Çağdaş Demokrasinin İki Yüzü

Aralık 2010 - Yıl 99 - Sayı 280

                    Yönetim Olgusu ve Yöneticilerin Belirlenmesi

         

                    İnsanlık tarihinin en kadim sorunlarından biri de, yönetim ihtiyacını karşılayacak yönetim mekanizmasının oluşturulması ve bu bağlamda yöneticilerin kimler olacağı ve bunların nasıl belirleneceğine dair uğraşlardır. Bütün canlılar içinde, en zavallı ve korunmaya muhtaç varlık, insan yavrusudur. Çünkü her bir insanın varlığı, uzun bir süre başka kişilerin ve yetişkinlerin bakım ve idaresine bağlıdır. Ayrıca, bütün insanların hayatlarını güven ve refah içerisinde sürdürme imkân ve sürekliliği, ancak sosyal bir grup içinde iş bölümü ve iş birliği yapmak suretiyle gerçekleşebilmektedir. Bu durum, yönetim olgusunu her türlü kişiler arasındaki ilişkilerde veya toplumsal yapılarda kaçınılmaz kılmaktadır. Bu bağlamda, küçük bir yönetici grubunun, genelde insanların ve toplumların hayatlarını sürdürmelerinin sağlanması anlamında, özelde herhangi bir örgütte amaçların gerçekleştirilmesi ve işlerin gördürülmesi adına, daha geniş bir yönetilen grubunu sevk ve idare etmesine, “yönetim süreci” adı verilmektedir.

         

                    İnsanların veya toplumun yönetilmesinde, en çetin ve çetrefilli işlem ise kimlerin yönetici olacağı ve ne kadar yetki ve sorumluluk taşıyacağı hususudur. Bu çerçevede, avcı toplumundan başlayarak, günümüzün çağdaş toplumlarına kadar bütün yönetim mekanizmalarında en kritik sorun, yöneticilerin nasıl belirleneceği hususudur. Bu durum, avcı toplumunda çoğunlukla fiziki kuvvet ve beslenme kaynaklarına yakın olmaya göre belirlenmiş; yerleşik hayata geçildiğinde yönetici olma hakkı toprak ve arazi sahipliği ile mevcut toprakların savunulmasında en fazla katkıyı vermeye göre gerçekleşmiştir. Tarım toplumunda, yöneticilerin kimler olacağına dair kıstasta,  toprak ve beslenme kaynaklarına sahip olmanın ve bu yöndeki sosyal statünün yanında, inanç ve ahlak düzeni de işin içine dâhil olmuştur. Tarihin uzun bir döneminde, hemen hemen bütün toplumlarda, yöneticilerin kimler olması gerektiği hususunda dini referanslar son derece belirleyici bir rol oynarken, bir şekilde yönetimi ele geçiren yönetici sınıflar da, iktidarlarını kolay bir şekilde devam ettirme konusunda, yönetilenlerin inançlarına yaslanmayı ve istismar etmeyi sürekli bir alışkanlık haline getirmişlerdir. Batıda ortaya çıkan modernleşmenin önemli bir aşaması olarak sanayileşme ve kapitalistleşme dönemi ile birlikte,   yönetilenlerin seçim yoluyla kendilerini yönetecek olan kişileri seçmeleri gerektiği anlayışı gündeme gelmiştir. Böylece, geniş bir halk kesimi, kendini yönetecek kişilere, belirli süreler içerisinde yönetme hakkını devredecek, onların yönetme tarzından memnun olursa yönetme yetkilerini yenileyecek, memnun olmazsa nihai olarak kendilerine ait olan bu yetkiyi temsili olarak başka bir yöneticiye devredecektir. İşte, büyük ölçüde rasyonel düşünceye, mantıklı ve tutarlı tercihlere, dürüst ve ilkeli bir kişilik yapısına sahip olan insanlardan meydana gelen halkın,  kendilerini yönetmeye en uygun yöneticileri seçme sürecine demokrasi denilmektedir.

         

         

         

                    Sanayileşme-Kapitalistleşme Süreci ve Demokrasinin Yeniden Doğuşu

         

                    Yönetim uygulamalarının tarihine bakılacak olursa, sanayileşme-kapitalistleşme sürecinden önceki dönemler ile bu dönemin başlangıcında egemen yönetim anlayışı, bir şekilde yönetim erkini ele geçiren (meselâ, fiziki ve askeri güce dayanarak, üretim araçları ve beslenme kaynaklarını kontrol ederek, dini ve diğer metafizik süreçlerden yararlanarak vb.) küçük ama etkili bir yönetici grubunun, geniş bir yönetilen nüfusu keyfi olarak yönetmiş olması esasına dayanmıştır. Bir defa, toplumu yönetme iktidarını ve araçlarını ele geçiren yöneticilerin, bundan sonraki temel çaba ve uğraşları da, çoğunlukla kendilerinin yönetici ve güç sahibi olmalarını sağlayan mekanizmaları süreklileştirecek imkân ve araçları çoğaltmak olmaktadır. Bu çerçevede, demokratikleşme öncesi yönetim mekanizmalarının, yönetilenler ile ilgili en fazla ilgilendikleri konu da, onların mümkün olduğu ölçüde uygun ve kolay bir yönetim malzemeleri olmalarıdır. Sanayileşme-kapitalistleşme sürecinden önceki dönemde,  yöneticilerin mevcut yönetim alanlarının darlığı ve kendilerinden daha güçlü herhangi bir kesimin olmaması; yönetilenlerin eğitim-öğrenim düzeylerinin düşüklüğü, bireyselleşmenin yetersizliği ve kolektif bilincin yüksekliği gibi birçok etkene bağlı olarak, bütün yönetim faaliyetlerinin, çoğunlukla otoriter, hiyerarşik ve merkeziyetçi bir anlayışla yapılmasına neden olmuştur. Ancak, sanayileşme-kapitalistleşme sürecinin ilerleyişi ile ortaya çıkan yoğun kentleşme ve örgütlerin çoğalması olgusu,  hem toplumsal düzeyde hem de örgütler bağlamında, giderek yönetim alanlarının da genişlemesine yol açmıştır. Ayrıca, sanayileşme-kapitalistleşme sürecinin ilerleyişi ile bir taraftan, mevcut yönetici sınıfa alternatif olarak girişimci ve iş adamı şeklinde yeni bir sivil gücü ortaya çıkarırken;  bir taraftan da eğitim-öğrenim düzeyi nispeten yükselmiş, yeni bir beyaz yakalı orta sınıf çıkmış, bireyselleşme giderek artmış, başta işçi sınıfı olmak üzere birçok kent kökenli meslek erbabı örgütlenme tecrübesine kavuşmuştur. Bütün bu yeni güçlü sosyal aktörler, sanayileşme-kapitalistleşme sürecinden önceki ve başlangıcındaki mevcut yöneticilerin,  tek taraflı olarak toplumu ve örgütleri hiyerarşik bir tarzda yönetmelerini sorgulamaya başlamışlardır. Geleneksel yönetme gücüne dayanan mevcut yöneticilerin, sanayileşme-kapitalistleşme sürecinin ilerleyişi ile yükselen yeni sosyal aktörler karşısında, eskiden olduğu gibi tek taraflı ve otoriter bir yönetim tarzı ortaya koymaları giderek zorlaşmıştır. Yeni dönemin en stratejik güç kaynakları olan sermaye ve üretim araçlarına sahip olan sanayici-girişimci kapitalistler ve üretimden gelen güçlerini örgütlü bir şekilde kullanmaya başlayan işçi sınıfı ile bunlarla birlikte hareket etmeyi kendileri için daha yararlı gören diğer sosyal kesimler, yönetme güç ve erkini kaybeden eski yönetim tarzına karşı yönetime kendilerinin de dâhil edilmesi yönündeki talep ve beklentilerini yükseltmişlerdir. Ayrıca, gücünü ve egemenliğini kaybeden eski yönetim tarzına desteğini çeken aydın sınıfı, kendi çalışma alanlarından elde etmiş oldukları düşünce ve bilgi birikimlerini, yeni yükselen sosyal aktörlerin talep ve beklentileri istikametinde toplumu yönlendirme bağlamında kullanmışlardır. Böylece, sanayileşme-kapitalistleşme sürecinin tetiklediği yeni sınıflar, kendi aralarında zaman zaman bir takım anlaşmazlıklar ve çatışmalar yaşamış olsalar bile, antik Yunan ve Roma’nın seçkinci bir şekilde uyguladığı demokrasinin yeniden üretilmek suretiyle bütün toplumsal kesimlerin mevcut yönetime paydaş olmaları ve katılmaları konusunda güçlü bir ittifak oluşturmuşlardır.

         

                    Çağdaş Batı demokrasisinin doğuşunda ve kurumsallaşmasında, birçok etken yanında, sanayileşme-kapitalistleşme sürecinin yarattığı değişim dalgasının çok büyük etkisi olmuştur. Sanayileşme-kapitalistleşme döneminden önceki yönetim mekanizmasının meşruiyeti, büyük ölçüde geleneksel toplumun toprak mülkiyeti ve inanç yapısından kaynaklanan karizmatik güç ve otoriteye dayanmaktaydı. Geleneksel tarım toplumunun yönetici sınıfı, geleneksel değerlerden ve kurumsallaşmış yönetim yapısından kazandığı yönetme erk ve gücünü, kendi yakınlarının dışında herhangi bir başka sosyal sınıf ile paylaşmaya da pek razı değildi. Oysa sanayileşme-kapitalistleşme sürecinin yarattığı değişim dalgası, toplumda son derece etkili ve başarılı yeni sosyal gruplar ve sınıflar yaratmıştı. Bu yeni sosyal grup ve sınıflar içerisinde, özellikle beyaz ve mavi yakalı sınıfların yaratmış oldukları ekonomik ve sosyal katma değerler o kadar yüksekti ki, bu kesimler toplumun siyaset ve yönetim mekanizmasında daha fazla yer almak ve yönetim sisteminde daha belirleyici rol oynamak istiyorlardı. Bu yeni sınıfların, kendi amaç ve çıkarlarını azamileştirme adına yönetim süreçlerinde daha fazla temsil edilmek şeklindeki talep ve beklentileri son derece yüksekti.  Üstelik bu yeni sınıflardan girişimci ve iş adamı denilen kesim, eğitim ve bilgi süreçleriyle donanmış bir aydın sınıfın desteğine de sahipti. Geleneksel yönetici sınıflar ve onların denetimindeki kurumlar ise kendi konum ve statülerini kaybetmemek uğruna yeni sınıfların, yönetimi paylaşma taleplerine aldırış etmiyorlardı. Çünkü girişimci ve iş adamı sınıfı, çok büyük bir güç kaynağı olarak sermaye ve çağdaş üretim araçlarına sahip olmakla birlikte, mevcut ülke yönetiminin önemli karar ve yürütme organlarının çalışma düzenine müdahil olamıyorlardı.

         

                    Ülke yönetiminin siyasi, ekonomik, hukuki, askeri ve sosyal kararlarından en fazla etkilenen bir kesim olan bu yeni girişimci ve iş adamı sınıfı, sanayileşme-kapitalistleşme sürecinin ilerleyişi ile yönetime ortak olma beklentileri kendiliğinden gerçekleşmeyince, kendi dünya görüşleri ve çıkarları etrafında şekillenen bir eğitim ve bilgi setine sahip olan aydınları kullanmak suretiyle geniş bir halk kesiminin de hoşuna gidecek unutulmuş eski bir kavram olan “demokrasiyi” yeniden keşfettiler. Batı demokrasisi, sanayici-kapitalist sınıfın öncülüğünde, aydın sınıfın desteğinde, başta mavi yakalı işçi sınıfı örgütleri ile halkın önemli bir kısmının yoğun mücadelesi sonucunda kazanılmış sivil bir inisiyatiftir. Böylece, sivil bir inisiyatif ile tesis edilen demokrasi ile devleti meydana getiren en etkili ve önemli yönetim araçları, sanayileşme-kapitalistleşme öncesindeki gibi (çoğunlukla din eksenli monarşik veya oligarşik yapılı) sadece belirli bir kesimin denetiminde olmak yerine, bütün toplumsal kesimlerin katılımı ile görevlerini yerine getirme potansiyeline kavuşmuş olmaktadır. Bu bağlamda, Batı demokrasisi, sanayileşme-kapitalistleşme sürecinin belirli bir ekonomik, teknolojik ve endüstriyel alt yapı ile sosyal, kültürel ve siyasal üst yapının karşılıklı etkileşimi sonucunda ortaya çıkmış olan bir olgudur. Demokratik düzen sayesinde, potansiyel olarak makro-sosyolojik kamu yönetimi birimleri ile mikro-örgütsel kuruluşların karar organlarının oluşumunda, işleyiş ve yönetiminde, bu birimlerin ilgilisi olan insanların katılımının rol alma imkânı doğmaktadır. Yine, demokratik düzen sayesinde, potansiyel olarak bütün yönetilenler, kendi yöneticilerini ve yönetim ilkelerini belirleme hakkına sahip olmaları nedeniyle nasıl yönetilmek istiyorlarsa tanım olarak bu yönetim tarzının şekillenmesinde rol alabilmektedirler. Bu yönüyle demokratik düzende, ister makro-sosyolojik isterse mikro-örgütsel düzlemde olsun, yönetilenlerin kendi yöneticilerini ve yönetim ilkelerini belirlerken son derece rasyonel ve isabetli seçimler yapması gerekir. Bu bağlamda, yöneticilerin kendilerinden beklenen rasyonel, etkili, başarılı ve sorun çözmeye odaklanmış bir nitelikli yönetim tarzı ortaya koymaları, büyük ölçüde bilgili, yetenekli, becerikli, duyarlı, sorumluluk sahibi, dürüst ve ahlaklı nitelikleri taşımalarına bağlıdır. Ayrıca, kendisini belirli konum ve görevlere seçtirme niyetinde bulunan yönetici adaylarının, yönetilenlerin bu nitelikleri vesilesiyle kendilerinin seçilmiş olmasından sonra da, bu nitelikleri muhafaza etme konusunda temsil ahlakı bulunmalıdır. Aslında, demokratik düzende, kendi var oluş mantığına ve amacına uygun demokratik ve nitelikli bir yönetim tarzının fiilen gerçekleşebilmesi için ortalama her seçmenin de, rasyonel, bilgili, yetenekli, tutarlı, ilkeli, dürüst ve ahlaklı bir şahsiyet sahibi olması gerekmektedir. Çünkü yönetilenlerin, kendi hayatlarını olumlu etkileyecek, sorunlarına etkili çözümler getirecek ve kendilerine çok önemli yeni fırsatlar hazırlayacak olan bir yönetici ekibini belirlemeleri, ancak uygun bir demokratik katılım zihniyetine sahip birer şahsiyet olmalarına bağlıdır.

         

         

         

                    Batı Medeniyeti Bireyselliği Kışkırtma Adına Bireyin Sosyal Bağlarını Kopardı

         

                    Sanayileşme-kapitalistleşme süreci, başta Batılı ülkeler olmak üzere, bütün dünya toplumlarında farklı ölçülerde de olsa, önemli maddi ve teknik ilerlemelere neden olmuştur. Ancak, bu sürecin arka planında bulunan modernist-aydınlanmacı dünya görüşü, bireyci, hazcı, içgüdülerine güdülenmiş ve güç tutkunu bireyi, hayatın merkezine alan bir zihniyet yapısını temsil etmektedir. Modernist-aydınlanmacı dünya görüşü, sanayileşme-kapitalistleşme sürecinin temel öğesi olarak gördüğü bireyi, bütün geleneksel bağlarından koparmak uğruna, insanın bir sosyal varlık olarak taşıdığı bütün değerlere savaş açmak suretiyle onu “kalabalıklar içerisinde” yalnızlaştırdı. İnsanların, bireysel özgürlüklerinin kazandırılması ve onların rasyonel düşünce ile hareket eden kişiler olmaları maksadıyla başlatılmış olan modernleştirme süreci, bu doğrultuda önemli sonuçlara ulaşmış olsa da hiç beklenmeyen bir sonuç olarak onları sosyal bağlarından ve dolayısıyla sorumluluk duygularından da koparmış oldu. Bu şekilde, sosyal bağlarından ve sorumluluk duygularından arınmış olan bireyler, büyük ölçüde “kitle kültürü” ve “kitle toplumunun” birer malzemeleri haline geldiler. Modernleştirme sürecinin, insanları tam rasyonel varlıklar haline getirme dayatması, onların daha çok akıl ve mantık içinde hareket eden bireyler olmak yerine, paradoksal olarak içgüdülerinden beslenen birer duygusal varlıklar haline dönüşmelerine yol açmıştır. Bu bağlamda, çağdaş ve postmodern (modernlik sonrası) insan, toplumsal ve ahlaki değerlere karşı görünüşte sahipmiş gibi davranmasına rağmen gerçekte ilgisiz ve duyarsız, buna karşılık maddi çıkarlarına aşırı bir şekilde odaklanmış ve içgüdüsel hazları ve eğlenmeyi hayatın yegâne amacı haline getirmiş standart bir kişilik olarak görünmektedir. Kitle kültürü içerisinde sosyal bağlarından ve sorumluluklarından kopmuş, davranışlarının rasyonel temellerini büyük ölçüde kaybetmiş, belirli değer ve ilkelerden yalıtılmış ve bütün bunlardan dolayı da tamamen duygusal (yani içgüdüsel) bir varlığa dönüşen “kitle insanı”, artık kendi özgür iradesi ile hareket edemez bir durumda olup, dış etkilenmelere karşı tamamen açık hale gelmiştir. Çağdaş kitle kültürü insanı, kitle eğitimi ve öğretimi faaliyetleri, kitle iletişim araçları ve bilişim teknolojileri içeriğindeki bilgi ve mesajlar doğrultusunda, yoğun bir şekilde tüketim ve maddi hazlara alıştırılmak suretiyle egemen ve baskın piyasa kültürünün her türlü şartlandırmalarına açık hale getirilmiş olmaktadır. Böyle bir yığından meydana gelen “kitle toplumu” insanı, duygu, düşünce, değer, tercih, karar ve davranış olarak artık kendi iradesine sahip olmadığı için hayatını ilgilendiren bütün tercihlerini büyük ölçüde dış etkilere bırakmış bir varlık olarak yaşamaktadır.

         

                    Sanayileşme-kapitalistleşme sürecinin itici ve asli sosyal aktörü olan grup ve sınıflar, geleneksel toplumların mevcut yönetici sınıflarına ve kurumlarına nüfuz edemedikleri zaman, yeni ortaya çıkan diğer sosyal sınıf ve geniş halk topluluklarının da katılımıyla birlikte, “demokrasi” pratiği ile geleneksel yönetim rejimlerini yerinden ederek, yeni demokratik yönetim tarzının oluşumunda çok önemli rol oynadılar.  Bu çerçevede, yakın bir zamana kadar, demokratik düzenin alt ve üst yapısının oluştuğu bir kısım Batılı toplumlarda, bu doğrultuda belirli bir demokrasi tecrübesi ve kültürü meydana gelmiştir. Sanayileşme- kapitalistleşme sürecinin birinci aşamasında, dönemin yükselen en etkili ve güçlü sınıfı olarak girişimci ve iş adamı sınıfı, geleneksel yönetici sınıfın ve kurumların devlet yapısındaki konumunu ve toplum nazarındaki saygınlığını geriletmede, “aydınların” desteği ile “mavi yakalıların” militanlığını kullanmak suretiyle “demokrasi” aracını çok başarılı bir şekilde kullanmışlardır. Ancak, sanayileşme-kapitalistleşme sürecinin ikinci aşamasından sonraki dönemde, kitle iletişim araçları ile bilişim teknolojilerinin hızlandırdığı kitle kültürü sayesinde, hemen hemen bütün toplum kesimlerinde ortaya çıkan “kitleselleşme” veya “sürüleşme” olgusu ile halkın büyük bir kısmının her türlü algılama ve kanaatlerinin medya tarafından yönlendirildiği bir süreç yaşanmaktadır. Bu dönemde, çok büyük bir güç odağı haline gelen küresel ve yerli kapitalist sınıf, başta Batılı demokratik ülkelerde olmak üzere, demokrasi uygulaması görüntüsüne sahip olan diğer Batı dışı toplumlarda, ellerinde ve denetimlerindeki dev medya tröstleri ve kartelleri aracılığıyla geniş halk kesimi üzerinde çok etkili kamuoyu oluşturma faaliyetlerine hız verdiler. Çağdaş demokratik düzen içerisinde yapılan serbest seçimler yoluyla geniş halk kesimlerinin desteğini alan her düşünce ve ideolojiden çağdaş siyasi partiler,  bu yoldan yönetim mekanizmalarının başına geçmiş olduktan sonra, nispeten daha örgütlü ve bilinçli olan küresel ve yerli endüstriyel elitlerin strateji ve politikalarına daha fazla hizmet etmektedirler. Böylece, yeni girişimci ve iş adamı sınıfı, çağdaş batı demokrasisi sayesinde, siyasi iktidarlar, yasama meclisleri, yargı sistemleri, askeri idareler, her düzeydeki eğitim ve öğretim kurumları ile büyük bir bürokratik yapı gibi her toplumun en etkili yönetim cihazları olan organların tanzimine ve işleyişine müdahil olma imkânı bulmuştur. Hükûmet olan ya da muhalefette kalan çağdaş siyasi partiler, çağdaş demokrasinin seçim görüntüsünün perde arkasında, kendi üye ve seçmenlerinin talep ve beklentileriyle ilgili çok önemli imaj ve görüntüler üretiyor olmakla birlikte, arkalarında duran sanayici kapitalist kesimin ve girişimci sınıfın tetikçiliğini yapmaktadırlar. Bu durumda, yine sanayileşme-kapitalistleşme sürecinin önderleri, kitle iletişim araçları, bilişim teknolojileri, halkla ilişkiler, tanıtım ve propaganda faaliyetleri gibi etkili iletişim teknikleri üzerindeki sahiplikleri sayesinde, daha siyasi partilerin kuruluş aşmalarında ama en fazla da seçimler öncesinde, toplumun önemli bir kesiminin genel siyasi yön ve istikametlerinde çok ciddi bir hakimiyet tesis etmektedirler. Türkiye gibi Batının yanı başında olup en az yüz elli yıldır Batılılaştırılmaya çalışılan ülkelerin demokrasisinde, çok sık olarak yapılan ihtilal ve darbeler, siyasi partilerin kapatılması, postmodern darbeler, elektronik muhtıralar, Batıcı siyaset erbabı ile Batıcı bürokratların, kamuoyu önünde restleşirken kapalı kapılar arkasında “paslaşmaları”, çağdaş demokratik düzenin sadece bir oy verme davranışına indirgenirken, gerçekte arka planda tam bir güçlü ve egemen bir sınıfın yönetiminin tek taraflı uygulamasına imkân verilmektedir. Çağdaş demokraside, yönetilen halk kesimi, görünüşte yöneticilerini kendileri seçiyor ve belirliyor olmakla birlikte, gerçekte demokrasi öncesi dönemlerdeki gibi bir sınıfın inisiyatifi altında idare edilmektedir. Bu defa, bu yönetim oyununda, halk yöneticilerini kendisi seçmekte, ama onların yönetim tarz ve uygulamalarını güçlü ve egemen bir sınıf olarak sanayici-kapitalist kesim şekillendirmektedir.

         

                     “O vakit, Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde, onları affet, bağışlanmaları için dua et; İş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güveneni sever”. Al-i İmran,159

         

                    Sonuç olarak, çağdaş demokrasi, insanlığın ortak ve evrensel bir yönetim tarzı olmayı başaramamıştır. Çağdaş insan ve toplumların, çağdaş demokrasiden gerçek talep ve beklentisi,  yalnızca geleneksel toplum yönetimindeki gibi yukarıdan dayatılan bir anlayış içerisinde yönetilmekten kurtulmak değildi. Esas ve nihai amaç,  küçük bir yönetici grubun keyfi yönetimlerinden, zulmünden kurtulmaktı. Ancak, çağdaş demokrasi uygulaması, toplumun çoğunluğunun refahına değil, küçük bir grubun zenginliğine dayanmaktadır. Toplumda, çağdaş demokrasi uygulamaları, ülke imkân ve kaynaklarının “adalet”  ve “güven” içerisinde dağılması konusunda, daha önceki geleneksel toplumlara göre, toplumun çoğunluğu açısından çok fazla bir katkı sağlayamamış görünmektedir. Çağdaş demokrasi uygulaması, yalnızca “mutlu” azınlığın kimliğini değiştirmiş olup, “mutsuz” çoğunluğun  “adalet” ve “güven” ihtiyacına tam olarak cevap verememiştir. O halde, yönetim uygulamasının başındaki yöneticiler hangi yöntemle seçilirse seçilsin esas olan, yöneticilerin toplumun çoğunluğunun yönetilme ihtiyacını “adalet” ve “güven” içerisinde tatmin etmiş olmalarıdır. Elbette, her toplum, kendini yönetecek olan kişileri seçme hakkını elinde bulundurmalıdır. Fakat her toplumun yöneticileri, hangi yollardan yönetici olarak ortaya çıkmış olurlarsa olsunlar, yönetim faaliyetlerinde mutlaka evrensel bir değer olarak, “adalet” ve “güven” duygusuna samimiyetle yer vermelidirler. Yönetimdeki evrensel  “adalet” ve “güven” duygusunu sağlayacak “evrensel tebliğ” ise “şûradır”, yani “danışmadır”.

         

                    Türk yönetim tarzının tarihi ekseni de, “kurultay” adı altında, yine  “şûra” ve “danışmaya” dayanmaktadır. Bu çerçevede, Türk yönetim tarzının esası da, yöneticilerin seçiminde demokratik usul olarak seçim mekanizmasının kullanımıyla birlikte, “adalet”, “güven”, “liyakat”, “ehliyet” ve “şahsiyet” temelli “kurullar” aracılığıyla gerçekleşmelidir. Burada önemli olan, sadece şekil olarak “kurulların” varlığı olmayıp; bu kurulların, tek adam baskısından kurtarılarak, gerçekten “danışmaya”, “tartışmaya” ve “kararlara fiilen katılmaya” dayalı bir gerçeklik içerisinde olmasıdır. Bu bağlamda, çeşitli “kurultay” ya da “kurullarda” yer alan üyelerin, karar alma ve yönetim süreçlerinde anlamlı bir katkı vermeyip, sadece oralarda “tepe yöneticilerinin” yağcılığını yapmalarının önüne geçilmelidir. Bu anlamda, çeşitli “kurultay” ya da “kurullarda” yer alan üyelerin, karar alma ve yönetim süreçlerindeki katkıları, performans değerlendirme yöntemleri ile değerlendirilip, bulunduğu yerde hiçbir katkıda bulunmadığı halde, toplumun veya örgütlerin en hayati konumunu işgal edenlerin bu lüzumsuz işgalleri tez elden önlenmelidir. Bilinmelidir ki, daha önceki dönemlerde olduğu gibi, şimdiki ve bütün zamanlarda gerçekliği ve geçerliliği olan yegâne yönetim tarzı, “şûra”, “danışma” ve “güvendir”.

         

         

         

         

         

         

         

         

         

                    . 


Türk Yurdu Aralık 2010
Türk Yurdu Aralık 2010
Aralık 2010 - Yıl 99 - Sayı 280

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele