12 Eylül’e Giden Sosyal Süreç Üzerine Bir Deneme

Eylül 2010 - Yıl 99 - Sayı 277

                    12 Eylül’le ilgili tartışmalar genelde sonuçlar üzerinde düğümleniyor. Darbe sonunda yaşananlar insanların psikolojilerinde derin izler bırakmış olduğu için dikkatler buraya yoğunlaşıyor. Askerlerin darbe yapması, darbe sonucunda hukuksuzluk ve haksızlıklarla işkenceler yapılması, siyasi partilerin kapatılması gibi olaylar bu ilgiyi güçlendiriyor. Bu bakımdan olayların arka planındaki sebeplerin tartışılması zorlaşmış durumda. Bu yazımızda bu zorluğa rağmen Türk toplumunda 12 Eylül’e uzanan sürecin özellikle düşünce akımlarının şiddet eylemlerine dönüşmesi yönünden analizini yapmaya çalışacağız. Temel varsayımımız, meydana gelen olayların çok yönlü etkilerin altında gerçekleşmesidir. Bu etkiler içinde özellikle düşünce yönünü ve sosyal boyutunu görmek istiyoruz.

         

                    Eylül darbesinin 30. yılında konu Türk kamuoyunun tekrar gündemine oturdu. Gazetelerde, dergilerde ve televizyonlarda tartışma konularının başını çekmeye başladı. Konunun her yönden sağlıklı bir zeminde tartışılması, yakın tarihimizi ve dolayısıyla bugünümüzü anlamak bakımından son derece önemli. Fakat tartışmaların bu bakımdan faydalı bir yönde gittiği konusunda şüpheler ortaya çıkıyor. Çünkü konu tazeliğini koruduğu ve çok kimse üzerinde derin etkiler bıraktığı için psikolojik yaralar devreye giriveriyor. Bu durum işi oldukça zora sokuyor.

         

                    12 Eylül dönemi toplumun birçok kesiminde derin izler bırakmasına rağmen incelenmeye ve doğru değerlendirmeye muhtaçtır. Üzerinde objektif değerlendirme yapma imkânı çok zor olmasına rağmen farklı analiz denemeleri yapılmaktadır. Mesela YÖK listesinde içinde 32 adet “12 Eylül” ismi geçen akademik tez yapıldığı görülmektedir. Buna piyasada yayınlanan kitapları da ilave edersek ilginin fazlalığı görülecektir. Milli Kütüphane kayıtlarında anahtar kelimeye göre yapılan taramada 405 adet ilgili kitaba rastlanmaktadır. Bunların büyük bir kısmı hatıra türünden dönemin şahitliğini yapmasına rağmen önemlidir. Bu çalışmalar ileride daha nesnel değerlendirmelere zemin hazırlayacaktır. Biz de bu çalışmamızda konunun tarihsel boyutu içinde anlaşılması için bir katkı sağlamaya çalışacağız.

         

         

                    Tarihsel Süreç İçinde 12 Eylüle Giden Yol

         

                    Toplumsal olaylar belli süreçler ve dönüm noktaları şeklinde karşımıza çıkar. Olayın son meydana gelen halini bu süreçten bağımsız değerlendirirseniz büyük yanlışlara düşersiniz. Bu yüzden bugün karşımıza çıkan olayların tarih bağlamındaki durumunu görmemiz gerekir. Bugünkü sosyal olayların anlamını tarihi bütünlüğü içinde kavramak gerekir. Tarih bir anlamda bugünkü sonuçların inşa edildiği alandır. Bu alanda nasıl bir irade geçerli olduğu bilinmese de önemli aktörleri rahatlıkla takip edilebilir. Olaya sebep olan önemli faktörlerin birçoğu kolaylıkla tespit edilebilir. Osmanlı’nın gerilemesi, yıkılması, Cumhuriyetin kurulması, Darbelerin meydana gelmesi bir tarih olduğu kadar bir sosyal değişme sürecidir. Bu sürecin takip edilmesi bize doğru bilgiler verecektir.

         

                    12 Eylül bu çalışma bakımından bir merkezdir. Birçok faktörün bileşeninden oluşan bir sonuçtur. Duygusal değerlendirmeler genellikle psikolojik etkilerle hareket ederken bu bileşenleri görmekten çok uzaklaşmaktadır. Tartışma programlarında görüldüğü ve bazen bizi de etkisine alan bazı söylemler konuyu kısır döngüye sokmaktadır. Mesela “bizim oğlanlar yönetime el koydu”, “ihtilali olgunlaştırmak için bir yıl bekledik”, “her şeyin müsebbibi bu gladyocu askerler” gibi cümleler bizi konuyu anlamaktan uzaklaştırıyor. Dolayısıyla merkeze 12 Eylül’ü alsak da, biz biraz geriye giderek konuyu tahlil etmeyi denememiz gerekir.

         

                    12 Eylül’ü geriye giderek sorgulamak dendiği zaman çoğumuz 68 kuşağını ve 70’li yıllardaki çatışmalı ortamı düşünecektir. Bunda haksız da sayılmayız. Türkiye bu kısa dönemde tam bir kırılma ve kaos ortamına sürüklenmiştir. 60’lı yıllarda sosyalist hareketlerin dünyada ve Türkiye’de sokak eylemlerine başlaması bu dönem açısından önemli bir dönüm noktasıdır. Bu yıllar sol örgütlerin ifadesiyle “sosyalizmin büyük heyecanlar yarattığı, sosyalist olmak iddiasındaki politik akımların toplumla yüz yüze, düzenin resmi güçleriyle karşı karşıya geldiği, kendini bir kuvvet olarak hissettirebildiği bir dönemdir. Solun ilk kez olarak kitleselleştiği bir dönemdir.”[1] Bu dönem 12 Eylül darbesine giden yolda sürecin hızlanmasına zemin hazırlayan sıcak çatışmanın başlangıcıdır. Sol hareketler kendilerini sosyalizme adamış ve mesajlarında açık bir şekilde “kavga-savaş-mücadele-kurtuluş” sloganları kullanarak sokağa inmiş bir örgüt olarak tanımlamaktadır. Üstelik bu örgütler sosyalizm davasında birbiriyle anlaşamayarak çok sayıda örgütlenmeye gitmişlerdir. Bu durum arkasında bazı manipülasyonlar olsa da bir olgudur. Bir kurgu değildir.

         

                    Türkiye’de 12 Eylül’e giden yolda anarşist ve terörist eylemleri kendisine yöntem olarak seçen bir sosyalist hareketin varlığı somut bir olgudur. Üstelik bu hareketin dayandığı tarihi ve sosyal temeller vardır. Bu temelleri görmek için Osmanlı’da başlayan Batılılaşma hareketlerine gitmek gerekir. Daha doğrusu dünyanın o dönemdeki gelişiminde etkili olan devrimler, düşünceler ve tarihsel olaylara bakmak faydalı olur. Modernleşme, aydınlanma felsefesi, pozitivizm, sosyalizm, Fransız Devrimi, Sanayi Devrimi, kapitalizmin egemenliği gibi birçok önemli faktör bütün dünyayı etkilediği gibi Osmanlı ülkesini de etkilemiştir. Osmanlı toplumunda Batıdan esen güçlü rüzgârların sarsıntısı yaşanmıştır. Osmanlı aydınları da bu sarsıntı içinde farklı düşüncelerin anaforuna savrulmuşlardır. Bu savrulma sadece aydınlar arasında kalmamış, kültürel dokuda da birtakım kırılmalara yol açmıştır.

         

         

                    İlerici, Pozitivist, Jakoben Batıcılık Hareketi

         

                    Geri kalmışlık psikolojisi içindeki Osmanlı aydınları Batıdan oldukça fazla etkilenmişlerdir. Batının egemen ideolojileri kendilerine Türk aydınları arasında fazlasıyla taraftar bulmuştur. Aslında bu durum bir taraf bulmadan öte, hasta bir topluma tedavi arama çabasıdır. Tedavi için çözüm yolu olarak Batı’daki teknolojik ve fikri gelişmeler takip edilmeye çalışılır. İçlerinden doğru olduğu düşünülen fikirler benimsenir ve topluma yayılması için özel bir gayret gösterilir. Bu gayret devlet eliyle de desteklenmek zorunda kalınan yenileşme hareketleriyle iç içe girer. Bir zorunluluk olarak Türklerin kurtuluşu batıda geliştirilmiş olan bazı fikirler ve sistemlerde görülür. Bu kurtuluş için uygulanacak acı reçete, toplum istese de istemese de Batıcı aydınlar ve yönetici seçkinler tarafından belirlenmiştir. Toplum buna uymak zorundadır. Bu durum, seçkinlerin halkın iyiliği için halka rağmen uygulamalara dünyadaki en tipik örnek olan Fransız Jakobenizmine atfen isimlendirilir. 

         

                    Osmanlıdan Cumhuriyete intikal eden bu zihniyet yapısı, getirmeye çalıştığı demokratik sisteme ters orantılı olarak Jakoben Batıcılık halini almıştır. Jakoben Batıcılığa göre toplumların evrimi esastır. Bütün dünya toplumları tarih içinde tabiat yasalarına benzer şekilde evrelerden geçerek ilerlemektedir. Bu ilerleme batı toplumlarında “pozitif hal” denebilecek bir son safhaya ulaşmıştır. Bizim gibi toplumlar bu ilerlemeye uyum sağlayamayarak geri kalmışlardır. O zaman bu ilerlemenin önünü zorlayarak açmak gerekir. Bunun için devlet gücü devreye sokularak geri kalmış toplum (özellikle halk kesimleri) değiştirilmelidir. Bu değişim Islahat, Tanzimat ve Meşrutiyet gibi devrim niteliğindedir. Cumhuriyet bu devrimlerin hızını artırmıştır. İnönü dönemi ise devrimin yönünü daha keskin ve daha Jakoben bir yöne çevirmiştir. Tabir caizse tarihi süreçten geleceğe doğru hareket halindeki milletin kültürel yapısının oluşturduğu tren nihayet raydan çıkmıştır. Bu dönem sosyolojik anlamda bir kırılma anıdır. Komünist hareketlerin Türkiye’de ivme kazandığı en önemli dönemdir.

         

                    İnönü dönemi Atatürk ile başlayan, Türkiye’nin kalkındırılmasına ve geliştirilmesine dönük inkılap hareketlerini ideolojik boyuta taşımıştır. İnönü hâkimiyetindeki CHP politikaları Atatürk’ün son döneminde izlediği politikalarla önemli ölçüde zıt bir çizgi takip etmeye başlamıştır. Meşhur Ankara Valisi Nevzat Tandoğan bu dönemin Jakoben yönetici tipine en güzel örneği oluşturur. “Eğer bu memlekete komünizm getirilecekse onu da biz getiririz” sözü, vali Tandoğan’a aittir. Benzer şekilde yürütülen siyasete bağlı olarak, Türk toplumunun kültürel yapısı ilerlemeye engel görülerek kökten değiştirilmeye çalışılmıştır. Bu amaçla tepeden inmeci ve zorlayıcı kültür politikaları takip edilmiştir. Batı klasiklerinin çeviri seferberliği bu dönemde başlamış, komünist hareketin en önemli hamlesi olarak görülen Köy Enstitüleri bu dönemde kurulmuştur. Aynı dönemde 1944 Türkçülük Davası olarak bilinen müdahaleler Türk Milliyetçiliğini baskı altına almaya yönelik olmuştur. Bu hareket 12 Eylül Darbesi’nin Mamak Askeri Mahkemesi’nde MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası ile benzerlikler taşımaktadır.

         

                    Jakoben Batıcılık bir taraftan toplumu adam etmeye çalışırken, diğer taraftan sol hareketlerin gelişmesine ve güçlenmesine zemin hazırlamıştır. Belki amaçları ülkeyi komünistleştirmek olmasa da, ülkede komünist fikirlerin yayılmasına ciddi katkıları olmuştur. Bu çelişki 12 Eylül’de de görülecektir. Yapmak istedikleri ile sonuç olarak ortaya çıkanlar çoğu zaman birbiriyle tutarlı değildir. Bu çelişkinin sebepleri arasında seçkinci ve zorlayıcı bir zihniyet yapısı önem taşımaktadır. Bu zihniyet yapısı içinde seçkinci ve zorlayıcı bir başka fikir hareketi de doğal olarak daha kolay ortam bulacaktır.

         

         

                    Batılılaşma İçinde Sosyalist ve Komünist Hareketler

         

                    Sosyalist hareketleri İnönü devriyle sınırlı görmek yanlıştır. Batı kapitalizminin en ciddi eleştirisi olan sosyalist-komünist fikir hareketleri Osmanlı dünyasında da ilgi görmüştür. Osmanlının yıkılma safhasında Kapitalist Batı dünyası da aslında sancılar içindedir. Kapitalizm teknolojik imkânları kullanarak vahşi bir şekilde kazanma hırsına kapılmış ve insanları köleleştirmiştir. Geleneksel toplumsal yapılar alt-üst olmuş, fakir insanlar burjuva sınıfının fabrikalarında insani olmayan şartlarda çalışmak zorunda kalmışlardır. Kazanan yine sermaye sahibi zengin üst sınıftır. Ortaçağda Avrupa’yı kasıp kavuran derebeylik sisteminin bir başka versiyonu sanayileşmeyle birlikte devreye girmiştir. Sadece konumlar değişmiştir. Artık büyük toprak ve köy sahipleri yerine büyük fabrika sahibi patronlar geçmiştir. Bu yeni patronlar daha vahşi bir sömürü düzeni kurmuşlardır. Köylerden şehirlere fabrikalarda işçi olmak için gelmek zorunda kalan insanların durumu hakikaten içler acısıdır. Bu içler acısı durum doğal olarak tepkileri beraberinde getirir. En büyük tepkisel hareket ise sosyalist ve materyalist düşünce geleneğine dayanan komünist manifestodur.

         

                    Karl Marks ve Friedrich Engels’in geliştirdiği komünist fikir hareketi, Batı dünyasının en etkili muhalefet hareketi olmuştur. Bu hareket sadece düşünce dünyasında kalmamış, aynı zamanda pratik iddialarından dolayı hayatı doğrudan etkilemiştir. Kendisine ciddi oranda taraftar kazanmış ve dünyada hızla yaygınlaşmaya başlamıştır. Sanayileşme yoluyla kapitalistleşmiş tarihsel süreçte, zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri olmayan proleterlerin yapacağı devrimle komünist sisteme geçilerek her şeyin düzeleceğini öngören bu ideoloji ezilen insanlara çok cazip gelmiştir. Aynı zamanda farklı muhalif kesimlerin de güçlü silahı olmuştur. Mesela Rusya’da Çar’ın muhalifleri devrim yapmak için, ideolojinin öngörülerine uygun olmamasına rağmen temel argüman olarak kullanmışlar ve Lenin önderliğinde 1917 Ekim Devrimi’ni gerçekleştirmişlerdir. Bu devrim dünya tarihinin 20. Yüzyıldaki gelişme sürecini derinden etkilemiştir. Birçok tarihçinin tespitine göre 1. Dünya Savaşı’nın ve Türk Kurtuluş Savaşı’nın yönünü değiştirmiştir. Sonraki dönemlerde meydana gelen olaylar da bu devrimin etkilerinden bağımsız düşünülemez. Soğuk Savaş bunların başında gelir.

         

                    Türkiye’nin 12 Eylül Askeri Darbesine gidişinde Soğuk Savaş şartlarının çok önemli olduğunu başka bir yazımızda anlatmıştık. Bu çalışmamızda süreci sorgulamaya devam edelim. Sürecin en önemli kesiti olarak Osmanlıdan günümüze fikir hareketlerinin yayılmasını ve eyleme dönüşmesini belirleyebiliriz. Bu süreç Türklerin Modernleşme veya Batılılaşma tarihidir. Batılılaşma tarihi bir kurtuluş yolu arama tarihidir. Farklı bakış açılarına göre düşünce çevrelerinde çok sayıda kurtuluş reçeteleri sunulmuş ve bu fikirler etrafında yoğun tartışmalar yaşanmıştır. 12 Eylül’e yakınlaşan tarihi dilimde bu kurtuluş tartışması bir anlamda teröre dönmüştür. Bugünkü terörün de siyasi alt yapısını oluşturan “kurtuluş” sloganları aslında derin bir tartışmanın sapmış halidir. Buna sosyolojik anlamda bir sapma veya sosyal patoloji demek yanlış olmaz. Ortada normal olanın çok dışına çıkan bir tavır ve olaylar zinciri vardır.

         

                    Son safhada bir terör eylemine dönüşen bu kurtuluş mücadelesini ideolojik olarak besleyen fikir hareketi, hiç şüphesiz Batıcılık süreci içinde dünyamıza giren sosyalist-komünist düşüncelerdir. Aslında bu düşüncenin çıkış noktasında çok haksız olduğu söylenemez. Fakat sıkıntı çıkış noktasından sonra yapılan kurgular ve bizdeki yansımalarındadır. Sosyalist düşüncenin ilk yansımaları Osmanlıda zayıf oldu. II. Meşrutiyetin ilanından sonra birçok batılı fikir gibi sosyalist fikirler de ilgi görmeye başladı.  İlk etapta sosyalist partiler, dernekler, sendikalar kuruldu, yayın organları çıktı. İlk Osmanlı sosyalisti Avram Benaroya, ilk sosyalist teşekkül Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu oldu. İlk sosyalist fırkayı Hüseyin Hilmi Bey kurdu.[2] Sosyalist düşünceler çoğu zaman Avrupa’dan gelen diğer fikir akımlarıyla birlikte karışarak yayıldı. İç ve dış politikanın karmaşası içinde tam olarak anlaşılamadan Türk düşünce hayatına girdi. Sonraki yıllarda ise zaten taraftarlarınca ideolojik bir din gibi savunulmaya ve propaganda edilmeye başlandı. Ortaya “kesin inançlılar”dan oluşan bir toplumsal kesim çıktı. Bu kesim ile diyalog kurmak, tartışmak, anlaşmak mümkün olmadı. Kendi toplumuna yabancı ve hatta düşman bir Türk Sosyalizmi veya Türkiye Marksizmi oluştu. 12 Eylül’e giden yolun hazırlanmasında bu düşünce karmaşasının büyük etkisi olduğu görülecektir.

         

         

                    Sol Hareketleri Besleyen Sosyal Ortam

         

                    Sosyalist düşüncelerin Osmanlı’da revaç bulmaya başlamasıyla birlikte Cumhuriyete intikal etmesi kaçınılmaz oldu. Özellikle 1917 Ekim Devrimi ile Rusya’nın 1. Dünya Savaşı’ndan çekilmesi ile bir rahatlama yaşayan Türk Milleti, Bolşevik İhtilalı’ndan Kurtuluş Savaşı zamanında da faydalandı. En azından doğu sınırımızda bir Rus tehdidi ortadan kalkmıştı. Fakat ileride bu tehdit farklı boyutlarda tekrar nüksedecekti. Bizi 12 Eylül’e giden yolda işte bu tehdit daha çok ilgilendirecektir.

         

                    Milli Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan ve Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra memleketi geliştirmek için birtakım hamleler yapıldı. Bugün Atatürk Devrimleri olarak literatürde yerini alan bu yenilikler aslında büyük oranda 2. Meşrutiyet ortamında tartışılan konulardı. Bu yenilikler Batı dünyası karşısında yenilgiye uğrayan ve gerileyen Türk toplumunu geliştirme ihtiyacıyla ve kötü durumdan kurtulma ümidiyle yapıldı. Atatürk’ün meşhur “çağdaş medeniyet seviyesinin üstüne çıkma” ülküsü bu durumu özetlemekteydi. Yukarıda işaret ettiğimiz İnönü dönemi kültür politikaları bu ülkünün ideolojik boyutunu değiştirdi. Jakoben Batılılaşma süreci ülkede komünist hareketlerin gelişmesini sağlayan ortamı hazırladı. Sol hareketler içinde yer almak aydınlar arasında ilerlemenin ve çağdaş olmanın bir gereği haline dönüştü. Yüksek öğrenim gören her Türk vatandaşı doğal olarak ilericilik adına solculuk modasına uymak zorunda kaldı. Uymayanlar mahalle baskısına tabi tutuldu ve dışlanmaya başladı.

         

                    Cumhuriyet Türkiye’sinde eğitim alan yeni nesiller çağdaşlaşmanın sembolü oldular. Çağdaşlaşmanın tanımı ise tartışmalı olmasına rağmen ideolojik olarak belirlenmeye başlanmıştı. Ülkenin modern eğitim veren okulları ilk zamanlarda CHP çizgisinde insan yetiştirirken, zamanla sosyalist fikirlere sempatizan üretir oldu. Artık CHP’li olmak ile solcu ve Marksist olmak arasındaki çizgi belirsizleşmeye başladı. Bundan Marksist çevreler ve militan sol hareketler faydalandı. Çalışmaları için uygun zemin yakaladılar. Atatürk ve devrimlerine sadakat içindeki geleneksel CHP’liler ise yıllar sonra durumun farkına varacaklar ve kendilerinin aslında Kuvayımilliyeci ve ulusalcı olduklarını vurgulayacaklardır. 12 Eylüle uzanan yıllarda bunu somut olarak görmek ve örnekler vermek mümkündür.

         

                    Buna tipik örneklerden birisi Siyasal Bilgiler Fakültesi’dir. Türkiye’nin kaderine damgasını vuran Siyasal Bilgiler Fakültesi 1859 tarihinde II. Abdülhamid döneminde kurulmuştur. Mektebi Mülkiye-i Şahane ismiyle kurulan bu okulda hürriyet ve yenileşme akımları öne çıkmış ve kurucusu Abdulhamid’e karşı başkaldırı eylemleri meydana gelmiştir. Bu sebepten bir müddet kapatılmış, ama sonra tekrardan 1877’de açılarak, 1936’da Ankara’ya taşınması ve 1950 yılında fakülte olmasına kadar faaliyetlerine devam etmiştir. Okulun en büyük özelliğini, 1939-1944 yıllarında öğrencisi olan ve sonrasında önemli görevlerde bulunan İbrahim Sadi Öztürk hatıralarında şöyle açıklar: “özgürlükçü, cumhuriyetçi, ve çağdaş bir çizgiyi koruması ve mensupları arasında ülke yararını öne alan bir bağlılığın ve dayanışmanın simgesi olmasıdır.”[3] Yazar hatıralarını aktarırken kendisinin bir Kuvayımilliyeci, Atatürkçü ve Laik Cumhuriyetçi bir idealle yetiştirildiğini vurgular. Bir insanın olumlu tarafı olarak laik cumhuriyetçi olduğunun altını çizer. Valilik görevinden sonra CHP’den Belediye Başkanlığı ve Cumhuriyet Senatörlüğü yapan Öztürk’ün zihniyet dünyası bize önemli ipuçları vermektedir. Şabloncu bir bakış açısıyla 70’li yılların kargaşa ve çatışma ortamında Öztürk gibi geleneksel CHP çizgisinden gelen insanların, aslında içlerinde vatan ve millet sevgisini taşımalarına rağmen beynelmilelci sosyalizmin etkisinde kaldıklarını görürsünüz. Bunu belki kendilerine dahi itiraf etmeseler de, içlerinde yaşadıkları çelişkili ruh hali Türkiye’de terörist sol hareketlerin filizlenmesine ortam sağlamıştır.

         

                    Türkiye’de sol hareketlere zemin oluşturan ortam aslında Marksist teorinin tahlillerine ve öngörülerine uygun değildir. Türkiye Marksizm’in ortaya çıktığı ve temel dayanağı olan kapitalist sanayileşme dönemini yaşamamıştır. Cumhuriyet ile bazı sanayi hamleleri yapılmasına rağmen, bunlar Marksist teoriye tamamen ters gelişmelerdir. Milli devlet modeli üzerine kurulan cumhuriyet herhangi bir burjuva sınıfına dayalı değildir. Sanayileşmenin gelişmesi tamamen milli ihtiyaçtan ve milli girişimden gerçekleşmeye başlamıştır. 12 Eylüle kadar uzanan süreçte Marks’ın öngörülerine uygun bir sanayi devrimi yaratılamamış ve sonuçta Batı’dakine benzer bir kapitalizm ortaya çıkmamıştır. Bu durumda komünist ideolojinin çözümsüz kalması ve taraftar toplayamaması gerekir. Ama Türkiye’de ne hikmetse sol hareketler bir fikir ve ideolojinin ötesinde saldırgan bir zeminde gelişmiştir. Bunun mutlaka sosyolojik sebepleri vardır.

         

                    Sol hareketlerin Marksist teoriye uygun olmayan bir zeminde güç kazanmasının çeşitli örnekleri vardır. Çarlık Rusya’sı, Çin, Yugoslavya, Küba gibi birçok örnekte henüz vahşi kapitalizm kurulamamışken yapılan devrimler sonucu sistemler değişmiştir. Türkiye’de de sosyal zemin komünist devrim yapılmasına uygun olmamasına rağmen fazla taraftar bulması önemli bir durumdur. Komünist sistem Türk kültürünün temel değerleriyle de çelişmesine rağmen destek bulmasının altında farklı sebepler olmalıdır. Yukarıda batılılaşma süreciyle paralel şekilde ilerleme ve çağdaşlaşma adına sol hareketlerin uygun ortam bulduğundan bahsettik. Bunun dışında sol hareketlerin güçlenmesinde ve taraftar bulmasında Türkiye’nin feodal yapısının, etnik farklılıkların ve bazı toplumsal kesimlerin tarih içinde devletle olan ilişkilerinin rolünün tartışılması gerekir. Bu nokta üzerinde ayrıca odaklanmak ve analizler yapmak faydalı olacaktır. Özellikle 12 Eylül öncesinde Marksist örgütlenme içinde kendilerine uygun zemin bulan PKK gibi örgütler sonraki yıllarda ülkede kanlı etnik terörün tırmanmasına sebep olmuşlardır.

         

         

                    Sovyet Tehdidi ve ABD Savunması Kıskacında Türkiye

         

                    Türkiye’nin tarihsel gerçekleri, jeopolitik konumu, kültürel dönüşümü gibi önemli faktörler sol hareketler için uygun bir ortam oluşturmuştur. Özellikle çağdaşlaşma adıyla kendi kültüründen uzaklaşan Türk aydınlarının bir kısmı, Batı’nın muhalif ideolojisi komünizme yakın ilgi göstermişlerdir. Batı’nın muhalif ideolojisi olması önemli bir cazibe merkezi haline getirmiştir. Türk toplumunun tarihsel ve kültürel dönüşümü sürecinde tavır almakta zorlanan aydınlar, bir zihin karışıklığı içinde çeşitli akımların peşine takılmışlardır. Bunlar arasında en etkili olanı şüphesiz Marksizm olmuştur. Çünkü Marksizm 20. Yüzyıla damgasını vuran en büyük sosyal güçlerden birisidir. Türkiye de bundan nasibini fazlasıyla almıştır.

         

                    Bir fikir hareketi olarak sosyalizm ve komünizm üzerine emek vererek çalışan fikir adamları arayacak olursanız Türkiye’de bir elin parmaklarını geçmez. Ama Türkiye’yi sarsan olaylar bakımından ele aldığımızda olayın vahametini daha iyi anlayabiliriz. 1968 öğrenci olayları ile sokağa inen bu sol hareket 12 Eylül’e giden yolun taşlarını döşemiştir. Bu sol hareketin sosyal tabanı ile ilgili olarak yukarıda bazı tespitler yapmaya çalıştık. Ancak olayın uluslararası güçler mücadelesindeki yerinin de iyi tespit edilmesi gerekir. Özellikle 68 kuşağının başlattığı devrimci dalga soğuk savaş şartlarında güçler dengesini bozabilecek önemli tehditlerden birisini oluşturur. Sovyetler Birliği bundan faydalanmak, ABD ise bu tehlikeyi bertaraf etmek ister. Bunun için Türkiye’deki siyasi fikir hareketlerinin kendi hallerine bırakılması söz konusu değildir.

         

                    Türkiye modernleşme çabalarının başladığı dönemden beri Batı dünyası ile uyum içinde olmaya çalışmıştır. 20. Yüzyılın başlarında 17 Ekim 1917 Bolşevik devriminden sonra bir müddet Sovyetler Birliği ile iyi ilişkiler sürdürse de bu durum uzun sürmemiştir. Cumhuriyet Türkiyesi kendisine model olarak gördüğü modern Batı dünyası ile paralel bir duruş sergilemiştir. Bunda Sovyetler Birliğinin asli gücü olan Rusya ile tarihi çatışmaların ve mevcut jeopolitik çatışma zemininin büyük etkisi vardır. Türkiye istese de varlığı ve doğal çıkarları Sovyetler Birliği saflarında yer almaya uygun değildir. Dolayısıyla Batı ittifakı içinde yer almasının ideolojik anlamda ABD taraftarlığı ile yorumlanması doğru değildir. Bugün yapılan bazı değerlendirmeler bu anlamda yanlış çıkarımlara sebep olmaktadır. Olayların yaşandığı şartlardaki sosyal gerçeklikler doğru okunduğunda bu yanlışlıklar ve haksızlıklar engellenmiş olur.

         

                    II. Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya’nın Doğu ve Batı olarak bölünerek Berlin duvarının inşa edilmesi, Kırım Türklerinin Stalin vahşeti ile yurtlarından sürülürken katledilmeleri, Macaristan’ın Sovyet tanklarıyla devrim adına işgal edilmesi ve Macar vatanseverlerin öldürülmesi, Çekoslovakya’da kanlı devrim ve Afganistan’da yaşanan Sovyet İşgali ve komünizm adına vatanseverlere uygulanan kanlı vahşet Soğuk Savaş’ın trajik yüzünü göstermektedir. Bu trajik yüzünü unutarak memlekette komünizm tehlikesi mi vardı ki ifadeleri gerçekleri yansıtmamaktadır. Hafızaların zayıflığına güvenen bazı demagogların genç beyinleri etkilemeye çalışmaları boşunadır. 12 Eylül’e uzanan süreçte yaşanan bütün gerçeklerin farkında olarak olayları değerlendirmek gerekir.

         

         

                    Komünizmle Mücadele ve Ülkücü Hareket

         

                    Dünyanın dengeleri içinde iki kutup arasında 1980’li yıllara kadar çok ciddi bir mücadele sürdürüldü. 1917 devriminden beri milletler arası mücadelede dengeleri sürekli etkileyen komünist sistem, II. Dünya Savaşı sonrası Nazi Almanyası karşısında ABD desteği ile güçlenerek çıktı. Bu güçlenme aynı zamanda saldırgan bir yayılma politikasına yol açtı. Dünyada devletler arasındaki kamplaşmalara sebep oldu. Mesela savaş sonrası Stalin yönetimindeki SSCB’nin Türkiye’nin üç doğu vilayetini ve Boğazların idaresini istemesi bizim bu kamptaki yerimizi belirledi. Yerimizi belirlemede belki sadece bu faktör etkili değildi, ama çok önemli bir tetikleyici olduğu ortadaydı. Artık dünyada SSCB öncülüğünde bir komünizm yayılmacılığından ve tehlikesinden bahsetmek mümkündü. Bu tehlike dünya sisteminin yeniden şekillenmesinde önemli bir rol oynadı. Bugün tek süper güç haline gelen ABD’nin ön plana çıkması ve güçlenmesi bu süreç içinde gerçekleşmiştir. Bu dönemin değerlendirilmesinde bu durumun mutlaka dikkate alınması gerekir.

         

                    Sovyet tehdidi karşısında bu ülkenin en önemli yayılmacı gücü olarak komünizmle mücadele artık gündemdedir. Hür dünya ülkeleri olarak adlandırılan Batı ittifakı ABD öncülüğünde bu mücadeleyi dünya sathında planlamaya ve yürütmeye koyulmuştur. Bu ittifakın içinde olmak zorunda kalan Türkiye de doğal olarak mücadelede yerini almıştır. Fakat Türkiye için önemli bir problem vardır. Türkiye devlet ve toplum olarak top yekûn bir mücadele tavrına girememiştir. Adeta bu mücadele Türkiye’nin içinde sürdürülen bir mücadele olmuştur. Çünkü Türkiye’deki faklı kesimler ve gruplar bu mücadelede farklı konumlarda yer almışlardır. Bu farklı konumlar zamanla çatışmanın odağı ve Türkiye’yi 12 Eylül’e götüren temel gerekçe olacaktır.

         

                    Türkiye’de meydana çıkan problem birçok çelişkiyi içinde barındırmaktadır. Başta Cumhuriyet seçkinleri arasında ilericiliğin ve çağdaşlaşmanın gereği olarak yayılmaya başlayan sosyalist düşünceler birden bire tehdit tanımına girmiştir. Hâlbuki bu düşünceler Batılılaşma sürecinde Türk aydınlarına nüfuz etmiştir. Bu dönem Batı bloğunda yer almakla sosyalist olmayı bir tutan birçok aydın tipi türemiştir. Şimdi bu aydınlardan yine Batı bloğu adına komünizmle mücadele istenmektedir. Bu çok önemli bir travmadır ve bu zihniyeti temsil eden CHP bu travmayı çok derin bir şekilde yaşamıştır. Dolayısıyla komünizmle mücadele konusunda çekimser kalmıştır. CHP’nin bu konuda çekimser kalması ve hatta komünist grupları himaye ederek destek oluşturması Atatürk’ün partisiyle ilgili ciddi soru işaretleri doğmasına sebep olmuştur. Komünizmle mücadele ise Türkiye’de yönetimi elinde bulunduran sağcı hükümetlere ve muhafazakâr çevrelere kalmıştır. Bu çevrelerin ilk icraatları arasında “Komünizmle Mücadele Dernekleri” gelir. Bu derneklerde veya mücadele alanında Mukbil Özyörük gibi mason sağcılar, Fethullah Gülen gibi günümüzün önemli dini-siyasi aktörlerinden dini şahsiyetler, Aydın Yalçın gibi liberal SBF hocaları, İlhan Darendelioğlu ve Osman Yüksel Serdengeçti gibi milliyetçi şahsiyetler yer almışlardır. 

         

                    Çağdaşlaşmanın öncüsü olarak kendisini tanımlayan CHP zihniyeti soğuk savaş zamanında arada kalmıştır. Resmi açıklamalarında Batı ittifakından ve NATO’dan yana tavır alan bu çevrelerden birçok kalem erbabı komünist hareketler içinde yer almışlardır. Türkiye bütün yasal yasaklamalara (141-142) rağmen komünist ideolojinin en rahat savunulduğu ve bu düşünceden olanların devlet kadrolarında rahatlıkla yer bulabildiği bir ülkedir. Bu ülkede komünizmle mücadele etmenin ne kadar zor olduğu ortadadır. O halde eklektik bir mücadele ile başarı kazanmak zordur. Bir iddiası ve sağlam bir dayanağı olmayan hareketlerin zemin bulması ve güçlenmesi mümkün değildir.

         

                    Komünizmle mücadelede farklı kesimlerden insanların çözüm oluşturmadığı zamanla görüldü. Ülkede tehlike gün geçtikçe artmaya başladı. Adeta ülke beynelmilel komünizm tarafından işgal edilmeye başlanmıştı. Üniversitelerde masum öğrenci eylemi gibi başlayan olaylar, okulların işgaline ve kendi dışındaki güçleri faşist olarak niteleyerek okullara girmelerine engellemeye kadar vardı. Bu olaylarda komünist düşüncelere sahip olan öğrenciler bir taraftan, ideolojinin taraftarı öğretim üyeleri diğer taraftan kendilerinden başka kimseye geçit vermemeye çalışıyorlardı. Bu zinciri kırmak bir mecburiyet halini aldı. Devletin bu görevi layıkıyla yapamadığı görüldü. Bunun üzerine milletin temel değerlerinden güç alan bir milliyetçi örgütlenme başladı. 27 Mayıs ihtilalinin kudretli albayı Alparslan Türkeş, subaylık mesleğinden ayrılarak önce CKMP genel başkanlığına seçildi, sonra MHP ismiyle bir mücadeleye girişti. Çevresinde topladığı gençleri de ayrıca “ülkücü” sıfatı ile çeşitli derneklerde örgütledi. Önceleri sayıca çok az olan ülkücü gençler örgütlenmenin ve ülke şartlarının etkisiyle kısa zamanda büyüdü ve önemli bir güç oldu. Artık komünist güçler karşısında dinamik ve inançlı ülkücü gençler vardı. İşte çatışmanın artarak hızlandığı dönem, ülkede ülkücülerin gücünün artmaya başladığı dönemdir. Çünkü tek güç ve ideolojinin egemen olduğunda zaten karşı ses çıkamaz ve bastırılır. Türkiye’de bastırılmış kesimlere ülkücüler cesaret vererek komünist ideolojiye teslim olunmadan onurlarıyla yaşayabilecekleri güvenini verdiler.

         

                    Ülkücü hareket Türkiye’de Osmanlının son döneminde bir siyasi fikir akımı olan Türkçülük üzerine inşa edildi. Genel anlamda Türk milliyetçiliğini dünya görüşü olarak benimseyen ülkücülük, tarihe dayanarak bu milletin daha güçlü ve müreffeh bir geleceğe ulaşmasını temel hedef olarak benimsedi. Hareket noktası sadece komünizmle mücadele değildi. Türk’e düşman olan bütün şer güçler ve ideolojilerle mücadele etmek ülkücülüğün şiarı olarak kabul edildi. Özellikle büyük şehirlere okumak için Anadolu’nun kırsal ve muhafazakâr kesimlerinden gelen Türk gençleri ülkücülüğü bir dava ve kimlik olarak benimsediler. Verilen mücadeleyi, Osmanlının yıkılma sürecinde Türk milletinin var olma iradesi olarak Türkçülük mücadelesini başlatan milliyetçilik hareketine, ülke toprakları işgal edildiğinde padişaha rağmen Türk milletinin var olma savaşını yürüten Kuvayımilliye hareketine benzeten ülkücü hareket çok sağlam bir zemin oluşturdu. Komünist işgale karşı bütün olumsuzluklara rağmen kahramanca bir mücadele sürdürdü. Gün geçtikçe hem çığ gibi büyüdü, hem de Türk milletinin tarihten getirdiği asli kültürüne ve davasına sahip çıkmaya başladı. Bu da birçok güç odağını rahatsız etti. Ülke hızla 12 Eylül kavşağına yol aldı. 12 Eylül darbesi yapıldığında hiçbir meşru siyasi harekete yapılmayan uygulamalar MHP ve Ülkücü Kuruluşlara yapıldı. Bu durum insanların zihninde pek çok istifhamlar doğmasına sebep oldu. Henüz bu istifhamlar aydınlatılabilmiş değildir. Bu yazı dönemi anlamaya yönelik sadece bir denemedir.

         

         

                    12 Eylül Bir Sonuç mu, Yoksa Dönemeç mi?

         

                    Komünist ideolojinin yıkılma safhasına girdiği 1980’li yılların başında Türkiye’de yapılan askeri darbe çok yönden çözümlenebilir. Her sosyal kesim kendi zaviyesinden bunu yapmaktadır. Çeşitli kesimlerce darbenin beslediği iddia edilen bazı dini cemaatler bile 12 Eylül 2010 tarihinde yeni hazırlanan Anayasa üzerine referandumda kabul oyu verilmesini hararetle isterken, 12 Eylül darbesini şiddetle eleştirmektedirler. Sol örgütler kendilerine karşı özel olarak yapılan bir müdahale olduğundan dem vurmaktadırlar. Kürtçü- komünist çevreler PKK başkaldırısını darbe zamanındaki uygulamaları örnek göstererek haklılaştırmaya çalışmaktadırlar. Liberaller demokrasinin sekteye uğratılmasından şikâyet etmektedir. Ülkücüler ise darbenin beklemedikleri bir yerden gelmesinin anlamını hala çözememenin verdiği sıkıntıyı yaşamaktadır. Sonuçta şimdiki zamanda kimse darbenin ülkeye fayda getirdiğini düşünmüyor. Fayda bir tarafa ülkeye verdiği zararlar saymakla bitmez. Fakat bu zararlara sebep olan faktörler arasında sadece askeri darbeyi tek faktör olarak görmek de yanlışlara yenilerini katmaktadır. O yüzden okuyucularımızın dikkatini tarihi sürece çekmeye çalıştık.

         

                    Yazımızın ilk bölümlerinde Jakoben aydın ve yönetici sınıftan bahsetmiştik. İşte bu tiplere en önemli örneklerden birisini de şüphesiz askeri darbe yönetimi oluşturmuştur. Milleti tanımayan, insanları sevmeyen, devletin bekasını hesap edemeyen bir darbe yönetim kadrosu, Türk milletinin hayatında Cumhuriyet döneminin en önemli yaralarından birisini açmıştır. Osmanlının yıkılma sürecinde cephede yitirdiğimiz iyi eğitim almış bir nesilden sonra en büyük darbe bu dönemde ülkenin yetiştirdiği genç insanlara vurulmuştur. Canlarını, ümitlerini, güvenlerini yitiren çok sayıda idealist genç ihtilalin çarkları arasında adeta öğütülmüştür. Almanya, II. Dünya Savaşı’nın küllerinden yetişmiş insan gücü sayesinde yeniden dirilirken, Türkiye insan potansiyeli bakımından darbe üzerine darbe yemiştir. Kültürel değişmenin ve Jakoben uygulamaların meydana getirdiği kültürel kırılmadan kendi çabasıyla kurtulmaya çalışırken vurulan bu 12 Eylül darbesi tam anlamıyla ülkeyi sekteye uğratmıştır.

         

                    12 Eylül darbesinin sayısal bilançosuna göre askeri yönetim tarafından 650 bin kişi gözaltına alınmış, açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılanmış, başta ülkücü hareketin lideri Alparslan Türkeş olmak üzere 7 bin kişinin idam cezası istenmiştir. Bu idamla yargılananlardan 517 kişiye idam cezası verilmiş ve bunların 50’si (18 sol görüşlü, 8 sağ görüşlü, 23 adli suçlu, 1’i Asala militanı) asılmıştır. Yapılan işkenceler, haksızlıklar, baskılar, kırılan ümitler, kaybedilen güven duygusu, yaratılan hayal kırıklıkları bu sayısal bilançonun çok üstünde bir yara açmıştır. Halen bu yaranın etkileri devam etmektedir. Yaşanan büyük bir travmadır ve bu travmanın geçmesi için herhangi bir sağlıklı iyileştirme yapılamamıştır. Toplum bugün en küçük bir kıvılcımda kamplara bölünebilmekte ve öteki olarak tanımladığı kesimleri düşman konumunda yenmenin yolunu aramaktadır. 28 Şubat sürecini, AKP’nin iktidar olmasına bağlı olarak Cumhurbaşkanlığı seçimi krizini, Ergenekon adı verilen davaları ve askerin yeni darbe girişimleri hakkındaki soruşturmaları bu minval üzerine değerlendirmek gerekir. Hepsinin temelinde kendi milletinin kültürüne, tarihine, değerlerine yabancılaşmış kadrolar tarafından Türk milletine olan güvensizlik yatmaktadır. Bu güvensizlik sonucunda her şey mubah minvalinden işbirlikleri, hukuksuzluklar, ahlaksızlıklar yapılabilmektedir. Sözde böylece millet adam edilecektir. Askeri darbelerin en önemli özelliği bu gerekçeye dayandırılabilir. Bu zihniyeti ise yakın dönem tarihi sosyal süreçte bulabiliriz.

         

                    Türkiye’de 12 Eylül Askeri Darbesi’ne giden yoldaki iç dinamikleri çok iyi tahlil etmek gerekir. Bir ülkedeki askeri darbe tabidir ki dış dinamiklerden bağımsız düşünülemez. Dış güçler bir ülkenin zaaf noktalarını kullanırlar. Bu zaaf noktalarına yönelik komplo planları hazırlarlar. Eğer zayıf noktalarınız müsait değilse bu komplolar bir plan olmaktan ileriye geçemez. Ama müsaitse tereyağından kıl çeker gibi darbeler yapılabilir ve bu tam bir başarı sayılmasa da onların başarı hanesine yazılır. Bu bakımdan dünyadaki konjonktürü ve jeopolitik durumu da çok iyi bilmek ve görmek gerekir.

         

                    20. Yüzyılın en büyük güç mücadelesi “soğuk savaş” dünyadaki bütün dengeleri etkilediği gibi Türkiye’deki potansiyel durumları ve güçleri de derinden etkilemiştir. Dolayısıyla soğuk savaş şartlarında yapılan bir askeri darbeyi bu etkilerden bağımsız düşünmek doğru olmaz. Başka bir çalışmamızda bu konuyu tahlil etmeye çalışmıştık. Bu yazımızda ise okuyucularımızın Türkiye’yi 12 Eylül’e götüren iç dinamiklerine dikkat etmelerini sağlamaya çalıştık. Darbeyi yapanlar, sosyalist düşünceyi yeşertip besleyenler, komünizmle mücadele etmeyi planlayanlar ve darbeden faydalananlara dikkat etmek gerekir. Dolayısıyla ülkenin 12 Eylül’e giden tarihi ve sosyal sürecini yeniden gözden geçirmek ve anlamaya çalışmak her birimizin görevi olmalıdır. Anlamak emek ister. Okumak ister. Ön yargılardan kurtulmak ister.

         

         


        


        

        [1] www.tkip.org


        

        [2] İlhami Yangın, Osmanlı'da Sosyalizm, 2009.


        

        [3] İbrahim Sadi Öztürk, Bir İdarecinin Yaşam Öyküsü, 2002, s. 29.


Türk Yurdu Eylül 2010
Türk Yurdu Eylül 2010
Eylül 2010 - Yıl 99 - Sayı 277

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele