Kim Yönetsin?

Mart 2009 - Yıl 98 - Sayı 259

                    Bir ülkenin, örgütün ya da kurumun kim tarafından yönetildiği kimliğinden daha önemlidir. Büyük kimliklerin küçük yeteneklerin elinde rezil edildiğine tarih şahittir. Toplumlara katma değer kazandıranlar onu büyüklüğüne uygun biçimde yönetenlerdir. Bu nedenle de toplumlar değerleriyle değil liderleriyle rekabet ederler. Tek başına bir devlet ya da millet olabilen liderler vardır. Milletler liderlerini çıkarır, liderler de o milletin tarihini yapar.

         

        Ülkenin ya da kurumun yönetilmesi bu nedenle büyük önem taşır. Bu yüzden insanlığın örgütlenmeye başladığı ilkel dönemlerden bu zamana kadar “kim yönetmeli” sorusu cevabı aranan soruların başında gelmiştir. Arayışın bugün dahi canlılığını sürdürmesi “kim yönetmeli?” sorusunun ideal cevabının bugüne kadar verilemediğini göstermektedir. Genel olarak “kim yönetmeli?” sorusuna şimdiye kadar verilmiş olan cevapları ve sınırlılıklarını bu yazımızda irdelemeye çalışacağız.

         

         

                    Liyakatliler Yönetsin!

         

        Toplumda değerlilerin, seçkinlerin ve ehliyetli olan kişilerin güçlü ve etkili olması gerektiğini savunan bir görüş vardır. Bilindiği gibi aristokrasi, en iyilerin siyasi iktidarı anlamına gelmektedir. Meritokrasi ise bir bakıma değerler aristokrasisi, başka bir deyimle en değerli olanların yönetimde güçlü ve etkin olması anlamına gelmektedir. Meritokrasi yalnızca siyaset alanında, siyasi iktidar açısından değil, yönetim açından da oldukça önemlidir. Meritokrasi örgütlerin her kademesinde, özellikle de yönetiminde zekâ, çalışkanlık ve diğer manevi ve mesleki meziyetleri ile temayüz etmiş kimselere yer verilmesini ve yükselmenin yalnızca değer ve liyakat esasına dayanması gerektiğini savunur[1]. Meritokrasi ideal anlamda yönetimde “bilenle-bilmeyeni”, “ehliyet sahibi olanla olmayanı”, “çalışkanla tembeli” birbirinden ayırarak layık olanlara yönetim sürecinde yer vermeyi öngörmektir. Örgütlerde uygulanan yönetim rejimi seçkin ve değerli bireyleri ortaya çıkarabilecek nitelikte olması ve onların liyakatlerine uygun makamlara yükselmesine imkân verecek şartların bulunması halinde meritokratik bir anlayışın yerleşmesi mümkün olabilir[2].

         

         Galbraith “klasik liberalizmdeki rekabetin yerini, bir yandan iktisadi tahmin ve planlama alırken, öte yandan, para iktidarının (ploutocratie) yerini, yeni tür bir rekabet yaratan bir “liyakat iktidarı” alıyor[3] iddiasında bulunmuştur. Bu anlamda Meritokrasi yönetim anlayışında ileri ve önemli bir aşama olarak görülebilir. Bu yaklaşım biçiminin etkili olabilmesinin baş şartı da değerlendirme de ahlaki ve objektif ölçülere sıkıca bağlı olmaktan geçmektedir.

         

         

        Oligarşinin Tunç Kanunu

         

        Partilerin giderek bürokratikleşmesi yönetimde liyakatlilerin iş başına gelmesinin önünü tıkayan önemli bir faktördür. Biçimse demokrasiler ve kurallar en iyilerin ya da ehliyetlilerin iş başına gelmesi için yeterli değildir. Çoğu zaman hırs sahibi liderler demokrasiyi şekilden ibaret bir sürece indirgeyebilmektedir. Türkiye örgütler ve siyasi partilerin şekilden ibaret bir demokrasiyi nasıl işlettiğini gösteren ciddi bir laboratuardır.

         

        Robert Michels gerçekte demokrasinin özünde bizzat demokrasiden sapmayı gerektiren unsurlar olduğunu iddia eder. Robert Michels bünyesine demokratik bir şekil verilmiş bütün bürokrasilerde zamanla demokratik amaç ve prensiplerden sapma ile belirli bir grubun hâkimiyetine girme eğiliminin görüldüğünü ileri sürmektedir. Michels bu oluşumu “oligarşinin tunç kanunu” olarak nitelendirmektedir. Düşünür “Her kim organizasyondan bahsediyorsa; oligarşiden bahsediyor demektir” görüşünü ortaya atmıştır[4].

         

        Michels, örgüt bürokrasisinin zamanla ideallerinden uzaklaşarak, bürokrasiye hakim lider ve grupların etkisi altına girdiğini ileri sürmektedir. Yazara göre demokrasinin bünyesinde oligarşik eğilimler vardır ve demokratik bünye zamanla doğası gereği oligarşiye dönüşür. Michels, bozulmanın bürokratik iktidardan kaynaklandığını da söyler. Lord Acton “Her iktidar insanı bozar, mutlak iktidar mutlaka bozar” der.

         

        Liderler bir kez yönetimde hâkimiyet kurunca, hâkimiyetini sürekli kılacak yol ve yöntemleri araştırmaya başlarlar. Bu nedenle de liderler iktidarlarını sürekli kılabilmek için başlangıçta savundukları amaç ve ilkelere rahatlıkla ihanet edebilirler. Michels’e göre bütün bürokrasilerin temel görevi bu anlamda “sosyal ayrıcalıkları garanti altına almaktır”.

         

         

        Peter Bu İşe Ne Der?

         

         Dr. Laurence Peter ve Raymond Hull tarafından ortaya konan bir ilkeye göre; “Bir hiyerarşide çalışan herkes, yetersiz olduğu ve başaramayacağı bir kademeye kadar yükselme eğilimi gösterir”. Bu kuralın bütün örgütler için geçerli olduğunu ve günlük hayatta karşılaşılan başarısızlıkların sebebinin de bu süreçte saklı bulunduğu ifade edilmiştir. Peter’e göre zaman içerisinde her göreve, o görevi layıkıyla yerine getiremeyecek insanların atanması kaçınılmaz olmaktadır. Böylece işler, layıkıyla etkin ve verimli olarak yapılamaz olur. Bunun bir sebebi de bir alt görevde başarılı olan bir yöneticinin üst görevde de mutlaka başarılı olacağını olan inançtır.

         

        Peter’e göre; işletmedeki insan sayısının artışının asıl sebebi, yeteneksiz olduğu üst mevkilere yükselen kişilerin, yeni elemanları alarak kısa zamanda çalıştıkları bölümün verimini yükseltmek istemeleridir. Herkes bir süre sonra yeteneksizlik düzeyini yükseldiği için verim artışı sağlansa bile bu durum geçici olmaktadır.

         

        Peter, bürokratik görevliler hakkında şunları söyler onlar için; araçlar amaçlardan, dosyaların kendisi hizmet ettikleri hedeflerden daha önemlidir. Bürokraside görevli olanlar kendilerinin varlık nedeni diye diğer çalışanları ve kişileri görmezler, tam tersine işgörenleri ve kendilerini formları, yöntemleri ve örgütü besleyen bir hammadde olarak görürler.

         

         

        Teknokratlar Yönetsin!

         

        Teknokratların yönetimine teknokrasi denir. Yönetimde teknisyenlerin görüş ve düşüncelerinin hâkim olduğu politik sisteme denir. Bu teori Amerika’da geliştirilmiş olup, planlı ekonomi açısından, zenginlik yaratma ve insanların ihtiyaçlarının yeteri düzeyde tatmin edilebilmesi için tekniğin ön planda faaliyetlere katılmasını öngörür. Teknokrasinin bir başka kaynaktaki tanımı da şöyledir: “Çağdaş kültür örgütlenmesinde, devlet ve kültür yönetiminde tekniğin ve teknisyenlerin etkin rol almasını öngören bir dünya görüşüdür”[5].

         

        Teknisyenler geniş bilgi birikimine ve ileri düzeyde uzmanlık yeteneğine sahip uygulamanın içinde bulunan kişilerdir. Teknisyen, teknik yöntemlerle hükmetmeli ve yönetmelidir. Böyle bir yönetim şekli, alınacak kararların rasyonel olmasını da sağlar.

         

        Teknokrat teknokrasi taraftarı anlamına da gelmektedir. Teknokratlar, teknisyen gibi bilgisini ve iradesini politikacının emrine veren kişiler değil, kendi bilgi ve usullerini örgüt yönetiminde bizzat uygulayan kişilerdir.

         

        Teknokrasi daha çok kamu örgütlerine yönelik ve teknisyenin hâkimiyetini savunan bir akımdır. Aynı tip ve tarzda görüşler özel sektör işletmelerinde de zaman zaman savunulmaktadır. Özel işletmelerdeki kurmayların, teknokratlardan farkı; kurmayların, bilgi, tecrübe ve yeteneklerini yöneticilerin emrine sunmaları, buna karşılık teknokratların bizzat bilgi, uzmanlık ve deneyimlerini kendilerinin uygulamalarıdır.

         

        Türkiye’deki deneyimlerine bakarak teknokratların yönetimlerinin başarılı olduğunu söylemek mümkün değildir.

         

         

        Grup, Ortak Yönetsin!

         

         Profesyonel yöneticilerin bir küme ya da grup oluşturarak ortak karar almaları ve işletmeyi bu şekilde yönetmelerine Teknostrüktür denmektedir. 1946’da James Burnham, 1967’de de J. Kenneth Galbraith bu kavramı kullanmışlardır.

         

        Burnham; müteşebbislerin yerine özel işletmeleri ele geçiren yöneticilerin, “menager” ve “örgütçü”lerin ihtilalinden bahsediyordu. Galbraith, organizasyonların başarılı ve etkin bir şekilde faaliyette bulunabilmeleri için gerekli bütün bilgilere sahip olanları bir araya getirerek “kolektif yönetim” biçimini tasvir etti ve buna teknostrüktür adını verdi. Galbraith’e göre teknostrüktür; her şeyden önce kararların kolektif niteliği ile diğer yönetim biçimlerinden ayrılmaktadır. Bu şekilde atılganlığın ve girişim ruhunun ötesine, yani “ortak kararlar” ve “uzmanlar” dönemine geçiliyordu. Burada önemli olan sadece girişimcinin yerine teknokratın konulması değildir. Gerçekte, büyük sanayi firmaları ancak kolektif bir biçimde yönetilebilir. Çünkü günümüz sanayi işlemelerinin yönetilebilmeleri; çeşitli üretim tekniklerine, geleceği tahmin ve planlama meselelerine, işletmenin beşeri örgütlenme biçimine, finansman bilgisine, pazarlama yeteneğine vb bir çok karmaşık bilgiye ihtiyaç göstermektedir. Hiçbir yönetici bu bilgilerin tamamına sahip olamaz. Bundan dolayı kişisel katkıların değerini ölçmenin, bunlara ne oranda itibar edileceğini ve bunun sonucunda firmanın gelişme imkânlarının neler olduğunu tespit etmenin tek yolu olarak, karar yetkisine sahip bir kümenin içinde çeşitli uzmanlar birleştirme zorunluluğu vardır. İşte bu küme teknostrüktürü meydana getirmektedir. Ortaklar genel kurulları, teknostrüktürün hazırladıkları raporların otomatik olarak onaylandığı meclislerden başka bir şey değildirler. Ortaklar kendilerine makul bir kâr sağladıkları sürece, teknostrüktürü rahatsız etmezler[6].

         

         

         Kör Sadakatin Liyakate Tercih Edilmesi!

         

         Galbraith der ki “Eğer kişi bir göreve belirli bir aile, belirli bir toplum veya belirli bir gruba mensup olması yüzünden getirilirse zekâ, mecburi bir nitelik olmaktan çıkar; yokluğu yetersiz sayılmaz. Hatta zekâya sahip olmayanlar için zeki olanlar bir tehdit elemanı teşkil ettiklerinden bunların saf dışı bırakılmaları söz konusudur. Bunun tabii sonucu olarak birçok kamu ve yarı özerk hatta özerk kuruluşlardan yöneticilerin en büyük bölümü, tek kelimeyle, beyinsiz kişilerdir”. Aslında kişinin beyinsiz olması onları oraya atayan üst yöneticileri rahatsız etmez. Zira onların “etliye-sütlüye” karışmayan, “suya sabuna dokunmayan” mevcut statükoyu benimseyip uygulayan uysallara ihtiyacı vardır. Bu bakımdan da onlar için liyakatin hiçbir değeri yoktur, asıl olan sadakattir. Hem de kör bir sadakat.

         

        İdeolojik bir grubun üyesi olmak veya bir kişinin adamlığını yapmak insanların stratejik bir göreve gelmesini sağladığı yerde bireyin zekâ, ehliyet ve liyakat sahibi olması gereksiz ayrıntılar olarak kalır. Günümüz işletmelerindeki verimsizliğin, etkisizliğin ve başarısızlığın temel sebeplerinden birisi de budur. Meziyet, nitelik, liyakat ve zekânın yönetimde etkili olmaktan çıkarılması bir topluma yapılabilecek en büyük kötülüktür.

         

        Eğer bireyin fark etme, algılama, kavrama, yargılama, ilişki kurma ve değerlendirme yeteneği zayıfsa yani zekâsı sınırlı ise kaynakları, fırsatları ve ortamları değerlendirme yeteneği de zayıf demektir.

         

        Genel bir kural olarak şunu söyleyebiliriz; bir toplumda zeki olanlar daha az zeki olanları yönetir. Ancak zekâ gücü ile siyasi ve ekonomik gücün ayrı ayrı ellerde olması bunun gerçekleşmesini çoğu kez engeller. Bir biçimde siyasi ve ekonomik gücü elinde tutan “beyinsiz”ler öncelikle kendilerinin kullanabilecekleri adamları etrafına toplarlar. “Gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım” türünden bir anlayışı amirlerin kutsallaştırması hep bundandır. Bu tür kavramların Türkçede bu kadar çok olması sebepsiz değildir. Bu yüzden “görmedim, duymadım, söylemedim” şeklinde ifade edilen üç maymunu oynamak çoğu zaman çalışanların yazgısı olmaktadır.

         

        Bu tür oluşumlar bireylerin bağımsız karar verme, yargılama ve düşünme yeteneği felç olmasına sebep olmaktadır. Liyakatin yerini kör sadakatin alması “nepotizm” denilen ilkel bir davranışın zuhur etmesine neden olmaktadır. Elbette sadakat önemlidir ve kadir bilmek de özellikle bizim milletimizin en asil özelliklerinden birisidir. Ama eğer siz, çetin bir yola çıkmak için ya da askerlik yapmak için yoldaş arıyorsanız birinci önceliği sadakate vermeniz gerekir, lakin eğer bir iş yaptıracak iseniz o işin uzmanı olan insana ihtiyacınız var demektir. Bugünkü Amerika, Japonya ve İngiltere çok basite indirgeyerek söylersek “işe göre adam” felsefesini esas aldıkları için iş yönetme hususunda devrim yapmışlardır. Yani gelişmiş ülkeler, işe almada liyakat, ehliyet ve uzmanlığı aranan tek şart olarak kabul etmişler, kişinin sadakati ya da kadir bilir olup-olmamasını ikinci planda değerlendirmişlerdir.

         

        Hâlbuki Galbraith’in ifade ettiği gibi, bir makama birey, gurup, etnik, mezhep ya da ideolojik özellikler esas alınarak adam atanırsa zekâ belirleyici olmaktan çıkar. Böylece siyasi partiler, ekonomik örgütler ve bürokrasi “ahbap-çavuş”, “eş-dost” veya birilerinin adamı olan kişilerle ağzına kadar dolar. Böyle bir yaklaşımla yönetici ya da genel başkan olan kişiler bir süre sonra kendi amaçlarını, ülkenin, kurumun ya da toplumun amaçları yerine koymaya başlarlar. Bu durum “ben demek devlet demek” gibi “ben demek şirket demek” ya da “ben demek dava demek” gibi bir sonucu meydana getirmektedir. Bu noktada bireyler görünürde ülkü, ilke ya da dava dedikleri, gerçekte ise onun başında bulunan kişi için çalışmak durumuyla karşı karşıya kalmaktadır. Bu sebepten de yöneticiler bir işe adam alırken “ülkeye, ülküye ya da davaya” yararı olup-olmayacağına değil, kendisine bağlılığı ölçü olarak almaktadır. Bu nedenle de liderler görevlerini terk etmek zorunda kaldıklarında makamlarından değil de dalkavuklarından ayrıldıkları için kahrolurlar.

         

        Seçim arifesine girildiği bu sıralarda hangi parti tercih edilirse edilsin aslında aynı zihniyet iş başına gelmiş olacaktır. Yüzlerin değişmesi yönetimlerin değişmesi anlamına gelmemektedir.

         

         


        


        

        [1] Yaşar Karayalçın, Meritokrasi ve Yığınların Aldatılması, Türk Kadınları Kültür Derneği Yayınları, No;5, Ankara, 1976, s.,14,17.


        

        [2] Nuri Tortop, Eyüp G. İspir, Yönetim Bilimi, Ankara, 1983, s.,224-225.


        

        [3] Maurıce Duverger, Batının İki Yüzü, Doğan Y. Ankara, 1977, s.129.


        

        [4] Gencay Şaylan, Türkiye’de Kapitalizm, Bürokrasi ve Siyasal İdeoloji, Ankara 1994, s.25.


        

        [5] Nuri Tortop, A.g.e.s.,192.


        

        [6] M. Duverger, A.g.e.s,127.


Türk Yurdu Mart 2009
Türk Yurdu Mart 2009
Mart 2009 - Yıl 98 - Sayı 259

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele