Mağdur, Mağmum Fakat Mağrur

Kasım 2010 - Yıl 99 - Sayı 279

        Söz, çoğu zaman söylendiği ortamla değer kazanır. Bazen herkesin bildiği pek sıradan bir cümle, söyleyenin konumu dolayısıyla “hikmetli” olup çıkar. Bu türden “hikmet”lere siyasetçilerin nutuklarında sıkça rastlanır.

         

        Derler ki siyaset, çok söz söyleyip hiçbir şey söylememektir.

         

        “Vatandaşın geçim seviyesi yükseltilmelidir.”

         

        “Bütçe, risklere karşı tedbirli olmalıdır.”

         

        “Herkese aş, herkese iş! Vatandaşın karnı tok, sırtı pek olmalıdır.”

         

        Dahasını yazmak için akıl da gerekmez fikir de…

         

        Bu tür “hikmet-füruşluk”lara Fransızcada “Vérité de la Palice (La Palis hakikati)” derlermiş. La Palice, aksini kimsenin söylemediği, herkesin bildiği “güneş aydınlatır, ısıtır; yağmur ıslatır, kar üşütür” türünden, kendince “bilimsel” nutuklar atan, yazılar yazan bir âdemmiş!

         

        Böylesi nutuklarda bir değer bulanlar, hipnotizmaya tutulmuş, bir nevi büyülenmiş ruhlardır. Gerçek değer, daima sorgulayan ruhlardadır.

         

        Madalyonun bir yüzü böyle olmakla birlikte ikinci yüzü de var. O ikinci yüz, ifadedeki kuvvet ve kudretin biraz da söyleyen ağızdan, onun hayat tecrübesinden kaynaklandığını gösterir. Bir insan düşünün ki yaşadığı toplumu dönüştürmek için, herkesin sus pus olduğu “nutk-ı padişahî”yi “emr-i İlâhi” diye kabul ettiği bir ortamda muhalif olmayı göze alabilmiş!... “Uydum imama” demenin kolaycılığını değil “fert” olmanın, “hür kişilik sahibi” olmanın mukadder meşakkatlerine göğüs germiş! Gün olmuş, hür düşünebilme kabiliyeti, onu, aynı yola baş koyduğu arkadaşlarından ayırmış. O arkadaşlarından bazısı ikbalin nerde olduğunu görmekte (görmek değil keşfetmekte) ustalaşmış! Bazılarının ellerinde daima ikbal pusulası var gibi… Pusula kendi milletine ihaneti mi işaret ediyor? İkbalperest o mıknatısın çekim gücünden kurtulamaz. Artık yaptığını mazur (“mazur” ne kelime, “haklı”) gösterecek bir yığın “La Palice hakikati” uydurur… Ama hür ruhlu insan, şahsı için açılan böylesi bir bencillik penceresinden ihanet planını görür ve direnir.

         

        Şerafettin Mağmumi, hür ruhlardandı. Ahmet Rıza, Girit isyanı karşısında, asileri “hak davacıları” olarak alkışlarken ona “hayır” demişti. Ahmet Rıza La Palice hakikati üretmekte mahirdir. Mademki istibdada karşı mücadele ediyorlardı, o halde Sultan II. Abdülhamit tahttayken isyan bayrağı çekenler “hak davacısı” idiler. Fransız ve İngiliz gizli servisleri şaşmaz bir pusula olarak bu istikameti işaret ediyordu.

         

        Bazı yol arkadaşları ise aynı pusulaya değilse de “Yıldız”ın istikametine yönelmişlerdi.

         

        Dr. Şerafettin Bey’e “mağmum” olarak, Mısır’a yönelmek düştü. Mücadelesine orada devam edecekti. Eminim o sıralar Galib’in

         

         

        Yine zevrâk-ı derûnum kırılıp kenâre düştü

        Dayanır mı şîşedir bu reh-i seng-sâre düştü

         

         

        mısralarını mırıldanıp duruyordu. Yani diyordu ki “pek çok defa olduğu gibi, gönül kayığım kırıldı, darmadağın oldu, sahile (kenara) vurdu. Nasıl kırılmasın, nasıl darmadağın olmasın? Dayanır mı buna gönül? Bu gönül ki bir cam şişeye benzer, taşlık bir yola düştü…”

         

        Şimdi düşünelim/tasavvur edelim.

         

        Her insan gibi Galib’in hayatında da gönül kırgınlıkları mutlaka olmuştur. O, bu beyitle hayatın her insana dayattığı bir hakikati dile getirenlere galip olarak bir söz abidesi dikti. Nice gönlü kırık, o abidenin önünde baş eğdi, gözyaşı döktü… Ama Şerafettin Mağmumi o abideyi hatırladıkça daha mağmum oldu. O beyit onun ağzında belki herkesinkinden daha yürek yakıcı biçimde alevlendi. Yaktı, kavurdu onu.

         

        O, bir şair değildi. Hatta neslinin mızmız hisleri şiir sayan anlayışı karşısında fenni meseleleri dile getiren metinleri şiirsellik bakımından daha anlamlı buluyordu. Yazılarına imza koyarken geleneğe uyarak hayatının aynası olacak bir kelime seçmişti: “Mağmumî” yani gamlı, kederli, hüzünlü…

         

        II. Meşrutiyet ilân edildikten sonra Kahire’den doğma büyüme memleketi İstanbul’a geldi. Fakat geldiği İstanbul, hayalindekinden çok farklıydı. Ahmet Rıza Meclis Başkanı olmuştu. İpin ucu onun elindeydi. Yine “zevrâk-ı derûn”u kırıldı, sahile vurdu. Yine “mağmum” olarak Kahire’ye döndü. Artık kendini tamamen bilime adadı. Öldüğünde cesedinin kadavra olarak bilimsel amaçla kullanılmasını vasiyet edecek kadar kendini tamamen bilime adadı. Perşembe günleri, bütün hastalarını ücretsiz muayene ediyordu. Onun nazarında artık en yüce ülkü “yaşatmak”tı. Ölmenin “teselli” olduğu noktada bile “yaşatmak” için yaşamak!... Buna her canlı organizmanın doğal tavrı olarak bakmak dahi o düşüncedeki yüceliği gölgeleyemez!

         

        Mağdurdu, mağmumdu fakat mağrurdu

         

        Bir gün uyudu, uyanamayıverdi.

         

        Esvabını soydular, çöpe attılar.

         

        Neşterini de çöpe attılar (Depoya bile kaldırmadılar.)

         

        Kendi gitti adı bile kalmadı hafızalarda yâdigâr.

         

        Yalnız,

         

        Arkadaşı Abdullah Cevdet’in bir kıt’ası kaldı. Bu kıt’ayı Abdullah Cevdet, onun mezar taşına hâkkedilmiş diye hayal kurarak yazdı. Bu kıt’a, dört mısra değil, ateşten dört damla kandı!...

         

         

        Beni bu toprağa attı bir şimşek

        Uçan kanatlarım yandı göklerde

        Yaşatmak gayreti yaşattı beni

        Ölmenin teselli olduğu yerde

         

         

        Bu mısralar herkesin ağzında, kendi hayat macerası için söyleyebileceği yani herkesin kendisine ait bir şeyler bulabileceği ifadelerdir. Fakat Mağmumî’nin ağzından, bir iç geçirmeyle döküldüğünü düşünürseniz, ciğerinizde alevden bir ok hissederseniz. Burada idealizmin kitabesini bulursunuz. Bu asla çok söz söyleyip hiçbir şey söylememek değildir. Burada La Palice hakikati türünden söz sarfiyatı yoktur.

         

        Bu artık hakikî şiirdir, saf şiirdir.

         

24 Ağ. 2010 Ankara

 


Türk Yurdu Kasım 2010
Türk Yurdu Kasım 2010
Kasım 2010 - Yıl 99 - Sayı 279

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele