bizimle sona erecek değildir ve bu ümitler, hayaller ve acılar hareketinin, bu duygu selinin biz sadece kendi zamanımızdaki bir parçası olmuş olmaktan başka bir şey değiliz. Kendimizle yüzleştiğimizde bunu anlarız. İlk halka değiliz, ama bu duygu selinin kendi zamanımızdaki inşa edicisi, sonraki zamanlara taşıyıcı elçiyiz.

         

        Bu ruhu teneffüs etmek, kentin ruhunun bir parçası olmak, onu içselleştirmektir. O takdirde o kent artık yabancı bir dünya olmaktan çıkar, yabancılığını yavaş yavaş sıyırıp atar ve tanıdık hale gelir. Kent artık, bir parçası olduğumuz, bizden bir parça olan, eğreti durmadığımız, içinde kendimizi evimizde hissettiğimiz bir mekândır. Bu ruhu teneffüs edemeyen ve onunla bütünleşemeyenler, kentin yeni katılımcıları hep yabancı olarak kalır.

         

        İş-yoğun yaşama çizgisi bireyleri kentin ruhunu temaşa etmekten alıkoyar. Orası sadece yaşanan mekân haline gelir. O bireyin yapabileceği en iyi şey, kentte olmanın havasını teneffüs etmek değil, kentin sunduğu tüketim imkânlarına koşmaktır. O, işten artakalan zamanımızı tüketime, dünya nimetlerinden pay almaya tahsis eder. Bu kısır döngüden başını çıkarıp nefes alma ihtiyacı duyan bireye, başka bir tüketim yolculuğu, tatil seçeneği sunulur. Birey bu bitimsiz tüketim yolculuğunda kendisiyle baş başa kalmaz. Onu her yerde kalabalıklar kuşatır. Kitleleşme bundan başka nedir ki?

         

        Böyle bir yaşantı sürecinde, hiçbir şey kalıcı olmaz. Anılar bile kalıcı değildir. Hayatımızın anlamını kendisinden okuduğumuz kalıcı anılar, peşinden koştuğumuz zorunluluklar değil, içten gelen, insani güzellikler temeli üzerine yükselen yaşantı dilimleridir. Kentin ruhunun buharlaştığı mekânlardaki yaşama dilimleri, geride sadece zevk-başarı-kazanç çabası bırakır, yaş kemale erince onlar da anlamını kaybeder.

         

        Kent yaşantısı karşısındaki bilinç durumu, insanlar arası ilişki biçimi, kentteki entelektüel faaliyetlere katılış biçimi ve onlar karşısındaki tavır alış, bunların tamamı, yeni bireysel duruşların toplamı ve çizgisi kent kültürünün pratik yaşantı zorunlulukları dışında kalan kısmını, aslında kentin sezilen havasını oluşturur. Yani kent iki ruh taşır. Biri güncel hareketlilik -ki yoksa oraya ölü kent deriz- diğeri ise bu hareketlilikte durak noktaları, anlamlı ve önemli görülen belli mekân ve eylemlerdir. Bu tablo karşısında üç tavır sergilenebilir: Seyirci, katılımcı, ilgisiz…. İlk ikisi ne kadar yoğunsa, kent ruhu o kadar canlı demektir.

         

         

         

        Mimari ve Yaşama Dünyası

         

        Güzel bir hayat güzel bir çevrede yaşanır. Güzel çevre ise yapısal unsurlar, yani yanında insan dokusunu ve yerleşim düzenini kapsar. Mimari ve yerleşim düzeni fiziksel temel olmakla beraber, yaşayan insan dokusu olmadıktan sonra oralar sadece özenle yapılmış taş kitleler haline gelir. İşte kentin ruhu kendini bu üç unsurda gösterir.

         

        Ruh sahibi bir kentte, mimariden yerleşim biçimine, mekânların iç düzeninden insanların yaşama sürecinde nefes alış noktalarına kadar, pratik yaşantıyı süsleyen, adeta onu derinlikli kılan seçkin mekânlar ve etkinlikler vardır. Bir kıraathane, bir lokanta, bir cadde, yaygın katılımlı bir eylem biçimi, entelektüel ve sanatsal faaliyetler… Katılımcılar onlarda başka bir güzellik temaşa ederler ve oraya ait olurlar. Kent ruhunun oluşturduğu aidiyet düşüncesi, yaşamaya alıştığımız mekânda varlığını sürdürmenin rahatlığından fazla bir şeydir.

         

         Tüm insanların estetik kaygıları, simgesel anlatımlara duyarlılıkları vardır. Onlar toplumları hakkında bilgilenmek, boş zamanlarını geçirirken gündelik işlerden kendilerini uzaklaştırmak ve arzularını gerçekleştirmek isterler. Bu yüzden her toplum, üyeleri için sanat, eğlence ve bilgilenme imkânı sağlamalıdır. Bir toplumun sanatı gökten zembille inmez; o toplumun değerlerinden ortaya çıkan biçim ve içerik ölçülerine, üyelerinin gereksinim ve özelliklerine uymak durumundadır. Toplumun estetik ölçüleri o toplumun öteki özellikleriyle ilgilidir.[2] Estetik ölçüler üslubu belirler. Üslup yaşama dünyasında olup bitenlerin ve üretimlerin ortaya konuş biçimidir. Aynı zamanda üslup, mevcudu algılayış karşısında takınılan tavır, kendini bu algılama dâhilinde ifade ediş şeklidir de! Yani üslup, eylemler söz konusu olduğunda insanın kendini sergileyişi, bir kent söz konusu olduğunda, müşterek bilincin somut ve soyut unsurlarda kendini sergileyişidir. Bir kentin üslubu da onun ruhudur.

         

        Kentin tipik uğraklarına ve orada oluşan havaya bilinçli katılım, bireyi “kentin öznesi” yapar. O, eylemde yer almasının aynı zamanda kendi kentinin ruhunun ete kemiğe bürünmesi olduğunu bilir ve neyi niçin yaptığının farkındadır. Kentin her unsuru o noktadan itibaren başka bir anlam kazanır. Mahalle sadece ikamet ettiğimiz, çocuklarımızı güvenle büyüttüğümüz yer olmaz. Veya sokak sadece gelip geçtiğimiz bir yer değildir. Oralar hep konuşur. Sırf betonarme binalar, yapsatçı mimari ürünleri suskundur. Birey bu mekânların tarihselliğini hissedip oralardan nice insanların gelip geçtiğini, oralarda nice güzellikler sergilendiğini hatırladıkça, o güzelliğe, tarihsel anlam dokusuna katkıda bulunma eğilimi gelişip derinleşir. Böylece yaşantımız başka bir boyut kazanır.

         

        Kent ruhunun somut taşıyıcısının mimari olduğunu ifade ettik. Mimari tüm kültürel birikim, estetik değer ve tasarımlarla eşyaya “güzelliği cisimleştiren” bir şekil vermektir. Hayatımız da böyle bir dünyada/eşya düzeninde güzelleşebilir. Yaşantının bu derinliğine yer açan mimari üslup, yeni yaşama ve ilişki alanları oluşturur. Tahakküm eden mimari ise o hayatı yoksullaştırır, bireyi ezici cüssesiyle duygusal bakışımızı da yok eder.

         

         Çevreye verdiğimiz biçim, davranış tercihlerimiz ve bu tercihlerimizdeki ahlak ve varlık telakkimizi, inancımızı yansıtmaktadır. Biçimler sakin, vakur, gerçeğe yönelik, hareketli, ahenkli, huzur verici, asude veya çatışan, sert veya yumuşak, diri veya gevşek, mütevazi veya iddialı vs. ifadelere sahip, bitaraf ve hükmedici, adi veya yüce, alalade veya huşu verici olabilir. Bunlar davranışlarımızın da özellikleridir.[3]

         

        Eylemlerimiz dünyaya bakışımızı, gerek doğa dünyasında gerekse insan dünyasında kendimize ve ötekilere tahsis ettiğimiz yeri yansıtır. Kültürün soyut hale gelmesi bu noktada başlar. Kültürün güncel biçimi yüksek kültüre bu noktada dönüşür. Yüksek kültür, kültürel dokunun müşterek paylaşılan değer halini alan ortamlarında filizlenir ve birçok etkinlik gibi kendini yaşama dünyasında ve yaşama biçiminde gösterir.

         

        Yüksek kültür bizi güncel yaşama pratiklerinin dışına çıkmaya, kendimizle, insan oluşun estetik boyutuyla karşılaşmaya çağırır. Bir kavrayış tarzı olarak, bir yaşama biçimi olarak entelektüel veya yüksek kültür, kültürün sadece bir zümreye özgü, onların kuşatması altındaki kısmını ifade etmez. Herkese açıktır, ama herkes ona hemen katkıda bulunamaz. O çevreye dâhil olmak için bir donanım ve birikim gerekir.

         

        Kentin ruhunun en seçkin kısmı, yüksek kültür veya entelektüel kültürdür. Bu iki ismin arasında aslında sadece ince bir anlam ayrımı vardır. Bilfiil varolan bir şey olarak entelektüel kültür ile yüksek kültür kesin çizgilerle birbirinden ayrılamaz. Belki de yüksek kültürü daha genel, entelektüel kültürü de onun bir şubesi gibi görmek doğru olacaktır. Çünkü her ikisi de gelişmiş bir kavrayış, pratik yaşantının dışında kalan bir içeriğe sahiptir. Entelektüel kültür kavramı, sırf yerel temalarla sınırlı olmayan, insanlık merkezli, evrensele açılmayı hedefleyen, felsefi unsur veya derinlik de taşıyan, güncel hayatın gereklerinin dışındaki ilgi ya da eylem biçimleri gibi daha çok akılcı çizgideki bir kültürelliği anlatmaktadır. Yüksek kültür kavramından, yukarıdaki tespite ek olarak, her türden sanatsal ilgiler de anlaşılmalıdır. Bu çerçevedeki kültürel üretimler soyut unsurlar bakımından yoğundur. Onlar bir kez üretilmekle varlık kazanmış sayılmazlar. Onların hep yeniden üretilmeleri gerekir. Bireylerin de onların terennüm edildiği mekânlarda bir kez bulunması yetmez, zamanlar değiştikçe farklı farklı bireylerin o dairede yer alması, o icraya katılması gerekir. Yani kültürün bu cephesinde bir süreklilik söz konusudur. Yüksek kültürün barınağı ise tarihsel kentlerdir. Tarihsel kentlerde, yüksek kültür, üzeri örtülmüş görünse de hep bir yerlerde açığa çıkar veya çıkmaya hazırdır.

         

        Yüksek kültür incelmiş, estetize olmuş ritüel ya da etkinliklerden oluşur. Bu yönelim pratik ihtiyacı karşılama dışındaki eylem, ilgi ve eğilimleri kapsar. Ona duyulan ilgi ve gerçekleşen katılım, güncel yaşantının zorunluluklarını, sadece kent yaşantısının gerektirdiği eylemleri geride bırakmayı, yani bir anlamda kendi kabuğu dışına çıkmayı, ötekilerle başka türden buluşmayı mümkün kılar. Katılımcı birey, bu tercihiyle özgürlüğünü teneffüs etmekten, farklı seçenekler arasında o seçeneği seçmekten doğan bir hoşnutluk duyar. Bu duygu yaygınlaştıkça, kent gerçekten ruh kazanmaya başlar. Oysa kaba kentleşmede bu ruhtan eser bulunmaz.

         

        Kent kültürü, onun üzerine yükselen yüksek kültür mevcut değilse, kentin asli dokusunu kırsal kesim kültürü oluşturuyorsa, orada kent kültüründen söz edilemez. Orada üretim ilişkileri merkezli bir insan-çevre ilişkisi oluşur. Hızlı ve plansız kentleşmenin kaçınılmaz sonucu budur. Kaba kentleşme de diyebileceğimiz bu süreç, kentin ruhunun katilidir.

         

         

         

         

        Ruhun Katledilişi: Kaba Kentleşme

         

         

        Bugün kentlerimizin kendine özgü ruhu derin yara almıştır. Özellikle 1980 sonrası kapitalistleşme sürecinde, filizlenmek üzere olan kent ruhu ezilip yok olmuştur. Büyük kitleler, sırf imkânlar alanını genişletmek ve zenginleşmek için, kent dokusu üzerinde baskı oluşturmuşlardır. Bunun diğer adı, rant kaygısıdır. Kaba kentleşme, kenti sadece tüketim ve kazanç merkezi olarak görüp de orada bir yere, kenara, köşeye yerleşme çabası, ne pahasına ve nasıl olursa olsun oraya dâhil olma arzusu, hazmedilmemiş aidiyetlere yol açmıştır. “Rant savaşları, estetik düşmanlığı, kentle bütünleşememe ve onu kendinden bir parça olarak görmeme yeteneksizliği kentlerimizi, insanların pek de kendilerini özgür hissetmediği “kavranamayan” mekânlara dönüştürmektedir.”[4] Oysa kentte sadece hayat sürülmez. Orada toplumsal güzelin örnekleri de sergilenir. Tüketimde, insani ilişkilerde, yaşama tarzında, güncel meşguliyetlerde kendine özgü bir estetiğin mevcudiyeti; incelik ve anlam dolu bir ortam bolluğu. Bu ortamda herkes kendi sosyal grubuyla birlikte yer alır. Orada yer almak, uydumcu (konformist) bir neden olmaksızın “arzu edilir.”

         

        “Bölge ve şehir planlamasında, tarihi şehirlerin yeni nüfusun ve yeni faaliyetlerin baskısından korunması kadar tarihi şehirlerin canlandırılması ve gerçek seviyeli bir yaşam düzeyine ulaşılması için gerekli tedbirlerin alınması zaruridir. İslam ülkelerinde, 19. yy. sömürgeciliği bilinçli olarak mevcut tarihi yerleşme düzenlerini bozarak, şehirleri faaliyet mihrakı olmaktan çıkararak çökertmiştir.”[5]

         

        Kaba kentleşmenin bir diğer biçimi, kırsal kesim yaşantısının kentte devamıdır. Kentte yaşanan köylülük… Böyle bir kent dokusunda, ne kırsal kesim geleneği sürdürülebilir ne de kent kültürüne katılım mümkün olur. Kentteki köylü, çevreyle, kırsal kesimde doğa ile kurduğu ilişkiye benzer bir ilişki kurar. Bu yaşama biçimi güncel yaşantının gerekliliklerini aşmadığı için, orada bireyin estetik ve zihinsel gelişimine yönelik eylem ve yönelimler kendine yer bulamaz. Ağırlık salt fayda ilkesidir. Kent hayatının derin soluğu olan yüksek kültür, sanat-edebiyat merkezli etkinlikler, entelektüel ortamlar kente egemen olan köylülük karşısında bir kenara itilir ve can çekişmeye başlar.

         

        Kitle kültürünün işgalci egemenliği, tarihsel kentlerimizi bile dönüştürmüştür. Hızlanmış değişim sürecinde kentin plansızca genişlemesi, yapılanmaya hem sermayenin hem halkın ilgisi ve yaklaşım biçimi, ekonomik yapının ve zihniyetin dönüşümü kent ruhunun ölüm fermanıdır.

         

        Bugün bu fermanın yürürlüğe girmediği kaç kentimiz var?

         

         

         

         


        


        

        [1] Necati Güngör, www.alaettinbahcekapili.com.tr  (02.12.2008; 16.oo


        

        [2] Herbert J. Gans, Popüler Kültür ve Yüksek Kültür, Çev. E. Onaran İncirlioğlu, YKY İstanbul 2007, s. 101


        

        [3] Turgut Cansever Şehir ve Mimari, Ağaç Yayıncılık, İstanbul 1992, s. 36


        

        [4] www.geocities.com/yereldemokrasi (03.12.2008; 17oo)


        

        [5] Cansever, s. 17


Türk Yurdu Mart 2009
Türk Yurdu Mart 2009
Mart 2009 - Yıl 98 - Sayı 259

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele