12 Eylül 1980: Alparslan Türkeş’ten Türk Ocakları ve Türk Yurdu Savunması

Eylül 2010 - Yıl 99 - Sayı 277

        “- Neden Nazlıhan, neden? Niçin okumayı öğrenmek için gayret sarf etmiyorsun? Sen aptal değilsin ki! Neden kendine aptalmışsın gibi davranılmasına izin veriyorsun?”

         

        “- Çünkü ben senin gibi okuyup öğretmen olup çocuklarımı evde yalnız bırakarak işe gitmeyeceğim. Çalışmayacağım. Ben sadece anne olacağım!..”

         

        “12 Eylül sonrası eşimin (birçok insana yapıldığı gibi) hiç anlayamadığım bir tarzda ve sebepsizce tutuklanıp cezaevine götürülüşü, aylarca tutuklu kaldığı halde mahkemenin bir türlü başlamayışı… Yıllarca süren ve benim, eşimin neden tutuklandığını beraat ettikten sonra bile anlamadığım mahkemeler…”

         

        Bu satırlar yaşanmış hayat (pardon, 12 Eylül) hikâyelerinin anlatıldığı, “Eylül 12’den Vurdu”[1] isimli kitaptan alındı. Kitap, o dönemde eşi daha önce beraat ettiği bir “suç”a fail yaratmaya çalışanlar tarafından sebepsiz yere tutuklanan, 36 yıl hapse mahkûm edildikten ve bu yüzden 6 yıl yattıktan sonra suçsuzluğu bir daha ispat edilerek salıverilen Şahan Özgenç’in eşi tarafından kaleme alınmış. Okumuş-yazmış, üniversite mezunu bir anne-babanın ilkokul birinci sınıftaki kızlarının durumu zaten çaresizlik içinde olan anneyi deli ediyor.  Bu, görünüşte o aileyi ilgilendiren bir olay. Benzer olaylar çoğalınca ve çeşitlenince topyekûn bir milleti ve insanlığı ilgilendiren olaylar zinciri ile karşılaşıyoruz. İşte, o dönemde derdest edilip içeri tıkılan iki mahkûm arasında geçen bir diyalog:    

         

                                                                  

                    “- Yani şimdi sen hiçbir şey yapmadığın halde mi attılar buraya?”

         

                    “- He valla!”

         

                    “- Amca! Vardır senin bir suçun!..”

         

                    “- Yok be oğlum. Vallahi billahi ben bir şey yapmamışım!”

         

                    “- Senin adın ne?”

         

                    “- Durdu Memet!”

         

                    “- Hah işte, suçun bu!”

         

                    “- Nasıl yani? Durdu Memet olmak suç mu?”

         

                    “- Hem de nasıl suç!..”

         

                    “- Yahu nasıl suç olur, adımı ben koymadım ki!”

         

                    “- Olsun, Durdu Memet adını taşımak suçtur!”

         

                    “- Allah Allah… Sen aklımı koru Ya Rabbi!!”

         

                    “- Sen demedin mi adın ne diye sordular, ben de söyleyince apar topar makineye bindirip getirdiler diye?”

         

                    “- Hee!.”

         

                    “- İşte Durdu Memet olmak suç olduğu için seni getirdiler. Bütün Durdu Memetleri toplayıp getiriyorlar.  Buraya kaç tane Durdu Memet getirdiler bilsen!..”

         

                                                                   ***

         

                    “- Ben şimdi köye gidince o Süleyman’a göstereceğim. O’na diyeceğim ki: “Oğlum, benim babam var. Gittim, gördüm.  Hem de anneannemin dut ağacı kadar (heybetli) babam var benim… Benim babam senin babandan da dedenden de büyük, anladın mı” diyeceğim!”

         

                                                                   ***

         

                    “- … Bir gece yarısı gene baskın yaptı asker. Hepimizi köy meydanına topladılar. Karımızın, kızımızın, oğlumuzun önünde çöktürüp copladılar köyün bütün erkeklerini. Bu yetmez gibi bir de evlerimizi yıktılar başımıza panzerlerle, dozerlerle. Çoluk çocuk evsiz, barksız, eşyasız, yemeksiz, çaresiz koydular bizi.  Asker gittikten sonra PKK gelip sahip çıktı bize. Mardin’de yer alıp hepimizi orada yaptırdıkları evlere taşıdılar. Karnımızı doyurup ihtiyaçlarımızı karşıladılar.  Cebimize para da koydular üstelik. Biz de eli silah tutan herkesi PKK’nın dağ kadrosuna gönderdik. Bizden bir Yılmaz vardı önceleri dağda. O baskından sonra onlarca Yılmaz oldu!”

         

                    Yalnız bunlarla da kalınmadı tabii…  “Askerliğini yapmayanı adamdan saymayan”, “Askerliğini yapmayana kız vermeyen” bir milletin “Ordumuz gururumuzdur” anlayışıyla yetişen gençleri, yukarıda alıntı yaptığımız satırlarda da ifade edildiği gibi sebepsiz yere tutuklayarak yıllarca akıl almaz işkenceler altında inletip hapislerde çürütenler yok mu? İşte onlar; bayrağı, vatanı, İstiklal Marşı için canını vermekten çekinmeyen, bu anlayışla yetişip bunun için mücadele eden bir nesle rütbeli bir subay ve hatta astsubay bile değil de cahil erleri rehber ederek onlara “Komutanım” dedirtmeyi bir maharet saydılar. O yaşa kadar İstiklal Marşı’nın, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nin, Onuncu Yıl Nutku’nun ve Büyük Nutkun yüzüne el sürmemiş, iki satırını, bir kıtasını ezbere okumamış zavallı askerlerin ellerine verdikleri metinlerle ömürlerini o değerler için harcayıp dururken içeri attıkları gençleri imtihan etmeye kalktılar. Elbette çok ağırlarına gitti, gururları incindi. Dayak yeme pahasına; değil her mısraı, her bir kelimesi için canlarını vermekten çekinmeyecekleri, on kıtasını da ezbere bildikleri İstiklal Marşı’nı okumadılar ya da bilerek yanlış okudular. Nutukları okurken dilleri sürçtü. Böyle bir eza, böyle bir cefa hangi eğitim ya da ceza sisteminde, hangi askeri stratejide vardır acaba? Olağanüstü hallerin elbette olağanüstü şartları ve uygulamaları olur ama “ihtilal”, “darbe”, “post modern darbe” yapanlar, “muhtıra” ya da “e-muhtıra” verenlerde hiç akıl ve iz’an yok mudur? Dünyadaki uygulamalar konumuz değil. Yalnız, bizde bütün bu saydıklarımızın her bir şekli defalarca denendi, uygulandı. Hiç sadra şifa olanını gördünüz, duydunuz, okudunuz mu? 27 Mayıs 1960 darbesi ile alaşağı ettiklerimize yıllar sonra iade-i itibar verip devlet törenleri ile anıtmezarlar yapmadık mı? 12 Mart 1971 Muhtırası’nı verenlerin adını sanını hatırlayan var mı? 12 Eylül 1980 ihtilalinin genel olarak verdiği acılar, aileler üzerindeki yıkımı, ahlaki çöküntüyü, toplumdaki yozlaşmayı körüklemesi, nemelazımcılığı, adamsendeciliği yaygınlaştırması hala tazeliğini koruyor ve açılan yaralar kapanmadı, kapanmıyor. Yukarıya aldığımız, “-Ben şimdi köye gidince o Süleyman’a göstereceğim. O’na diyeceğim ki: “Oğlum, benim babam var. Gittim, gördüm.  Hem de anneannemin dut ağacı kadar (heybetli) babam var benim… Benim babam senin babandan da dedenden de büyük, anladın mı” diyeceğim!”  sözlerinin sahibi Fatih, suçsuz yere tutuklanıp 36 yıla mahkûm edilen, 6 yıl boş yere yattıktan sonra da -nihayet- suçsuzluğu anlaşılıp salıverilen bir babanın oğlu. Doğduğunda babası yanında yoktu. Altı yaşına kadar da babasızlığı arkadaşları arasında alay konusu olmuştu. Fatih gibi daha nice erkek ve kız çocukları ile anneleri ve öteki aile büyükleri, akrabaları bu acıyı, bu sıkıntıyı yaşadı. Ölçülüp biçilmeden, ne getirip ne götüreceği düşünülmeden yapılan bir hareketin millete verdiği acılar, dertler, kederler bununla da kalmadı. Beterin de beteri varmış meğer… Şu PKK belası ve bölücülük aslında büyük ölçüde 12 Eylülcülerin tutumlarının eseri değil mi? Kraldan çok kralcı olan birtakım asker-polis gibi güvenlik mensupları bu millete neler neler ettiler… İşte bu yüzden, başta en büyük komutanları olan “Netekim Paşa” olmak üzere konsey üyelerine duyulan yalnızca nefret. Okullara, caddelere verilen isimleri bile silindi, yerlerine başka tabelalar asıldı. Yaptıklarını öbür dünyaya götürecek, kendilerinden bu dünyada hesap sorulamayacaktı; öyle bir kanun çıkartmışlardı. Şimdi o kanunun yerinde de yeller esiyor. Çevik Bir Paşa’nın başrollerde oynadığı 28 Şubat süreci, yönetimden uzaklaştırmak istedikleri zihniyetin daha güçlü olarak iktidara tutunmasını sağladı. İşportacılarda satılan çocuk işi sarı lacivert plastik tarağını orada burada göstererek Fener Bahçeliliğini askerliğinden daha ön plana çıkaran Büyükanıt Paşa’nın “Ben kaleme aldım” dediği bilmem kaç nisan tarihli e-muhtırası ise durumlarını pekiştirdi, güçlerine güç kattı. Buna bazı yargı organlarının benzer davranışlarını da eklemekte fayda var tabii…

         

         

        Öğretmen Emine Özgenç’in kaleme aldığı “Eylül 12’den Vurdu” isimli eser, tamamen o dönemde eşiyle birlikte kendisinin ve dolayısıyla ailesinin yaşadıklarını anlatıyor. Eksiği var, fazlası yok.

         

                    Nazlıhan’ın, o mini minnacık yavrunun durumunu düşünebiliyor musunuz? Babası işlemediği bir “suç”tan dolayı kaçak ya da hapiste. Küçük kardeşi başka bir şehirde anneannesinde kalıyor. Annesi çalışmak zorunda olduğu için Nazlıhan daha bebek yaşından itibaren “Evde Tek Başına” filmine taş çıkartacak sahnelerin başrol oyuncusu. Okul çağına geldiğinde değişen hiçbir şey yok; Nazlıhan yine tek başına. Aklı, şuuru yerinde bir çocuk. Oldukça da zeki ama okumayı bir türlü “sökemiyor!” Böyle bir şey mümkün mü? Mümkün olmadığı annesine karşı haykırdığı şu isyan cümlelerinde saklı:

         

        “- Çünkü ben senin gibi okuyup öğretmen olup çocuklarımı evde yalnız bırakarak işe gitmeyeceğim. Çalışmayacağım. Ben sadece anne olacağım!..”

         

        Nazlıhan’ın isyanı aslında annesine değil, 12 Eylül’ü yapan zihniyete karşı idi. Hani o, asıl fiili işleyeni bulma zahmetine girmek yerine hasbel kader onunla aynı adı taşıyan bütün Durdu Mehmetleri yakalayıp işkence eden zihniyete… Nitekim annesi biraz öğüt verip durumlarını anlatınca bülbül gibi okumaya başlıyor ve kendi öğretmenini de şaşırtıyor. Hal böyle olunca insan sormadan edemiyor: Bu ihtilalciler acaba pedagojiden, psikolojiden, sosyolojiden habersiz midirler? Bir felsefeleri yok mudur? İhtilali yapmaya karar verdiklerinde, muhtıraları hazırlamak için ilham geldiğinde bu bilim dalları ile haşır neşir olanları da yanlarına alsalar, atacakları adımları, alacakları kararları tartışsalar… Gerçi bizde kulaklara küpe olası o meşhur sözler hep tersinden yorumlanmış da mesela, “Kraldan çok kralcılık yapmak” ve “Sakala göre traş etmek” adeta meşhur birer zanaat olmuşlardır. İşte, olayın bizzat içinde olan Rahmetli Dündar Taşer’in anlatımından, 27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra Anayasa çalışmaları için davet edilen “Anayasa Profesörleri” ile İhtilal Komitesi Üyeleri arasında yaşanan bir sahne:

         

                    “1960 hareketinde biz, on seneden beri propagandası yapılan Anayasa değişikliği ile bir şeyler yapılacağını, bir ilerici hamleye vücut vereceğimizi sanıyorduk. İtiraf edeyim ki ben de bu telâkkide idim. Herhalde iyi bir anayasa yapılırsa, ileri memleketlerin seviyesine gidilebilecek bir yola gireriz sanıyordum. Bu telâkkiyi kınamayın; çünkü bizim münevverimizin umumî kanaati budur. Bir ileri Anayasa’ya sahip olursak, ‘büyük devletlerin seviyesine geliriz’ zannı hâlâ aydınlarımızın ekserisinin düşüncesidir. Bu garip oyuncakla oynayıp duruyoruz. Bunun içindir ki 1960 harekâtının ikinci günü İstanbul’dan bir profesörler heyetini davet ettik. Onları hürmetle ve ayakta karşıladık. Gelir gelmez, “Aç olduklarını” söylediler. Biz de açtık ama yemeği düşünmemiştik. Hemen yemek getirttik, yediler. Hatta o sırada Cemal Paşa, “Ben de açım çocuklar” dedi ve onların en büyüğünün önünden artan yemeği yedi. Onlara karşı böylesine bir hürmetle dolu idik. Bu, ne de olsa ananelerimizden gelen bir şeydi. Ümeranın ulemaya hürmeti gibi… Türkiye’de çok şey değişmişti ama değişmeyen böyle şeyler de vardı.”

         

                    “Yemeklerini yedikten sonra, ‘Bize bir Anayasa yapın’ teklifinde bulunduk. Onlar, ‘Nasıl bir Anayasa istiyorsunuz?’ diye sordular. İşte bu sual beni uyandıran bir cümle oldu: ‘Nasıl bir Anayasa istiyorsunuz?’ Allah Allah! Benim istediğim gibi Anayasa olacaksa size ne lüzum var?”

         

                    “Osman Gazi’nin kurduğu devlette böyle olmamıştı. O zamanın hukukçuları ve uleması, ‘Kanun senin istediğindir’ dememişlerdi. Aksine, ‘Sen şunu yapabilirsin, şunu yapamazsın; şu senin salahiyetin dâhilindedir, şu değildir; şu senin yapmakla mükellef olduğun şeydir ve vazifedir, şuna ise hakkın ve yetkin yoktur’ demişlerdi… Bu gibi düşünceler bir anda kafamdan geçti ve artık o defteri kapadım.”[2]

         

                    Biz ise maalesef o defterleri bir türlü kapatamıyoruz. “İşe göre adam bulmak yerine adama göre iş” icat etmekte mahir olan bizler ilimi, sanatı, teknolojiyi de zihniyetimize ve menfaatimize göre kullanmaktan çekinmiyoruz. Onun için “Anayasa Profesörü” unvanını alanlarımız bile ilmin, ülkenin, dünyanın gerçeklerine göre nasıl bir Anayasa yapılması gerektiğini anlatmak yerine hâkim güce, otoriteye, “Nasıl bir Anayasa istiyorsunuz?” diye sormakta beis görmüyor.  

         

                    Hal böyle olunca da suçsuz-günahsız insanlara suç isnat ederek ceza vermek kolaylaşıyor. İşte, 12 Eylül sonrası kurulan Sıkıyönetim Mahkemeleri’nde görülen MHP ve Ülkücü Kuruluşlar İddianamesi’nde yer alan “suçlamalar”dan -ki buna “saçmalamalar” da diyebilirsiniz- seçmeler:

         

                    “…Türk Milliyetçiliğini işlemek ve yaymak, Türk bilincine dayanan kültür birliğini oluşturmak, milliyetçiler arasındaki bağları kuvvetlendirmek, Türk kültürüne hizmet, Türk töre ve geleneklerini yerleştirmek amacıyla 1946 yılında Türk Kültür Ocağı kurulmuş, daha sonra Türk Ocakları dışında en yaygın sayı ve kuruluşa sahip Milliyetçiler Derneği açılmış…”

         

                    “…Milliyetçi-ülkücü tüm derneklerin merkeziyetçilik prensibine bağlı olarak Milliyetçi Hareket Partisi’ne bağlanmasında etkin rol oynayan Alpaslan Türkeş...31 Mart 1964’te Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ne girdikten sonra 31 Temmuz 1965 tarihinde Genel Kongre tarafından Genel Başkanlığa getirilmiş ve 1969 yılı Şubat ayında partinin adı Türkeş’in önerisiyle Milliyetçi Hareket Partisi olarak değişmiştir.”

         

                    “Bu isim değişikliğine bağlı olarak düşünce akımı parti hareketine dönüşmüş ve doktrinlerine o aşamada Milliyetçi-Toplumcu adı verilmiştir…”

         

                    “…Türk milliyetçilerini Atatürkçü değil, Atatürk’ü Türk milliyetçisi olarak gören, böylece Atatürkçülüğün dışında bir milliyetçilik görüşüne sahip MHP’nin, gerçek Atatürk milliyetçilerinin yeterince etkin ve egemen olamadıkları Türkiye’mizde aldatıcı, çarpık duygularla etkilediği gençliği “komünist-milliyetçi” diye bölerek ülkemizi bir iç savaş ortamına getirdikleri…”

         

                    İşte böyle…En başta lider ve çevresi olmak üzere beş yüz seksen dokuz milliyetçi-ülkücü; “Atatürk’ü Türk milliyetçisi olarak görmek (!)”, “Türk milliyetçiliğini işlemek ve yaymak (!), gençliği “Komünist-milliyetçi diye bölmek (!..)” ve benzeri “suçlar”dan tutuklandılar. Çoğu ve özellikle lider kadro “idam”la yargılandılar. Kimi üç yıl, kimi beş-altı yıl yattılar ve BERAAT ettiler.

         

         

         

                    Alparslan Türkeş’ten Türk Ocakları Ve Türk Yurdu Savunması

         

         

                    Yeri gelmişken, MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş’in, 12 Eylül dönemi Sıkıyönetim Mahkemesi Savcısı Nurerettin Soyer tarafından hazırlanan MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası İddianamesi’nde geçen bu “suçlamalar”a verdiği cevaptan bir bölümü de aktarmadan geçmeyelim. Söz  konusu iddianamede, MHP yöneticileri için yukarıda sıraladığımız, “Atatürk’ü Türk milliyetçisi olarak görmek (!)”, “Türk milliyetçiliğini işlemek ve yaymak (!), gençliği “Komünist-milliyetçi diye bölmek (!..)”  ve benzeri “suçlar” sıralanırken Türk Milliyetçiliği tarihinde bir gezinti yapılıyor ve Türk Ocakları’ndan da söz ediliyordu.

         

                    O dönemde, şimdiki MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, MHP Milletvekili İsmet Büyükataman, eski MHP milletvekillerinden Ali Güngör ve yayıncı Bahattin Ergezer tarafından kurulup işletilen MAYAŞ Matbaacılık Yayın ve Ticaret Anonim Şirketi, dava ile ilgili sorgu ve savunmaları bir dizi kitap olarak yayınlamıştı. Şimdi, Alparslan Türkeş’in bu konuda yaptığı savunmadan bir bölümü adı geçen dizinin birinci kitabından aynen aktarıyorum.

         

         

         

        Alparslan Türkeş Savunmasında Diyor ki:

         

         

                    “Sayın Savcı iddianamenin baş tarafında, sayfa 119’da “Örgütün Düşünce Yapısı, Genelde Tarihi Süreç İçinde Benzer Fikir Akımlarının Gelişimi” başlığı altında nazizmin, faşizmin Almanya’da ve İtalya’daki gelişmesini hikâye etmeye çalışmış. Ve benzer fikir akımı diyor. Hiçbir benzerliği yoktur…”

         

                    “…Buradan alıyor, Malazgirt Zaferi’nden bahsediyor. Ondan sonra 1908’de Türk Derneği’nin kurulduğundan, daha sonra Türk Yurdu Cemiyeti’nin kurulduğundan bahsediyor, daha sonra Türk Ocağı’nın kurulmasından bahsediyor. Peki, bunları niye faşistlikle suçluyor anlamıyorum. Bunların faşizmle hiçbir alakası yok. Bunlar kurulduğu, faaliyete geçtiği zaman dünya üzerinde faşizm kurulmamış. Sonra bu dernekleri kim kurmuş? Türk Derneği’ni Yusuf Akçura ismindeki Türk âlimi kurmuş. Yusuf Akçura Bey, Kazan Türklerinden bir Türk. Gençliğinde Türkiye’ye geliyor, Harp Okulu’na giriyor. Harp Okulu’ndan subay çıkıyor. Yüzbaşı rütbesine kadar Osmanlı Ordusu’na hizmet ediyor. Sonra Abdülhamit istibdadına karşı olduğu için Fizan’a sürülüyor, Libya’ya sürülüyor. Sonra oradan kaçıyor, Paris’e gidiyor, Sorbon Üniversitesi’nde doktora yapıyor, oranın öğretim üyesi kadrosuna giriyor, daha sonra da Atatürk’le tanışıyor. Atatürk, Falih Rıfkı Bey’in Çankaya isimli eserinde 565. sayfada söylediğine göre, “Yusuf Akçura Bey’le karşılaştığımda imtihan heyecanı duyuyorum” diyor.  Ondan sonra hiç ayrılmıyorlar, beraberler. Türk Tarih Kurumu’nu bu zata kurduruyor Atatürk. Ölünceye kadar da bu zatı Türk Tarih Kurumu Başkanlığı’nda bulunduruyor. Yani Türk Derneği’ni kuran bu zat daha sonra Türk Ocakları’nı kuranlardan birisidir.”

         

                    Türk Ocakları’nı kuranlardan bir diğeri Hamdullah Suphi Tanrıöver’dir. Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı arkadaşlarındandı. Milli Kurtuluş Savaşı döneminde Milli Eğitim Bakanı olan zat ki, bu zatın Milli Eğitim Bakanlığı sırasında İstiklal Marşı kabul edilmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde İstiklal Marşı’nı kürsüden bu zat okumuştur. Atatürk’ün çok yakın arkadaşıdır. İngilizler Birinci Cihan Savaşı’nın sonunda İstanbul’u işgal ettikleri zaman Türk Ocakları’nı kapatıyorlar. Onu istemiyorlar. Çünkü Türk Ocakları Türk Milliyetçiliği’ni ifade ediyor. Onu kendi menfaatlerine uygun bulmuyorlar. Fakat daha sonra 1924’te Atatürk’ün emriyle Ankara’da kuruyorlar Türk Ocakları’nı.”

         

                    “Türk Ocakları’nın kurucularından bir diğeri Milli Şair Mehmet Emin Yurdakul Bey’dir ki bu zat da Kurtuluş Savaşı’na katılmak üzere İnebolu’ya geldiği zaman Atatürk’ün kendisine çektiği telgraf var. “Sizi milli şairimiz olarak Türk Milleti’nin mübarek babası olarak selamlıyorum” diyor telgrafta. Türk Ocağı’nın kurucuları bunlardır.”

         

         

         “Savcı bunları bizim 9 Işıkçı görüşün, milliyetçi görüşün tarihinde yer almış Teşekküller olarak takdim ediyor, doğrudur. Elbette onların icraatından, eyleminden, fikirlerinden yararlandık. Bütün Türk Milliyetçiliği yararlandı.”

         

                    “Türk Ocakları’nı kuranlardan bir diğer zat, Ziya Gökalp Bey’dir. Ziya Gökalp Bey büyük bir düşünürdür. Türk Milliyetçiliğinin ilmin yapmıştır, sosyologdur. İngilizler kendisini tutuklamıştır, Malta’ya sürmüşlerdir. 1921 yılında Malta’dan dönmüş, Diyarbakır’a gelmiştir ve orada yine savcının iddianameye alıp suçladığı Küçük Mecmua’yı çıkarmıştır. Ziya Gökalp Bey’in çıkardığı mecmuadır Küçük Mecmua. Faşist Mecmua değildir. Ziya Gökalp Bey da faşist değildir.  Atatürk Ziya Gökalp Bey’i çok sever, takdir ederdi. Diyarbakır’dan O’nu Ankara’ya getirmiştir.  Ankara’da kurduğu Tercüme ve Telif ve Kültür Kurumu’nda görevlendirmiştir. Daha sonra 1923 yılındaki seçimlerde Diyarbakır’dan milletvekili seçtirmiştir. Meclis’e getirmiştir Ziya Gökalp’ı.”

         

                    “Şimdi Atatürk’ün Türk Ocağı delegelerine hitabını okuyorum:”

         

                    “Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk Milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin mesnedi Türk camiasıdır. Bu camianın efradı ne kadar Türk harsıyla meşbu olursa o camiaya istinat eden cumhuriyet de kuvvetli olur. Türk Ocakları, teessüsleri tarihinden itibaren çok yüksek hizmetler ifa etmişlerdir. Bu mesaide devam ediniz ve avdetinizde benim tarafımdan arkadaşlarınıza selamlarımı söyleyiniz.”

         

                    “İşte, iddianamenin  “faşist” diye itham ettiği Türk Ocağı bu…”

         

                      “… Bunların faşizmle hiçbir alakası yok. Bizim de yok. Ama iddianamede bunlar ağır bir itham altına alınmıştır. Hadi bizi suçlasa razıyım. Ona bir şey demeyeceğim. Ama Türk Ocağı’nı katıyor işin içine, Türk Derneği’ni katıyor, Türk Yurdu’nu katıyor. Ondan sonra da kendi kendine yorum yapıyor. ‘Atatürk bunları tasvip etmiyordu’ diyor. Şunu söyledi, bunu söyledi. İşte Atatürk’ün söyledikleri burada…”[3]          

         

                    İşte Atatürk’ün ve Alparslan Türkeş’in Türk milliyetçiliği ve Türk Ocakları için söyledikleri… Rahmetli Başbuğ ve arkadaşları böylesine saçmalamalarla tutuklanmışlardı. Yani ortada suç ve suçlu yok, keyfilik vardı. 12 Eylül’ün sorumluları ise “İcraatlarından dolayı yargılanmamak” için kanun çıkarttıkları, tabir yerinde ise çaldıkları minareye kılıf buldukları için kimse onlardan hesap sormadı, soramadı. Yaptıkları tamamen bir yıldırma politikası idi ve o zaman için bunda da muvaffak olmuşlardı. Çaresiz, kimsesiz kalan insanlar sağa sola dağıldılar. Geçim derdi, iş kaygısı ayyuka çıkmıştı. Vatanlarını canlarından aziz bilip çok sevdikleri Türk Milleti’nin komünizmin pençesine düşmemesi için mücadele veren ve bunda da muvaffak olan insanlar, tıpkı 1944 Milliyetçilik Olayı’nda olduğu gibi, “Bu memlekete komünizm gelecekse onu da biz getiririz, size ne oluyor?” zihniyeti ile karşılaşınca hayal kırıklığına uğradılar. Bazı arkadaşlar, ihtilal yönetimin kurdurduğu, “Horoz Partisi” olarak ün yapan partiye, bazıları başka şemsiyeler altına girmeye yöneldiler. Bir dağınıklık, bir karamsarlık vardı. O şartların verdiği burukluk ve kırgınlık içinde moralimi yüksek tutmaya çalışarak,  Doğuş Edebiyat Dergisi’nin Ekim 1982 sayısında,  “Davayı Kucaklamak” başlığı altında şöyle bir yazı yazmıştım:

         

                    “Dün yola çıkarken her şey ne güzeldi!.. Birbirimize ne kadar güvenmiş ve nasıl kaynaşmıştık! Öyle ya, topu topu bir avuç “tohum” gibiydik. Nasıl kaynaşmazdık, değil mi?”

         

                    “Bir güçlü el bizi rutubetten ve böceklerden koruyordu. Üzerimize titriyordu sanki. Ve bizi toprağa serpmeye bile kıyamıyordu. Ama “biçmek” için “ekmek” icap ediyordu. Öyle oldu. Sonra? Sonrası herkesi şaşırttı. Bire on, bire yüz değil; bire bin - bin beş yüz veriyorduk. Dal dal etrafa yayıldık, saçak saçak derinlere kök saldık. Büyüdükçe büyüdük… Gök gürler gibi haykırır, yer yarılır gibi yürür olduk. Tek kalp, tek vücut, tek yumruk gibiydik. İman dolu göğsümüz “alınmaz bir kal’a”ydı sanki! Çiçek açtı dallarımız ve meyveye döndü çiçeklerimiz.”

         

                    “Meyveli ağacı taşlarlar ya, bizi de taşladılar. Hem öylesine bir taşlayıştı ki bu, göz açtırmamacasına… Biz yılmadık Her zoru yenebilecek bir imana sahiptik. Mücadelemiz çetin oldu. Yaralandık, kırıldık, döküldük ama ezilip yok olmadık, dağılıp kaybolmadık.”

         

                    “Böyle ne taşlamaları, ne fırtınaları atlatıp geldik buraya kadar. Geldik gelmesine de, şimdi bu telaş niye? Şu rüzgâr neden ürkütüyor, niye darmadağın ediyor bizi böyle?”

         

                    “Biz buğday başağı değiliz ki hemen sararıp solalım da rüzgârda savrulalım! Hiç çınarın, çınarların ömrü böyle kısa olur mu, bu nerede görülmüş?”

         

                    “… Dava fedakârlık ister. Herkes uyur, sen uyumazsın; gezer, gezmezsin; oynar, oynamazsın…  Peşinen bunları kabul etmeyen zaten dava adamı olamaz.”

         

                    “Dava adamı fire vermemeli, yozlaşmamalıdır. Zihni bulanmaya başladı mı kolları da gevşer ve kucakladığı dava düşüverir. Herkes fedakâr olabilir ama herkesten aynı ölçüde fedakârlık beklenemez. Gücümüz kadar hizmete devam etmek boynumuzun borcudur.”

         

         

                    “Kimimiz dava çınarının kökünde bir saçak, kimimiz dallarında bir yaprak olalım ama hiçbir zaman budak olup işi zora sokmayalım. Bu çınar yıkılıp harap olursa çok yazık olur...”

         

                    Gerçekten zor günler, zor aylar ve yıllar yaşanıyordu Türkiye’de. Öyle ki milletini, devletini canından çok sevenler yanlış anlaşılır, başka yerlere çekilir diye bunu açıkça söyleyemiyorlardı.   “Kalkıp oynasan delisin yatıp uyusan ölüsün” denecek bir dönem yaşanmış, kalemi işlek, ifadeleri zengin olanlar, “Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil” diyerek yazma ve söyleme güçlüğü çekiyorlardı. Onlardan biri de büyük dava adamı Galip Erdem’di. Bir ara olup bitenlere küsmüş, “yazma orucu”na başlamıştı. Yazması için yapılan baskılar artınca da  “Yazma Güçlüğü” başlıklı yazısını kaleme almıştı:  

         

        “…Birkaç yıldan beri yazmayı sevmiyorum. Çünkü artık yazabileceklerimin fazla bir değeri ve manasının kalmadığına kesinlikle inanıyorum. Düşüncelerimi oldukları gibi, duygularımı da yaşadığım gibi yazmak isterim. Ufkum dar, kabiliyetim az, ehliyetim noksandır. Uzakları pekiyi seçemem, yükseklerde dolaşmayı beceremem, başımın dönmesinden korkarım. Dünyanın önemli meselelerine, çağımızın buhranlarının derin sebeplerine akıl erdiremem. Ben sadece milletimi, milletimin mukaddes değerlerini, temel davalarını öğrenmeğe çalıştım; bilmeyenlere öğretmek isterim. İlgi saham milletimin dostlarını ve düşmanlarını tanımak, propaganda bombardımanının ve ihanetlerin tozu dumana kattığı bir zeminde uyuyanları uyandırmaktır. Dostla düşmanı, zararlı ile faydalıyı, hainle mücahidi ayıramadıktan, gerçek adlarını veremedikten sonra niçin yazayım?”

         

                    “Hele böyle bir zamanda, herkesten ve her şeyden önce, en çok sevdiklerimin emsalsiz destanlarını yazmak isterim. Milletimin en seçkin evlatlarını anlatmak isterim. Ülkülerinin yüceliğini, ruhlarının zenginliğini, cesaretlerinin güzelliğini, inançlarının sarsılmazlığını yazmak isterim. Sabırlarının büyüklüğünü, acılarının derinliğini, sevinçlerinin yarıda kalmışlığını, özlemlerinin dayanılmazlığını sadece anlatmak değil; eğer elimden gelirse adeta yaşatır gibi hissettirmek isterim. Ama söylediklerimin hiçbirini yapamam. Sebebini sorarsanız, dergilerin yaşaması ve hizmetin devam etmesi gerektiğini söylerim. Yine de emin değilim; kim bilir belki, münasip bir bahane arıyor, korkaklığımı maskelemek istiyorum.”

         

                    “Kime ne anlatayım, niçin yazayım? En çok sevdiklerime, en seçkin dostlarıma ve elbette bana, “Peri Padişahı’nın kızını sevmediğimiz”, üstelik “fenalık ettiğimiz” söylenmiştir. Oysa biz, Allah şahidimizdir ki, kendimizi bulduğumuz günden itibaren Peri Padişahı’nın kızına âşık olmuşuzdur. En ufak bir zarar görmemesi, bir telinin incinmemesi için yaşamağa yemin etmiş, uğrunda hayatlarımızı harcamış, canlar vermişizdir. Peri Padişahı’nın kızı kimdir, adı nedir? Bunu açıklamak bile bir cesaret ve tedbir konusu haline geldikten sonra, siz söyleyin bana, niçin yazayım?”[4]

         

                    Sonra coştu ve her biri birer edebi metin harikası olan şifreli yazılarını yazmaya başladı. Bu yazılarında bazen o sıralarda neredeyse küme düşme tehlikesi geçiren Beşiktaş’ı kurtarıyor, bazen keman çalıyor, bazen türkü söylüyor, bazen masal anlatıyordu ama aslında hep vatanı kurtarıyor, Türk Milleti’ne mesajlar, Netekim Paşa ve arkadaşlarına sitemler gönderiyor, daha doğrusu onlara hadlerini bildiriyordu. Daha sonra “Mektuplar” adıyla kitaplaştırılan ve artık mevcudu kalmayan bu yazılar şimdilerde “12 Eylül Yazıları” adıyla tekrar basılsa yeridir.

         

                    O günlerin vahametini düşünebiliyor musunuz? “Ben vatanımı ve milletimi seviyorum. Türk Milliyetçisiyim” diyemeyeceksiniz ve vatanın, milletin yerine “Peri Padişahı’nın Kızı” parolasıyla yazı yazacaksınız! Memleketin içinde bulunduğu durumdan kurtarılması konusundaki fikirlerinizi söyleyebilmek için dolambaçlı yollar bulup o sıralarda Türkiye Ligi’nde zor durumda olan Beşiktaş üzerinden mesaj vereceksiniz. Kısacası yazma ve konuşma hürriyetiniz yok. Bu da yetmezmiş gibi, son 25-30 yıldır Türkiye’nin uğraşmak zorunda kaldığı en büyük belanın başımıza sarılması da -ne yazık ki- 12 Eylül 1980 sonrasına rastlıyor. Yazımızın baş taraflarında, Emine Özgenç’in kitabından aktardığımız konuşma metnini bir daha hatırlayalım:

         

                    “- … Bir gece yarısı gene baskın yaptı asker. Hepimizi köy meydanına topladılar. Karımızın, kızımızın, oğlumuzun önünde çöktürüp copladılar köyün bütün erkeklerini. Bu yetmez gibi bir de evlerimizi yıktılar başımıza panzerlerle, dozerlerle. Çoluk çocuk evsiz, barksız, eşyasız, yemeksiz, çaresiz koydular bizi.  Asker gittikten sonra PKK gelip sahip çıktı bize. Mardin’de yer alıp hepimizi orada yaptırdıkları evlere taşıdılar. Karnımızı doyurup ihtiyaçlarımızı karşıladılar.  Cebimize para da koydular üstelik. Biz de eli silah tutan herkesi PKK’nın dağ kadrosuna gönderdik. Bizden bir Yılmaz vardı önceleri dağda. O baskından sonra onlarca Yılmaz oldu!”

         

                                Türk Ordusu dünyanın en eski, en köklü, en teşkilatlı ordusudur. Her zaman ve her yerde ordumuz gururumuzdur. Onu yıpratmaya kimsenin gücü yetmez. Yetişme disiplinine her zaman hayran olduğumuz ordu mensupları arasında da, toplumun her kademesinde olduğu gibi yanlış yapanlar olabilir. Bunu kuruma mal edemeyiz, edilmemelidir. Nitekim bir üst paragrafta sözü edilen ve “PKK’nın Eruh baskını” olarak bilinen olaylar zincirinde olduğu gibi bu terör örgütü özellikle ortaya çıktığı ilk yıllarda haklarını savunduğunu iddia etiği insanlara zulmederek o fiilleri Türk ordusunun yaptığı izlenimini veriyor, ardından başlattığı propaganda bombardımanı ile sempatizanlar kazanıyordu. Bu işin bir başka yönü. Yalnız, Şahan Özgenç’in, Mamak Askeri Cezaevi’nde yatarken, hastalığından dolayı kaldırıldığı Mevki Hastanesi’nde,  PKK’lı Resul’den duymuş olduğu bu sözler aslında çok büyük bir tehlikeye işaret ediyordu. 15 Ağustos 1984 günü yani 12 Eylül Dönemi’nde saat 21.30 sıralarında Siirt’in Eruh ve Hakkâri’nin Şemdinli ilçelerine yapılan PKK baskınında yalnızca bir kişi öldüğü için (Eruh Karakol Nöbetçisi Süleyman Aydın) fazla üzerinde durulmamıştı. Ancak işin vahameti sonradan anlaşıldı. Çünkü orada devlet yok sayılmış, bu iki ilçe ve özellikle Eruh yaklaşık 24 saat boyunca otuza yakın teröristin yönetiminde kalmıştı. Peki, Eruh’ta neler mi olmuştu?

         

                    “O meşhur Eruh baskınını biz yaptık. 29 kişiyle bastık Eruh’u. 24 saat hâkim olduk. Devletten güçlü olduğumuzu gösterdik herkese. Bütün devlet dairelerine hâkim olduk. Bankaları, eczaneleri, gıda satan yerleri boşalttık. Halkı meydana topladık, amacımızı anlattık…  Cezaevini boşalttık. Gideceğimiz yer yok diyenlere bizimle gelin dedik, kabul ettiler; onları da örgüte kattık… Alacağımızı aldıktan sonra geldiğimiz gibi gittik. Zaten amacımıza ulaşmıştık…”

         

                    Şahan Özgenç’in tutukluluk döneminde Mevki Hastanesi’nde karşılaştığı PKK’lı Resul ve Abdullah bunları anlatıyorlar. Bunlar, yalnızca bir romanda, bir hikâyede yer alan kurmaca, uydurmaca ya da hayal mahsulü cümleler değil. Aynı ile vaki olan olaylar.

         

                    Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, 12 Eylül öncesine baktığımızda PKK’nın belki ismi vardı ama öylesine büyük cürümü yoktu. Bölücülük böylesine alıp yürümemiş, Kürtlerle Türkler dost, kardeş, arkadaş ve akraba olarak yaşayıp gidiyorlardı. Nitekim Şahan da, Mamak’taki ilk günlerinde kendisi gibi suçsuz yere hapse atılan Kürt Haydar’a moral vererek yazdığı dilekçe ile yeniden yargılanmasını sağlayıp beraat etmesine vesile oluyor.

         

        Temeli 1976’da Ankara’da, Devrimci Doğu Kültür Ocakları bünyesinde atılan PKK 17 Kasım 1979’da Partiya Karkeren Kurdistan (Kürdistan İşçi Partisi) adıyla partileşti. 12 Eylül döneminde açılan ilgili iddianameden anlaşıldığına göre bu örgüt, o ana kadar 213’ü sivil ve çoğu haklarını savunduğunu iddia ettiği Kürt asıllılardan olmak üzere toplam 243 kişiyi öldürmüştü. Bugün gelinen noktada ise 30-35 bin kişiyi katlettiğini, katliamlarının artan bir hızla devam ettiğini üzülerek görüyoruz. En yetkili ağızlardan duyduğumuz “Şehitlerimizin kanları yerde kalmayacak” vecizesi de artık hiç inandırıcı gelmiyor.

         

         12 Eylül öncesi tırmanan sokak terörü gerekçe gösterilerek yapılan bu ihtilalin ekonomimize, sosyal ve kültürel hayatımıza vurduğu darbelere bir de iyice kökleşip dal-budak salan PKK terörü ile bölücülüğü eklediğimiz zaman insan ister istemez Evren’in, yapılan darbenin gerekçelerini açıklarken yaptığı radyo ve televizyon konuşmasında söylediği şu sözleri hatırlıyor: 

         

        “…Yine hepinizin bildiği gibi; anarşi, terör ve bölücülük, her gün 20 civarında vatandaşımızın hayatını söndürmektedir. Aynı dini ve milli değerleri paylaşan Türk Vatandaşları siyasi çıkarlar uğruna, çeşitli suni ayrılıklar yaratılmak suretiyle muhtelif kamplara bölünmüş ve birbirlerinin kanlarını çekinmeden akıtacak kadar gözleri döndürülerek, adeta birbirlerine düşman edilmişlerdir...”

         

        Bu sözler o zamanın bazı gerçeklerini ifade ediyordu ve yapılan tespitler doğru idi. Yalnız, yazımızın sınırları içinde 12 Eylül sürecine dair verdiğimiz örnekleri ve 12 Eylül 1980’den günümüze kadar geçen 30 yılda geldiğimiz noktayı düşününce de sormadan edemiyoruz:

         

        Ey “Netekim” Paşa ve Konsey arkadaşları! Ortadan kaldırmak iddiasıyla geldiğiniz bölücü unsurları -yanlış uygulamalarınız sonucu- körükleyip milletimizin başına püsküllü bela haline getirdiğinizi; velhasıl kaş yapalım derken göz çıkardığınızı, asıl tehlikeyi görmeyip teferruatla uğraştığınızı, -verdiğiniz bunca yılgınlığa rağmen- attığınız taşın kurbağaları bile ürkütmediğini -geç de olsa- fark ettiniz mi acaba?

         

         


        


        

        [1] Emine Özgenç, Eylül 12’den Vurdu, Ankara, 2010


        

        [2] Dündar Taşer’in bu hatırası ve 27 Mayıs 1960 ihtilali ile ilgili pek çok hatıra-belge, İbrahim Metin tarafından yayına hazırlanıp yakında çıkacak olan İhtilalciler Hesaplaşıyor: Belgelerle 27 Mayıs, 14 Kasım, 14’ler ve Dündar Taşer isimli kitapta yer almaktadır.


        

        [3] Milliyetçi Hareket Partisi ve Ülkücü Kuruluşlar Davası Sorgu, MAYAŞ yayınları, Ankara 1982, sayfa 72 – 74.


        

        [4] Yazma Güçlüğü, Galip Erdem, Mektuplar, Mili Eğitim ve Kültür Yayınları, Syf. 107


Türk Yurdu Eylül 2010
Türk Yurdu Eylül 2010
Eylül 2010 - Yıl 99 - Sayı 277

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele