Necmettin Hacıeminoğlu’nun Divan Şiiri Sevdası: Fuzûlî

Kasım 2010 - Yıl 99 - Sayı 279

                    Aslen Darendeli (Malatya) olan Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu, “dindar, millî gelenek ve göreneklerine bağlı muhafazakâr bir ailenin çocuğudur. Hacıeminoğlu’nun yetişmesinde ve şahsiyetinin oluşmasında ilk büyük pay özellikle ağabeyi Nihat Bey’e aittir. Nihat Bey edebiyata, bilhassa şiire büyük ilgi duyan ve kendisi de bizzat şiir yazan bir kişidir.”[1] Şahsiyetinin oluşmasındaki ikinci büyük pay ise “onu geleceğe hazırlayan belki de tesir itibariyle en önemli”[2] ilk hocası Şevket Kutkan Bey’dir. Şevket Kutkan, Hacıeminoğlu’nun Adana Erkek Lisesi’ndeki edebiyat öğretmenidir ve “ona hem millî heyecanı aşılamış hem de onun Türkoloji’ye yönelmesini sağlamıştır.”[3]

         

                    1954 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne ve Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’na kaydolan Hacıeminoğlu, buralarda sahasında birer otorite kabul edilen Reşit Rahmeti Arat, Ahmet Caferoğlu, Faruk Kadri Timurtaş, Muharrem Ergin, Ahmet Hamdi Tanpınar, Mehmet Kaplan, Ömer Faruk Akün gibi hocalardan dersler almıştır. Ayrıca Yahya Kemal, Nihat Sami, Abdülhak Şinasi Hisar, Hamdullah Suphi, Peyami Safa, Zeki Velidi gibi birçok hocanın konferanslarına ve sohbetlerine katılmıştır.

         

                    1960 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü “Türk Dili Kürsüsü”nde asistan olan Necmettin Hacıeminoğlu, “Kutb’un Hüsrev ü Şirin’i ve Dil Hususiyetleri” adlı teziyle 1963’te doktorasını tamamlamıştır. 1963-1965 yılları arasında 66. Tümen’de levazım subayı olarak askerliğini yapmıştır. 1969 yılında üniversite tarafından Fransa’ya gönderilmiş ve bir yıl Paris’te kalmıştır. Fransa’da hem Fransızcasını ilerletmiş hem de mesleki çalışmalarda bulunmuştur. Fransa dönüşünde doçentlik için müracaat etmiş ve “Türk Dilinde Edatlar” adlı teziyle 1970 yılında doçentlik payesini almıştır.”[4] Profesörlük payesini ise sırf siyasi sebeplerden dolayı gecikmeli bir şekilde ancak 1985’te alabilmiştir.

         

         Hayatı boyunca gönlünü Türk dili ve milliyetçiliğine adamış olan Hacıeminoğlu’nun bir dil profesörü olmasına rağmen edebiyata karşı da hiçbir zaman ilgisiz kalmadığı görülmektedir. Türk edebiyatı hakkında görüşlerini dile getirdiği çeşitli makaleleri[5], Fuzûlî[6] üzerine bir incelemesi ve on üç hikâyeden oluşan Yeni Bir Dünya[7]adlı bir hikâye kitabı yazmış olması onun edebiyata da uzak olmadığını göstermektedir.

         

                    Necmettin Hacıeminoğlu’nun Türk kültürüne verdiği yüksek değer ve dünya görüşünün yanı sıra ayrıca bir “his ve gönül adamı”[8] olması onun özellikle eski Türk edebiyatına ilgisini hep canlı tutmuştur. Biz de bu yazımızda onun eski Türk edebiyatına duyduğu ilgiyi aktarabilmek için temelde Fuzûlî adlı eserini tanıtmakla beraber, Yeni Bir Dünya adlı hikâye kitabında da yer yer Fuzûlî ve Şeyh Galip gibi divan şairlerinden verdiği beyitler üzerinde bir değerlendirme yapmaya çalışacağız.

         

                    Hacıeminoğlu, Fuzûlî[9] adlı eserini “on asırlık İslâmî Türk edebiyatının Ali Şir Nevâyî ile birlikte, en büyük şairi olarak saydığı Fuzûlî’nin hayatı, edebî şahsiyeti ve eserleri hakkında toplu bilgiler vermek amacıyla hazırlamıştır. Eser, Hacıeminoğlu’nun kısaca hayatı ve eserleri hakkında bilgi verilerek başlar, “İçindekiler” (s. 5) ve “Ön Söz”le (s.7-8) devam eder. Hacıeminoğlu, “Hayatı, Şahsiyeti ve Eserleri” kısmında (s. 9-27) Fuzûlî’nin hayatı, edebî şahsiyeti, dili ve üslûbu hakkında bilgi vermekle kalmaz, bu bölümlerde Fuzûlî hakkında kendi görüşlerini de dile getirir. Eserin 21 ve 27. sayfaları arasında Fuzulî’nin “Manzum ve Mensur Eserleri”ni ayrı ayrı başlıklar altında ele alır. Hacıeminoğlu, kitabın ikinci kısmı diyebileceğimiz “Eserlerinden Seçmeler”e geçmeden önce bir de Fuzûlî’nin “Şöhreti ve Tesirleri” (s. 28-29) başlığı altında onun ne kadar şöhretli bir şair olduğunu ifade etmeye çalışır. Kitabın “Eserlerinden Seçmeler” (31-209) bölümünde ise sırasıyla; Fuzûlî’nin Türkçe divanından seçilmiş gazellere (s. 33-133), kasidelere (s. 137-144), müseddes (s. 147-150), murabba (s. 151-154) ve rubailere (s. 157-161), Leylâ ve Mecnûn ‘mesnevisinin’ özetine ve bazı beyitlerine (s. 165-180), Sâkinâme’ye (s.183-188), Hadîkatü’s-Süedâ’dan seçilmiş bir bölüme (s. 191-209) yer verilir. Kitap, konu ile ilgili “Okunacak Eserler” (s.211) bölümüyle sona erer.

         

         Hacıeminoğlu, “Ön Söz”de, bizden başka bütün milletlerin kendi kültür ve edebiyatlarını bildiklerini, bizim ise yarım asır önce ölmüş fikir ve sanat adamlarımızı bile tanımadığımızı ifade eder. Herhangi bir batılı sanatkârın eserlerinin tam bir bütün hâlinde, yeni nesillerin faydalanacağı şekilde yayınlanmasına rağmen bizde tek bir sanatkârın bile eserlerinin külliyat halinde yayınlanmamasına olan tepkisini dile getirir. Bu sanatkârlardan biri de kuşkusuz “herkesin en büyük Türk şairi” olarak tanıdığı Fuzûlî’dir. Yazara göre, pek çok kişi Fuzûlî’nin okul kitaplarındaki üç dört gazeli dışındaki eserlerini okumamış, hatta bu eserlerin adlarını bile duymamıştır. Hacıeminoğlu, yukarıda daha önce de bahsettiğimiz üzere Toker Yayınevi’nin 100 Büyük Türk Şairi ve Edibini tanıtıcı kitap neşretme girişimiyle “dâhi sanatkâr” Fuzûlî’yi bütün cepheleri ve eserleriyle yeni nesillere tanıtmak istemiştir. Yazar, şairin şahsiyetini belirten en mühim eserlerinden yeteri kadar örnek seçmeye gayret ettiğini belirtir. Ayrıca kitabın yazılmasındaki amacın, Fuzûlî hakkında yeni ve orijinal bir araştırma ortaya koymak değil, “büyük şairi” bütün yönleriyle tanıtan örneklerle, şairin başkalarının kalemiyle dolaylı yoldan öğrenilmesi yerine kendi eserlerinden bizzat tanınması olduğunu ifade eder. “Ön Söz”ün sonunda kitabın ihtisas erbabına değil, lise seviyesindeki okuyucuya göre hazırlandığı, bu sebeple seçilen örneklerin hiçbir yorum ve açıklamaya girilmeden, kısaca bugünkü nesir diline çevrildiğini söyler.

         

                    Hacıeminoğlu, kitabın “Hayatı, Şahsiyeti ve Eserleri” bölümünün ilk kısmı olan “Hayatı”nda, özellikle Ebuzziya Tevfik ve Fuad Köprülü’nün görüşlerine de yer vererek Fuzûlî’nin doğum yılı, yeri, mensubu bulunduğu aşireti, kimler tarafından himaye edildiği, Hayâlî Bey ve Taşlıcalı Yahya ile tanışıp dost olması, daha sonra ölümü ve ölüm yeri hakkında kısaca bilgi verir. “Edebî Şahsiyeti” kısmında Fuzûlî’yi “çağların ötesinden ses veren şairlerin ön sırasında” görür. Şairin, eşsiz bir şiir kabiliyeti ile doğmuş olmakla beraber, ilim, kültür ve hayat tecrübesi ile beslendiğini söyler. Ayrıca Fuzûlî’nin yetiştiği muhit ile şairliği arasında güçlü bir ilgi olduğunu ifade eder. Daha sonra kısaca Fuzûlî’nin kazandığı ilimlerden bahseder ve özellikle “tasavvuf felsefesine olan bağlılığı” üzerinde durur. Hacıeminoğlu, Fuzûlî’nin tasavvufa bağlılığını ve mahlas seçiminde bile tasavvufî düşüncenin etkisi olduğunu şu sözlerle dile getirir:

         

                    “Ruhunda büyük fırtınalar kopan şairin coşkun ilhamı, ancak, tasavvuf gibi derin ve geniş fikir okyanuslarında yer bulabilirdi. Bedenî ve ruhî ıstıraplarını ancak vahdet-i vücut inanışı içinde dindirebilirdi. Yalnız şiirde değil, ilim ve fikir sahasında da zirve olduğu hâlde, Fuzûlî  (lüzumsuz, manasız, boş) sıfatını mahlas alması, şaire tasavvuf inancının kazandırdığı engin gönüllüğün bir işaretidir” (s. 14).

         

         Hacıeminoğlu, Fuzûlî’nin aşağı yukarı bütün şiirlerinin esasını tasavvuf felsefesinin oluşturduğunu söylemekle beraber önemli bir noktaya da dikkat çeker: “Fuzûlî’nin şiirlerini herhangi bir mutasavvıf şairin sofiyane manzumeleri ile karıştırmamak lazımdır. Fuzûlî, tasavvuf anlayışının propagandasını yapan bir şair değildir. Bu gaye ile şiir söylememiştir. Onu diğer tasavvuf ve tekke şairlerinden ayıran en mühim hususiyetlerden biri de budur” (s. 15). Hacıeminoğlu, Fuzûlî’nin şiirlerini çağdaşı Nesimi’nin şiirleri ile karşılaştırır ve Nesimî’nin şiirlerinde doğrudan doğruya bir tasavvuf propagandası mevcutken, Fuzûlî’nin eserlerinde tıpkı portakalın bünyesindeki vitamin ve şekerin erimesi gibi tasavvuf felsefesinin tamamıyla erimiş hâlde bulunduğunu söyler. Hacıeminoğlu’na göre, şair duygu ve inanışlarını o kadar ustalıkla işlemiştir ki, şiirleri kuru bir nasihat yahut vaaz durumuna hiçbir zaman düşmemiştir.

         

         Hacıeminoğlu, Fuzûlî’nin edebî şahsiyeti hakkında bilgi verirken onun özellikle hangi şairlerin tesiri altında olduğuna da yer verir. Bu konuda Fuad Köprülü ve Ali Nihat Tarlan’ın görüşlerinden bahseder ve neticede Tarlan’ın görüşünü daha uygun bularak şair üzerinde en büyük etkinin Çağatay şairi Ali Şir Nevâyî’ye ait olduğu yönündeki kanaatini bildirir. Bu kısmın sonunda şairin eserleri hakkındaki görüşlerini kısaca belirtirken onun gazellerinde son derece samimi, rahat ve sade; kasidelerinde ise daha şekilci kaldığını, ona asırların ötesinden ses verdirip gönülleri fethettirenin, gazelleri olduğunu vurgular.

         

                    Hacıeminoğlu, kitabın “Dil ve Üslûbu” kısmında “Dili mükemmel, üslûbu sağlam olmayan hiçbir sanatkâr, eserlerinin muhtevası ne kadar zengin, duyguları ne kadar ince ve fikirleri ne kadar orijinal olursa olsun, nesillere ve asırlara hükmedemez, hudutları aşamaz. Eğer bir şair, bir yazar bize asırların ötesinden ve uzak diyarlardan seslenebiliyorsa, bu, onun Türkçeyi çok ustalıkla kullandığının en büyük delilidir. İşte Fuzûlî de bu ustalardan, bu dil mimarlarından biridir” der (s. 16-17).

         

        Hacıeminoğlu, şairin Oğuz Türkçesinin bir kolu olan Âzeri şivesiyle yazdığını ve dilinin şimdiki yazı dilimizle çok basit değişiklikler dışında hiçbir farkının olmadığını çeşitli kelime örnekleriyle göstermeye çalışır. Ayrıca şairin ifadeyi kuvvetlendirmek için kullandığı “tekrar”lardan ve konuşma diline ait deyimlerden, örnekler vererek bahseder. Hacıeminoğlu’na göre, Fuzûlî, gününün ölçülerine göre oldukça sade yazmış, özellikle divanı ve Leyla ve Mecnûn mesnevisinde hiçbir suni ifadeye yer vermemiştir. Kullandığı mübalağalı ifadeler ise dil malzemesi ve üslûbuna değil; duygunun derecesi ve muhtevasına aittir.

         

                    Hacıeminoğlu, Fuzûlî’nin eserlerinden bahsederken onun velûd bir şair olduğunu dile getirir ve her bir eseri hakkında kısaca bilgi verir.

         

        Hacıeminoğlu, kitabın “Şöhreti ve Tesirleri” kısmında Fuzûlî’nin yalnız Osmanlı edebiyatının değil, bütün Türk edebiyatının “en şöhretli şairi” olarak bilindiğini söyler. Bu konuda yine Fuad Köprülü’nün görüşlerine de yer veren yazar, Irak’ın Osmanlı hâkimiyetine girmesinden sonra Fuzûlî’nin Ali Şir Nevâyî ve Nesimî’ye nispetle daha geniş sahalarda yayılmak imkânına ulaştığını ifade eder. Ayrıca Fuzûlî’nin eserleri üzerine kimlerin nazire yazdığından, halk şairlerinden Gevherî, Âşık Ömer ve Dertli’nin şiirlerindeki Fuzûlî tesirinden ve mevlit nüshalarında Fuzûlî’nin bazı şiirlerine rastlanıldığından bahseder. Son olarak Fuzûlî’nin birçok şiirinin klasik Türk musikisi bestekârları tarafından bestelenmiş olduğunu söyleyerek kitabın ana kısmını oluşturan “Eserlerinden Seçmeler” bölümüne geçer.

         

        Bu bölümde ilk olarak, Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan’ın 1950’de yayınladığı Fuzûlî Divanı’ndaki 294 gazel arasından seçilen 50 gazele yer verir. Hacıeminoğlu, seçmiş olduğu gazellere geçmeden önce bütün gazelleri beyit beyit, bugünkü yazı diline göre nesre çevirdiğini, ancak bunun sadece şiirlerin kelime kelime anlaşılmasını sağlamak için yapıldığını, hiçbir şiirin nesre çevrilmemesi gerektiğini, onun şiirlerinin sayfalarla açıklanmaya layık olduğunu belirtir. Nesir cümlelerinin beyitlerin hemen altında verilmiş olması ise okuyucuya kolaylık sağlamaktadır. Ayrıca gazellerden seçmeler kısmında dikkati çeken bir diğer nokta, aşağıdaki örneklerde görüldüğü gibi gazellerin başına içeriğe uygun birer başlık konmasıdır.

         

         

        AŞK DERDİ

        Derd-i ışkum def’ine zahmet çeker dâ’im tabîb

        Şükr kim olmuş ana zahmet mana râhat nasîb (s. 44)

        ….

         

        CÂN İLE CÂNÂN

        Cânı kim cânânı içün sevse cânânın sever

        Cânı içün kim ki cânânın sever cânın sever (s. 64)

        ….

         

         

        Kitabın geri kalan kısımlarında biri “Su” redifli olmak üzere 2 kasideye, yine Tarlan’ın hazırlamış olduğu divandan seçilmiş yedi bendlik 1 müseddese, 2 murabbaya, 12 rubaiye, Leylâ ve Mecnûn mesnevisinden alınmış bölümlere, Sâkinâme’den; “Birinci Kadehin Keyfiyeti, Ney ile Münazara, Kanunla Münazara, Mutriple Münazara” bölümlerine ve son olarak Hadîkatü’s-Süedâ’dan “Peygamberler Efendisi Hz. Muhammed’in Ölümü” bölümüne yer verilmiştir. Kaside ve murabba bölümlerinde beyitlerin altına nesir cümleleri eklenmemiş, ancak en sonuna kelimelerin anlamları tek tek verilmiştir.

         

        Hacıeminoğlu, Fuzûlî kitabında şairin edebî şahsiyeti hakkında bilgi verirken “Onun gazellerinde ifade ettiği aşkın dünyevî mi yoksa ilahî mi olduğu münakaşadan uzaktır. Mutlak aşk denilen ilahî aşkın Fuzûlî’yi yakıp tutuşturduğu açıktır. Ama bu mutlak aşk duygusu ile maddi aşk arasında bir köprü kurmak da mümkündür. Şair, mahir ifade ile bunu bilhassa yapmıştır” der (s. 15-16). Hacıeminoğlu’nun gerek Fuzûlî kitabına seçtiği gazeller gerekse biraz sonra değineceğimiz Yeni Bir Dünya adlı hikâye kitabının bazı hikâyelerinde, kullandığı beyitler onun, kendi ruhundaki aşk duygusunu, Fuzûlî’de coşkun bir şekilde bulduğunu göstermektedir.

         

        Fuzûlî’nin şiirlerinde dikkati çeken bir diğer özellik de şairin kanaatkârlık vasfıdır. Hacıeminoğlu’nun Yeni Bir Dünya’daki birçok hikâyede ele aldığı “Türk töresince” kanaatkâr olma fikri, Fuzûlî’nin kanaatkâr olunması gerektiği yönündeki şiirlerini seçmesinde bizce etkili olmuştur. Bu noktalardan hareketle Hacıeminoğlu’nun kitabına seçtiği gazellerden birkaç beyit vermek istiyoruz.

         

         

        AŞKTAN BAŞKASI YALAN

        …

        Ey Fuzûlî her amel kılsan hatâdur gayr-ı ışk

        Budurur men bildüğüm vallâhu a‘lem bissavab

        Ey Fuzûlî, ne yapsan, aşktan başkası hatadır.

        Benim bildiğim şudur ki, “en doğrusunu Allah bilir” (s. 43).

         

         

        KARANLIK GECE

                    …

        Giriftâr-ı gam-ı ışk olalı âzâde-i dehrem

        Gam-ı ışka meni bundan beter yâ Rab giriftâr et

        Aşkın gamına tutulduğumdan beri dünyadan kurtuldum.

        Ya Rabbi, beni aşk derdine daha fazla düşür (s. 49).

        …

         

         

         

        ÂŞIKLARIN CENNETİ

        …

        Işk derdinden olur âşık mizâcı müstakîm

        Âşıkun derdine dermân etseler bîmâr olur

        Âşıkın ruhu aşk derdi ile rahata erer.

        Âşıkın derdine çare bulurlarsa, âşık hasta olur (s. 66).

        …

         

         

        AŞK DERDİ

        …

        Işk derdiyle hoşam el çek ilâcumdan tabîb

        Kılma dermân kim helâküm zehri dermânundadur

        Aşk derdinden memnunum. Ey doktor bana ilâç bulmaktan

        vazgeç. Derman bulma, zira beni öldürecek olan zehir o dermandadır (s. 76).

        …

         

         

        ÂŞIK-I SÂDIK

         

        Mende Mecnûndan füzûn âşıklık istidâdı var

        Âşık-ı sâdık menem Mecnûn’un ancak adı var

        Âşık olma kabiliyeti bende Mecnûn’dan daha fazladır.

        Asıl sadık âşık benim, Mecnûn’un sadece adı çıkmıştır (s. 80).

        …

         

         

        AŞK TUFANI

         

        Görüp mühlik menüm çevremde bahr-ı ışk tuğyânın

        Kaçup bir dağa çıhdı Kûh-ken kurtarmağa cânın

        Ferhad benim etrafımdaki aşk tufanını görünce,

        korkup, canını kurtarmak için dağa çıktı (s. 132).

        …

         

         

        DÜNYA NİMETİ

        …

        Fakr mülkün dut ger istiğnâda istersen kemâl

        Saltanatdan geç kim ol vâdîde çohdur ihtiyâc

        Eğer zenginlikte en yüksek noktaya ulaşmak istiyorsan

        fakirlik ülkesini tut. Sultanlıktan vazgeç, zira o sahada

        insanın daha çok şeye ihtiyacı vardır (s. 50).

         

         

        Çekme taht ü tâc kaydın bî-ser ü pâlık gözet

        Kim ayağa benddür taht ü belâdur başa tâc

        Taht ve tac derdini çekme, başı ve ayağı serbest olmayı

        tercih et. Zira, taht ayak bağıdır, tac da baş belâsıdır (s. 50).

        …

         

         

        BEKLERİZ

        …

        Cîfe-i dünyâ degül kerkes kimi matlûbumuz

        Bir bölük ankâlaruz Kâf-ı kanâat beklerüz

        Arzumuz, akbaba kuşununki gibi dünyanın leşini yemek

        değildir. Biz sadece bir bölük Zümrüdüanka kuşuyuz.

        Kanaatkârlığın Kaf Dağında sabır ve tevekkülle bekleriz (s. 84).

        …

         

         

        KANAAT MÜLKÜNÜN SULTANI

        …

        Ey Fuzûlî men kanâat mülkünün sultânıyam

        Saltanat esbâbı egnümde palâs-ı fakr bes

        Ey Fuzûlî, ben kanaat mülkünün sultanıyım. Omzumdaki

        fakirlik elbisesi bana saltanat elbisesi olarak yeter (s. 87).

         

         

        Necmettin Hacıeminoğlu’nun Yeni Bir Dünya adlı eseri ise yazarın, “şahsi tecrübelerinden yola çıkarak kaleme aldığı ve kendi duygu dünyasını, gönül adamlığını ortaya koyduğu hikâye-deneme türünde bir eserdir.”[10] Biz yazımızın amacına uygun olarak bu hikâyeleri yine eski Türk edebiyatı unsurlarına yer vermeleri açısından değerlendireceğiz.

         

        Yeni  Bir Dünya kitabında ilk olarak “Yağmur, Mevsimler ve Sen” hikâyesinde Fuzûlî’nin mukattaatından alınmış bir beyit dikkati çekmektedir. Hikâyenin konusu özlemdir. Sevgilisinden çok çok uzaklarda, günün kararmaya başladığı saatlerde ve yağmurlu bir havada pencereden dışarıyı seyreden yazarla özdeş hikâye kahramanı geçmiş yaşantısını düşünür; “bulunduğu yerden, bu hayattan, insanlardan kaçmak, Ahmet Haşim’in “Yollar”ından geçip, onun: “O Belde”sine gitmek ve “Firâz-ı zirve-i Sinâ-yı kahra” yükselerek, oradan düşmek, ölmek arzusunu” hisseder. Bu psikolojik hâlin etkisiyle: “sanki:

         

         

        Gelin ey ehl-i hakikat kaçalım dünyâdan

        Gayri yerler görelim, özge safâlar sürelim

         

         

        diyen Fuzûlî olur” (s. 14).

         

                    Hacıeminoğlu’nun “Her Şey Yerli Yerinde” adlı hikâyesinde de Şeyh Galip ve Divanî Mehmet Çelebi’den birer mısra-ı bercesteye yer verdiği görülür. Ayrıca Şeyh Galip’in Tardiyye’sinden de bir bölüm alıntılanmıştır. Hikâyenin kahramanı, sevgilisiyle mazide yaşadıklarını hayal eder, o günleri yeniden yaşamak ister ve şöyle der: “… Ben şimdi sıcak odamda sıcak çayımı yudumlarken, Şeyh Galip’i okur, Dede’yi, Mozart’ı dinlerken, yağmur sesi duyunca yine o eski günlere dönmek istiyorum. Kavgalı, mücadeleli, fırtınalı günlere. Sancılı, uykusuz gecelere. Her gün,

         

         

                                Su uyur, düşmen uyur, haste-i hicrân uyumaz!

         

                                Gönüldendir şikâyet kimseden feryâdımız yoktur!

         

                                El’ân bir ihtimâl kaldı;

                                İnsâfın o yerde nâmı yok mu?

         

         

        mısralarını defalarca tekrar ettiğim ruh dünyasına…” (s.25-26)

         

                    Şeyh Galip’in bir mısra-ı bercestesi de “Aşksız Olmuyor” hikâyesinde karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca bu hikâyede Yenişehirli Avni’den de bir mısra-ı bercesteye yer verilmiştir. Bu hikâyede kahramanın eğlenmek üzere gittiği bir mekânda, karşısına çıkan orta malı bir kadınla aralarında geçen konuşmadan ve kahramanın o anki duygularından bahsedilmektedir. Hikâyenin kahramanı, “…Öyle ise bazı duygularım yalnız sevgilimle bana kalmalı. Ben:

         

         

                                Var mı hâcet söyleyim ey gültenim,

                                Ben kulunum, sen efendimsin benim.

         

        Efendimsin, cihânda îtibârım varsa sendendir.

         

                                Biz âleme bir yâr için âh etmeye geldik.

         

         

        mısralarını ancak sevgilimin gözlerine bakarak okumalıyım” der (s. 52).

         

                    Necmettin Hacıeminoğlu, bir insanın iç burkuntularını aktarmaya çalıştığı “Ahiret Öyle Yakın” adlı hikâyesinde de hasta olan ve ölüm korkusu yaşayan hikâye kahramanının, hastaneye giderken otomobil içerisindeki ruh hâlinden bahisle Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın meşhur Tefvizname’sinden bir kısım verir. Kahraman, endişeli bir hâlde, otomobil içinde hastaneye giderken Valide Camii’nin “ince” minarelerini görür ve içine birden bir ferahlık, bir iyimserlik gelir. Tanrı’yı gönülden çıkarmaması, varlığını iman ve tevekkülle yalnız onun himayesine bırakması gerektiğini düşünür ve şunları söyler:

         

                    “Otomobil Cerrah Paşa yoluna saparken, birkaç dakika önceki bunaltıdan tamamen kurtulmuştum. Uzun müddet inmeyecekmişim gibi, kanepeye rahatça yaslanarak mırıldandım:

                               

         

        Hiç ummadığın yerde

                                Nâgâh açılır perde,

                                Dermân erişir derde,

                                Mevlâ görelim neyler,

                                Neylerse güzel eyler” (s. 33)

         

         

                    Son olarak Hacıeminoğlu’nun “Denizlerden Esen” adlı hikâyesinde Bağdatlı Ruhî’nin terkib-i bendinden alıntı yaptığı görülmektedir. Hikâyeye göre doktorasını tamamlayıp üniversite tarafından Paris’e gönderilen asistan Ahmet’in, sevdiği hanıma duyduğu özlemi ve aynı zamanda vatan hasretini dile getirdiği bölümde hikâyenin kahramanı, “Türklerin en lirik şiirlerini, en yanık türkülerini “gurbet” üzerine söylediklerini” belirtir ve Ruhî’den bir örnek verir:

         

         

                                Devreylemedik yer komadık bir nice yıldır

                                Uyduk dil-i dîvâneye, dil uydu hevâya.

                                Olduk nereye vardık ise aşka giriftâr,

                                Alındı gönül bir sanem-i mâh-likâya (s. 86)

         

         

        Bu anlatımlardan sonra sonuç olarak diyebiliriz ki, Hacıeminoğlu’nun, fikirlerini savunurken kullandığı lirik üslûp, Fuzûlî’nin şiirlerindeki üslûpla paralellik arz etmektedir. İkinci ve en önemli ortak nokta ise aşk duygusunun yoğunluğudur. Her iki eserde bulunan beyitlerin tesadüfi seçilmediği, özellikle Fuzûlî’de şairi her yönüyle tanıtma amacının yanı sıra Hacıeminoğlu’nun ince ruhlu yapısına da uygun düşen beyitleri alıntıladığı görülmektedir. Necmettin Hacıeminoğlu’nun gerek Fuzûlî adlı incelemeyi hazırlaması gerekse Yeni Bir Dünya adlı hikâye kitabında divan şairlerinden örneklere yer vermesi onun eski Türk edebiyatından hiçbir zaman uzak kalmadığını göstermektedir.

         

         

         


        


        

         

        [1] Mustafa Özkan, (1998): “Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu Hayatı ve Eserleri”, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, İÜ Basımevi ve Film Merkezi, C. XXVIII,  İstanbul: s. 36.


        

        [2]Yüksel Topaloğlu, (1996): Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu Hayatı- Eserleri- Edebî ve İlmî Şahsiyeti ve “Yeni Bir Dünya” İsimli Hikâye Kitabının Tahlili, Trakya Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, lisans tezi, Edirne: s. 10.; (Temmuz 1998): “Vefatının İkinci Yılında Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu”, Türk Kültürü, S. 423, Ankara: s. 1-8.


        

        [3] Özkan, 1998: 37.


        

        [4] Özkan, 1998: 34.


        

        [5] Bkz. msl. Necmettin Hacıeminoğlu, (Ekim 1967): “Edebiyatımızın Taş Yığınları”, Hisar, S. 46, İstanbul: s. 14-15; (Kasım 1981): “Edeb ve Edebiyat”, Türk Edebiyatı, S. 97, İstanbul: s. 7; (Mart 1982): “Edebiyattan Tefekküre”, Türk Edebiyatı, S. 101, İstanbul: s.26-27; (Temmuz 1982): “Edebiyatta İdeoloji”, Türk Edebiyatı, S. 105, İstanbul: s. 27-28; (Ocak 1984): “Türk Edebiyatının Bütünlüğü”, Türk Edebiyatı, S. 123, İstanbul: s. 35-36.


        

        [6] Necmettin Hacıeminoğlu, (2008): Fuzûlî, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, yayın nu: 76, İstanbul.


        

        [7] Necmettin Hacıeminoğlu, (2004): Yeni Bir Dünya, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul.


        

        [8] Topaloğlu, 1996: 50


        

        [9] Eser, Hacıeminoğlu’nun ön sözünde verdiği bilgilere göre ilk olarak Toker Yayınevi’nin 1973 yılında 100 Büyük Türk Şairi ve Edibi hakkında birer tanıtıcı kitap neşretmeye karar vermesi üzerine yazılmıştır. Bizim yazımıza kaynak olarak aldığımız kitap ise 2008 yılında Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları’ndan çıkmış olan baskıdır. Bu baskıya göre kitap 211 sayfadan oluşmaktadır.


        

        [10] Özkan, 1998: 43. Bu eser on üç hikâyeden oluşmaktadır. Hikâyelerin adları sırasıyla; “Hep Seni Düşünüyorum”, “Yağmur, Mevsimler ve Sen”, “O İhtiyar”, “Her Şey Yerli Yerinde”, “Aşksız Olmuyor”, “Yeni Bir Dünya”, “Semen’in Kitaplığı”, “Gülçehre”, “Ahiret Öyle Yakın”, “Uzaktan Uzağa”, “Kapıldım Gidiyorum”, “Denizlerden Esen” ve “Sefir Bey” şeklindedir. Hikâyeler hakkında daha geniş bilgi için Bkz. Topaloğlu, 1996.

          


Türk Yurdu Kasım 2010
Türk Yurdu Kasım 2010
Kasım 2010 - Yıl 99 - Sayı 279

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele