Dr. Nazmi Özalp

Ocak 2009 - Yıl 98 - Sayı 257

        Hasan-Ali Yücel, Nurullah Ataç’ın ölümü üzerine kaleme aldığı bir yazısında şu ifadeyi kullanır. “Dost kalmamızı istiyorsan benim için ben öldükten sonra yaz!” Bir Fransız sanatçıdan aldığı bu cümleyi, dostunun ölümünden sonra kullanmakla sayın bakan,  bir tür vefa ve kadirşinaslık dersi veriyor olmalı. Bu Fransız sanatçısının kimliğini aradım bulamadım. Söz yabancı ama anlam, meal bize aşina. Evrensellik bu olmalı. Dr. M. Nazmi Özalp (Nazmi Abi) vefat edeli, neredeyse iki yıl olmuş. 10 Haziran 2006‘da Kocatepe Camii’nde aramızdan ayrılalı, vefasızlığın, ihmalin batağında boğulma noktasına geldim. Bindiğim taksi şoförü gözyaşlarıma bakarak “çok yakınınız mıydı?” diye sordu. Ne diyebilirdim ki… “Eğer insanlar bir karında yatmadan kardeş olurlarsa, o benim kardeşim, ağabeyimdi“mi desem, diyebilseydim. Sustum. Zaman acımasızca ve hızla geçiyordu, bu arada ihmalimi ve vefasızlığımı haklı çıkaracak bahanelerle avundum. Bir başka dost, tanıdık hakkında bir şeyler yazar mı diye bekledim. Araştırıp soruşturdum. Uzun yıllar görev yaptığı TRT’den ve çevresinden de ses çıkmadı. Bu görev bana mı kalacaktı?.  21.Dönem Çankırı milletvekillerinden Hakkı Duran 23 Şubat 2003 tarihinde, aslen Çankırılı olan Ruşen Ferit Kam ile ilgili araştırmalar yaparken görüştüğünü köşe yazılarında dile getirmiş. Dostumuz Prof. Dr. Ali Birinci Türk Yurdu’nda haber niteliğinde vefatını duyurmuş.

         

                    Nazmi Abi’yi 1977‘lerde güzel bir tesadüf sonucu tanıdım. Küçük kardeşlerinden Orhan Özalp arkadaşımdı -ki sonraları M.E.B. Talim Terbiye Kurulu Başkanlığı yaptı-. 1971’de Adana Karşıyaka Lisesi’nin müdürü iken başlamıştı dostluğumuz. Ankara Atatürk Anadolu Lisesi’nde çalıştığım yıllarda (1975-1985) öğrenci velileri ile görüşme günlerinde, Nazmi Abi’yi gördüm. Hemen Orhan Özalp’la akrabalığı olup olmadığını sordum. Küçük kardeşi olduğunu söyledi ve dostluğumuz abi-kardeş sıcaklığında başladı ve yıllarca devam etti. Artık o Nazmi Abimizdi. Müzikle ilgilenmemize çok sevindi. Tamburi Cemil’in kürdîlihicazkâr peşrevini geçerken usûl hatalarımı düzeltmeye çalıştı. Daha sonraları Ruşen Ferit Kam’dan aldığı aynı peşrevi kendi güzel yazısı ile hediye etti. Artık ben de katıldım müzik çalışmalarına ya da, İbn-ül Emin’in söyleyişi ile dar-ül kemallere. Her Pazar bir evde toplanıp eser geçiyorduk. Kimler vardı?. Hatırladığım kadarıyla Arif Biçer, Nezahat Soysev, Bilge Özgen, birkaç defa olsa bile ilerlemiş yaşına rağmen, bize katılma inceliğini ve tevazuunu gösteren merhum Santuri Zühdü Bardakoğlu. Kendisi Riyaseticumhur Fasıl Heyeti’nde Atatürk’ün meclislerinde santur çalmıştı ve Atatürk’le ilgili birçok anısı vardı. Bardakoğlu Atatürk’le ilgili bir hatırasını anlattı. Ata’nın meclisinden yalnız Mareşalle, İnönü izin alıp erken kalkarlarmış. Bir gün herkes gittikten sonra fasıl heyetine kaçalım diye emir vermiş.  Kaçmışlar, ama çok geçmeden yakalanmışlar. Ata hanende ve sazendelere çıkışmış, kaçamadınız diye. Polislere emir vermiş geriden takip etmeleri için. Sabaha karşı İstanbul’un Gümüşsuyu semtine çıkmışlar. Köylünün birisi kağnısına kavun karpuz yüklemiş, kağnının dibinde maşlahını başına çekmiş yatıyor. Ata gidip köylüyü uyandırarak bir kavun istemiş. Adam bir kavun için kağnıyı bozamam deyip, geri yatmış. Atatürk ısrar ediyor, köylü vermiyor.  Köylü iyice sinirlenip “Seni Sarı Paşa’ya şikâyet edeceğim” diyor. Ata “et bakalım” diye meydan okuyor. Epeyce ağız dalaşı sonunda köylü gene de kavun vermiyor. Bunun üzerine öfkelenen Atatürk köylüyü kağnısıyla birlikte getirin diye emir vermiş. Köylü gene “Sarı Paşa’ya şikâyet edeceğim“ diye bağırırken, karşısında Mustafa Kemal’i görünce bayılıvermiş. Adamcağızı ayıltmışlar. Ata köylüye iltifat etmiş. “Cumhuriyetin kıymetini bil, Sarı Paşa’ya bile malını satmadın. Eğer padişahlık olsaydı kellen elden giderdi”, diye de ilave etmiş. Bardakoğlu Atatürk’ün başka kaçamaklarını da tatlı tatlı anlattı. Bir yerde anlatmayın diye de tembih etti. Böylesine anlamlı bir hatıra anlatılmaz mı?

         

                    Hatırladığıma göre 1980’lerde bir gün Nazmi Abi telefon etti. Ruşen Ferit Kam hocanın İstanbul’dan geldiğini, beni onunla tanıştıracağını söyledi. Çok sevindim. Ruşen Ferit ve babası Ömer Ferit Kam, Nazmi Abi’nin sık sık söz ettiği insanlardı. Hatta Ömer Ferit Kam’ın hicivleri vardı ve onlardan birkaçını ezberlemiştim. Bunlardan en çok hoşuma giden ve en çok sevdiğim şu dörtlüktür.

         

        Sağlığında nice ehl-i hünerin
Bir tutam tuzu bile yoktur aşına
Öldürüp evvela onu açlıktan
Sonra bir türbe dikerler başına

         

        Bu dörtlüğün kime ait olduğu konusunda farklı isimler var. Hatta M. Akif Ersoy’un da ismi geçiyor. Ancak Nazmi Abi’den duyduğuma göre Süleyman Nazif’in vefatı üzerine söylenmiştir. Hasan Pulur köşesinde, Adsız’ın adını anıyor. Kendisine, “Süleyman Nazif öldü, şimdi artık kelimeler başı boş bir sürüdür” dedirten bu vatanperverin vefatı ardından bir türbe yapılması söylenmiş. Yapılmayınca Ömer Ferit Kam’da bu dörtlüğü yazmış. Benim duyduğum bildiğim böyle…  Ruşen Hoca yazıhaneye girdi, sinirliydi, kırgındı. TRT’ye uğramış içeri girmesine izin verilmemiş. Adını söylemiş “Ben bu kurumun kurucularındanım” demesine rağmen “yasak!” cevabını almıştı. Nasrettin Hoca’nın kedisi hikayesini anlattı.  Nasrettin Hoca’nın bir kedisi varmış. Kediyi çok severmiş, konu-komşu Hoca’nın kedisine merakını bildikleri için, beslenmesine yardım ederlermiş. Kedi semirmiş, giderek şımarmış Hoca’ya saldıracak hale gelmiş. Hoca kapı-pencereyi kilitleyip kediyi sokağa atmış. Kedinin boynuna bir de tavsiye mektubu bağlamış “Bu kedinin hüsn-i ahlakı şol derece âlidir ki hangi haneye girerse ber-hurdar eder” diye de kendi el yazısıyla not yazmış. Kedi sokakta gezerken Selçuklu Sultanı kediyi görmüş, beğenmiş hele tavsiye mektubunu okuyunca saraya layık olduğunu düşünmüş. Kediyi tutup saraya getirmişler. Ama bir hafta geçmeden Çaşnigir Sultanın huzuruna çıkıp “Sultanım ya bu kedi ya ben!” diye yakınıp kedinin hırsız olduğunu söylemiş. Sultan çok sinirlenmiş. Kedinin boynuna bir ferman bağlatmış ve kediyi götürüp Akşehir’e atmışlar. Bu tavsiye mektubunu okuyan halk, ip-urgan yardımıyla kediyi yakalayıp hocanın kapısına dayanmışlar. Öyle ya Sultan, “Bu kediyi Nasrettin Hoca’dan maada her kim hanesine alırsa boynu kıldan incedir” yazıyormuş. Hoca, kediyi kapının aralığında görünce korkmuş. Gözleri ateş saçıyor, vaşak gibi irileşmiş, semirmiş. Ağlayan Hoca’ya “Sevgili kedin geldi, niçin ağlıyorsun” diye sormuşlar. Hoca, “Ah komşular bu alçak hırsız kedi devlet fermanıyla geliyor, ben onunla ferman olmadan baş edemiyordum. Şimdi nasıl baş edeyim! ” demiş. Ruşen Hoca “ Çocuklar artık devlet kapısına hırsızlar, haksızlar devlet fermanıyla geliyorlar” bundan sonra işimiz merhamet-i lemyezele kaldı” diye serzenişte bulundu.   Nazmi Abi kendi eliyle kahve yaptı. Ruşen Hoca yarısını kırdığı Maltepe sigarasını tüttürdü. Daldık sohbete, daha doğrusu onlar konuşuyorlar ben dinliyordum. Nazmi Abi nasıl tanıştıklarını anlatmaya başladı. Ruşen Hoca gülerek dinliyordu. Nazmi Abi kemençeyi Malatya’da bir konser sırasında görmüş ve dinlemiş. Sahnenin arkasına geçip eline alıp incelemiş ve tırnakla çalındığını ilk defa orada görmüş ve öğrenmiş. 1951’lerde A.Ü. Tıp Fakültesi’nde okurken bir kemençe temin edip Ruşen Hocanın Sıhhiye’deki evinin kapısını çalmış. Hoca dışarı çıkıp sert bir dille Nazmi Abi’yi başından savmış. Nazmi Abi yılmamış. Cevdet Kozanoğlu ile kafa-kafaya vermişler. Hocanın radyo evindeki dolabını açıp kemençesini çalmışlar ve oturup aynısını yapmışlar ve götürüp geri yerine koymuşlar. Cevdet Bey’le anlaşıp onunda evde olduğu bir gün Nazmi Abi yeni kemençesini koltuğunun altına alıp Sıhhiye’deki evinin kapısını çalmış. Ruşen Hoca kapıyı açıp Nazmi Abi’yi azarlar gibi başından savmak isterken, Nazmi Abi’nin elindeki kemençeyi görmüş ve şaşırmış, Kim, nasıl, nerden? soruları artarda gelirken Kozanoğlu duruma müdahale etmiş. Nazmi Abimizi içeri almışlar. Bu sırada Ruşen Hoca söze karışıp bana döndü gülerek; “Görüyor musun evladım bağrımda yıllarca yılan beslemişim” dedi. Hocanın inadı malum, bir ara Hasan-Ali Yücel bir konuda makale yazmasını istemiş ve hoca yazmamış. Hasan-Ali Yücel, “Bu sizin hocanız, mücessem bir tembel” diye takılmış. Hoca makaleyi yazmıyor. Yücel ısrar ediyor. Bir öğle yemeği öncesi, Hocanın radyo evindeki odasının kapısını dışarıdan kilitlemişler. Hoca yemeğe çıkacak kapı kilitli. Bağırmış, çağırmış, fakat kapıyı açmamışlar. Makaleyi yazacağına söz vermiş ama gene açmamışlar. Makale böylece yazılmış. Hoca ara sıra Ankara’ya gelip gidiyor. Bir defasında Nazmi Abi “Hocam sana bir çakmak aldım” demiş. Hoca “Hani nerede ver bakalım” demiş. Nazmi Abi, “Hocam evde kaldı, İstanbul’a gönderirim” demiş. Hoca İstanbul’a gitmiş ve geçmiş telefonun başına… “Nazmi evladım bizim çakmak nerde kaldı?” diye gün aşırı çakmağını ister. Bir gün yine telefon etmiş. “Nazmi evladım, delinin eline bir taş verdin, nereye atacağını bilmiyor. Şu bizim çakmağı gönder gayri” demiş. Nazmi Abi’ye göre telefon ücretleriyle bir değil birkaç çakmak alabilirmiş. Ruşen Hoca’nın Ankara’ya gelişlerinden birinde ben de söze karıştım. Doktora yapıyordum, bir şeyler bildiğimi, okuduğumu kanıtlamalıydım.”Ali Paşa ülser olmuş” diye söze başladım. Ruşen Hoca “Evladım Ali Paşa değil Âli Paşa o” dedi. İkinci Ali’nin başındaki A harfini 3 elif miktarı çekerek, sonra “Sen müstait bir gence benziyorsun! Arkadaşlarınla otur, eğlen, büyüklerini meclisinde dinle” dedi.

         

        O zaman İbn-ül Emin’in daha önce belirttiğim gibi “dar-ül kemal de yetiştim” sözünün anlamını ve dar-ül kemal edebini daha iyi anladım. Merhum Santuri Zühdü Bardakoğlu eşiyle birlikte birkaç kez katıldı meşklere. Udi Fahri Kopuz’un kendi el yazısı ile yazdığı eserlerini getirir ve toplar geri götürürdü. Santurun sesi kanundan daha güçlü daha özgür, tabir-caizse hacimli geldi bana. Bende pastoral duyular uyandırdı. Her Pazar sanatçılardan birinin evinde toplanıp meşk yapıyorduk, devamsızlığım dikkati çekince Nazmi Abi,  o tatlı Türkçesi ve ses tonuyla “şekerim Nihat senin sıranı ben savıyorum, sakın bırakma devam et” dedi. O günlerde Fatih ve Harbiye’nin magmum ve mahzun kahramanı gibi elimde ud, dolmuşların peşinde sek sek oynardım. Keşke devam etseydim bir şeyler öğrenseydim. Şimdilerde herkes bilinmek için çalışıyor. Oysa ben bilmek için uğraşıyordum. Dengeli bir ruhun ilk işaretinin sebat etmek olduğunu çok sonraları öğrendim. Doktoram gecikince Nazmi Abi; “Sen bir öğrencisin, tezini tez bitir” derdi.

         

        Memleketten yakın dost, akraba, hastalar gelince muayene eder ve muayene ücreti söz konusu olmazdı ya da ben söyleyemezdim. Gerçekten “Ne verirsem ona şakir, ne söylersem ona kani, meşrebine mensup güzel bir insandı. Güzel insanların her iki dünyada da yeri varmış. Şehriyar’ın Haydar Baba’sında dile getirdiği sofralı insanlardandı. Güzellerin ahire kalanlarındandı.

         

        Menim atam sufreli bir kişiydi

        El elinden tutmak onun işiydi

        Gözellerin ahire kalmışı idi

        Ondan sonra dönergeler döndüler

        Mehebbetin çıragları söndüler

         

        Şehriyar’ın dizelerine ne ilave edebilirim? Şehriyar’ın sözleri, sözlerin Şehriyar’ıdır. İyi ki şiir var! İcat edenin, yazanın, okuyanın babasına, ecdadına rahmet. Nur içinde yatsınlar. Yıllar önce Rumeli’de, bizim Rumeli’de, bir mezar taşında gördüğüm bir satır talik kitabe ile sözlerimi bitirmek istiyorum.

         

        Ey gül-i sadberk, gülşen-i melahat gitti ah ah!

        Dilerim, dileriz,

        “Tekrar mülaki oluruz, bezm-i ezelde,

        Evvel giden ahbaba selam olsun erenler!...

         

        


Türk Yurdu Ocak 2009
Türk Yurdu Ocak 2009
Ocak 2009 - Yıl 98 - Sayı 257

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele