Ensar Kılıç da Hakka Yürüdü

Kasım 2010 - Yıl 99 - Sayı 279

                    Uzun bir süredir rahatsızdı. Son zamanlarda yakınlarından durumunu soruyordum. Ama iyi bir haber alamam diye kendisini aramaya çekiniyordum. Önceleri karşılaştığımızda, sanki rahatsız olan kendisi değilmiş gibi, çevresine moral ve neşe dağıtıyordu. Bir ara hastaneden çıktığında doktorlar çağırmışlar ve hastalara moral vermesi için bir konferans verdirmişlerdi. Çağımızın belası olan hastalıkla alay ediyordu. Çünkü onun hastalıktan daha büyük ve daha önemli idealleri vardı. Çok dinamikti.

         

         Ensar’ı çok önceden tanıyordum. Ama yakın olmamız yıllar önceye ait bir seyahate dayanır. Birlikte, Azerbaycan, Tataristan, Kazakistan gezisine katılmıştık. Bu gezi sırasında aynı odayı paylaştık.

         

                    O zaman, Batum’dan ötesi Sovyetler Birliği’ydi. Bizi götürecek Tupolev 134 Rus uçağının mürettebatıyla karşılaştığımızda, sanki gidip orada rehin kalacağımız gibi bir his içimi kapladı. Ama kadere razı olup uçağa bindim. Yeni bir dünyaya gidiyorduk. Hostes rüküş kıyafetiyle bir şeyler ikram etmek için geldi. Saydığı meşrubat ve içecekler içinde Ensar’ın dikkatin çeken bir içecek vardı; İtburnu. Bu kuşburnu suyuydu. Azerbaycanlı kardeşlerimiz ona itburnu diyorlardı.  İtburnu sözü rahmetli Ensar’ın çok hoşuna gitmişti. Özel hayatında da ekolu, yüksek sesle konuşmayı seven rahmetli : “Getir bakalım bir itburnu” dedi. İçtikten sonra: “İtburnu da itburnuymuş ha. İstanbul’a gidene kadar itburnundan başka şey içmek yok “ dedi. Yolculuk boyunca hostese sürekli itburnu getirtti. Hostesin Azerbaycanlı olduğunu öğrenince cebinden yüz dolardan fazla para çıkarıp verdi. Ensar’ın, hostes arkadaşlarına para verdiğini gören diğer Rus hostesler Ensar’ın çevresinde toplandılar ama Ensar onlara hiçbir şey vermedi. Hostese: “Ben sana hostes olduğun, hizmet ettiğin için değil, benim soyumdan Türk olduğun için verdim” dedi.

         

                    Uçaktan indik. Ensar yerinde duramıyordu. Günde üç dört saat uykusu vardı. Arkadaşlarıyla gezerken, bir Rus tankının üzerine atlayıp orak çekiçli bayrağı indirmişti. Tanktaki askerler çıkıp ne olduğunu anlamak için tankın kapağını açıp yarı bellerine kadar dışarıya çıkmışlar. Bayrağı yerinde göremeyince bayrağı indirip kaçıranın üzerine manevra yapmışlar, ama o dar sokaklarda kaybolup gitmişti. Aynı gün Rahmetli Elçibey’in korumasının cenazesi kaldırılıyordu. Ensar, korumanın kimin tarafından vurulduğunu şimdi nerede olduğunu sormuştu. Elçibey’in koruması bir Rus askeri tarafından vurulmuştu ve elini kolunu sallayarak geziyordu. 26 Ocak katliamından pek uzun süre geçmemişti. Ali Özaydın o anda Ensar’a çok yakındı ve olanları endişe içinde anlatıyordu.

         

                    Otelde tavanda içeridekileri dinlemek için bir dinleme cihazı konmuştu. Ensar, yatağın üzerine bir sandalye koyup cihazın deliklerini gazete kâğıdı ile kapatıyordu. Odadan ayrılıp geldiğimizde kâğıtların çıkarıldığını görüyorduk. Özellikle Ensar’ı dinlemek istediklerini sanıyordum. Çünkü aramızdaki en ateşli kişi oydu.

         

                    Bir gece yarısı sanırım saat 02-03 arasındaydı. Ensar sırılsıklam odaya girdi. Hazar denizine girmiş havlu olmadığı için kurulanamamıştı. Hazar denizinin suyu oldukça soğuk olmalıydı. Çünkü Sibirya’nın buzlarını ve soğuk suyunu taşıyan Volga nehri Hazar Denizi’ne akıyordu. Neden böyle yaptığını, hasta olacağını söylediğim de: “Olsun bana buraya gelmek nasip olmuş, Hazar Denizi’ne girmek için kendime yıllar önceden söz verdim. Ayrıca Hazar’ın suyu yükseliyormuş, tarihte ne zaman Hazar Denizinin suyu yükselirse, Türkün bahtı açılırmış” dedi.

         

                    Bakü’den bir gece yarısı Tataristan’ın başşehri Kazan’a gittik. Ensar burada da, yoldan geçen bir yüzbaşıyı yanına çağırıp bir şeyler söyledi. Kapitan yani yüzbaşı bizim yanımızda olan bir Tatarın söylediğine göre KGB mensubuydu. Bunlardan uzak durmalıydı. Ensar bu dinler mi. Rahmetli, Bir kelime Rusça bilmiyordu. Ama hareketleriyle adamı emri altına aldı. Adam üç gün boyunca sabah erkenden otele geldi. Ensar adama bütün istediklerini yaptırdı ama bir kelime Rusça bilmeden, bunu nasıl başardı hala aklıma geldikçe şaşırırım.

         

        Bir gün Volga nehrinde bir gemiye bindik. Ensar yüksek bir yere çıkarak Marşlar söylemeye başladı. Rus görevli Viladimir sürekli olarak Ensar’ı kontrol ediyordu. Viladimir çok iyi Türkçe biliyordu. Sanırım kontrol amacıyla özel olarak görevlendirilmişti. Ankara’da elçilikte çalışıyordu. Bize refakat ediyordu.

         

         Ensar’ı, Rus olmayan halkı kışkırtmakla itham etti. Arkasından siz kendi halinize bakın, Esenboğa havaalanından, Ankara’ya gelirken tepelerde görülen gecekondular, sizin ne kadar sefalet içinde olduğunuzu gösteriyor, dedi. Allah’a şükür ki, yıllar sonra bu mezbelelikler ortadan kaldırıldı.

         

                    Daha sonra, Alma Ata’ya gittik. En büyük emeli Tanrıdağları’nda kımız içebilmekti. Bir çamçak kımız istedi. Çamçak olarak ölçüsü orta boy bir tastı. Onlar ise, on-on beş litre büyüklüğünde küçük kazanlara Çamçak diyorlardı. Ensar’ın bir çamçak kımız içebileceğini duyunca Kazak dostlarımız çok şaşırdılar.

         

                    Ensar, Alma Ata Müzesi’nde ünlü Altın Elbiseli Adam’la fotoğraf çektirirken çok mutluydu. İnşallah buradan sonra Orhun kitabelerini görmem nasip olur, dedi. Ensar’ın buradaki en yakın dostu çok yaşlı bir Kazak’tı. İkinci Dünya Savaşı sırasında, Almanlara esir düşmüş, oradan Almanların kurduğu Türkistan Tugayına katılmıştı. Savaş sonrası yıllarca Sibirya’da hapis yatmıştı. Ama artık mutluydu. Devleti kurulmuştu. Rahmetlinin Kazak’la fotoğrafını çekmiştim.

         

                    Oradan Türkistan şehrine Ahmet Yesevi’ye gittik. O dönemde Yesevi Türbesiyle ilgili birkaç fotoğraf Emel Esin’in Türkistan seyahatnamesi adlı kitabında vardı. Bu gün durum değişmiştir. Anadolu’dan giden gençler Türk Dünyası’nın en ücra köşelerinde dükkân açıyorlar.

         

                    Ensar, Türkistan’da Ahıska Türkleriyle çok iyi dostluklar kurdu. Kültür olarak onlara çok yakındı. Çünkü Ahıska Türkleri, Stalin tarafından Asya’ya sürgün edilmişti. Ahıskalılar ve Ensar aynı coğrafyadan geliyorlardı. Ensar’la Ahıskalılar yıllarca mektuplaştılar.

         

                   İstanbul’a döndükten sonra Ensar, oralara gidebilmenin ateşiyle uzun süre yandı. Aile babasıydı ve sorumlulukları vardı. Milletvekili adayı oldu. Seçilmesi çok zor olduğu halde morali çok yüksekti. Onun lügatinde moral bozukluğu ve bozgunculuk yoktu. Hastaneden çıktıktan sonra, evinde oturmak yerine, oyunlar yönetti. Bir dizi de görev aldı. Rahatsız olduğu zaman bile enerjikti. Çalıştıkça dinleniyordu.  Herkesin işine koşardı. 12 Eylül öncesi gençliğinde çok tehlikeler atlattı. O günlerde hayatını kaybetmedi. Ama yıllar sonra melun bir hastalık sonucu onu kaybettik. Bir sanatçı için genç sayılabilecek bir yaştaydı.

         

        Ama şu var ki, kaplumbağalar çok yaşar, şahinler çok yaşamaz, ama şahin gibi yaşar. Tek tesellimiz bu. Mekânı cennet olsun. 

         

        


Türk Yurdu Kasım 2010
Türk Yurdu Kasım 2010
Kasım 2010 - Yıl 99 - Sayı 279

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele