Devrin Bazı MHP’li ve Ülkücülerinin Anılarında 12 Eylül Öncesi ve Sonrası

Eylül 2010 - Yıl 99 - Sayı 277

        Yirminci yüzyıla damgasını vuran Birinci ve İkinci Dünya Savaşı, çok sayıda ülkenin kaderini etkilemiştir. Bu savaşlar, “dünya savaşlar tarihi”nde hem önemi hem de acımasız yüzüyle yerini almıştır. Dünya siyasî arenasında dengeler alt üst olmuş, birçok ülke tarih sahnesinden silinmiş, birçok ülkenin haritasında ciddi değişiklikler meydana gelmiştir. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’nda yaşanan tahribat ve trajedi, insanları daha fazla düşünmeye sevk etmiştir. Bu düşünme, az da olsa meyvesini vermiştir. Savaşların sayısını ve hızını azaltmak amacıyla Birleşmiş Milletler, Avrupa Ekonomik Topluluğu gibi kuruluşlar kurulmuştur. Dünya siyasetine, iki aktif oyuncu olan ABD ve SSCB yön vermeye başlamış, siyaset biliminde “Soğuk Savaş Dönemi” olarak geçen bu dönemde, dünya iki kutba ayrılmıştır. SSCB ve ABD’nin oluşturduğu dünya görüşleri; siyasi, ekonomik ve teknolojik güç; ülkelerin iç ve dış siyasetini etkilemiştir.

         

        Soğuk Savaş Dönemi’ni en şiddetli yaşayan ülkelerin başında ülkemiz gelmektedir. Türklerle Ruslar arasında çıkmış son üç yüz yıl içindeki savaşlar ortadayken, SSCB’nin rejimini hareket alanındaki bütün ülkelere yaymaya çalıştığı, bitişik komşusu Türkiye’den alenen Boğazlar, Kars ve Ardahan’ı altın tepside istediği bir dönemde, Türkiye’nin başının ağrımaması mümkün mü? Soğuk Savaşı hep ensesinde hisseden Türkiye, gelişmelerden çok etkilenmiştir.

         

        Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi hayatının önemli kilometre taşlarından biri, 12 Eylül darbesidir. 12 Eylül’e giden süreç ve sonrası, ülkemize neler kazandırıp neler kaybettirdiği, aradan otuz yıl geçmesine rağmen derinlemesine masaya yatırılmamıştır. Her fikir akımının, her partinin, her toplumsal sınıfın farklı bir 12 Eylül algılaması bulunmasına rağmen kamuoyunda daha çok söz sahibi olan, gazete ve TV’de köşe başlarını tutan “68 Kuşağı” solcuların bakış açısına göre 12 Eylül yorumları yapılmaktadır. Bunların anlattıklarının ne kadarı yanlış, ne kadarı yalan, ne kadarı duygusal? En önemlisi de ne kadarı doğru ve tarafsız? Bu dönemin sağlıklı olarak inceleme, değerlendirme ve yorumlamasının yapılabilmesi için 12 Eylül’ün en büyük mağdurlarından ülkücülerin de sözlerine, düşüncelerine kulak verilmelidir. Bu yapılmazsa gerçeğin birçok parçası eksik kalmış olacaktır.

         

        Bu dönemde, sağ veya solda mücadele eden, gençlik yıllarını toplumsal sorunlara kafa yorarak geçiren, neredeyse hayatlarını bitiren idealist insanların bazıları, geçmişini ve siyasî düşüncesini sorgulama ihtiyacı duymuştur. Bu ihtiyaç, birçok hatıra, günlük, araştırma kitabını doğurmuştur. Bu eserlerin çoğunluğunun solculara ait olduğunu ama son yıllarda Türk milliyetçisi ve ülkücü aydınların konuyla ilgili eserlerinde artış olduğunu söyleyebiliriz.

         

        Bu yazıda, Ülkücü Hareket’te muhtelif konumlarda yer almış akademisyen Turan Güven’in “İnsan Gelecekte Yaşar”, siyasetçiYaşar Okuyan’ın “O Yıllar”, tutuklu ve mahkûmOğuzhan Cengiz’in “Kapıaltı” ve “Yanıkkale” adlı eserlerini incelemeye çalışacağım. Bu eserlerden yola çıkarak genellemeler yapmak çok sağlıklı olmayabilir, ama milliyetçi camia içerisinde farklı konumlarda bulunmuş bu yazarlar, bizi bazı sonuçlara ulaştırabilir.

         

         

        “İnsan Gelecekte Yaşar”[1]

         

        Prof. Dr. Turan Güven, eserin hangi kategoriye gireceğini ve ne amaçla yazdığını Önsöz’de şöyle anlatır: “Kitapta küçük bir hayat hikâyesi, hatırat, felsefe, psikoloji ve temiz bir aşk var; ama hiçbiri tek başına değil… Beşinin karışımı ve birbiri içine girmesiyle ortaya bu mütevazı kitap çıktı. Çok iddialı değilim; ama hayatımın bir ülkücü tiplemesine vurgu yaptığını düşünüyorum. Çünkü bu camiada, benim hayatımın benzerini yaşamış on binlerce insan var. Karşılaştığı küçük ve basit engellerle dünyası yıkılan gençlerin bu kitaptan alacağı dersler olacaktır…” (s. 17). Eser, Güven’in çocukluğundan, akademisyenlik hayatına başladığı zamana kadarki dönemi kapsar. Yazarın yolu Ülkücü Hareket’le Ankara’da Yüksek Öğretmen Okulu’nda okurken kesişir. 68 Kuşağı’nın ülkücü önderlerinden olan Güven, Ankara Ülkü Ocakları Birliği’nin kurucularından olup MHP Gençlik Kolları Genel Başkanlığı, Üniversite, Akademi ve Yüksek Okul Asistanları Derneği Genel Başkanlığı, Ülkücü Öğretmenler ve Öğretim Üyeleri Derneği Genel Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulunmuştur. Kendisini ülkücü olmaya iten saikler, solun üniversitedeki boykotları, solla olan mücadeleleri, heyecanları, kavgaları, hayal kırıklıkları, başarıları, başarısızlıkları, MHP, Alparslan Türkeş, ülkücülük ve milliyetçilikle ilgili ilgi çekici tespitleri kitabın omurgasını oluşturmaktadır.

         

        Yazar, kitapta toplumsal olaylardan, siyasi mücadelelerden bahsederken yaşadığı saf ve tertemiz aşk, özelde kendisinin ama genelde bir neslin hikâyesidir. Ancak herkes yazar kadar şanslı değildir. Bu aşk, ne kadar sancılı olsa da vuslatla sonuçlanması, birbirlerine hâlâ âşık olmaları, günümüzün karmaşıklığı içinde okuyucuların yüreğine su serpmektedir.

         

        Ülkücülerin çoğunluğunun taşra kökenli ve ekonomik durumu zayıf ailelerin çocukları olduğu, bu kitapta da karşımıza çıkmaktadır. Nitekim Güven, 1967’de Ankara Yüksek Öğretmen Okuluna geldiğinde, yurtta yemeklerdeki sığır etini görünce şaşırır ve “Dana eti yenir mi?” diye sorar. Aslında çatışmanın sebeplerinin başında da bunun yattığını söyler yazar; solun içerisinde de fakir fukara çocuklarının yanında işçi ve emekçi olmayan, tuzu kuru birçok insanın yer aldığını belirtir. Anadolu’nun muhtelif yerlerinden kalkıp okumaya gelen bu ülkücülerin solun ideolojik yaklaşımıyla rahatsız edilmesi, zamanla kendilerine doğrudan tacizin gelmesi, okullara alınmama vb. etkenlerle nefsi müdafaaya başladıklarını vurgular. 68 Kuşağı’na mensup solcuların yazdığı birçok eserde, kendilerinin de nefsi müdafaa için kavgaya girdiklerini iddia ettiklerini belirtir. Güven, solun örgütlenmesinin ülkücülere göre beş on yıl daha erken başladığını, Fransa’da 1968 Mayısında çıkan öğrenci olaylarının onlarca ülkeyle birlikte birkaç ay sonra Türkiye’ye sıçraması sonucunda ülkede öğrenci olaylarının tırmandığını belirtir. MHP ve Ülkü Ocakları’nın mücadeleye başladığı tarih göz önüne alındığında, Güven’in tespitinin doğruluğu dikkat çekmektedir.

         

        1967’de, okullarda ayrışmanın, ideolojik kamplaşmanın bu boyutta olmadığını belirtir yazar. Kitapta hatıralarıyla örtüşen birçok fotoğraf kullanmıştır. Ankara Yüksek Öğretmen Okulunun hazırlık bölümünde okurken (1967) arkadaşlarıyla çektirdiği bir fotoğraf bulunmaktadır. Fotoğrafın altına arkadaşlarının adlarını tek tek yazarken önemli bir ayrıntıyı vurgular: “Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesinde okurken henüz iki kampa ayrılıp vuruşmaya başlamadığımız dönemde arkadaşlarla mutlu bir anımız… Ertan Önal (Bir yıl sonra beni öldürmek için can düşmanım hâline gelecek.)”(s. 176). Yazar, bahsettiği bu arkadaşının daha sonra elinde bombayla bir binanın damına çıkıp kendisini tehdit ederken elindeki bombanın patlamasıyla kolunu kaybettiğini söyler. (s. 220).

         

        Yazar, Lenin’in kalpaklı fotoğraflarının okul kantinlerine asılmaya başlandığı dönemlerde, Dekanlığın kıyıda köşede kalmış bir panosuna esir Türklerin uğradığı zulüm ve işkenceleri belgeleyen bazı resimler astıklarını, panoda bunların sadece yarım saat kaldığını, komünistlerce paramparça edildiğini söyler. Fen Fakültesi’nin kantinine okul hayatı boyunca sadece iki kez girebildiğini söylüyor Güven. Okul, daha sonraki dönemlerde de solcu öğrenciler tarafından işgal edilecektir. Okuma haklarının ellerinden alınmasına karşı haklarını savunmak için Cumhurbaşkanı, Emniyet Müdürü, Rektör ve Dekan başta olmak üzere çalmadık kapı bırakmadıklarını belirtir. (s. 380). Devlet otoritesinin ciddi anlamda zaafa uğradığını, kamu düzenini tesis etmesi gereken devletin kurum ve kuruluşların tatile çıktığını söylerken durumun vahametini şu cümlelerle anlatır: “Ülkede bir siyasal otorite boşluğu vardı. Sanki devlet sokaklardan ve üniversitelerden silinmiş gibiydi; sağır bir devlet vardı karşımızda; ne komünizmin ayak seslerini, ne de mazlumların göğe yükselen feryatlarını duyabiliyordu… Devlet, gözünün önünde olup bitenlere sessiz kalıyor ve bir kenarda bizim yok oluşumuzu seyrediyordu.” (s. 298).

         

        Basın ve TRT’nin, kendilerinin mağduriyetini anlamak bir yana ülkücüleri halka “öcü” gibi gösterdiğini, bol bol fişleme yaptığını söyler. Üniversitelerde devlet otoritesinin bitmesine, üniversitedeki bazı etkili solcu ve sola sempati duyan öğretim üyelerinin çanak tuttuklarını belirtir. Güven, her geçen gün olayların büyüdüğünü ve çatışmanın farklı bir boyuta ulaştığını şöyle ifade eder: “Etrafın toz duman olduğu bir zamanda vuruşan taraflardan biriydik. Tabiri caizse taş devrini, demir devrini ve delikli demir devrini hızlı bir şekilde yaşadık. Önce taşlar ve sopalarla, sonra demir çubuklarla, en son aşamada da silahlar ve bombalarla birbirimize girdik…” (s. 13). Kişiliği gereği, canı yanmadan kimsenin canını yakmadığını, kimseye sistemli ve bilinçli bir düşmanlık yapmadığını da söyler. (s. 221).

         

        Yazarın birçok kez tutuklanıp nezaret ve cezaevinde kaldığını, ölümü her an ensesinde hissettiğini yazdıklarından anlıyoruz. Sol kaynaklara göre sağcılar, 12 Mart Muhtırası ve devamında hiçbir sıkıntı yaşamamış, balyozu sadece sol yemiştir. Güven’in eserine göre, Ülkücüler 12 Eylül’deki kadar ezilmemiştir, ama bu dönemde sol daha fazla hırpalanmıştır. Bunu söylerken özellikle sol adına en çok sesi çıkan yer altı solunun kamu otoritesini yıpratmak ve yıkmaya yönelik vebalinin göz ardı edilmemesi gerekir.

         

        Güven, solun daha doğrusu komünistlerin Türkiye’ye Rus ve Çin gözlüğüyle baktıklarını, yerli olmadıklarını, Ülkücülerin ise yerli ve millî olmakla birlikte güncel olmadığını; komünistlerin ise yerli ve millî olmamakla birlikte güncel olduğunu ifade eder. Güven bu eserinde gençliğini, fikir yolculuğunu ciddi bir şekilde sorgulamaktadır. Ülkücülerin Türkiye’ye komünizmin gelmemesi için büyük bir sivil mücadele verdiğini, ama Amerikan emperyalizmine karşı çok ciddi çıkışlarının olmadığını belirtir. Ülkede, Amerika’nın yanında ve karşısında olma yönünde bir geleneğin bulunduğunu, ama milliyetçiler olarak Amerika aleyhinde bir şeyler söylenmediğini; söylendiği takdirde NATO’nun varlığının tehlikeye düşeceği, bunun da SSCB’nin işine geleceği gibi bir mantığın kendilerinde hâkim olduğunu söyler. Açıktan açığa hiç kimsenin “Amerikancıyım!” demediğini, “Ne Amerika Ne Rusya, Bağımsız Türkiye” gibi bir sloganı ise ne solun ne de sağın kullandığını ifade eder. (s. 214). Bu sloganın çok benzeri olan “Ne Amerika Ne Rusya Ne Çin, Her Şey Türk’e Göre Türklük İçin” sloganını, Ülkücülerin yetmişlerin ortalarından itibaren söylediğini de unutmamak gerekir.

         

         

        “O Yıllar”[2]

         

        İkinci olarak Yaşar Okuyan’ın geçtiğimiz aylarda yayımlanan “O Yıllar” adlı kitabını ele alacağız. Birçok partide faal olarak görev yapan, iki dönem milletvekili, bir dönem bakanlık yapan Okuyan, şüphesiz en renkli, en sıkıntılı ve en heyecanlı günlerini MHP çatısı altında yaşamıştır. Babadan CHP’li bir evde dünyaya gelen Okuyan, dedesi ve dayısının Türkeş ile yakın dostluğundan dolayı Ülkücü Hareket ile çok erken yaşlarda tanışmış; 1971’de 21 yaşındayken partinin Genel İdare Kurulu’na girmiştir. 1977’den 12 Eylül 1980’e kadar MHP Genel Sekreter Yardımcısı olarak görev yapan Okuyan, Darbe’de MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası’nda idamla yargılananlar arasındadır. Mamak ve Dil Okulu’nda tutuklu kalmıştır.

         

        Gerek Türkeş ile yakın ilişkileri gerek 1968–1980 arasında partideki faal görevinden dolayı, İhtilal’in MHP yöneticilerine etkisini anlama açısından Okuyan’ın hatıraları önem arz etmektedir. Kitap üç bölüme ayırabilir. İlk bölüm, Türkeş ve Ülkücü Hareket’le tanıştığı günlerden cezaevi günlerinden sonraki döneme kadarki olayları kapsar. İkinci bölümde, cezaevinden yakın bir akrabasına yazmış olduğu mektuplar yer alır. Üçüncü bölüm ise muhtelif belgelerden oluşur. Bunlar; bir kısmı kendisiyle, bir kısmı da o dönemle ilgili belgelerdir. İhtilal sonrası Genelkurmay Başkanlığı’nca hazırlanan “12 Eylül 1980 Sonrası Tedbirleri ve Türkiye’mizin Yakın Geleceği Üzerine Bir Rapor Denemesi” isimli çalışmayı irdeleyerek 12 Eylül’ü sorgulamaya çalışmıştır.

         

         

        MHP, ülkücüler ve Türkeş hakkında yapılan çalışmalarda karşılaşılmayan veya üzerinde durulmayan bazı konulara Okuyan’ın eseri açıklık kazandırmıştır. Örneğin, bazı ülkücü ve MHP’lilerin Menzil tarikatıyla bağlarının ihtilal sonrası döneme tekabül ettiği bilinir. Yazar, kitapta bu konuda Türkeş ve bazı parti yöneticilerinin karışık tavrını dile getirir. (s. 143–144).  Türkeş’in Musevi cemaatinin ileri gelenleriyle sık sık bir araya geldiğini, konuşma ve açıklamalarında hiçbir zaman T.C. vatandaşı Ermeni ve Yahudiler hakkında düşmanlık ve infial ima eden bir cümleyi duymadığını belirtir.[3] 1977 seçimlerinde partiye yardım eden işadamlarının isim ve yardım miktarları açıklanmış, bunların arasında Üzeyir Garih gibilerinin de yer aldığı görülmüştür. (s. 66) Bilindiği üzere CKMP’nin MHP adını aldığı Adana Kongresi’nde (1969)  sadece partinin adı değişmekle kalmamış, partiye yön veren ideolojik renk ve doz da değişmiştir. Bu kongreden sonra emekli askerlerin önemli bir kısmı ve aşırı Türkçü grup partiden ayrılmıştır. İstanbul’dan Adana’daki kongreye gelen kişilerin arasında Okuyan da vardır. Türkçü grup ile sopalı ciddi kavgaların hem kongre salonunda hem de İstanbul’a gidene kadar yapıldığını söyler. Okuyan, olayın sadece küçük bir tasfiye olmadığını, kavgaların ve mücadelenin ciddi boyutlara ulaştığını belirtir.

         

        Yazar, birtakım ajanların partiye sızdığını, bunları deşifre etmek için ellerinden geleni yaptıklarını belirtir. Bazı gazete ve dergilerin kendisi gibi birçok arkadaşını hedef gösterdiğini, kendisine yönelik tehditlerin artması sonucu emniyetin koruma polisi verdiğini söyler. İdeolojik kavganın hangi boyutlara ulaştığıyla ilgili küçük bir de örnek verir. Solcu kardeşi Arif ile uzun yıllar konuşmadığını, kardeşinin soyadını değiştirdiğini, babaları öldükten sonra, Berlin Duvarı’nın yıkılmasına yakın barıştıklarını açıklar. (s. 149).

         

        1980 öncesi siyasi cepheleşmenin, siyasetteki tıkanıklığın had safhada olduğu dönemde diyalog kapılarının açılmasına yönelik birtakım teşebbüsler olmuştur. Bunlardan birini kitaptan öğreniyoruz. Okuyan; Türkeş ve Ecevit’i bayram ziyaretinde bir araya getirip basın aracılığıyla birtakım mesajlar vermek düşüncesini MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak ile zamanın CHP’li Ankara Belediye Başkanı Vedat Dalokay’a açar. Türkeş, Dalokay ve Sazak buna olumlu bakar, Ecevit’e haber gönderilir, ama Ecevit “Bu bizi sıkıntıya sokar. Ben bunu örgüte anlatamam.” der. (s.76).

         

        Okuyan, ihtilal sonrası “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası”ndan idamla yargılanır. Bu süre zarfındaki cezaevi günleri kitabın ilgi çekici bölümlerini oluşturmaktadır. Özellikle Mamak Askeri Cezaevi’nde, ülkücülere yapılan işkencelerden Okuyan da nasibini alır. Sekiz yaşındaki çocuğunun ve eşinin karşısında zorla İstiklal Marşı ve Andımız okumaktan tutun da tuvaletleri 29 gün boyunca sadece elleriyle temizlemeye kadar her türlü hakaret, küfür ve manevi işkenceden bahseder. Ülkücülerin yaşadığı derin hayal kırıklığını Okuyan da yaşar. Yakın akrabasına gönderdiği mektuplarda, cezaevindeki günlük ve rutin olaylar, ihtilalin Ülkücü ve MHP’lilere acımasız tavrı geniş yer tutar. “Görüldü” onayından geçen mektuplarda, bütün ayrıntılarıyla olmasa da cezaevindeki olumsuz ve hukuk dışı uygulamalardan bahseder. Bu arada kendilerinin idamdan yargılanmasına rağmen idam edilmeyeceklerine dair inancını hep koruduğunu söyler.

         

         

        “Yanıkkale”[4]

         

        Yanıkkale’nin yazarı Oğuzhan Cengiz, milliyetçi muhafazakâr çizgideki bir babanın çocuğu olarak İstanbul’da dünyaya gelir. “Soğuk Savaş” yıllarının gençleri öğüttüğü ölüm değirmenlerinin çalıştığı 1968–1980 yılları arasında ülkücü olarak kendini çatışmaların ortasında bulur. Ülkücü kimliğiyle birçok olaya karıştığı için cezaevine konur. Bir süre sonra, birkaç arkadaşıyla cezaevinden firar eder, yaklaşık olarak 20 ay kaçak gezer. İhtilalden birkaç ay önce babasının isteğiyle teslim olur. İstanbul, Edirne ve Malatya Cezaevi’nde toplam 11 yıl yatar. Cezaevi sonrası, yarım kalan hayatına kaldığı yerden devam eder; askerliğini yapar, evlenir, ticaretle meşgul olur. 1997–2000 yılları arasında MHP İstanbul İl Yönetiminde bulunur. Bugün yayıncı ve yazar olarak çalışmalarına devam etmektedir. Cengiz, cezaevi yıllarında günlük tutan nadir ülkücülerdendir. Cezaevi yöneticileri, günlüklerinden bir kısmına el koyar; kurtarabildiklerini “Yanıkkale” ve “Kapıaltı” adlarıyla birkaç yıl önce yayımlar. 

         

        Cengiz’in günü gününe tuttuğu günlükler, 1 Ocak 1982’den, Edirne Kapalı Cezaevi’nden ayrıldığı 2 Haziran 1982’ye kadar devam eder. Halkın Edirne Kapalı Cezaevi’ne verdiği “yürekleri yakan” anlamındaki “Yanıkkale” ismini kitabına başlık olarak koyar. Bu kitapta topladığı günlüklerin daha çok deneme tadında olduğunu söyleyebiliriz. Mahkûmun zihin dünyasını oluşturan “cezaevi, siyasî mahkûm, af, özgürlük, sayım, volta, ziyaretçi, mektup” gibi kavramlar üzerindeki duygu ve düşüncelerini anlatır. Örneğin; ziyaretçisi gelmeyen mahkûm oldukça gergin ve öfkelidir. Kendisi de ziyaretçisi çok az gelenler sınıfında olduğundan ziyaret saatlerini özellikle uyumaya ayırır.

         

        Yazar, cezaevindeki günlerini kitap, dergi ve gazete okuyarak, günlüğünü yazarak, ibadetin bir parçası olan Kur’an-ı Kerim okuyarak kendisini yenilemeye, geliştirmeye çalışır. Bu durumunu, aksiyon adamı olmaktan fikir adamı olmaya yöneliş olarak yorumlar. Okuma ve yazma, beraberinde düşünme eyleminde aktif olmayı sağlar. Özellikle dünya görüşü ve gelişen olaylar çerçevesinde, o dönem hakkında ilgi çekici tahliller yapar: “Türkiye, bu yıllarda bir ateş çemberinden geçti. Toz, duman ve kan içinde savrulup giden bir nesil vardı. Ülkemin kara göklerine bakarak, zaman zaman gözyaşı döken, zaman zaman mermiler kusan bir nesil. Nasıl bir çaresizlik içine düşülmüştü ki, ölüm çare oluyordu bazen, yok etmek çare, yok olmak çare oluyordu. Zor ve acımasız günleriydi ülkemin. Herkes herkes kadar haklı, herkes herkes kadar haksızdı. Suçlu ve suçsuz kavramlarına inanmıyorum. O günün şartları içinde, olayları yaşamaktan, takip etmeye zamanımız kalmıyordu. Ne için ve kim için ölüyorduk, öldürüyorduk? Bu sorunun cevabını kendi şahsım adına biliyorum, ama bilmeyerek ölen ve öldüren yüzlercesini tanıdım. Sadece macera ve hareketin olduğu yere akan yüzlerce insan… Onlar için ideal, ülkü, ufuk gibi kavramlar yoktu. Öncelikle mensubiyet duygusunu yaşayarak, kendilerini bir yere mal ederek var olmanın yollarını arayan bir sürü insanın, siyasi aksiyon içine katılması seviyeyi müthiş düşürdü. İdeolojik militarizm, şahsî inisiyatifin eline geçmeye başladı. İhtiraslar, hesaplar karıştı işin içine. Kıyım işte bu noktada başladı ve hiçbir kabahati, günahı olmayan masumların canı yandı.” (s. 132). Edirne Cezaevi’ndeki günlüklere göre siyasi mahkûmlar herhangi bir fiziksel işkenceye tâbi tutulmamakta; koğuşlarda, farklı görüşlerdeki mahkûmlar karışık bir şekilde bulunmamaktadır. Cezaevinde, özellikle kışın ısınmayla ilgili sorunlara dikkat çekmektedir.

         

         

        “Kapıaltı”[5]

         

        Kapıaltı, Oğuzhan Cengiz’in Edirne Cezaevi’nden ayrılarak Malatya Cezaevi’ne ulaşmasıyla başlayıp 11 Aralık 1986 tarihinde sona eren günlüklerinden oluşmaktadır. 1983–1984 yılları arasında tutulan günlüklerde gün ve ay belirtilmemiş, sadece yıl yazılmıştır. Yazarın Malatya’daki cezaevi günleri, Edirne Cezaevi’ndekine göre daha sancılı ve zorlu geçmektedir. Özellikle Edirne’den gelmeleriyle birlikte işkence de başlamıştır. Her ne kadar ülkücülerin ihtilal sonrasındaki “Mamak İşkence hanesi” kadar olmasa da yaşadıkları “korkunç” düzeydedir. Karıştır-barıştır politikasının yansıması olarak farklı görüşteki mahkûmlar aynı koğuşa konur. Bundan dolayı da kavgalar sıradan hâle gelmektedir. Kavgada zarar görmemeleri için yemek sırasında çatal, kaşık, bardak, sürahi vb. eşyalar ellerinden alınır, yemekler kaşıksız, çatalsız yenir. İlk birkaç yıldan sonra işkence azalır, koğuşlardaki farklı görüştekiler ayrıştırılır. Cezaevindeki kavgalar sadece karşıt görüştekiler arasında olmaz. En yakın arkadaşlar ve dava arkadaşları arasında dahi olur. Günlüklerin ilk yıllarda azlığına karşılık, şartların iyileşmesiyle birlikte düzenli olarak tutulması dikkati çeker. Kapıaltı günlükleri ile Yanıkkale günlüklerini karşılaştırdığımızda, Malatya’daki güncelerde daha çok gündemle ilgili haberler, gazete, dergi ve kitaplar daha fazla yer tutar. Yazar, hoşuna giden, ilgisini çeken eser ve şiirler hakkında günlüğüne kayıt düşer. Fahir Armaoğlu’nun “20. Yüzyıl Dünya Siyasi Tarihi”nden, İbn-i Haldun’un “Mukaddime”sine; George Orwel’ın “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört”ünden, Osman Turan’ın “Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi”ne; Cemil Meriç’in “Mağaradakiler”den, Yavuz Sultan Selim’in ”Divan”ına kadar birbirinden farklı birçok kitabı okuduğunu günlüklerden çıkarıyoruz. Cengiz, zaman zaman cezaevine düşmeden önceki ve firar günlerinden de bahsetmektedir.

         

         

        Değerlendirme      

         

        Neden Turan Güven, Yaşar Okuyan, Oğuzhan Cengiz; neden bu kişilerin eserleri seçildi, soruları akla gelebilir. Bu alanda ve anlamda ülkücülerin yazılı edebiyatının çok zengin olmadığı, dar alanda tercih yapıldığı göz önünde bulundurulmalıdır. 12 Eylül’e giden sürecin tahlili için Turan Güven’in “İnsan Gelecekte Yaşar” ve Yaşar Okuyan’ın “O Yıllar” adlı hatıra kitabı ön plana çıkmaktadır. 12 Eylül sonrası yaşananlarla ilgili olarak da Oğuzhan Cengiz’in “Yanıkkale” ve “Kapıaltı” adlı günlükleriyle Okuyan’ın “O Yıllar” adlı kitabı tercih edilmiştir. Sıcağı sıcağına yazıldıkları için bu eserler o dönemin fotoğrafını daha canlı yansıtmaktadır. 1980 öncesi MHP çizgisinde politika yapan bu kişilerin, partileri farklılık arz etse bile, 1980 sonrasında da aktif politikada olmaları, kendilerini hâlâ ülkücü, milliyetçi olarak görmeleri Türk Yurdu dergisinin 12 Eylül özel dosyasına uygun düşmüştür. Oğuzhan Cengiz’in yayıncı ve yazarlığı, Turan Güven’in akademisyenliği ve Yaşar Okuyan’ın aktif politikacı kimliği, çeşitlilik arz ettiği için seçilmiştir.

         

        Bahse konu olan üç yazarın dört kitabı hakkında bazı değerlendirmelerde bulunmaya çalıştık. Ülkücü ve milliyetçilerin kendilerini ifade ettikleri yazılı metinlerin cılız olduğunu söylemiştik. Bu eserler bu bakımdan önemlidir. Kendilerini kavganın içinde bulan Türk milliyetçilerinin hangi şartlarda kavgaya girdiklerini, yaşadıkları mağduriyetin rengi ve tonlarını, baba bildikleri devletten özellikle 12 Eylül’de yedikleri tokatların etkisini, ciddi fikri sorgulamalarını, birçok sorunun cevabını, her şeye rağmen bu eserlerde bulmak mümkündür.

         

         

         


        


        

        [1] Turan Güven, İnsan Gelecekte Yaşar, Bilgeoğuz Yay., İstanbul 2006.


        

        [2] Yaşar Okuyan, O Yıllar: 12 Eylül’den Anılar, Mektuplar ve Belgeler, 3. baskı Doğan Kitap, İstanbul 2010.


        

        [3] Ermeni Gazeteci ve yazar Levon Panos Dabağyan, CKMP ve MHP’de bilfiil siyaset yapmıştır. Türkeş ve MHP’nin azınlık vatandaşlarına bakışıyla ilgili olarak Dabağyan’ın kitabına bakılabilir (L. Panos Dabağyan, Başbuğ Türkeş ve Milliyetçilik: Siyasi Düşüncelerim ve Düşüncelerim, Yedirenk Yay., İstanbul  2009).


        

        [4] Oğuzhan Cengiz, Yanıkkale,4. baskı, , Bilgeoğuz Yay., İstanbul 2005.


        

        [5] Oğuzhan Cengiz, Kapıaltı, 13. baskı, Bilgeoğuz Yay., İstanbul 2005.


Türk Yurdu Eylül 2010
Türk Yurdu Eylül 2010
Eylül 2010 - Yıl 99 - Sayı 277

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele