Anılardaki 12 Eylül ve Eğitime Etkileri

Eylül 2010 - Yıl 99 - Sayı 277

                    12 Eylül 1980 sabahı, her zamanki gibi erkenden kalkıp kahvaltımı yaptıktan sonra öğretmeni olduğum Eskişehir Eğitim Enstitüsü’ne gitmek için hazırlıklarımı yapmaya başladım. Evden çıkmadan sabah haberlerini dinlemek üzere televizyonu açtım. Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren’in ekranda konuşmakta olduğunu gördüm. Sokağa çıkma yasağından, ordunun iktidara el koyduğundan, meclisin ve hükümetin fesih edildiğinden söz ediyordu. Hemen pencereye koşup sokağa baktım, silahlı askerlerin dolaştığını gördüm ve o gün herkes gibi ben de okula gidemedim.

         

                    Oturduğum ev sobayla ısınıyordu. Evlerde arama yapılacağına dair aldığım bazı duyumlar üzerine, başta G. Politzer, K. Marks ve V. İ. Lenin’e ait olup kütüphanemde mevcut olan bir takım kitaplarımı sobada yakmaya başladım. Bu kitapların pek çoğunu öğrencilik yıllarında öğrenci harçlığımla almış ve okumuştum. Hangi birini yakacaktım ki? Kütüphanemde yüzlerce kitap vardı. Bunlar,  politik, ekonomik, sosyal, dini vb. içerikli farklı türden kitaplar idi. Daha sonra güvenli bir yer bulup saklamayı düşündüm ve yakmaktan vazgeçtim.

         

                    Bu, benim gördüğüm ve yaşadığım ilk askeri darbe ve travma değildi elbette.  İlkokula 1950’li yılların sonunda, ortaokula 1960’ların ortasında, üniversiteye de 1970’lerin başında başlamıştım. Yaşadığım ilk darbe, 27 Mayıs 1960 ihtilali idi. O zaman henüz ilkokul çağında bir çocuk olarak ülkede olup bitenin pek farkında olmamıştım. Köyümüzdeki birkaç radyodan biri dedemin odasında idi. Köylüler, haber saatinde oraya haber dinlemek için gelirdi. Ben de konuşulanlara kulak misafiri olurdum. Ancak konuşmalarından, onların ülkede olup bitenden dolayı pek de mutlu olmadıklarını anlıyordum.

         

                    Ortaokul ve lise eğitimine Eskişehir’de devam etmek için geldiğimde ilk defa kendimi büyük bir kentte buldum. Lise yıllarımda Eskişehir’de Ülkü Ocakları, Milli Türk Talebe Birliği, İlim Yayma Cemiyeti, Komünizmle Mücadele Derneği, Mücadele Birliği gibi kuruluşları; Nur, Akçağ ve Pınar gibi kitapçıları tanıdım. Lisede bir öğretmenimin tavsiyesiyle rahmetli Nurettin Topçu’nun çıkardığı Fikir ve Düşüncede Hareket Dergisi’ne abone oldum ve dergide tanıtımı yapılan bazı kitapları satın alıp okumaya başladım. Doğrusu bunların bir kısmını anlamakta zorlanıyordum, ancak okumaktan da geri kalmıyordum. Lise yıllarım, memleket meseleleri üzerine okumalarla ve fikir tartışmalarıyla geçti. Bu okuma ve tartışmalar,  üniversite yıllarında da devam etti. Ülkemizin, kalkınmış ve gelişmiş, mutlu insanlardan oluşan bir ülke olabilmesi için yapılması gerekenler üzerinde sürekli kafa yoruyorduk. Kütüphanemi dolduran yüzlerce kitapla birlikte başta Türk Edebiyatı, Türk Kültürü, Hisar ve Pınar gibi çeşitli edebi dergileri o günkü kısıtlı öğrenci harçlığımla nasıl satın alabildiğimi hala düşünürüm.

         

                    1976 yılında üniversiteyi bitirmiş, ülkede anarşinin en yoğun olarak yaşadığı bir dönemde ve bir ilde çiçeği burnunda stajyer Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olarak göreve başlamıştım. Birçok alternatif işler bulmama rağmen, hiçbirini kabul etmeyerek görevimi öğretmen olarak sürdürmek istiyordum. Çünkü bu mesleği severek tercih etmiştim. Ülkedeki öğretmen ihtiyacı dolayısıyla bütün genç erkek öğretmenlerin askerlik yapmaları 30 yaşa kadar tecil edilmişti, ancak 1978 yazında celp pusulamı aldığımda oldukça şaşırdım. Bütün engelleme çabalarıma rağmen, 30 yaşı doldurmadan askere alındım. Oysa aynı yıllarda ülkedeki fazla sayıda öğretmen açığı nedeniyle eğitim enstitülerinde yoğunlaştırılmış programlarla öğretmen adayı yetiştirildiğini biliyordum.

         

                    1980 başında yedek subaylıktan terhis olup Eskişehir Eğitim Enstitüsü’ne atanınca önce kaygılandım, zira bu anarşi ortamında orada kimse görev kabul etmek istemiyordu. Öğrencilerim arasında her zaman olduğu gibi farklı siyasi görüşlere mensup olanlar vardı. Bu durum gayet doğaldı. Onlara hep eşit bireyler olarak baktım, hepsini sevdim. Mesleğimde 35 yılı geride bırakırken hala bu sevgimde bir azalma olmadığını düşünüyorum.  Ancak 12 Eylül 1980 sonrasında ülkede yaşanan sessizliğin, o günkü öğrencilerimin yüzündeki yansımasını hala hatırlıyorum. O ateşli, heyecanlı ve hareketli öğrencilerin yerini bir anda sessiz ve suskun, sorulana cevap vermeyen, adeta küskün öğrenciler alıvermişti.

         

                    Öğretmenliğim, 1986 yılında üniversiteye okutman olarak geçinceye kadar devam etti. 1980 öncesinde ve sonrasında lise ve üniversite öğrenci profilindeki değişmeleri gözleme ve izleme fırsatı buldum. Çocuklarımın ilki 1980 doğumlu olmak üzere hepsi 1980 sonrası kuşağa mensup olduğundan, sürekli kendi yaşadıklarımı onlarla karşılaştırıp öğrencilik yaşantılarımı ve sıkıntılarımı kendileriyle paylaştığımda, çok da ilgilerini çekmediğini gördüm.

         

                    Gençlik yıllarında, genelde büyüklerimizden ve öğretmenlerimizden hep politikayla ilgilenmememiz yönünde öğütler alırdık. Politika ya da siyasetle ilgilenmek, herhalde belirli kimselere özgü görülüp herkesin bu konuda kafa yormasına gerek duyulmuyordu. Mabetler, kışlalar ve okullar, bize siyasetin girmemesi gereken yerler olarak tanıtılmıştı. Bizler, ülke meseleleriyle adeta büyüklerimizden gizli olarak ilgileniyorduk. Oysa şimdi, büyüklerinin ters yönde öğütleri olsa bile genelde yeni nesil gençliğin ilgilerinin pek de bu yönde olmadığına tanık oluyoruz.

         

                    Başta 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu olmak üzere, eğitimle ilgili yasa ve yönetmeliklerde, eğitim sisteminin temelde milli, manevi, tarihi, kültürel değerleri içselleştirmiş; yüksek karakterli insanlar, iyi vatandaşlar ve iyi üreticiler yetiştirmesi beklenmektedir. Değerler ise, insanların hayatta önem verdikleri, gerçekleştirmek ve sahip olmak istedikleridir. İnsan, değerlerin şekillendirdiği bir varlıktır. Hayatımıza, yapıp ettiklerimize ve davranışlarımıza onlar yön verir. Eğitim ve okul, değer üreten ve aktaran bir kurumdur. Bu değerler, sosyal, politik, ekonomik, kültürel, ahlaki ve dini nitelikte olabilir.

         

                    İşlevsel açıdan eğitim ve okul,  mevcut kültürü koruyup sürdüren, yeni yetişenleri topluma uyarlayan bir araç olarak görülmekle birlikte, eleştirel açıdan yaklaşıldığında eğitim, gerektiğinde toplumu değiştiren ve dönüştüren bir mekanizma olarak görülür. Yeni nesil gençler, olmak ve olgunlaşmakla, sahip olmak arasındaki tercihi, genelde ikincisinden yana yapmıştır. Yani eğitim, bireyin olgunlaşmasına, insanlaşmasına, kendini keşfedip geliştirmesine yarayan bir mekanizma olmasının ötesinde, bireyin hayatta sahip olmak istediklerine ulaşmak için bir araç olarak görülür olmuştur. Söz konusu sahip olunmak istenenler ise, değerler sınıflamasında araçsal değerlere tekabül etmektedir. Yani, iyi bir okulda (!) eğitim görmek, getirisi yüksek (!) bir meslek sahibi ve zengin olmak, ev ve araba sahibi olmak, rahat bir hayat (!)  sürdürmek… Böylece yeni nesil gençlikte genel olarak idealizmin yerini, hedonizm; toplumculuğun yerini, bireycilik almış görünmektedir. Herhalde 12 Eylül’ün meydana getirdiği travmaların en dramatik olanı, değerler alanında yaşanmaktadır.

         

                    12 Eylül 1980 sonrası, Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) adı altında oluşturulan bir yapılanmaya bağlı olarak bütün yüksek öğretim kurumları tek çatı altında toplandı. Böylece üniversiteler kontrol altına alınmış olacaktı.  Benim öğretmeni olduğum eğitim enstitüsü kapatıldığından 1981’de ben tekrar lisede öğretmenliğe başladım. Bir motivasyon krizi yaşadığımı hissettim, içine düştüğüm boşluğu doldurmak adına, öğretmen evinin kapısında gördüğüm bir ilan üzerine eğitim bilimleri alanında yüksek lisans programına kaydoldum. Bunun sonunda, üniversiteye geçtim, doktoraya başladım ve sonuçta öğretim üyesi oldum. Eğitim bilimleri alanında yazdığım yardımcı bir ders kitabımı inceleyen geçmiş dönemlerdeki bir YÖK üyesi, beni tanıyan bir öğretim üyesi arkadaşıma “o arkadaşına söyle, kitabındaki ‘ülkücü’ kelimesini çıkartsın” demişti. Oysa o kitapta bu sözcük, eğitimin felsefi temellerinin anlatıldığı bir bölümde alt başlık olarak yer almıştı. Eğitim felsefesiyle ilgili bir kitabını okuduğum Saffet Bilhan, idealist felsefe karşılığı olarak “ülkücülük” kelimesini kullandığından ben de “idealizmin” karşısında parantez içinde “ülkücülük” yazmıştım. Başlık altında, bu akım içinde görülen Eflatun, Kant ve Hegel gibi filozofların görüşlerinden söz etmiştim. Bu sözcük, felsefi bir akımı ifade etmesi bir yana, belirli bir gençlik kesimini hatırlatıyor olmalıydı. Böylece bu sözcüğün, sadece benim kitabımdan değil, yeni nesil gençliğin zihinlerinden de çıkarılması bekleniyordu. Bunun yanında, 1980’li yıllarda okullarda bazı sözcüklerin kullanılmasına da yasaklar konmuş, “hocam” sözcüğünün yerine “öğretmenim” diye hitap etme zorunluluğu getirilmişti.

         

                    Her ne kadar büyüklerimiz bize hep “okuyarak kendini ve hayatını kurtar” şeklinde öğütte bulunmuşsalar da bizim kuşak, kendi kurtuluşunu, ülkesinin kurtuluşunda, memleketin gelişip kalkınmasında görüyor, okumak ve meslek sahibi olmayı, ülkeye hizmet için birer araç olarak kabul ediyordu. 12 Eylül 1980 öncesi gençlik, şu ya da bu gruptan olsun, sağcı ya da solcu olsun,  ülke sorunlarına ilgi duyan, bunlara ilişkin politikalar üretmeye çalışan, idealist “ülkücü” bir gençlik idi. Oysa şimdiki gençlerde, ideal ve anlam yoksunluğu, değer kayması, ileri derecede maddecilik ve bencillik, en çok yakındığımız konular arasında yer almaktadır.

         

                    Bir tanıma göre eğitim, bireyi özgürleştirme sürecidir. Özgürleşme, önce zihinlerde olmalıdır. Zihni tutulmuş ve körelmiş insanların özgür ve özgün fikirler üretmesi beklenemez. Eğitim, yeni yetişenleri eğip büküp belirli kalıplara sokmak değildir. Atatürk, dilde sadeleşme adına pek çok yeni Türkçe kelimenin üretilmesine ve kullanılmasına öncülük etmiş, ancak eğitimle ilgili bütün konuşmalarında “terbiye” ve “muallim” kelimelerini kullanmıştı. Biz, 1950’den bu güne kullandığımız “eğitim” sözcüğü ile sadece bu kavramın içeriğini boşaltmayıp yeni yetişenlerin kafasını da yeniden “formatlamak” istedik. Herhalde “terbiye” sözü de bu ideolojik bakış açısının kurbanı olmuş, beklenen gerçekleşmiştir. Namık Kemal, “Hürriyet Kasidesi” adlı şiirinde, “hürriyet” kelimesinin yasaklanmasıyla, onun zihinlerden çıkarılamayacağını anlatır. Eğer gücün yetiyorsa, insanlıktan düşünme melekesini kaldır diye meydan okur.

         

                    Günümüzde eğitimden beklenen, sadece düşünen değil, eleştirel düşünen insanlar yetiştirmektir. Toplumda gerçek demokrasinin gelişmesi ve yerleşmesi, demokrasinin kapsamında yer alan değerleri içselleştirmiş nesiller yetiştirmekle mümkündür. Bunun için de öncelikle toplumda, eğitimde, okulda ve sınıfta demokratik değerleri yaşamak ve yaşatmak gerekir. Gençlere bazı derslerle demokrasi dersi vermek yerine, onların demokrasiyi yaşamaları, yaşayarak öğrenmeleri sağlanmalıdır. Bu konuda büyükleri onlara örnek olmalıdır. Gençler, farklı fikirleri anlamayı, onlardan yararlanmayı öğrenmelidir. Bizim geleneksel kültürümüzde fikirlerde farklılık, rahmet olarak ifade edilir. Namık Kemal’in ifadesiyle, fikirlerin çarpışmasından hakikat şimşeği doğar.

         

                    12 Eylül öncesinde gençler arasında oluşturulan kamplaşma ve bunun sonucunda meydana gelen silahlı çatışma ortamında, pek çok vatan evladı, genç yaşta hayatını kaybetmiştir. Bir kısmı ise, 12 Eylül sonrasında cezaevlerinde zor günler yaşamış, ülkede yaşanan kaos ortamının faturası onlara kesilmişti. Sanki ülkede yaşanan anarşinin yegâne sorumlusu onlarmış gibi 12 Eylül 1980 darbesini yapanlar, gençliği “zapt u rabt” altına almak istemişlerdi. Herhalde beklenen olmuştur. Yaşanan mevcut durum, Orhan Veli’nin, “düşünme arzu et sadece, bak böcekler de öyle yapıyor” mısralarını hatırlatmaktadır. Oysa insanı hayvanlardan ayıran en önemli yönü, akıl sahibi ve düşünen bir varlık olmasıdır.

         

                    Eğitim alanında yaşanan kriz, temelde bir anlam ve değerler krizidir. Eğitimden beklenen, daha çok bilen, daha çok malumat sahibi insanlar yetiştirmek değildir. Eğitim, erdemli, ahlaklı, yüksek karakterli insanlar yetiştirme sürecidir. Ne yazık ki eğitim sistemimiz, her iki yönden de sorunlu bireyler yetiştirmektedir. 12 Eylül 1980 öncesi gençlerde gözlediğimiz sosyal ve politik konulara duyarlılık, yerini “ben” merkezli düşünmeye bırakmıştır. Bir zamanlar geçlerde benlik algısı da araştırmalara çokça konu olmuştur. Oysa geleneksel kültümüzde, “ben” yerine “biz” kavramı öne çıkmakta idi. İnsan, hayatını yalnız olarak değil, belirli grup ve toplulukların bir üyesi olarak sürdürür. Yeni nesil gençler söze “bana göre…” diye başlamaktadır. Gençlerde elbette bireyselleşme önemlidir. Ancak bu, bütün referansları kendinden mülhem olan bir bireycilik olmamalıdır. İnsan hayatı, topluluk içinde anlam kazanır. Bunun tersi ise yalnızlaşma ve yabancılaşmadır.

         

                    Eğitim ve okulla ilgili yaşadığımız sorunlar, teknik sorunlar olmaktan daha çok anlam ve değerler alanına tekabül etmektedir. Türkiye eğitim sisteminin ve gençlerin içinde bulunduğu krizden çıkış yolu, herkesi okullaştırmak, okulları teknik yönden daha donanımlı, yeni yetişenleri daha çok bilgili kılmak, herkesin üniversite mezunu olmasını sağlamakla çözülecek türden değildir. Yeni nesil gençlerde gözlenen bireysel gelecek kaygısı, herhalde 12 Eylül 1980 öncesi gençlerde bu denli yoğun değildi. Onlar, kendi geleceğini ülkenin geleceğiyle özdeş olarak görüyorlardı. Bugün devletin, ailelerin, öğrencilerin ve okulların sahip olduğu imkânlar, görece olarak geçmişe oranla çok daha iyi durumdadır. Ancak, yeni nesil gençlerin geçmişe göre motivasyonu daha yüksek, daha umutlu ve daha mutlu olduklarını söylemek güçtür.

         

                    Bugün modern toplumlarda eğitimle ilgili yapılan tartışmaların önemli bir kısmı kültür ve değerler kapsamında yer almaktadır. Amerika’da “karakter eğitimi”, Avustralya’da “değerler eğitimi”, Avrupa’da “moral eğitim” başlıkları altında yapılan tartışmalara bakıldığında, eğitimle ilgili yaşanan evrensel düzeydeki sorunların önemli bir kısmının, insani ve kültürel konularla ilgili olduğu söylenebilir. Bugün dünyanın içinde bulunduğu ve yaşadığı çeşitli sorunların kaynağında da insanların tercihleri yer almaktadır. İnsan eylemlerinin temelini de bu tercihler oluşturur.  Tercihler ise, insanların sahip olduğu ve benimsediği değerleri kapsar.

         

                    Toplum olarak, insanın ve hayatın anlamını ve amacını, eğitimin ve okulun asli işlevini yeniden düşünmeliyiz. Değerler eğitimini, değerlere dayalı eğitim ve okulu, eğitimle ilgili her türlü uygulamaların merkezine yerleştirmek zorundayız. Türkiye, sahip olduğu tarihi ve kültürel birikimiyle modern toplumların ihtiyacı olan insan ve toplum modelini yeniden üretmek durumundadır. Yeni nesil gençlerde ileri derecede bireyci, maddeci, hazcı, sahip olma ve tüketme merkezli eğilimler yerine; toplum ve insanlık adına iyi işler yapma, sahip olduğu meslek ve imkânları, maddi kazancını artırmanın ötesinde, nihai değerleri gerçekleştirmenin bir aracı olarak görmelerini sağlamak zorundayız. Aksi halde, eğitimle ilgili yakınmalarımız devam edecektir. Sınava endeksli bir eğitim sisteminde, belirli sınavları kazanmanın nihai amaç olmadığını, öğrenciler kadar ebeveynler de öğrenmek zorundadır. İnsana, topluma, ülkeye ve insanlığa hizmetin kutsallığını kabul edip buna dönük olarak yapılan her işin saygıdeğer olduğu anlayışını kazandıramadığımız sürece, yeni kuşak gençlerden yakınmalarımız devam edecektir. Gençlerin bastırılmaya ve sindirilmeye değil, anlaşılmaya, yüreklendirilmeye ve cesaretlendirilmeye ihtiyacı vardır. Büyüklerinin ve öğretmenlerinin, onlara rol modeli olmaları gerekir. Aksi halde travmatik bir biçimde öğrenilmiş çaresizlik duygusu ve motivasyon krizi yaşamaları devam edecektir.

         


Türk Yurdu Eylül 2010
Türk Yurdu Eylül 2010
Eylül 2010 - Yıl 99 - Sayı 277

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele