Doç. Dr. Nakış Karamağaralı: Türk Şehri Kazısı Ahlat, Destek Bekliyor!

Aralık 2010 - Yıl 99 - Sayı 280

        Doç. Dr. Nakış Karamağaralı: TÜRK ŞEHRİ KAZISI AHLAT, DESTEK  BEKLİYOR !

         

         

         

         

        TÜRK YURDU- Hocam,  öncelikle rahmetli babanız Prof Dr. Haluk KARAMAĞARALI ve anneniz Prof.Dr Beyhan KARAMAĞARALI’yı, Türk kültür hayatına yaptıkları katkılardan dolayı röportajımıza başlamadan önce rahmetle anmak istiyorum.

         

                  DOÇ. DR. NAKIŞ KARAMAĞARALI- Sağ olun, teşekkür ederim.

         

        - Söyleşimize; Ahlat şehrinin Kubbet-ül İslam unvanı da göz önüne alınarak, Ahlat’ın Türk ve İslam Tarihi açısından önemini anlatarak başlamanızı istiyorum.

         

        - Öncelikle birkaç cümle ile ben de bugün bu aşamaya nasıl gelindiğini anlatayım.

         

        Ahlat’da ilk arkeolojik çalışmalar, 1968 yılında Haluk ve Beyhan Karamağaralı tarafından yapılan yüzey araştırmalarıyla başlatıldı. Haluk Karamağaralı’nın bilimsel başkanlığını yürüttüğü Ahlat kazıları ise 1969 yılında başladı ve 1991 yılına kadar devam etti. Kazılara 1991 yılından sonra çeşitli sebeplerle ara verilmek zorunda kalındı ki terör bu sebeplerden en önemlisiydi. 2005 yılında kazılara tekrar başlanabildi ama araya böyle uzunca bir boşluk girmiş oldu. 2007 yılından itibaren de Ahlat kazı başkanlığını Kültür Bakanlığının verdiği görevle asaleten ben yürütüyorum.

         

        Ahlat ile ilgili ilk yayınlar, aynı zamanda Haluk Hoca’nın lisedeki tarih öğretmeni olan Abdurrahim Şerif Beygu tarafından yapılıyor. Dolayısıyla hoca’nın Ahlat’a olan hayranlığı, Abdurrahim Şerif Hoca’dan dinlediği Ahlat’la başlıyor. Onun üzerine gelip görüp, Ahlat’a hayran kalıyor ve Ahlat’da çalışmaya başlıyor. Aslında Ahlat’ın önemini bu derece ortaya çıkaran ve bu konudaki en kapsamlı çalışmaları yapan Beyhan ve Haluk Karamağaralı hocalardır. Kazıların yanı sıra tarihi kaynaklarla yaptıkları araştırmalar bugün Ahlat ile ilgili sahip olduğumuz bu kadar çok bilgiyi ve Ahlat’ın ne kadar önemli olduğunu ortaya koymuştur.

         

        Beyhan Hoca’nın ve Haluk Hoca’nın çalışmaları bize iki ayrı yönde destek oluyor. Birisi Beyhan Hoca’nın mezar taşlarıyla ilgili çalışmaları, diğeri Haluk Hoca’nın yaptığı kazılardır. Mezar taşlarıyla ilgili çalışmalar,  kaynakların bize söylediklerini teyit edip onların üzerine Ahlat’ın kültürel, ekonomik, sosyal durumu ve ne denli büyük bir ilim ve sanat merkezi olduğu konusunda daha sağlam bilgi edinmemizi sağlıyor.

         

        Kazılar ise; yine mezar taşları ve tarihi kaynaklardan edinilen bilgileri arkeolojik verilerle doğrulayarak ve bunlara yenilerini ilave ederek ne kadar büyük bir Orta Çağ Şehri olduğunu ortaya çıkarıyor.

         

        “Kubbet-ül İslam”, İslam’ın kubbesi demektir. Bu unvan o dönemde sadece çok büyük ilim ve ticaret merkezlerine (Buhara, Belh, Ahlat) verilen bir unvandır. Ahlat’ın o dönemde kültürel anlamda bölgenin merkez vasfına sahip bir şehri olduğunu söyleyebiliriz. Bunu biz birkaç yerden anlıyoruz. Bir tanesi nüfus ile ilgili bilgiler; diğeri, arkeolojik bilgiler ve onun dışında da mimarisiyle ilgili yine kaynaklardan edindiğimiz bilgiler. Mezar taşlarından edindiğimiz bilgiler de bu anlamda Ahlat’ın ne denli önemli bir yer olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bütün bunları topladığımızda, hakikaten Ahlat’ın Orta Çağ’ın en büyük şehri olduğu ortaya çıkıyor.

         

        O dönemde Ahlat’ın yaklaşık 300.000 kadar bir nüfusa sahip olduğu yazılı kaynaklardan anlaşılmaktadır. Ahlat’ın şöhretini borçlu olduğu büyük Selçuklu Mezarlığı’nda orijinalinde 7.000-8.000 mezar taşı olduğu tahmin ediliyor ki bu sayı bile nüfus hakkında bir fikir vermektedir. Bu mezar taşları dönem olarak 11. yüzyılın ikinci yarısından 15.yy’a kadar tarihlenebiliyor. 

         

        Bu mezarlığın birkaç yönden önemi var. Burada yatanların sıradan kişiler olmadıklarını, bunların üst düzey asker, yönetici, vali, sanatçı -ki bunlar içinde mimar olanlar var-, müezzin, hafız, ilim adamı, şair ve felsefeci, kadı gibi kişiler olduklarını biliyoruz. Yani bunlar belli seviyedeki kimselerin mezarları ve 7.000-8.000 civarında bir sayıdan bahsediyoruz. Sadece bu bile şehrin büyüklüğü hakkında bir fikir verebilir. Bunun yanı sıra mezarlığın alt tabakalarında da gömü olduğunu biliyoruz.

         

        Tarihi kaynaklarda Ahlat’ın diğer emsallerine göre, İlhanlı hükümranlığına girdikten sonra en yüksek vergi veren şehirlerden biri olduğu yazmaktadır. Bu da Ahlat’ın yine o dönemki zenginliğini bize gösteriyor.

         

        Başka bir bilgi de; 13. yüzyılda büyük bir depremden sonra 12.000 hanenin Ahlat’tan Mısır’a göçtüğüdür ki, o dönemde bir haneyi beş-altı kişi olarak tahmin edersek; sadece bir depremle göçen belki bir 60.000 kişiden bahsedebiliyoruz. Yine bunu oranlarsanız şehrin büyüklüğü hakkında bize çok açık şekilde bilgi veriyor. Hatta şunu da söyleyeyim; depremden sonra Eski Mısır’a göçen Ahlatlılar, orada “Ahlat” isminde bir mahalle kuruyorlar ve halen de orada Ahlat isminde bir mahalle var.

         

        Yine kaynaklar bize Ahlat’ta çok fazla hamam ve zaviye olduğunu söylüyor. Bir şehirde çok hamam olması onun nüfusuyla ve gelişmişliğiyle kıyaslanabilecek bir durumdur. Bizim şu ana kadar kazılarla tespit ettiğimiz iki tane hamam ve bir tane de zaviye var, ama bunların dışında daha birçok zaviye, hamam ve camilerin olduğunu biz kaynaklardan takip edebiliyoruz. Bu kadar çok zaviyesi, hamamı ve camisi olan bir şehrin zaten belli bir standardın, belli bir ekonomik ve kültürel çizginin üstünde bir şehir olması lazım. Bunun gibi nüfusla, mezar taşlarıyla, çok fazla sanatçı yetiştirmesiyle ilgili tarihi kaynaklar ve bunu destekleyen kazı ve diğer araştırmalarımız var.

         

         

        Türkler Anadolu’ya Ahlat’tan girmeye başladı, bu yüzden Ahlat’a Türklüğün kapısı denir.

 

         

           

         

        Aslında bütün bu söylediklerimden daha önemlisi, Alparslan’ın 1071’de Malazgirt savaşı sırasında Ahlat’ı üs olarak kullanmasıdır. Bunun önemi şu; Türkler Anadolu’ya Ahlat’tan girmeye başladı, bu yüzden Ahlat’a Türklüğün kapısı denir.

         

        - Hocam tam bu noktada sormak istiyorum. Dünyadaki en büyük mezarlıklardan birisi olan Selçuklu Mezarlığı’nda yer alan taşların üzerindeki süsleme ve figürlerin karakteristik özelliği nedir? Çünkü asıl olan bizim Türkistan dediğimiz bölgedeki kültürün Anadolu’ya taşınması ve Anadolu’nun Türkleşmesi söz konusu. Ahlat’taki mezar taşları bu anlamda neyi ifade ediyor?

         

        - Gerçekten dünyadaki üç büyük mezarlıktan biri Ahlat Selçuklu mezarlığı, anıtsal taşlarıyla bir açık hava müzesi, İslam Dünyası’nın da en büyük mezarlığı.

         

        Bu taşlar iki özelliği ile çok dikkat çeker. Bunlardan bir tanesi; boylarının uzunluğudur. Diğeri de; üzerlerinde barındırdıkları bazı motiflerdir. Bunların biz Asya’dan Anadolu’ya ama özellikle Ahlat’a gelen Oğuzların, Türkmenlerin hatta Uygur Türklerinin, kısacası o toprakların bütün kültürünün ve izlerinin Ahlat’a taşındığını biliyoruz. Mezar taşlarının boyları ilhamını Orhun Abidelerinden alır, onların adeta Anadolu’daki yansımasıdır. 3,75 metre boyu olan taşlar var ve bu tamamen Asya’daki Türk kültürünün Anadolu’da Ahlat’taki devamı gibi kabul edilebilir. Biz Ahlat’a çok yoğun Oğuz ve Türkmen göçü olduğunu biliyoruz. Taşların 11. yüzyıldan sonra burada bu şekilde görülmesi bu göçlerle ve Türk kültürünün Asya uzantısıyla bağlantılı. Biz bu taşların çok benzerlerinin Mangıstav’da (Kazakistan) olduğunu da biliyoruz. Yani Asya’da bu taşlara benzer nitelikte başka mezarlıklar da var. Bununla ilgili bir takım araştırmalar yapacağız. Yine,  mezarlığın içinde bir de “Akıt” denilen mezar yapıları var, bunlar tek gözlü, tek mekânlı tıpkı Asya’daki kurgan’lara benzeyen mezarlar. Otuz civarında akıt tespit edilmiş durumda, bu akıtların burada olmasının anlamı şu; “akıt”, Kırgızca’da “son nokta, nihai yer” anlamına gelen bir kelime ve Ahlat’taki yerel halk bu tip mezarlara “akıt” ismini veriyor. Literatüre de Anadolu’da başka hiçbir yerde bilinmediği için Ahlat’taki akıt’lar kastedilerek bu isimle girdi. Görüldüğü üzere Ahlat, Orta-Asya’daki kültürümüzün Anadoludaki yansımasıdır.

         

 
 

        Mezar taşlarının boyları ilhamını Orhun Abidelerinden alır, onların adeta Anadolu’daki yansımasıdır.

 

         

         

         

         Diğeri; üzerlerinde barındırdıkları bazı motifler çok dikkat çekici. Bunlardan bir tanesi “Ejder”.

         

         

         

        Bunlar İslam öncesi Türk inançlarının İslamiyet’ten sonra da devam ettiğini ve Asya’daki inanç sisteminin, geleneklerinin nasıl Anadolu’ya da gelerek Ahlat’ta devam ettiğini bize gösteriyor. Ejder, Budizmde sonsuzluk sembolüdür. Sonsuz hükümranlığı ifade eder. Ahlat’ta bazı ejderli mezar taşlarında ejderlerin kuyrukları düğüm yapar, daire şeklinde düğüm oluşturur. Daire de; yine evren, sonsuzluk ve cennet anlamına gelir. O yüzden hem ejder, hem kuyrukları daire oluşturan çift başlı ejder tasviri, çok güçlü bir sonsuzluk ve evren tasviridir ve tamamen Asya’daki Türk inançlarına bizi götürür. Müslüman olduktan sonra mezar taşlarında bu tarz İslam öncesi motiflerin kullanılması Türklerin daha önceki inançlarıyla ve Asya ile olan bağlantılarıyla ilgilidir. Bunlar Müslüman mezarları olmalarına rağmen Türklerin Asya’daki inançlarından izler taşıyorlar.

         

         

        Bu motifler dışında belki şunu ifade etmek faydalı olabilir: Biz özellikle 13. yüzyılın ikinci yarısından sonra yüz yıldan fazla bir süre Ahlat’ta çok yoğun bir Moğol etkisi olduğunu biliyoruz. Kaynaklar da bizi bu konuda aydınlatıyor. Yüz yıldan fazla bir süre Moğol hâkimiyeti altında kalıyor. Dolayısıyla bölgedeki Selçuklu sanatı Moğol etkisi altında gelişiyor. Moğol derken hem Asya hem Kafkasya hem de İran üzerinden gelen İlhanlıları kast ediyorum. Asya ve Kafkasya üzerinden gelenler önlerine Uygur Türklerini de katarak onları da Ahlat’a getiriyorlar. Aynı zamanda biz kaynaklardan, Moğolların Uygur Türklerini asker olarak ordularına da aldıklarını ve Uygurların Moğol ordularında savaşçı olarak bulunduğunu biliyoruz. Diğer taraftan da; İlhanlılar vasıtasıyla İran üzerinden Ahlat’a gelenler de İran’daki Büyük Selçuklu tesirlerini Ahlat’a getiriyorlar. Dolayısıyla hem Asya’nın hem de Büyük Selçuklunun tesirleri Ahlat’ta bir araya geliyor.

         

        Mezar taşlarından elde ettiğimiz çok önemli bir veri de, Ahlat’ta çok büyük bir ahilik sistemi olduğudur. Özellikle 13.ve 14. yüzyılda mezar taşlarındaki isim silsilesi takip edildiğinde, örneğin; bir taşta kalfa olarak geçen isim bir başka taşta usta olarak geçebiliyor ve aynı isimlere bu şekilde kalfa olarak, usta olarak rastlayabiliyorsunuz ve o dönemde ustanın kendi çırağının ya da kalfasının ismini de taşta zikretmesi gibi bir gelenek olduğunu da biliyoruz. Böylece bu isim ve rütbe silsilesini takip edebiliyoruz. Bu da o dönemde ahiliğin ne kadar güçlü olduğunu bize göstermesi acısından çok önemli.

         

         

         

        — Ahlat’ta tespit ettiğiniz Budist mabedi oldukça yankı uyandırdı. Budist mabedi hakkında bilgi verebilir misiniz?

         

        - Biz o dönemde Uygur Türklerinin ve Moğolların zaten Budist olduklarını çok iyi biliyoruz. Uygur Türkleri Budizm’in iki kolundan birine aittirler. Uygur Türkleri hem Moğolların önünden kaçarak hem de asker olarak Moğol ordusunun içinde savaşarak Ahlat’a girmeleri dolayısıyla yoğun bir Budist kültürünün Ahlat’a girmesine sebep oluyorlar. Yüzyıldan fazla bir süre Ahlat’ta yaşayan bir Uygur ve Moğol topluluğunun elbette ki kendilerine ait tapınaklarının bulunması gerekiyordu.

         

        Benim bununla ilgili çalışmam şu şekilde seyretti: Ahlat Kaya Yerleşimleri isimli proje çalışmam oldu. Bu çalışma sırasında Ahlat’ın içinde ve etrafında 700’den fazla mağara ve 8 ayrı kaya yerleşimi tespit ettim. Bu kaya yerleşimlerinin özellikle şehir dışında olanların Gayrimüslimlere, şehir içinde olanlarının da Müslüman Türklere ait olduklarını kaynaklara ve görsel verilere dayanarak söyleyebiliyoruz.

         

        Bu şehir içindeki yerleşimlerden bir tanesi; Harabe Şehir denilen yerleşim, farklı bir takım özellikleriyle benim dikkatimi çekmeye başladı. Gayri Müslimlerin kullandıkları kaya yerleşimlerinde haçlar veya bazı alanların tapınak olarak kullanıldığına dair mimari buluntulara sahibiz. Aynı şekilde şehrin içinde de Harabe Şehir, Taht-ı Süleyman, Sultan Seyyid gibi belli bölgelerinin Müslümanlar tarafından, oranın halkı tarafından kullanıldığını biliyoruz. Harabeşehir’de 14 kadar mağara var, bunlar Kapadokya gibi Anadolu’nun diğer bölgelerindeki mağaralara çok benziyor. Bu mağaralar, son yıllara kadar (90’lı yıllara kadar) köylüler tarafından aktif olarak kullanılıyordu. Özellikle Harabe Şehir, şehrin içinde bulunduğu için bizzat konut olarak kullanılıyordu. Yalnız 90’lı yıllarda bir kaya parçasının kopup bir köylünün başına düşmesi ve ölmesi neticesinde buralar boşaltıldı. Daha sonra insan yerleşimi kalmadı ama depo, kiler, ahır, samanlık gibi kullanılmaları hemen hemen bütün kaya yerleşimlerinde devam ediyor. Fakat Harabe şehir bunların içinde en uzun süre kullanımı olan, en uzun süre iskânı olan alan. Bu yüzden de hem kültürel açıdan hem de arkeolojik açıdan çok fazla tahrip olmuş durumda, dolayısıyla orijinalliğini kaybetmiş diyebiliriz. Şu anda en azından artık içinde yaşanmadığı için bundan sonra biz de orada kazı çalışmalarımıza yoğunluk vermeyi planlıyoruz.

         

        Budist tapınağı olduğunu düşündüğüm mekân bu kaya yerleşimindeki mağaralardan bir tanesi.  Bu mekânın dışında ve içinde diğerlerinden farklı bir takım mimari ve dekoratif unsurlar var. Dışında, kapısının girişinde mukarnas dediğimiz Selçukluların çok tipik bir mimari elemanının uygulandığını görüyoruz. Mukarnas, hem statik açıdan kullanılan hem dekoratif açıdan kullanılan ama tapınak gibi, türbe gibi, saray gibi çok önemli, özellikle de dini anlamda önemi olan yapılarda kullanılan bir mimari elemandır. Bu yüzden bu mağaranın giriş itibariyle önemli bir yer olduğunu vurguluyor.

         

        Diğer taraftan; içeride çok anıtsal bir sivri kemer var ve bu anıtsal sivri kemerin alt kısmında bir seki gibi yükseltilmiş bir alan var. Onun üstünde, üzerine sanki bir şey konmak için yapılmış yüksekçe bir kısım var. Bu sivri kemerin kemer köşelikleri dediğimiz, üst boşluklarında karşılıklı bir birine bakan birer Zümrüd-ü Anka, yani cennet kuşu tasviri var. İlk bakışta bu zaten tavus kuşu gibi resmedilir. Ancak Zümrüdüanka, daha ilahi anlamlar yüklenen, cennette olduğu kabul edilen ve o yüzden de özel mekânlarda kullanıldığında genelde tavus kuşu yerine Zümrüd-ü Anka demenin daha doğru olduğu bir figür. Bu karşılıklı Zümrüdüanka kuşlarının tam ortalarında, sivri kemerinde tam kilit noktasına gelen yerinde bir lotus çiçeği tasviri var. Ancak o lotus çiçeği defineciler tarafından altın işareti sayılıp kırılıp parçalandığı için bu gün lotus çiçeğini göremiyoruz. Ama eski fotoğraflarından orada bir lotus çiçeği olduğunu belgeleyebiliyoruz.

         

        Bu mekânın ne için yapıldığı veya nasıl bir amacı olduğu konusunda önceleri net bir fikrim yoktu. Burası ne olabilirden ziyade ne olamazdan da yola çıktım. Hıristiyan ya da Müslüman dinine ait bir mekân olmadığını ancak hangi dine ait olursa olsun muhakkak tapınmayla ilgili, ilahi bir mekân olduğuna kanaat getirdim. Ayrıca mukarnasdan, içerdeki cennet kuşu ve lotus kompozisyonundan, anıtsal bir sivri kemerle vurgulanan ayrılmış mekândan da burasının tapınak olduğu fikri bende ağırlık kazandı. Bütün benzer örneklerini araştırdığımda, Çin’de, Asya’da, Hindistan’da benzer şekilde kayaya oyulmuş birçok Budist Tapınağı olduğunu ve tapınaklarda bu motiflerin benzer uygulamaları olduğunu söyleyebilirim. Zümrüt-ü Anka ve lotus motifleri hemen her kültürde, her dönemde kullanılmıştır. Ancak buradaki kompozisyonu ve kullanım yeri başka verilerle birleştiğinde burasının Budist tapınağı olduğunu kuvvetle düşündürmektedir.

         

        Batıda da başka Budist tapınakları çıkabilir, örneğin Bulgaristan’da  çıkma ihtimali var ve bununla ilgili bir takım bilgilere sahibim. Ama şu anda somut olarak söyleyebileceğimiz şey Budizm’in bilinen en batı sınırının Ahlat olduğudur.

         

        - Peki hocam Budist tapınağı ile ilgili gelen tepkiler nasıl oldu?

         

        Hem çok olumlu, hem olumsuz oldu. Bilim dünyasında çok ilgiyle ve bu düşünceyi destekleyen düşüncelerle karşılandı. Diğer taraftan bu çok yeni bir bilgi olduğu ve bilinenlerin dışında bir şey olduğu için insanların buna alışması kolay olmuyor haliyle, Türklerin Müslüman olmadan önce Budist olduğunu bilmiyorlar daha doğrusu bilmek istemiyorlar. Yani Türklerin daha önce Şaman olduğu ya da Gök tanrı inancına sahip olduğunu biliyorlar ve bunu kabul ediyorlar, bu onları rahatsız etmiyor ama daha sonra da Budist olmaları ve Budistlikten sonra da Müslümanlığı kabul etmeleri gerçeği rahatsızlık veriyor, nedense bu kabul edilemez veya anlaşılamaz geliyor. Halk gerçek anlamda Ahlat’taki Moğol, Uygur ve Asya’dan gelen kültürel özellikleri bilemiyor dolayısıyla böyle bir sonuç çıkıyor. Diğer bir itiraz noktası da bu yapının Yezidilerin tapınağı olduğunu iddia edenlerden geldi ki, bu tamamen dayanıksızdı. Bunu söyleyenler içerideki tavus kuşu motifinden yola çıkarak bu sonuca varıyorlar ama bu çok çok yetersiz bir bilgi. Bir defa, Yezidilikte zaten bir ibadethane olayı yok, ibadet tamamen açık havada güneşe karşı yapılıyor. Diğer taraftan tavus kuşunun Yezidilikte sembol haline gelmesi 16. yy. dan sonradır. Zaten bu motife pek çok dönemde pek çok kültürde rastlanabileceğini söylemiştim. Bu kadar dar bir bakış açısıyla böyle bir değerlendirme yapılamaz. Birçok faktörü bir arada değerlendirmek lazım, biz de öyle yaptık.

         

        Bu yapının Budist tapınağı olduğunu güçlendiren çok önemli bir gösterge de, Ahlat’taki Çifte Kümbetler (İkiz Kümbetler) denilen yapılardır. Bunlardan bir tanesinde Bugatay Aka ve karısı yatıyor. Bugatay Aka, zaten Moğol kökenli bir idareci. Bugatay Aka’nın Kümbeti’nin içinde bir kitabe var,  kitabede karısı Şirin Hatun’un babasından “Abdullah” sıfatıyla bahsediliyor. Biz biliyoruz ki, “Abdullah” sıfatı başka bir dinden Müslümanlığa ihtida edenlere veriliyor. Şirin Hatun’un babasının yani Bugatay Aka’nın kayınpederinin Abdullah sıfatıyla anılmış olması ve Bugatay Akayla Şirin Hatun’un birlikte gömüldüğü bir mekânda böyle bir kitabenin yer alması başka bir dinden Müslümanlığa geçildiğini gösteriyor. Moğollar, Müslümanlıktan önce Budist’tiler. Bir de çok önemli bir veri bu kümbetin duvarlarında beyaz sıva üzerine siyah boya ile yapılmış tıpkı bizim kaya yerleşimindeki mabede benzeyen lotus çiçekleri ve karşılıklı iki tane Zümrüd-ü Anka (cennet kuşu) olması. Ancak bugün bunlar ne yazık ki mevcut değil. Elimizde eski resimleri var. Zaten tapınakla ilgili çıkacak yayınımız bu konuda daha detaylı bilgileri içeriyor.

         

        Japonya’dan bununla ilgili bizimle görüşmek isteyen bir bilim heyeti oldu. Bu bilim heyeti Kyoto Ryukoku Üniversitesinden. Tıpkı bizdeki manastır geleneği gibi 350 senelik bir Budist teolojisi eğitimi, geleneği olan bir üniversite ve dünyanın da Budist araştırmalar üzerine en zengin, en geniş araştırmalarını ve kütüphanesini barındıran yer. Buranın mütevelli heyetinden ve sonra da bilim adamlarından bir grup bizimle tanışmak için geldiler, konuyla ilgili Ankara’da ve Ahlat’ta yerinde beraber çalışmalarımız oldu ve halen devam ediyor. Japon heyet benim düşüncemi doğruladı ve söylediği özetle şu oldu; Burası İran’daki Budist tapınağı örneklerine benziyor, özellikle İran’da Taht-ı Süleyman denilen bir bölge var, orada Ahlat’takine benzer bir Budist Tapınağı var. Nitekim Ahlat’ta da bir Taht-ı Süleyman Mahallesi var ve biz buranın İran’dan Ahlat’a gelen İlhanlılar tarafından kurulduğunu kuvvetle tahmin ediyoruz. Bu konu üzerindeki çalışmalarımız yoğun olarak devam edecek.

         

         

         

        - UNESCO toplantısında bir gazetecinin “Ahlat’ta kazı var restore yok” çıkışını nasıl değerlendiriyorsunuz? Kırk yıldır ödenek ayrıldığı halde bir sonuca bağlanmadığı düşüncesine katılıyor musunuz?

         

        - Bu tamamen bilmemekten kaynaklanan bir eleştiri. Bahsi geçen toplantı, UNESCO Alan Yönetimi Sınırı Belirleme Toplantısıydı. Dolayısıyla toplantıyı idare eden kişilerin bu konuyla hiçbir alakaları yoktu ve konu da UNESCO alan yönetimi sınırlarının belirlenmesi konusu olup, kazı ya da restorasyonla hiçbir alakası yoktu. Bu soru yanlış yerde ve yanlış zamanda sorulmuş bir soruydu. Soruya muhatap olan kişiler konu hakkında hiçbir bilgisi olmayan tamamen konu dışında kimselerdi. Bu sorunun muhatabı benim olmam gerekirdi fakat o toplantının amacı, çerçevesi tamamen bambaşka bir konu olduğu için bilerek cevap vermedim. Çünkü konunun gereksiz ve maksatlı bir polemiğe çekilerek, toplantının bu şekilde gündemin ve konunun dışına çıkartılmasına ve amacından saptırılmasına izin vermek istemedim.

         

        Kırk yıldır kazı yapılıyor konusuna gelince; Ahlat’ta kırk yıldır kazı yapılmıyor, en büyük saplantılardan bir tanesi zaten bu. Ahlat’ta kazı 1968 yılından 1991 yılına kadar yapıldı. Uzun bir aralıktan sonra 2005 ve 2006 da tekrar başlandı. Yani toplama baktığımızda benden önce yalnızca 25 yıl Ahlat’ta kazı yapıldığını söyleyebiliriz. İkincisi,  restorasyon konusuna gelince, sadece Ahlat’ta değil, tüm Türkiye’de kazı yürüten hocalarımızın o dönemde kazı ödeneği çerçevesinde restorasyon yapma yetkileri yasal olarak yoktu. Bu rahatlıkla araştırılarak öğrenilebilir. Kazı başkanı kazıyı yapar ve daha sonra Bakanlığa bildirir ve restorasyon kısmı tamamen Bakanlığın sorumluluğunda olan bir konuydu. 2000 li yıllardan sonra kazı başkanlarına da restorasyon yetkisi verildi. Diğer taraftan şöyle bir gerçek var. Bir eserin tamamlanmadan restorasyonunu yapamazsınız. Çünkü eserin planını tam olarak bilmeniz lazım, restorasyon ve restitüsyon projelerini hazırlayabilmeniz için. Eser tam olarak ortaya çıkmadığı sürece de yapabileceğiniz her restorasyon önerisi, yanlış olacaktır. Hocamız Haluk Karamağaralı’nın döneminde son derece sınırlı bütçelerle 20 gün veya en fazla bir ay kazı yapılabiliyordu. Haluk hoca ve Beyhan hoca her sene kendi maaşlarını bu kazı ödeneğine katarak on beş gün daha kazıyı uzatarak hiç olmazsa bir ayı geçirip bir buçuk aya kadar çıkartmaya çalışırlardı. Dolayısıyla bırakın restorasyon yapmayı,  kazıya ayıracak bütçe bile çok kısıtlıydı.

         

                    Çok büyük bir zorluğumuz da, kazı alanlarımızın, tek yapı ölçeğinde bile çok büyük olması ve Ahlat’ın Türkiye’nin en büyük kazı alanı ve bir “şehir kazısı” olmasıdır. Yanlış bilinen bir şey de Ahlat’ta yalnızca mezar taşlarının olduğunun zannedilmesidir. Ahlat deyince yaklaşık 50 kilometrekare bir arkeolojik alandan bahsediyoruz. Somut bir örnek olması açısından; şu an üzerinde çalıştığımız hamam yapısı bile başlı başına 1500 metrekareyi geçti ve hâlâ bitmedi. Bir düşünün! 1500 metre karelik alan sadece bir yapı. Bunun gibi bizim beş altı tane ayrı kazı alanımız var ve Ahlat’a oranlandığında çok kısıtlı bütçelerle bu iş yapılmaya çalışılıyor, Ahlat tam anlamıyla bir şehir kazısıdır. Rahmetli babam şöyle derdi “Ahlat’ın altında bir Ahlat daha var.” Ahlat’ta kazılar yüzlerce yıl sürebilir…

         

                    -Hocam, büyük sıkıntılarınızdan birisi de sponsor bulamama meselesi. Bu konu hakkında neler söylersiniz?

         

                    -Çok haklısınız, bu durum bizi gerçekten çok üzüyor. İnsanlarımız şöyle düşünebilir “Bir Türk dönemi kazısına sponsor bulmaktan daha kolay ne olabilir ki.” Ne yazık ki durum hiç de öyle değil. Farklı dönemlerin mesela Yunan, Roma veya Eski Çağ kazılarına daha kolay sponsor bulunabiliyorken kendi kültürümüze ait tamamen kendi kökümüze ait bir Türk dönemi kazısına sponsor bulamıyoruz, ne hazin bir manzara… Çok daha hazin olanı da Türk firmalarının Eski Çağ, Yunan ve Roma dönemi kazı veya çalışmalarına kolaylıkla sponsor olabilmeleri.

         

         

         

                    Benim bu çelişkili durumla ilgili yorumum şu: “Bir Roma, bir Klasik Dönem kazısı, bir Bizans ya da bir Eski Çağ kazısı Avrupalıların çok ilgi göstereceği, kültürel anlamda ilgisini çekecek kazılar olduğu için bizim firmalarımız da bu alanlara sponsor oluyorlar, yani iş yine ticari ve ekonomik nedenlere dayanıyor. Çünkü bu firmalarımızın, Avrupalı ortakları olabiliyor veya onlarla olan ekonomik ilişkilerinden dolayı da bu tarz bir tercih yaptıklarını düşünüyorum.”

         

                    Bununla ilgili biz çok yerle görüştük. Maalesef şu ana kadar bir sonuç elde edemedik. Özellikle Bitlisli iş adamları ve milletvekillerinin bu konuda çok etkili olabileceklerini düşünüyorum. Benim kişisel çabalarım bir sonuç vermedi. Buradan sizin aracılığınızla bir kez daha duyurmak isterim, Türkiye’de Ahlat kazılarına destek olabilecek çok sayıda insan ve şirket var, onları destek olmaya davet ediyorum. Şunu yeri gelmişken söylemek lazım, Kültür Bakanlığımız kazılara ayırdığı bütçenin en büyük kısmını Ahlat’a veriyor yani bu konuda Bakanlık elinden geleni yapıyor. Fakat iki şeyi gözden kaçırmamak gerekiyor, bir tanesi bizim hiç sponsorumuz yok ve biz sadece Bakanlığın verdiği bütçe ile kazı yapıyoruz. İkincisi bizim alanımız diğer kazı alanlarına göre muazzam büyük. Bu yüzden de bizim çok fazla bütçeye ihtiyacımız olduğu ortaya çıkıyor.

         

                    Güncel bir konu olan Akdamar Kilisesine gösterilen ilginin kat be katını Ahlat hak ediyor. İsteriz ki aynı ilgi Selçuklu Mezarlığına da gösterilsin, çünkü bunlar sonuçta bizim kendi kültürümüze ait tapular.

         

         

         

         

         

         

         

         

        — Hocam, bölgede demeç veren bazı yerel siyasetçiler özellikle belli bir etnik gruba ait mezarların yok sayıldığını söylüyorlar. Bunun doğruluk payı nedir?

         

        - Yok sayılması diye bir şey söz konusu olamaz. Orada ne varsa bilimsel olarak zaten açıklanmak ve ortaya konmak zorunda. Eğer orada etnik dedikleri unsurların mezar sayısı Türk mezarlarıyla kıyaslanamayacak kadar az ise bu onun saklandığından değil gerçeğin bu olduğundan kaynaklanıyor. Rahmetli Beyhan hoca, 500’den fazla mezar taşını tek tek incelemişti ve bunlardan da çok seçme 120 örneği zaten hem katalog hem de kitap olarak yayınlamıştı. Bu bilgiler ışığında çok açık bir şekilde söyleyebiliriz ki; burası katıksız bir Türk şehridir.  Şunu da unutmamak lazım tabi ki; Orası Müslüman Mezarlığı, orada Kürt de gömülü olabilir, Türk de gömülü olabilir, Müslüman olan başka biri de gömülü olabilir. Yani orası Müslüman Mezarlığı onun dışında bir ayrım yok. Ama ölülerin kimliklerine, mezar taşlarından edinilen bilgilere ve isimlerine baktığınızda, zaten bunların neredeyse tamamının Türk olduklarını anlıyorsunuz. Okunan isimlerin içinde çok kıymetli sanatçılar, mimarlar da var. Örneğin Konya Alaeddin Camii’nin mimberinin sanatçısı, Tercan Mama Hatun Türbesi, Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası, Aksaray-Kayseri yolundaki Alay Han, Gevaş Halime Hatun Kümbeti, Ahlat Erzen Hatun Kümbet’i gibi çok önemli Selçuklu dönemi eserlerinin mimarları hep Ahlatlı’dır. Görülüyor ki, mezartaşlarını yapanlar sadece taş ustaları değil, aynı zamanda önemli mimari eserlere imza atmış mimar ya da ustalardır.

         

         Tabii ki, bunların arasında Kürt mezar taşı da çıkacaktır, çok normaldir. Ama bu, orada yaşayan topluluğun bir Türk topluluğu olduğu gerçeğini değiştirmez.

         

         

         

         

        - Hocam, Ahlat halkının yapılan çalışmalara bakışı nasıl?

         

        - Genel olarak söylemek gerekirse, Ahlat halkı Ahlat’ta yapılan işlere karşı duyarlı. Yapılanları takip ediyorlar. Ancak; yapılan çalışmaların birçoğunun arkasındaki sıkıntıları ve onların neden gerçekleştirilemediğini, bizi aşan durumların ve gerçeklerin neler olduğunu bilmedikleri için bazı planların, projelerin gerçekleştirilememesini en azından hemen gerçekleştirilememesini anlamakta zorluk çekiyorlar. Bu anlamda zaman zaman birbirimizi anlayamadığımız oluyor. Bu yüzden bizler Ahlat halkından daha fazla sahiplenme bekliyoruz.

         

 
 

        Kazı alanı Ahlatlılar’ın atalarının, dedelerinin yattığı yerler. Bu nedenle daha fazla destek bekliyoruz. 

         

 

         

         

         

        -Daha fazla sahiplenme konusunu açabilir misiniz?

         

         

         

         

        - Şimdi sahip çıkmak derken ilk başta şunu söylememiz gerekiyor. Bir kere Ahlat’lının önce kendi eserleri ve kültürüne sahip çıkması gerekiyor. Bahse konu yerler, dedesinin, ceddinin mezarları. Buralarda kaçak kazı yaparak,  altın arayarak, çıkan eserleri tahrip ederek sahip çıkılabilir mi? Bu mümkün değil. Öyle bir noktaya gelindi ki gündüz bizler, geceleri defineciler kazar hale geldi. Başka bir örnek vereyim, Rahmetli Haluk hoca’nın tespit etmiş olduğu Akkoyunlu’lara ait olduğu düşünülen bir cami var ve üzerine yıllar önce bir ilkokul yapılmıştı, ayrıca foseptiği caminin mihrabına akıyordu. O okulun oradan kaldırılması bile 10 yılı aşkın bir zaman aldı. Bunun gibi çok trajik olaylar yaşandı ve yaşanıyor. Burada yeri gelmişken şunu belirtmek isterim. Bizim kazı alanlarımızdan biri olan Selçuklu Mezarlığı, bir Müslüman mezarlığı, dolayısıyla Müslümanlar ölülerinin yanına değerli eşyalarını da gömme olmadığı için, definecilerin burada bulabilecekleri bir şey de olamaz. Bu gerçek bilinmesine rağmen, bundan vazgeçmeyişleri oradaki atalarının eserlerini tahrip etmekten başka bir işe yaramıyor. Biz ise mezarlık alanındaki akıt ve türbelerin yani mimarinin kazısını yapıyoruz. Tam bu noktada çok büyük sorunlarımızdan birisi olan güvenlik sorunu devreye giriyor. Bizlerin böyle bir polislik ya da jandarmalık yapmak gibi bir görevi de yok, imkânı da yok, zaten buna maddi olarak da yetişmemiz mümkün değil. Kazı alanının büyüklüğü de göz önüne alınarak, burada ciddi güvenlik tedbirlerinin alınması gerekiyor. Bizler kazı mevsiminde, elimizden geldiği kadar bu tedbirleri almaya çalışıyoruz ancak bizden sonra yerel yönetimlerin ve özellikle Ahlat halkının bu eserlere sahip çıkması şarttır.

         

         

        - Peki, hocam yeni projelerin ve kazı çalışmalarının kısaca neler olduğunu sizden öğrenebilir miyiz?

         

        - Bundan sonraki çalışma programımız, evvela daha önce başlanmış olan, yani Haluk hoca ve Beyhan hoca zamanında başlanmış olan çalışmaları bitirmek. Yeni yer açmıyoruz. Çünkü zaten çok sınırlı bir ödenek geliyor. Daha önce açılanları öncelikle bitirip, bunların derhal restorasyon projelerini hazırlatıp sonlandırmak istiyoruz. Onun için ilk önce bu kazı alanlarının, yani cami, bezirhane, zaviye ve çifte hamam ana kazı alanlarının bitirilmesi gerekiyor. Aynı şekilde Selçuklu Mezarlığı’ndaki kazıların bitirilmesi bizim için birinci derecede önceliklidir.

         

        Mezarlıkla ilgili önemli bir projemiz de, Kazı Başkanlığı tarafından hazırlanan ve Bakanlık tarafından onaylanan, mezarlık alanı içinde belirlediğimiz bir pilot bölgede başlayacak restorasyona yönelik hazırlık projesi. Bu alanı özellikle seçtik, hem buradaki taşların öneminden, hem mezarlığın girişinde olması ve yapılan işin algılanması bakımından. Mayıs’ta bunun onayı geldi, başlamak için Bakanlığı bekliyoruz.

         

        Kazı dışında başka projelerimiz de var yürüyen. Bunlardan biri “Ahlat Yeraltı Yerleşimleri” projesi. Benim 2004-2006 arasındaki “Ahlat Kaya Yerleşimleri” projemin ardından başladı ve şimdi ikisi bir arada ilerliyor. Yeraltı yerleşimlerini, bunların birbirleriyle ve kaya yerleşimleriyle olan bağlantılarını ortaya çıkarıyoruz. Bu projede 2007 den beri birlikte çalıştığımız profesyonel mağaracılardan oluşan bir İtalyan ekibimiz var. Hem dünyada, hem Anadolu’da birçok yerde, örneğin Kapadokya’da, Ani’de de çalışmış olan bir ekip. Son 4 yıldır Ahlat’ta birlikte çalışıyoruz, Bu çok önemli ve Türkiye’de bu anlamda yapılan ilk çalışma. Yeraltındaki bütün su kanalları, bağlantılar, tüneller hepsi tespit edilmeye başlandı. Böylece Ahlat’ın bir yeraltı haritası ve yeraltı yapısı ortaya çıkıyor. Özellikle su şebekesi o dönem Ahlat’ının şehirleşmede ne kadar üst noktaya çıktığını gösteriyor.

         

        — Ahlat’ın tanıtımıyla ilgili neler yapılıyor? Özellikle yeni nesillerin bu alanlara ilgisinin çekilebilmesi için?

         

        - Cumhurbaşkanlığı himayesine alınarak oluşturulan koordinasyon kurulunun içinde bütün bakanlıklar var, herkese düşen bir pay olacak bu noktada. Ancak özellikle Milli Eğitim Bakanlığı bu konuda bize çok yardımcı olabilir. Ders kitaplarına müfredat olarak Ahlat konulabilir. Bizler tanıtımlarla alakalı olarak, kazılarla ilgili bilimsel sempozyumlarda o sene yaptığımız tüm kazıları ve projeleri aktarıyoruz. Bunların çok büyük kısmı mezarlık dışındaki çalışmaları da kapsıyor. Dolayısıyla biz bütün sempozyumlarda kitlelere, Ahlat'ta mezarlığın dışında ne kadar çok çalışma ve proje olduğunu, alanın ne kadar büyük olduğunu, Ahlat’ın yalnızca mezarlıktan ibaret olmadığını, bunun dışında hamamının, camisinin, zaviyesinin, darphanesinin v.b. başka yapılarının olduğunu da sürekli söylüyoruz. Diyorlar ki: çok teşekkür ederiz, biz sadece mezarlıktan ibaret sanıyorduk, şimdi anladık ne kadar büyük bir şehir ve medeniyet olduğunu diyorlar. Zaten, bir sürü yayınımız yolda, hazırlanıyor. Bir de bir Ahlat web sayfası hazırlıyoruz, kısa zaman içinde o da aktif olacak.

         

        Yine bu sene Ahlat’la alakalı olarak 3 adet belgesel çekildi. Bunlardan bir tanesi yabancı bir belgeseldi, bir İngiliz kanalına çekildi. Bir tanesi Kültür Bakanlığı adına, bir diğeri de TRT adına çekildi. Bizler de elimizden gelen desteği verdik.

         

         

                    -Son olarak, söylemek istedikleriniz var mı Hocam?

        Bizim tek istediğimiz, Ahlat’la ilgili bilgilerin bizlerden alınması. Bilgi alınmadan hiçbir şey yazılmasın, çünkü son derece yanlış ve asılsız şeyler yazılıyor. Bizlerin iftira temizlemekle uğraşacak vakti yok. Biz çok emek vererek ve fedakârlık ederek çok ciddi işler yapmaya çalışıyoruz. Tek istediğimiz insanların bize destek olması. Çünkü Ahlat hepimizin ortak mirası.

         

        - Hocam, çok teşekkür ederiz...

         

        - Ben teşekkür ederim.

         

         

        

        Selçuklu Mezarlığı- Sekizgen Kümbet Kazısı

         

        

        Selçuklu Mezarlığı

         

         

         

         


Türk Yurdu Aralık 2010
Türk Yurdu Aralık 2010
Aralık 2010 - Yıl 99 - Sayı 280

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele