12 Eylül: Bizim Neslin Ömür Törpüsü

Eylül 2010 - Yıl 99 - Sayı 277

                    12 Eylül, Türkiye’nin son yüz elli yıllık siyasi tarihini açıklamada yararlanılabilecek en önemli analiz unsurlarından birisidir. Yeni nesiller ve tarihsel tecrübeden uzak bazı insanlar 12 Eylül’ü, “Türkiye’nin bir iç savaşa sürüklendiği, kardeşin kardeşi vurduğu, siyasetçilerin soruna çözüm üretemediği, hatta sorunu körüklediği bir ortamda, kahraman Türk Silahlı Kuvvetleri’nin büyük bir özveri ile ülke yönetimine el koyduğu ve ‘vatanı kurtardığı’ bir gün” olarak bilirler. 

         

                    Hâlbuki 12 Eylül, Türkiye’nin bürokratik elitlerinin vatanı kendi halkından kurtardığı (!) en temel örneklerden biridir.

         

                    12 Eylül, aynı zamanda, Türkiye’nin dış ülkelerin müdahale alanı olduğu zamanların en iyi örneklerinden birini teşkil eder.

         

                    12 Eylül, siyasetçi ve siyasetin tu kaka edildiği klasik zamanlardan biridir. Örnekleri uzatabiliriz. Velhasıl 12 Eylül son 150 yıllık siyasi hayatımızı açıklayacak bir örnek olaydır.

         

                    12 Eylül, bugünlerde herkesin neredeyse ittifakla karşı çıktığı ihtilal gününün adı. Uzun süredir pek çok kişi 12 Eylül aleyhinde tavır almış görünüyor. Ama gerçekler hiç de öyle değil. 1980’li yılların başında ülke halkının önemli çoğunluğunun askeri müdahale beklediği ve ihtilale hemen teslim olduğu, hatta sevindiği bir gün. Sadece bir gün mü? Hayır. Koskoca bir dönemin adı. Ve en önemlisi anlı şanlı örgüt, grup, düşünce kuruluşlarının da, ya desteklediği ya da sesinin çıkmadığı bir ihtilal günü. Pek çok kimsenin ”beşli çete” önünde selam durmak için kuyruğa girdiği günler çok da geçmişte kalmadı. Daha da önemlisi, bugün topyekûn topa tuttuğumuz “12 Eylül” hukuku ve düzenlemeleri hâlâ tüm kurumlarıyla dimdik ayakta. Bu duruma insanın kafası biraz karışmıyor da değil.

         

                    Bugün herkes biliyor ki 12 Eylül, bize o gün gösterilen gerekçelerin çok da önemli olmadığı ve başka amaçlarla iyi planlanmış bir darbe.

         

                     Aynen Serbest Fırka’nın kapatılmasında ya da 1944 yılında olduğu gibi, 1960 ihtilali gibi, 28 Şubat gibi gerçeklerle görüntüler birbirinden farklı.

         

                    Biraz hafızamızı zorlamaya bile gerek yok. 1975-1980 yılları arasında adına sağ ya da sol denen gruplar arasında başlayan yarış, kavgalara, çatışmalara dönüşmüş, etnik bazı kışkırtmalarla birlikte Türkiye’de “kardeş kavgası” başlamış ve Türkiye kan gölüne dönmüştü. Herkesin nerdeyse kavganın tarafı olmaya başladığı anda bir darbe ile kavga bir günde kesilmiş; koskoca cemaatler, milyonlara hitap edebilen gençlik örgütleri bir günde yerle bir olmuş, pek çok insan sadece akan kan durduğu için darbe olduğuna sevindirilmişti.

         

                    Gerçekler -bazı itiraflarla da- sonradan anlaşıldı ki, kavga ve kan birilerinin çirkin amaçları uğruna darbeyi planlayanlarca körüklenmişti. Ve istenilen amaca ulaşıldıktan sonra da kavga birkaç günde durduruldu.

         

                    Bu şartlarda artık biliniyor ki, 12 Eylül bir çıkar grubunun çıkarlarını tahkim etmek üzere şartlarını oluşturup uygulamaya koyduğu bir kirli günün adıdır. Bizim nesli, öldüren sakat bırakan, hapishanelerde süründüren, korkutan, ürküten bir dönemin adıdır. Ama daha da kötüsü 12 Eylül bir gün değil o günle başlayan bir dönemin de adıdır. Çünkü 12 Eylül bir dönemdir. 12 Eylül günü başlayan ve hâlen de önemli özellikleriyle bugün de devam eden bir dönemdir.

         

                    1924-1925 yıllarında, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile Kazım Karabekir ve arkadaşlarını tasfiye etmek, ardından 1933 Komünist tevkifatı bahanesi ile tek parti diktatörlüğünü yerleştirmek, 1960’da Demokrat Parti’yi devirmek ve ardından 1971 müdahalesi bürokratik oligarşi önderliğinde bir çıkar çevresinin Türk halkı üzerinde sürekli egemenlik kurması amacını gerçekleştirmeye yetmemiştir.

         

        Türk halkı, kendisine söz hakkı verildiğinde sınırlı demokratik yollarla da olsa kendi çıkarlarını savunmaya ve arzu ettiği yaşam tarzına uygun yaşamaya çalışmaktadır. Bu hâl “devletin sahipleri” görünen çıkar çevrelerini rahatsız etmiştir. Kesin bir çözüm ve çıkarların iktidarının sonsuza kadar devam etmesi için 12 Eylül formülü düşünülmüştür. Dolayısıyla bu dönem, 1980 12 Eylül’ünde tank sesiyle başlamıştır.

         

                    Darbenin planlanmasında olduğu gibi, darbenin uygulanmasında da toplum mühendisliği faaliyetleri devam etmiş ve darbenin sürekliliği sağlanmaya çalışılmıştır.

         

                    Darbecilerin ilk işi bir anayasa yapmak olmuştur. Pek çok maddesi değiştiği hâlde özünü muhafaza eden son derece anti demokratik bir 1982 Anayasası. Âdeta talimatla yazılıp kabul ettirilmiş bir çerçeve yasa. Ve onun muhafızı bir Anayasa Mahkemesi.

         

                    Anayasal düzenin gereklerine uygun bir Siyasal Partiler Yasası. Demokratik bir ülke siyasetinin olmazsa olmaz örgütleri olacak siyasi partiler, kuruluş ve çalışma biçimi açısından son derece antidemokratik bir biçimde kurgulanmıştır. Parti içi demokrasiyi hiçe sayması bile tek başına bu yasayı çağdışı yapmaya yetecektir.

         

                    Yüzde 10 barajlı ve pek çok tuzağı olan bir seçim yasası. Yaşandığı üzere zaman zaman ülke seçmenlerinin yarısından fazlasının oyunu çöpe götürecek bir yasa.

         

                    YÖK Yasası. Türkiye’nin tüm bilimsel faaliyetlerini tek kişinin dudak arasına teslim eden, yüz binlerce insanın kaderini etkileyecek garip bir hâl.

         

                    Bunlar yetmez. Dernekler yasası, Sendikalar yasası, devlet teşkilatını yeniden yapılanması ile ilgili yasalar… Kanun hükmünde kararnameler, tüzükler, yönetmelikler, genelgeler.

         

                    Aslında çok bilinçli, kararlı bir tahkimat. Karşılaşmayınca ya da başınıza gelmeyince bana ne denilebilecek inceliklerle dolu ve dolayısıyla toplumsal muhalefetin oluşmasına uzun süre engel olmuş bir kurgulama. On binlerce sahife doküman. Ayıklamakla bitmez. Zaten ayıklamaya kalktığınızda da karşınızda yeni sorunlar beliriverir ki bunlarla uğraşmaya vakit dahi bulamazsınız. Ve öyle de oldu. Yıl 2010 aradan otuz yıl geçti. 28 Şubat sürecindeki bir iki takviye ile 12 Eylül hukuku dimdik ayakta.

         

                    Şimdi zaman zaman toplumun belirli kesimleri tarafından unutulmaya yüz tutmuş bir dönem. Bu maharet de 12 Eylül’e ait. Tarihsiz, köksüz bir nesil yaratmada üstüne yok 12 Eylül’ün. Bu da son derece bilinçli. Okuması yazması olmayan, sorgulamayan, testlerden türeyen bir gençlik. Evlatların çoğunun babasının kavgasından bile haberi olmayan bir dönem. Size ne demeyin. Tarihsiz toplumlar ya da kimliksizleştirilmiş insanlar toplum mühendisliği faaliyetlerinin etkisine sınırsız açık olurlar.

         

                    Örnekleri o kadar çok ki hangisini sayayım.

         

                    Bir kaç ucube örnek. Atatürk, Nazım Hikmet, Deniz Gezmiş fotoğraflarından oluşan bir pankart. Gel de yorumla. İşin içinden çıkan beri gelsin.

         

                    Dev-Yol, Dev-Sol, Halkın Kurtuluşu, bazı Türkçü kuruluşlar, hatta İslamcılar kol kola.

         

                    Yanlış anlaşılmasın kavga etsinler diyen yok. Konuşmasınlar diyen de. Ama aynı ülkü (!) etrafında birleşmeleri bir garip hâl.

         

         

         

         


Türk Yurdu Eylül 2010
Türk Yurdu Eylül 2010
Eylül 2010 - Yıl 99 - Sayı 277

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele