Bu Toprağın Sevdâlısı Olmak

Ekim 2010 - Yıl 99 - Sayı 278

                    Bir ülkenin bir şehri, kasabası veya köyünde doğup büyümek, o ülkenin vatandaşı veya o şehrin hemşerisi olmaya yeter mi? Yeter gibi görünür ama yetmez.

         

                    “ - Ben Türk vatandaşıyım! ” diyebilmek için doğduğun, üzerinde büyüdüğün toprağa canı gönülden bağlılık duyman, dört elle sarılman, yeri geldiğinde canını vererek koruman, kısacası bir zamanlar sadece kuru toprak iken kanınla sulayıp vatan yaptığın o toprağı karşılık beklemeden, yürekten sevmen gerek.

         

                    “-Van’da, göl kıyısındaki Ahlat ilçesine bağlı bir köyde veya Malatya’da, Balıkesir’de, Erzurum’da, Bitlis’te, Bilecik’te, İstanbul’da, Çanakkale’de, Edirne’de, Türkiye Cumhuriyeti’nin her hangi bir ilinde, ilçesinde, köyünde doğdum, büyüdüm; o şehrin, beldenin hemşerisiyim, köylüsüyüm ben ...” diyebilmek için de, üstünde doğduğun o mübarek ‘toprak’la ilişkin kopmamalı.

         

                    Doğduğun, büyüdüğün yerle aranda mutlaka bir gönül bağı olmalı; hem de hiçbir gücün koparamayacağı kadar güçlü bir gönül bağı.

                   

                    Bunun, niçin önemli ve neden gerekli olduğunu sorabilirsiniz.

         

         

                    Millî duygular, insanların vatan sevgisi, ülkesine sahip çıkma düşüncesi, doğup büyüdükleri topraklara kol kanat germe, onları yeşertme, üstünde doğup büyüyen bütün insanları koruma, kollama, kurulan devleti kalkındırma, topyekûn millet ve memleketine güç katma, yüceltme azim ve kararlılığı buna bağlıdır da ondan...

         

                    Büyük şehirlerde doğmuş, yüksekokullarında okumuş, hatta üstüne bir de yabancı ülkelerin üniversitelerinde ikinci bir yüksek öğrenim görme, doktora yapma imkânını bulmuş, ilerleyen yıllarda sanat ve siyasette isim yapmış ve ‘önder’ olarak öne çıkmış, bilim adamı sıfatıyla ilmine ilim katmış biri de olabilirsiniz. Daha öte adınız, memleketin en önde gelen ticaret ve sanayi erbabı arasında duyulmuş, çok zengin biri de olabilir. Yazar-çizer olarak isminiz dünyanın dört bir yanında söylenebilir, hatta Nobel ödülü ‘kazananlar’ listesine bile girebilir(!), adı bilinen ünlü kişi veya sözün gelişi bir sanatkâr, kürsü sahibi bir profesör, milletvekili, bakan, başbakan, devletin üst görevlisi, hatta diyelim cumhurbaşkanı da olabilirsiniz.

         

        Bunların hepsi mümkün. ‘Vatan ve millete olan yakınlık, yurt ve bayrak sevgisi’ bunlarla ölçülmez ama.

         

         

         

                    Unutmamak Bir Meziyettir

         

                    Tanıdığımız insanlar arasında, gençlikte veya olgunluk çağında, çeşitli sebep ve vesilelerle karşımıza çıkan öyle kişiler vardır ki, bunları unutamayız. Unutulmama sebebi, ne çıkar ilişkisi, ne şu, ne budur. O insanların memleketlerine duydukları yakınlığı aşan sevda, gösterdikleri ilgi, gönül dolusu saygı, sevgi, kendilerini doğdukları toprakla, o topraklarda yaşayan insanlarla bütünleştirmeleridir. Sevilen, övülen, takdir ve taklit edilen seçkin insanlardır bu insanlar. Sayıları azdır ama...

         

                    Doğduğu memleketi, yurt edindiği topraklarda birlikte yaşadığı insanları unutan, kendi yükseldiği için, hemşerilerini hakir gören, küçümseyen, dışlayan, rahatı ve huzurundan başka bir şey düşünmeyen ve bu yolda başka ülkelerde yaşamayı bile düşünebilen, uygun şartlar bulunca kabul eden, soydaşlarına değil sadece, kendi soyundan gelmeyenlere dahi insanca yaşama hakkı tanımayan kişi, bir ‘şahsiyet’ fukarasıdır. Bu arada, belli şartlar sebebiyle yabancı ülkelerde çalışmak, iş tutmak mecburiyetinde kalanlara sözümüz yok. Ama bir şartla, vatanlarından, milletlerinden, din ve dillerinden kopmadıkları sürece...

         

                     İnsanlar gibi şehirler, değişik yurt köşeleri, köyler ve kasabalar da vardır. Görünce sizi şaşkına çevirir! Çoğunuzu ürperten kavruk kurak, toprağı susuzluktan şahrem şahrem yarılmış bozkırlar, bazen göz alan heybetli görünüşleri ile dağlar, kenarlarında yemyeşil ağaçlar yükselen ve kıvrım kıvrım akan nehirleri, çayları ve denizlerinde, göllerinde, göletlerinde çeşit çeşit balıklar, uçsuz bucaksız ovalar, bahçeler, bağlar, geçtiğiniz yolun kenarında yaşı yüzyılları aşan boy boy çınar ağaçları vardır.

         

                    Toprak kokusunu bilir misiniz? Toprak, hele hele yağan yağmurdan sonra başka kokar, otu başkadır, çiçeği başka biter, kokusu ve rengi başka başkadır her birinin. İnsanın doğduğu memleketin havası, kokusu bile başkadır. O topraklarda doğmuş büyümüş, anasından süt emer gibi suyunu içmiş, havasını soluyup koklamışsanız...

         

         

                    Bir Hatıra

         

                    Varsın aynı soydan gelmesin ve aynı dinden olmasın, hatta aynı dili konuşmasın, sonuç değişmez. Toprak sevgisi ile başlar vatan sevgisi, ‘vatandaş’ olma duygusu, sevdası... Nice insanlar gördüm, tanıdım. Çocukluğumda, Halep istasyonunda duran trenin önünde diz çöken eski bir vatandaşımız olan Ermeni göçmenini unutamam. Babamı tanıması, içtiği tütünün kokusundan olmuş. “Sen Bileciklisin, hemşerimsin benim !” dedi ve ekledi : “Bu tütün, oranın kokusunu duyurdu bana.”

         

                    O tütüne hasret, bir nefes çekmek, doğduğu büyüdüğü şehrin havasını solumak için pek çok şeyi feda edecek nice insanlar var, dünyanın dört bir yanında. Yaşadığı, büyüdüğü toprağa ihanet eden kişilerin yüzünden bu topraklardan kovuldular. Ama yurt bildikleri eski topraklarına özlem duyarak yaşamaktalar...

         

                    Amerika’da, Fransa’da veya dünyanın her hangi bir ülkesinde benzeri durumu yaşayanlar olmamış mıdır, olmuştur. Bazılarının anlattıkları bu tür karşılamaları ve Ermeni, Rum kökenli kişilerle yaptıkları konuşmaları anlatanlar oldu, onları da dinledim. Bugün İsrail’de olup, Türk vatandaşı olarak doğdukları, büyüdükleri, iş tuttukları Türkiye’yi unutmayanlar olduğu gibi...

         

                    Gördüm ki, başka soylardan da gelseniz, ırklara da mensup olsanız, yüzyılların hâkim olduğu değerler aynıdır.

         

         

                    Anadolu Bizim Vatanımız!

         

                    Bin yıldan fazla oldu, vatan yaptık bu en engin coğrafyayı kucaklayan toprakları, kan dökerek, can vererek. İlim irfan, sanat türlü uğraşı sonu, dolana dolana vatan toprağı şekillendi, yoğruldu, can buldu. Yüzyıllar sürdü, onu fethedişimiz, ona kan dökerek alıp ter dökerek sahiplenmemiz. Üstünde yeni bir tarih yazdık, yeri geldi çağ açtık, çağ kapadık...

         

                    Anadolu gibi binlerce yıllık bir tarihe sahip olunursa, bir de bu saydıklarımıza eski eserler, ören halini almış tarihe tanıklık eden yüzlerce ve binlerce sanat harikası eklenirse, üzerinde boy attığınız toprağın değeri daha da artar, ona sahiplik daha da anlam kazanır. O eski eserler yok olup gitmesin diye üzerine titrersiniz, korumak için çaba harcar, aç açık kalmak pahasına bütçenizden pay ayırırsınız. Size ait her eski eser, sanat değeri olan her yapı, hatta taş parçası, o coğrafyada varlığınıza işaret eden bir belgedir, hatta tapu olma özelliği taşır. Sınırlarından binlerce kilometre uzaktaki Folkland adaları için donanma yürüten, asker ayaklandıran İngiliz ne kadar haklı, tartışma götürür belki ama Ege’de burnumuzun dibindeki Kardak Adası, o adalardan farklı. Birisi güç ve işgal sayesinde yapma bir egemenlikle sınırlara katılmış, öteki oynanan bin bir oyunla sınırlarımızdan koparılmış! Lozan’da elden çıkan Meis, Kardak’tan farklı mı? İtalyan işgalinden çıkan Oniki Adaları unutmak mümkün mü? Daha sayacak çok şey, söylenecek, sorulacak pek çok soru var. Hepsini sıralamaya kalkışmak bu yazının sınırlarını hem aşar, hem de yeri değil.

         

                    Son yüz elli yıl içinde, Osmanlı’nın yeniden güç kazanmak, bir takım yanlışlardan silkinmek ve kurtulmak için gösterdiği çaba sonuç vermeyince, bugün bazı olmadık durumlarla baş başa kaldık. Bunların neler olduğuna tarihimiz şahit. Neyin, nerede, nasıl olageldiği sorgulanmaya devam ediyor ve henüz soruların cevabı verilmiş, durum aydınlığa kavuşturulmuş değil. Sorular birbirini kovalamakta. Hâlbuki her cevap yakın tarihimize ışık tutacak, bugün de ters giden bir gidişin yolu aydınlanacak.

         

         

                    Sormak için sıra ve zamana ihtiyaç olduğunu belirterek, söze devam edelim.

         

         

                    Coğrafyanın Vatan Oluşu

         

                    Toprak, şunu bilin ki, kılıç sallanarak, top tüfek tank ile kan dökülerek vatan olmaz. Toprak, gönlünüzde yoğrula yoğrula, sevdalısı olursanız, emek verip ter dökerseniz “vatan” olur! Bunu idrak edemiyorsanız, bir eksiğiniz var demektir. Bir zamandan beri “Bölücülük” yapmaya kalkışan gafiller bunu bilmiyor, nimetiyle yaşadıkları, hayat sürdürdükleri ülkeye ihanet etmekteler, bundan habersiz görünüyor, gerçeğe gözlerini yumuyorlar. 

         

                     İnsan, alınyazısı bir, yoksul-zengin, cani-babayiğit, bilgili bilgisiz demeden beraber yaşadığı insanları ve topluluğu ayrımsız bağrına basıp gönül tahtına oturtabiliyorsa, o ülkenin gerçek vatandaşı, o kentin, kasabanın, köyün hemşerisi olmaya lâyıktır.

         

                    O ülkede yaşayan insanlar olarak, aynı soydan gelmemiş, aynı dinin mensubu olmamış, doğduğu ve büyüdüğü evde anasından aynı dili öğrenmemiş olabilirler. Doğduğu ülkeyle gönül bağını kurmak, sadece o coğrafyayı kılıç ve kanla vatan yapanlar için değil, tarih boyunca orada doğan, büyüyen, yaşayan azlık veya azınlıklar için de söz konusu. Çünkü birlikte yaşama bunu gerektirir.

         

                    Bir ülkenin kimlik belgesini taşıyor, o memlekette yaşıyor, iş tutuyor, ister tek başınıza, isterse çoluk çocuğunuzla karnınızı doyuruyor iseniz, o topraklara ilk sahip olanlarla birlikte aynı şekilde sahip çıkmanın, yeri geldiğinde korumanın, uğrunda ölmenin, aradaki anlaşmayı gerçekleştiren ortak dili benimseyip kullanma gereğinin de göreviniz olduğunu unutulmamalısınız. Eğitim, öğretim, iletişim tek ve ortak bir dil ister, öyle gerçekleşir. Vatan denilen toprağa bir bayrağın gölgesi yeter. İkincisi, gölge bırakmaz, o mübarek toprakla birlikte yaşayanların dünyasını karartır...

         

                   

                    Madalyonun Arka Yüzü!

         

                    Yaşadığı ülkeye hıyanet edenler kimlerdir peki? “Vatandaş” olarak, ülkenin çıkarına göre hareket etmeyen, ayaklanan ve ayaklananların destekçisi olanlardan başka kim olabilir? Hıyanettir, dün vatanın bölünmesi için ayaklanan ve yargılanıp hüküm giyen elebaşılarını övmek, anmaya kalkışmak! Kimilerinin bu konuda yaptıkları girişimler, iyi değerlendirilmeli... Bizim aramızdan da çıktı vatan hainleri, onların akıbeti aynı oldu. Bu tür hareketleri başlatanların büyük çoğunluğu, belki belli bir yöre halkının değil ama Türk’ten gayrı olan ve hâlâ Türklüğe diş bileyenler arasından çıkıyor.

         

                    Kimileri, vatan savunması yapılır, kan gövdeyi götürürken, bu milleti arkadan hançerleme cüreti gösterdikleri için sürülmüşlerdir. Kimileri zor günde düşmanla işbirliğine kalkıştığından, artık bu ülkede kalacak yüzleri olmadığı için göç etmişler veya göç ettirilmişlerdir. Bu durumu gören ve bilen Türk milleti, hak etmediği halde kendisine reva görülen düşmanca davranışlara, hatta kelimeyi tam yerinde kullanalım, bütün “kahpeliklere rağmen”, tarihin hiçbir döneminde ne kan dökücü, ne de “soykırım”da bulunmak gibi ‘insanlıkla bağdaşmayan‘ anlayışa sahip bir millet...

                   

                    Biz, İslâm’dan önceki inancı itibarıyla ona ters düşmeyen, daha açık belirtmek gerekirse ondan farklı olmayan bir inanç ile düşünen bir soya mensubuz, ondan gelen insanlarız. İslâm’ı kabul etmeden önce de bugünküne benzer bir insanlık anlayışına sahiptik. “Barbar” kavramı, Batı’nın bir yakıştırmasıdır. Bu hatırlatmayı yaptıktan sonra, bundan önceki yıllarda kaleme aldığım düşüncelere yer vermek istiyorum.

         

         

                    Vatan Elden Giderse!

         

                    Orkun dergisinde “Bu vatan bizim” başlıklı ve yine o yıllar önce. “Vatan Elden Giderse” diye yayınlanan yazılarıma gönderilen mektupları hatırlıyorum. Bu yazıyı yazmama da onlar sebep oldu. O yazılardan birinde şöyle diyordum:

         

                    Bu gün, Türkiye Cumhuriyeti, son elli yılda iyice belirginleşen haliyle varlığını tehdit eden zor bir dönemden, bir ateş çemberinden geçmektedir. Bu durumu, vatanını milletini seven, memleket gerçeklerini iyi bilen her aydın görebilmekte ve vatanını, milletini sevmenin ötesinde sorumluluğunu yüreğinde duymaktadır.

         

                    Her şeye rağmen, bulunduğumuz şartların güçlüklerine ve önümüze konulan bütün engellere rağmen hepsini bir bir aşacağız; çünkü bu vatan bizim! Bu vatan sevgisi ve sevdası, sonunda bizi aydınlık günlere ulaştıracak, sözde aydın, siyasetçi ve bilim adamları, eninde sonunda bu milletin ve ülkenin tarihinde kara bir sayfa halinde kalacaklardır.

         

                    İnsanımız için gerekli bir takım haklar, kabul görmemiş izlenimi yaratılmak suretiyle “insan hakları” maskesine büründürülerek demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıymış gibi, üstelik bir de zaman içinde ortaya atılan kriterlere bağlanıp öne sürülünce, insan ister istemez, yakın tarihimizde şahidi olduğumuz olayları, içine düştüğümüz -veya düşürüldüğümüz (!)- badireleri hatırlamadan edemiyor.

         

                    Bu toprağın sevdalısı olmak için, bir bedel ödemek, bir takım şartları yerine getirmek ve bunun bir görev olduğu idraki içinde bulunmak lâzım. İşte o yazılarımızda bunun için ne yapmalı, nasıl yaşamalı, neleri görmeli, nelere dikkat etmeli, bunu anlatmaya çalışmıştık. Anlayana tabii!

         

         

                    Elli Yılda Ne Değişti?

         

                    Tarih tekerrür eder mi? Eder elbet ve işte ediyor. 1950’li yılların sonlarına doğru, üniversite gençliği arasında başlayan kıpırdanmalarla, nasıl 1960 darbesi olmuş, her on yılda bir aynı acı durumla karşılaşılmış ve yaşanmışsa, ülke elli altmış yıl sonra da aynı ortama çekilmek isteniyor.

         

                    Fakat tarihten ders alındığı, daha doğrusu alınması gerektiği için geçmişte acıyla yaşanan olaylara geçit yok artık. Dileriz öyle olur.

         

                    Bu gün de iç veya dış mihraklı bölücü hareketlere muhatap olduğumuz bir gerçek. Daha da ürkütücü bir şekilde, geçmişin bir benzeri yaşanıyor, yaşansın isteniliyor. Geçek o ki, yarım asrın gidişatı ile bugün içinde bulunduğumuz durum arasındaki benzerliği görmemek için kör olmak lâzım. Aynı oyunlar yine tezgâhlanıyor; üstelik Kürt kökenli kardeşlerimizin ileri geri davranışlarının yerini, şimdi bir ‘terör örgütü‘, silâhlı bir kalkışma hareketi almış; binlerce genç, yaşlı, kadın erkek ve çocuk teröre kurban gitmiştir ve gitmektedir.

         

         

                    Güney Anadolu mihraklı kışkırtma ve başkaldırmaların arkasında bu gidişi körükleyen, başıbozuk ‘bir avuç sergerde‘ var ve boş hayalleri uğruna kendi insanlarını, bir oyun oynayıp ustaca emellerine âlet etmek istiyorlar. Ne kültürlerini yaşamak, ne analarından öğrendikleri dille konuşmak, ne o dille türkü çağırmak, ne hukuk ne de şu bu... Türkiye’yi bölmek, Türk dünyasını bir arada yaşatmamak için hesap kitap içinde olanların plânlarına âlet olduklarından habersiz, bir oyunun piyonları olduklarını bilmeden hareket etmek... Görülen dehşet ve üzüntü veren mahzara bu.

         

         

                    Yılanın Başı Ezilmedi!

         

         

                    Elebaşı “Apo”, adıyla söyleyelim, Abdullah Öcalan, bir umursamaz tutum sonucu yaratılmış bir canavardır. Dün, adı ortaya atıldığında, işin nereye varacağını hesap edemeyenlerin gösterdikleri umursamaz tutum yarattı bu “bebek katili”  terörist başını!

         

                    1969-1973 Yılları arasında Diyarbakır’daydım. Daha önceki yıllarda “İl Radyosu” olarak yayınlarını başlattığım Diyarbakır Radyosu’nun müdürlüğü görevini üstlenmiştim.

         

                    Halk arasında bir “Apo”dur söylenip gidiyordu. O zaman, söylendi durdu, duyulduysa da önemsiz görüldü nedense. Yıl yıl, onun adıyla bütünleşen kıpırdanmalar, hareketler görülmeye, artmaya başlandı.

         

                    Sonunda, “Apo” yılanbaşı oldu, yıllar içinde “PKK” doğdu. Zamanla terör olduğuna hükmedilen bu yer altı örgütü güçlendi, silâhlandı. Güney Anadolu’nun bir bölümünde estirilen terör, giderek dallandı budaklandı, ülkenin dört bir yanını sardı. Binlerce asker-sivil insanımızın ölümüne sebep olan, Suriye’den çıkarıldıktan sonra ülke ülke dolaşan, kendine yer bulamayan Abdullah Öcalan yakalanıp teslim edildiğinde, yargının idama mahkûm ettiği kişi olarak cezasını görmeli değil miydi? İdam cezası, ABD başta olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde uygulanırken, biz de bu ceza neden kaldırıldı? “Avrupa Birliği” nasıl böyle bir konuda fikir yürütür, sonuç böyle bir çıkmaza sürüklenir?

         

         

                    Kim cevap verebilir bu sorulara?

         

         

         

                    Yanlış Yapılanlar

         

                    Siz idam cezasını kaldıracak, daha önce ölüm cezası verdiğiniz halde, “Avrupa Birliği ile uyum içinde olacağız” diye kanun çıkaracaksınız, terörün başı olan adamı yaşatacaksınız, ama öbür yanda gencecik canlara kıyılacak, her gün şehit haberleri duyulacak, dal gibi fidanların can verdiklerini göreceksiniz ve göz göre göre ölen gençlerin analarını ağlatacak, babalarını bacılarını gözü yaşlı bırakacaksınız, neden? Sebebi “insan hakları”na saygılıyız da ondan mı?

         

                    Ölüme mahkûm edip, hak ettiği halde asmadığın o eşkıya başı, bakın hele, bir takım hesap kitap yapanların ağzında, hem de Meclis Kürsüsü’nde, milletin önünde “sayın” kelimesi ile anılıp adından öyle söz ediliyor; bu da mı uykunuzdan uyandırmıyor sizi?

         

                    Sözüm ona, Siyasî Partiler Kanunu uyarınca TBMM’nde yer almış bir partinin üyeleri, her kürsüye çıktıklarında kimden yana olduklarını tekrar tekrar haykırıp, “açılım”ı bahane etmek suretiyle, dağdan “teslim olduk’ diye inenleri törenle karşılıyor ve bunlar yetmiyormuş gibi, o partinin Diyarbakır Belediye Başkanı olan zat, Belediye binası önünde Türk bayrağı yanında “kırmızı, yeşil, sarı” bir bez parçasının dalgalanmasını arzuladığını çekinmeden söyleyebiliyor!

         

                    Bu satırların yazarı, Cumhuriyetin onuncu yılında gözlerini açmış, Atatürk’ün öldüğü yıl ilkokula başlamış, lise ve üniversiteyi bitirip vatan görevini yaptıktan yıllar sonra Ankara Radyosu’nda bir yayıncı olarak çalışırken, Nutuk’u, bir yıl boyunca “Büyük Nutuk” adıyla yaşayan dile çevirip yayınında görev almış kişidir (Rahmetli yazar Erdal Öz’le birlikte.).

         

                    Benim o yazar ve o yayıncı. İstiklâl Savaşı’ndan önce ve sonra neler yaşandığını onun kitabından öğrendim. Yabancı kışkırtmalarıyla otuzun üstünde “Kürt İsyanı” çıktığını, bunlardan birinde yargılama sonucu Şeyh Sait’le birlikte onun gibi elebaşı durumunda olanların ipe neden çekildiğine de yakın tarihin sayfaları tanıklık etti.

         

                    Tarih, bir milletin hem geçmişinin hem de geleceğinin aynasıdır. Kırk yıl, seksen yıl, yüz yıl önce olanlar, yaşananlar unutulabilir mi? Onlar nasıl unutulmuyorsa, daha önceki yüzyıllara gidilirse, Osmanlı asırlarına ve aynı yüzyıllarda var olan dünya devletlerinin o zamanki durumlarına, gerçek olanla olmayanın değerlendirmesini yapalım. Osmanlı Devleti kendi kendine mi kuruldu, o engin coğrafyaya durup dururken mi sahip oldu, o sınırlar lâf ola mı çizildi?

         

                    Kurucu unsur kim, Türkler. Egemenliği altında ömür sürenler, bu bizden koparılmış insanlar, dün uyruğumuzda yaşayan vatandaşlarımız değil mi? Koparılanlar devlet kurmuşsa, öç almakta kararlı Avrupa’nın desteğini aldıkları, biz gücümüzden kaybettiğimiz, birliğimizi koruyamadığımız, hoşgörü fikrinin kurbanı olduğumuz için mümkün oldu o ayrılma ve kopma. Birinci Dünya Savaşı ve Yunan saldırısı işe yaramayıp Anadolu’da yepyeni bir devlet kurulunca, Avrupa amacına ulaşamadı ve yine yeni oyunlar tezgâhlanmaya başladı.

         

                    Belli ülkelerce kaşınıp duran Ermeni “soy kırım” iddiaları boşuna mı? Nasıl olduysa, bir oyun oynanarak sınırlarımızdan koparılan Kıbrıs ve kırk, elli yıldır çözüm konusunda her türlü iyi niyetimize rağmen varılan sonuç, çözüme ulaşmada içine düşülen açmaz neden? PKK’yı ve başını besleyen, sahiplenenler kim, maksatları nedir, açıklar mısınız? Kürtleri temsil ettiklerini iddia edenlerin, adım adım sürdürdükleri yol ortadayken, varmak istedikleri sonuç “demokratikleşme” mi, bu sözleri geveleyerek önce “özerklik”, sonra “özgürleşip” Türk bayrağının gölgesi yerine sarılı, allı, yeşilli paçavralarının altında düdüklerini öttürmek mi?

         

         

                    Dil, Milletin Gerçek Vatanıdır

         

         

                    Dünle bugün arasında, değişen nedir söyler misiniz? Aynı yabancı kışkırtma, bugün de geçerliliğini korumakta ve yapılmakta. Bakın dünya ülkelerine, farklı bir durum var mı? Hangi ülkenin Anayasası’nda devletin dili ne şekilde yazılmış ise, ona uyulmuyor mu? Aynı dil, ortak resmî dil olarak kullanılmazsa, bir ülkede yaşayan insanlar nasıl anlaşacaklar? İşlerini nasıl takip edecek, bir arada nasıl yaşayacaklar?

         

         

                    Alman dil bilimci Humbolt der ki: “Bir milletin gerçek vatanı, onun dilidir.” Analarından öğrendikleri dil başka olabilir; analarının evinde, hadi diyelim aynı dille konuşanlar kendi aralarında konuşsunlar, bir diyeceğimiz yok. Tıpkı dün Osmanlı Devleti’nde olduğu gibi Amerika’da da, yetmiş iki milletten insan var, onlar da kendi aralarında geldikleri soyun diliyle konuşuyorlar, ama resmî okullarda tek dil uygulaması sebepsiz mi? Olimpiyatlarda yarışa katılıp, ülkesi için koşuyor, ter döküyor birinci gelmek için ve gelince de “Amerikan Bayrağı”nı sırtına sarıp, elinde dalgalandırıyor... Kendi dilleri yanında İngilizce söylüyorlar şarkılarını, hem de bütün dinleyenleri hayran bırakarak! Dinlemiyor musunuz?

         

         

                    Osmanlı Devleti, bizim tarihte düne olan uzantımız. Altı yüzyıl, bu bayrağın altında yaşayanlardan kimin diline karışmışız? Dinine, aile ve yaşayış şekline, düzenine karışmadığımız gibi... Ama yaşama savaşında yenik düşmemek için, ortak dil olarak Türkçe kullanılmış, bu dili kendi istekleriyle konuşup öğrenmişler. Zorla dilini, dinini, atalarından tevarüs ettikleri alışkanlıklarını değiştirdiğimiz insanlar olmuş mu, kim gösterilebilir böyle olduğunu?

         

         

                    Son Birkaç Söz

         

                    Neyin kavgası edildiği bilinmez, bu gidişatın hesabı yapılmaz, sonunun varacağı nokta nedir, ne olur düşünülmezse, bu gidiş gidiş değil, bunu bilelim, ona göre hareket edelim. Hatırlarsanız, bundan öncekiler de iyi niyetle hareket ettiler, bir sonuç almak için kararlar aldılar ve uyguladılar. Ne oldu, nereye vardık? Bu günlerde de iyi niyetle ve çözüme ulaşmak için yapılan çalışmalara, söylenen sözlere, atılan adımlara bir bakın. Bunları görüp, dediklerini duyup da karşı harekette bulunan, “dediğim dedik, çaldığım düdük”  demekte ısrar edenleri görmemek, denenleri duymamak ahmaklıktır!

         

                    Bir taşa, göre göre ve üst üste iki defa takılıp düşmek, yönetime talip olan kişilere yakışır bir hareket değildir. Yeter artık, aklımızı başımıza devşirelim!

         

         


Türk Yurdu Ekim 2010
Türk Yurdu Ekim 2010
Ekim 2010 - Yıl 99 - Sayı 278

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele