Hem Nalına Hem Mıhına 12 Eylül Darbesi

Eylül 2010 - Yıl 99 - Sayı 277

                                   12 Eylül işkence hanelerinden cenazesi çıkan

                                                  aziz kardeşim İsmail Şimşek’in muazzez ruhuna…

         

         

        12 Eylül darbesini yaşayan kuşağın büyük bir kısmı henüz hayatta. Her birinin ayrı bir hatırası var 12 Eylül’le ilgili olarak. Keşke, birileri çıkıp “12 Eylül Hatıraları” diye bir yayın yapsa.

         

        O günü yaşayan herkes gibi, benim de 12 Eylül sabahıyla ilgili hatıralarım var.

         

         

        Benim 12 Eylül’üm…

         

        Haziran ayında DTCF’den mezun olmama rağmen, iş bulmak için 1980 yaz aylarında Ankara’da idim. 11 Eylül 1980 günü, öğleye doğru, Teknikokullar semtinde, yani Konya Yolu’na bakan Talim ve Terbiye Kurulu’nda arkadaşlarla beraberdik. Konya Yolu’ndan bir sürü askeri araç geçti. “Ne ola ki?” dedik. Öğleden sonra Milli Eğitim Bakanlığı Merkez binasında, yani Kızılay’a bakan binada idik. Meşrutiyet Caddesinde ve Zafer Çarşısı ile Kızılay Meydanı arasında, güpegündüz bombaların patladığını duyduk, gördük.

         

        Memuriyete girme çabalarımdan dolayı Milli Eğitim Bakanlığı’ndan ayrılıp Bahçelievler’deki Askerlik Şubesi ve Mevki Hastanesi’ndeki işlerimi takip ettim; akşam da Beşevler’deki, o zaman kapatılmış olan Yüksek Öğretmen Okulu yurduna gittim. (Ankara’da kalacak yerim olmadığı için, 1979 Mayıs’ında kapatılan ancak boş tutulan yurtlarda kaçak kalıyordum.) O akşam, bir arkadaş da geldi ve o akşam bol bol “vatanı kurtarma” sohbetleri yaptık. Saat 2’ye doğru, arkadaş acıktığını söyleyerek bir şeyler yemek için hazırlık yapmaya başladı; ben de yattım ama o sırada, Konya Yolu’ndan tank paleti sesi geliyordu. Arkadaşa, “Radyoyu bir aç bakalım; bir şeyler mi oluyor?” dedim. Arkadaş, el kadar transistorlu radyoyu açtı. Baylan bir batı müziği yayımlanıyordu. “Bir şeyler yapılmıyor.” diyerek yattım.

         

        Sabah saat 7’de kalktım ki, Mevki Hastanesi’ne gidip gerekli evrakı alayım; Kültür Bakanlığı’na teslim edeyim, hazır olan atama kararnamemi Bakan imzalasın ve pazartesi günü işe başlayayım. Ekmek almak için Beşevler’e çıktım… Meydanın ortasında bir tank!  Asker, “İhtilal yapıldı, evden çıkma!” dedi.

         

        Eyvah! Ekmeksiz ve daha da önemlisi, işsiz kalmıştım. Ve o darbe rüzgârı, beni Elazığlara, Muğlalara sürükledi.

         

         

         

        Herkesin 12 Eylül’ü veya “Yağmur dindi!”

         

         

        Darbe yapılmış ve terör bıçakla kesilir gibi kesilmişti. Artık sokaklarda gepegenç insanlar katledilmiyordu. Sokaklarda katledilmiyordu; çünkü darağaçlarında can vereceklerdi. Yıllar yıllar sonra, 1 Mart 2006 akşamı, cuntabaşına “Bugün olsa gene imzalarım” deme fırsatının verildiği (Hem de benim üniversitemde! Ne dehşet bir öngörüsüzlüktü o toplantı ya Rabbi!) o dar ağaçlarında can verdi gencecik delikanlılar.

         

        Bakmayın siz şimdi herkesin “12 Eylül’e karşı olma korosu”na katıldığına, 12 Eylül sabahı, tüm Türkiye derin bir “Ohhh!” çekti. Darbeye en çok analar-babalar sevindi. Çünkü her birinin hayatı, gazetelerden, radyodan, televizyondan çocuklarının ölüm haberini alma korkusuyla zehir olmuştu ve artık çocuklarının canı kurtulmuştu.

         

        Akşam haberlerine eylem yetiştirme sevdasında olan ideolojik sapıkların olduğu; sükunet ve itidal telkin etmek yerine, taraftarlarına göre haber veren gazetelerin tiraj peşinde koştuğu; ölümlü eylemleri oya tahvil etmeye çalışan politikacıların bulunduğu; gençlerin, öğretmenlerin, polislerin bıçakla kesilmiş gibi ideolojik kamplara bölündüğü; Başbakan’ın, Sıkıyönetim Komutanı engellediği için, Gazi Eğitim Enstitüsü Müdürünü bile atayamadığı bir Türkiye, 12 Eylül sabahı, derin bir “Ohhh!” çekmişti.

         

        Terör eylemlerinin merkezi durumuna getirilen üniversitelerde, eğitim-öğretim kesintiye uğramaktan kurtulmuştu.

         

        “Kurtarılmış bölgeler”deki ideolojik sınırlar kalkmış; paylaşılmış olan şehir içi otobüs seferlerinde, herkes istediği otobüse, gönül rahatlığı ile binmeye başlamış; liseler ve üniversiteler ideolojik grupların tahakkümünden kurtulmuş, herkesin lisesi ve herkesin üniversitesi olmuştu.

         

        12 Eylül darbesinden yakınırken, düşünen insanlar olarak bu mukayeseleri yapmış mıydık? Hayır, yapmamıştık! Hâlâ olayları kendi ideolojik at gözlüğümüzle görmekte ısrarlıydık. Bu bakış açısının toplumsal gücü zayıflatması yüzünden, 1982 Anayasası’na karşı, ciddi bir sosyal tavır bile geliştirilemedi ve darbeciler o anayasayı dayattı. Darbeyle çocuğunun canının kurtulduğuna sevinen ana-baba, hiç tereddüt etmeden, kahir ekseriyetle Anayasa’yı onayladı. İdeolojik gruplar, zor şartlarda da olsa, muhalefet ettiler ama halk, çocuklarını ölüme sürükleyenleri dinlemedi bile. Fakat aynı halk, 1 yıl sonra, darbecilerin desteklediği partiyi iktidara getirmedi.

         

        Şair Ali Akbaş’ın dediği gibi, “Yağmur dinmiş, herkesin görüş ufku genişlemişti.”  Düşünen beyinler, iç muhasebelerini yapmaya başlamıştı.

         

         

        12 Eylül’le ve Kendimizle Hesaplaşma…

         

         

        Bu ülke için gerçek ve hasbî endişe taşıyanlar, hem kendileriyle, hem ideolojileriyle ve hem de 12 Eylül ile hesaplaşmaya başladılar.

         

         

        Düşünen insanların 1983’lerde başlayan hesaplaşması, 2007’de “Ergenekoncular” diye adlandırılacak olan cuntacılara kadar dayandı. Bir grup aydın, 12 Eylül’den önce, bir yerlerde vahim bir yanlışlığın yapıldığını sezmişler ve bunu dillendirmeye başlamışlardı. Cemil Meriç’in 1970’lerde söylediği, “İdeolojiler, idraklerimize giydirilmiş deli gömlekleri” sözü, gerçek hayatta karşılığını bulmaya başlamıştı. Yağmurun dinmesinin faydasıydı bu. Gerçek aydın olmanın, ideolojik tahakkümden kurtulmak olduğu, her bireyin başlı başına bir değer olduğu anlaşılmaya başlanmıştı. İdeolojilerin değil, bizzat hayatın kendisinin en kutsal değer olduğu fark edilmiş, düşünen beyinler, rotalarını bu çerçevede çizmeye başlamışlardı. Tabii, bundan en fazla rahatsız olanlar, siyasi partiler ve ideolojik hareketlerin sahte evliyaları idi. Bunlar, önce birey olmanın tahammülfersa özgürlüğünü yaşayanlardan rahatsız oldular, sonra da gençliğin apolitize edildiği teranesini tutturdular. 12 Eylül sonrası gençliğinin apolitize olduğu hükmü doğrudur. Evet, 12 Eylül sonrası geçlik apolitiktir; yani kör siyasetin sürüsü olmayı reddetmektedir, ama onların pek çoğu, “birey” olmanın özgürlüğüyle hareket etmektedirler. Gençlerin apolitize edildiğini söyleyenler, onları sürüleştirip “kullanamayan” kör siyasetçilerdir.

         

        12 Eylül, bireyi, “mahalle baskısı”ndan ve “ideolojik tahaküm”den kurtarmıştır. 12 Eylül’den sonra, hem sağ, hem de sol ideolojilerde, bir iç hesaplaşma, bir öz eleştiri süreci yaşanmış ve her iki grupta da, bağımsızlar ortaya çıkarak merkezî yaptırımlardan uzaklaşmışlar; yani “sürü psikolojisi”nden kurtulmuşlardır. 2000’li yıllardan itibaren Türkiye’ye yön veren bu bağımsızlardır.

         

                                   

         

        İğneyi Kendimize, Çuvaldızı 12 Eylülcülere…

         

         

        Hiç birimiz masum değiliz!

         

         

        12 Eylül öncesinde, birey olarak hiçbir değeri olmayan insanlar, ideolojik hareketlerin kutsamasıyla, kahramanlaştırılıp idolleştirildiler. (O zamanlar beraber hareket edip şimdi selam bile vermediğim bir sürü yapay kahraman var ortalıkta.) Yağmur dindikten sonra, hepsinin alacası meydana çıktı. Kulaktan dolma bilgileri fikir zannedenlerin, sloganları ayet gibi görenlerin, liderlere, idollere tapanların ele geçirdiği sokak, sosyal çözülmeyi getirdi ve tüm insanî değerler karmakarışık olup sığlaştı. Hap hâline getirilmiş düşünceleri el kitaplarından öğrenen gençler, bunların yan etkisini düşünmeden ve çoğu baba parasıyla, vatanı birbirlerinden kurtarmaya kalktılar. 2010’larda anlıyoruz ki, cuntacılar gücü ellerinden kaçırmamak için, sokağa hâkim olmuşlar. Siyasetçiler ve sözde aydınlar da, kurulan tuzağı ve komployu fark etmemişler; hatta olanları “sûret-i hak” şekline büründürüp bunlardan nemalanmışlardır. Oysa siyaset ve yönetim bir öngörü ve sezgi sanatıdır. Siyaset, bu öngörü ve sezgiyi kullanmak yerine, gençlerin heyecanlarını kullanmış ve onların kanlarını alçakça oya tahvil etmiştir. Hiç birisi de, “Durun! N’oluyoruz?” deyip toplumu muhasebe ve muhakeme yapmaya sevk etmemiştir.

         

        Şimdi 12 Eylül’ü eleştirmek kolay… Darbecileri suçlamak, derin devlet ve cuntacıların topluma kurduğu komplolardan söz etmek baldan tatlı… Komploları taa 12 Eylül öncesine götürüp “Müdahalenin olgunlaşmasını bekleme”leri konuşup yazmak çok “keyif”li(!)…

         

        Evet, 12 Eylül darbesini suçlayalım, ama ilk taşı hiç günahı olmayan atsın.

         

        5000 genç canını verip toprağa gömüldü; sağ kalanların da gençliği gömüldü o yıllara.


Türk Yurdu Eylül 2010
Türk Yurdu Eylül 2010
Eylül 2010 - Yıl 99 - Sayı 277

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele