Halkıyla Savaşan Siyasetten Devletiyle Savaşan Siyasete!

Aralık 2010 - Yıl 99 - Sayı 280

                    Milliyetçilerde milletlerine yönelik feragat ve fedakârlık duyguları daha baskındır. Bu durum milliyetçiliğin öznesinin millet olması gerçeğinin doğal sonucudur. Bu gerçek milliyetçi düşüncenin devleti, milletin bağımsızlığını ve egemenliğini sağlayan aygıt olarak görmelerini gerektirir. Milliyetçilerin, millet ve devletin ikisinden birisine -kutsallık değil- öncelik vermeleri söz konusu ise bunu millete vermeleri beklenir. Türk milliyetçiliği için durum tam da böyledir.

         

                    Hiç kuşkusuz devlet ile millet birbirine karşıtı ya da alternatifi değildir. Aksine devlet ile millet birbirinin tamamlayan ve bütünleştiren iki ayrı olgudur. Devlet varlığını, millete ve onun izin verdiği ya da devrettiği örgütlenmiş siyasi iradeye borçludur. Bu bakından devlet ne kutsal ve metafizik bir kavram ne de varlık nedeni olan millete tahakküm eden aygıttır. Aksine devlet, milletin bağımsızlığının, özgürlüğünün, egemenliğinin ve varlığının somut siyasi görünümüdür. Bu nedenle milletin varlığı ya da özgürlüğü aleyhine oluşturulan otoriter sapmaların devletle ilişkilendirilerek meşrulaştırılması söz konusu olamaz.

         

        Halkı ile savaşan devletin ya da devleti ile savaşan milletin geleceğinin olmadığını –başta Roma, SSCB olmak üzere- insanlık tarihinden haberdar olanlar çok iyi bilir. Devlet erkini kullananlar, devletlerin var oluş amaçlarına ihanet edercesine devleti var eden millete karşı harekete geçerlerse varlık nedenlerini daha doğrusu meşruiyetlerini kaybederler. Halkıyla mücadele eden bir devlet bürokrasisi, halkında devleti var eden ortak simgesel değerlere olan -“vatan”, “devlet”, “bayrak”- duyguları zayıflatır. Bu da kozmopolit duyguların güçlenmesine neden olur. Hâlbuki devletin varlığı ve geleceği, devletini savunmak için canını vermeye hazır olan insanların varlığına bağlıdır. Devlet ile millet arasındaki bağı kopartan devletler, gerçekte var oluş nedenlerini ortadan kaldırmış olurlar.

         

        Bu bağlamda faşizmin, ırkçılığın ya da Nazizmin ve diğer insanlık suçu ideoloji ve anlayışların milliyetçilikle hatta aşırı milliyetçilikle ilgilendirilmemeleri gerekir. Diğer yandan milliyetçilik gibi bir olguyu gerici veya ilerici türünden bir politik kategori çerçevesine oturtmak da doğru değildir. Milliyetçiliğin zorunlu politik tavır alışından da bahsedilemez. Ancak milliyetçiliğin değişik, tarih ve zeminlerde farklı politik tavır alışından söz etmek mümkündür.

         

         

        Millet ve Devlet Algısı Bakımından Türkiye’de Siyaset!

         

        Millete ve devlet algısı bakımından Türkiye’de ki siyasetlerin üç boyutundan söz etmek mümkündür. Devlet ile millet algı ve uygulamaları bakımından Türkiye’deki siyaset şu üç eksen ya da onların versiyonu biçiminde şekillenmektedir: birincisi devlet ve bürokrasi ekseni, ikincisi millet/din (ümmet)  ekseni, üçüncüsü ise hem millet hem de devleti esas alan bütüncül ya da karma diye nitelendirilebilecek eksendir. Birincisi “ulusal-Kemalist”, ikincisi “muhafazakâr-ümmetçi-liberal” üçüncüsü ise “milliyetçi, demokrat, muhafazakâr”.

         

         

        Devleti Düşman Olarak Gösteren Siyaset

         

        İlk iki ekseni temsil eden siyasi algı, özünde aynı varsayımlardan hareket etmektedir.

         

        Ümmet/millet algılı eksene göre halkın özgürleşmesi, gelişme ve ilerlemesini engelleyen temel neden devlet ve onun ideolojisi olan “Kemalist” rejim ile koruyucusu olan jakoben seçkinlerdir. Yaygın söylemle “beyaz Türk’lerdir”, kötülüğün kaynağı bunlardır. Bunların tek tipçi, otoriter, ulusalcı, militarist olarak inşa ettikleri devlet geleneği ve üst yapı kurumları Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki en büyük engeldir. Bu kurumların omurgasını bürokratlar, askerler, akademisyenler ve yargıçlar meydana getirmektedir. Devleti bunların vesayetinden kurtarmak gerekir.

         

        Bu siyasi eksen mağduriyet üzerine kuruludur. Onlara göre bu “jakoben elit”, “bürokratik oligarklar”  “köylüyü geleneksel kıyafetiyle kentlere, türbanlıları kamusal alanlara sokmaz”, “Dersimi bombalar”, “inananlara zulüm yaparlar”.  Bunlar, kent merkezlerinde ve kumsalda yaşayan, TSK’yı ve yargıyı “arka bahçe” olarak kullanarak milletin iradesine karşı koyan vesayetçi “laikçilik” yaparlar. Türkiye’nin geleneksel yönetici eliti olan bu ‘jakoben’ kesim, hegemonyasını sürdürebilmek için mağdurları birbirine düşürmek yolunu izlemektedir. İslamcı’yı, Alevinin solcunun ve gayri müslümin üzerine kışkırtıyorlar. Milliyetçiyi solcunun, Kürd’ü İslamcının korkulu rüyası haline getiriyorlar. Onlara göre Türkiye’nin mağdurları Kürtler, Aleviler, dindarlar ve gayri Müslim azınlıklardır. O halde bu guruplar bir ve bütün bir biçimde “mağdurlar ittifakı” yaparak, jakoben elitlere karşı tavır almalıdır. Bu eksendeki siyaset sahipleri kendilerini “İslamcı” olarak nitelerken, Türklük söz konusu olduğunda mesafeli kalmaya özel bir önem atfederler.

         

         

        Millet Düşman Olarak Gören Siyaset

         

        İkinci siyasal eksen de varsayım ve iddialar yönünden birincilerden çok da farklı değildir. Bunlar için ise ülkenin önündeki en temel sorun, aydınlığa ve ilericiliğe düşman softa ya da gericilerdir. “Bidon kafa” ya da “göbek kaşıyan” görgüsüz köylülerdir. Bunlar genelde kırsalda ve varoşlarda yaşarlar. İmam Hatipleri “arka bahçe” olarak kullanır, siyaseti camiye ve okula sokarlar. Dini siyasete alet ederler. Bunların hâkimiyetini sağlayan da “dağdaki çobanın oyuyla kentteki profesörün oyunu aynı” olmasıdır. Bunlar irticacı, ümmetçi, Arapçı, Humeynici ya da yeni Osmanlıcıdırlar. Devletin esaslarını din, milletin esasını ise “ümmet” olarak algılarlar. Bu nedenle “milletimiz” derler ama “Türk milleti” demekten özenle kaçınırlar.

         

        Bu algı aslında ontolojik (var oluşla) kaygılardan kaynaklanır. İmparatorluktan milli devlete giden süreçte yaşanan ve İsmet İnönü’nün anlattığı bir anı bu olgunun psikoanalitik derinliği hakkında ip uçları verir niteliktedir.

         

        İkinci İnönü Savaşları sırasında Bursa’dan geriye doğru göçen ve içinde subayların ailelerinin bulunduğu bir kafileye rastlanır. 

         

        İsmet Paşa, kafileye nasıl hitap ettiğini anılarında şöyle anlatıyor: “Kafileyi durdurdum. Subayları bir kenara topladım…Dedim ki, içinde bulunduğumuz vaziyeti iyi bilesiniz. Bundan başka subay olarak da yerinizi bilmelisiniz…Padişah düşmanızdır… Yedi düzel düşmanınızdır…Bana bakın dedim.. Kimse işitmesin, “Millet Düşmanızdır![1]..

         

        Birinci siyasi anlayışı temsil edenler, millet (ümmet) ekseni üzerinden devlet ve bürokrasiyi terbiye etme diğeri de bunun tam tersi devlet/bürokrasi ekseninden hareketle milleti terbiye stratejisi izlerler. Burada bir yanda ‘halkı halka’ diğer yanda ise ‘devleti devlete’ rağmen “adam etme” anlayışı vardır. Bu bağlamda ‘ümmeti, millete rağmen’ yüceltmek ya da “demokrasiyi halka rağmen” gerçekleştirmek gibi bir anlayış vardır.

         

        Her iki anlayış da birbirinin karşıtlığı üzerine konumlanmıştır. Tez ve antitez üzerinden olgulara yaklaşım esastır. Bu nedenle ‘hesap sormak’, ‘devr-i sabık yaratmak’, ‘sine-i millete’ ya da ‘sine-i devlete’ dönmek gibi kavramları sıkça kullanırlar. Milletin inançlarına sırtını dayayarak devlete ve bürokrasiye ya da devlete/bürokrasinin verdiği güce dayanarak millete meydan okumak bu tür bir zihniyetin ürünüdür. Bu siyasi zihniyetin bir tarafı millete karşı devleti, diğer tarafı ise devlete karşı milleti tehlike olarak görür ve gösterirler. Bir tarafın “Türk”le, diğer tarafın ise İslam’la sorunları vardır.

         

        Bu tür siyasetlerin başarısı da devlet ile millet ya da millet ile devlet ayrışmasının derinliğine bağlıdır. Bir taraf devleti millete, diğer taraf ise milleti devlete karşı korumayı misyon edinmiş görüntüsü verir. Onun için de bir taraf devleti millete, diğer taraf ise milleti devlete karşı pozisyon içine sokarlar. Yine bir taraf “bürokratik vesayet” diğer taraf ise “dini/siyasi vesayet”ten ya da bir taraf “askeri” diğer taraf “sivil” baskıdan söz eder. Taraflardan birisi çevrenin merkez, diğeri ise merkezin çevre üzerindeki tahakkümünü kırmak istediğini dillendirir.

         

         

         

        Karma ve Bütüncül Eksen!

         

        Üçüncü anlayış sentezci, karma ve bütüncüldür. Devlet ile millet ya da yönetilen ile yöneten karşıtlığı üzerine kurulan anlayışları yanlış bulur. Hem “elit” hem de “lümpen”lerin sosyal mühendislik tasarımlarına karşıdırlar. Merkezin ya da bürokrasinin jakoben elitine karşı olduğu kadar taşranın lümpen elitine de karşı bir duruş içindedir.

         

        Baskıyı ya da haksızlığın bürokrasi ya da siyasi yapıdan gelmiş olmasıyla değil olup-olmadığıyla ilgilenir. Millete yönelik olarak hem bürokratik hem de taşra elitlerinin ürettiği oligarşik baskıya karşıdır. Farklılıkları doğal bulur, kendisini farklı gören etnisiteleri ya da mezhepleri milletin asli unsuru hatta kendisi olduğunu savunur. Din ve soy farkı gözetmeksizin bütün etnisiteleri milletin bizzat kendisi olduğunu kabul ederler. Farklı olmayı kutsamadan, ayrıcalık nedeni olarak da kabul etmeden bütünlük içinde farklılık anlayışını taşırlar.

         

         Bu anlayış, söylendiği gibi devlete kutsallık atfetmekten çok devleti, milleti “ebet müddet” kılmaya yarayan bir aygıt olarak görür. Burada esas olan millettir. Milletin bağımsızlığını, varlığını ve egemenliğin koruyabilmesinin aracı da devlettir. Devlet, milletin var olmasını, kendi kaderine hükmetmesini ve bağımsız kalabilmesini sağlamanın zorunlu sonucudur. Devletin ya da devlet adına hareket edenlerin (bürokratların) siyasal etkinliğini (hakim-i mutlak tavırlarını) milletin özgürlükleri yararına kısıtlamak bu anlayışın temel hareket tarzıdır.

         

        Bu anlayışta milletsiz devlet anlayışının diktatörlüğe, devletsiz millet anlayışının ise köleliğe yazgılı olduğu düşünülür. Türk ve İslam, devlet ve din, din ve devlet, millet ve devlet birbirinin karşıtı ya da alternatifi olarak değil birbirini tamamlayan ve tanımlayan gerçeklik olarak görülür. Hem milliyet hem din hem de modernlik bir arada birbirini zenginleştiren değerler olarak önemsenir.

         

        Bu anlayışta milli Devleti ve milli kültür öncelenir. Böyle bir önceliğin de kendisini kaybetmeden (yabancılaşmadan) evrensel değerleri edinebileceğini düşünürler. Küresel rekabet ve ilişkilerin eşit aktörü olmayı hedef olarak alırlar. Milli devlet bağlamında milliyetçiliği, bağımsızlığı/egemenliği savunmanın ve milli devletin önceliğini ilan etmenin zorunlu kıldığına inanırlar. Bu yüzden de milliyetçiliği devlet olarak örgütlenen milleti, siyasal ve sosyal değerler hiyerarşisinin zirvesine taşımak iradesi olarak görürler. Bu algı “Ulusalcı/Kemalist” ve “ümmet/millet/liberal” eksen içerisinde siyaset üretenler için zorunlu bulunmadığı gibi de tehlikeli görülür.

         

        Bütünsel yaklaşım içinde olanlara göre milliyetçilik ve yurtseverlik iç tutarlılığa sahip bir öğretidir. Bütünsel olmayan ilk iki bakış açısına göre ise “milliyetçilik, meşru olduğu kabul gören yurtseverlik duygusunun, “yayılma, fetih, kapı dışarı etme gibi nefret uyandırıcı bozulmasından başka bir şey değildir”[2].

         

        Birinci siyasal eksen yanlılarına göre bütünsel anlayışa sahip Türk milliyetçileri faşizme kayacak kadar aşırı; dini duyarlılıkları tehlikeli olacak derecede yüksektir. İkinci siyasi eksen taraftarlarına göre ise Türk milliyetçilerini “ırkçı”, “kafatasçı”, Müslümanlıklarını ise pratikler bakımından noksan görürler. Açıkça birinci siyasi anlayış sahipleri milliyetçilerin dini, ikinciler de milli duyarlılıklarının gereksiz görürler.

         

         

        Sorun Nerede?

         

        Toplumsal yapı hangi unsurları içeriyorsa siyasetin de aynı unsurlar üzerinde icrayı sanat etmesi beklenir. Aksi takdirde ozanın dediği gibi; “ben ne söylüyorum, sazım ne söylüyor” misali halkın talepleri ile siyasilerin bu taleplere gösterdikleri yaklaşımlar birbirine ters öğeler içerir. Halk bu durumda beklentilerinin karşılanmadığı duygusuna kapılacaktır. Nitekim halk bunu sürekli olarak söylemekte fakat siyasi örgütler halkın mesajını almakta sıkıntı çekmektedir. Siyasetin halkın baktığı yere bakmasa gerekirken, siyasetçi halkın kendi baktığı yere bakmasını dayatıyor. Yani seçmen oy vereceği partiyi kendisine benzeyen hatta kendisinin mülkü olan bir parti istemektedir. Öyle bir temsilci seçmeliyim ki “(tekme ile kapısını açıp) yani randevusuz içeri girebilmeliyim” sözünün yaygınlığının altında bu gerçek yatmaktadır.

         

        Halka soran değil emreden, öğrenen değil öğreten, önünü açan değil dayatan bir siyaset, daha işin başında başarısızlığa mahkûmdur. Halk, kendisini bütünüyle ileriye taşıyacak bir proje, dünya görüşü ve yaklaşımı arzulamaktadır.  İnsanlar yalnızca soy, dil, etnik yapı gibi antropolojik; inanç, kültür ve sosyal sınıf yönünden sosyolojik değil, aynı zamanda idrak, ahlak ve psikolojik farklılıklara da sahiptirler. Gerçekte toplumun ya da devletin bütünlüğü de farklılıkta yatar. İnsanların doğuştan kazandıkları özellikleri farklıdır, mavi gözlü, siyah gözlü, kahverengi gözlü insanlar vardır; uzun boylu, kısa boylu vesaire, bunlar değiştirilemez. Bir toplumda değişik güzelliklere sahip insanlar vardır; bir toplum farklılıklarla bir bütünlük yaratabiliyorsa güçlüdür[3].

         

         

        Sonuç

         

        Birbirini tamamlayan öğeler, birbirine karşıt bir konumlandırma içine sokulamaz. Devleti ya da bürokrasiyi halka ya da halkı devlet ya da bürokrasi karşısına konumlandırmak büyük yanlıştır. Çünkü ne devlet ya da bürokrasi milletin ne de millet, devlet ya da bürokrasinin karşıtı ya da alternatifi değildir.

         

        Milleti, devlete ya da bürokrasiye; Devleti ya da bürokrasiyi de millete karşı gören ya da gösteren siyasi anlayış bölücü ve ayırıcıdır. Milleti, değerleri, inançları ve devleti ile birlikte bir ve bütün görmeyen bir anlayış da doğru anlayış değildir. Milletin saygı duyduğuna saygı duymayan anlayış ise hiç doğru değildir. Milleti devlete, devleti millete karşı konumlandırarak üretilen siyaset uzun vadede ontolojik (var olma) sorun yaratacak kadar tehlikelidir. Milletin neyi varsa siyasetin de onu kendi müktesebatı olarak değerlendirmesi gerekir.

         

         

         

         


        


        

        [1] 17 Mayıs 1968 Tarihli Ulus Gazetesi, CHP Lideri İsmet İnönü’nün Ulus Gazetesinden yer alan hatıratı.


        

        [2] P. A. Taguieff, Lo Nationolisme des Nationalistes in Delannoi G. ve P. A. Taguieff, Theories du Nationalisme, Paris, 1991,   s.51. Aktaran Sevil Baytaş, Kültürel Birliğe Karşı Siyasal Birlik, Türkiye Günlüğü Dergisi, 26. Sayı, 1994.


        

        [3] Tarhan Erdem, Tıkanan Siyaset, Sel Yayıncılık, İstanbul 2001.S.,185.


Türk Yurdu Aralık 2010
Türk Yurdu Aralık 2010
Aralık 2010 - Yıl 99 - Sayı 280

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele