Özel Harp Dairesi-MHP-Türkeş Birlikteliği Yalanına Cevap

Eylül 2010 - Yıl 99 - Sayı 277

                    Türkiye gündemindeki en çarpıcı başlıklardan birisi askeri darbe iddiaları ve bununla birlikte Özel Harp Dairesi ve Özel Kuvvetler Komutanlığı’dır. Bu konularda bazı dönemlerde her gün yüzlerce haber ve makale, yazılı ve sanal basında çıkmaktadır. Eski adı Özel Harp Dairesi olan ancak 1994’de yapısı, amacı ve kapsamı büyüyerek değişen Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın Kontrgerilla olduğu ile ilgili iddialar ise 1970’lerden bu yana gündemde olmuştur.

         

                    Bu çerçevede bir kısım basın ve yayın organı tarafından sürekli gündeme getirilen bir iddiada, rahmetli Alparslan Türkeş’in Özel Harp Dairesi’nin ilk adı ile Seferberlik Tetkik Dairesi’nin kurucularından ve öğretmenlerinden oluşu ve dahası 1970’li yıllarda MHP ile Özel Harp Dairesi/Kontrgerilla arasında bağ olduğudur. Bu kadar iddiaya rağmen bu konuda yazılmış kitap sayısı ne yazık ki çok azdır. 

         

                    Bu konularda kapsamlı bir çalışma olma iddiası ile piyasada bulunan bir çalışmada gazeteci Ecevit Kılıç’ın Özel Harp Dairesi-Türkiye’nin Gizli Tarihi adlı kitabıdır. Son yıllarda birçok baskı yapan bu kitap sadece bilimsel araştırma adına değil, araştırmacı gazetecilik adına da büyük çarpıtmadır. Bu çalışmanın konusu, son yıllarda TSK’ya, ve Özel Harp Dairesi ve Özel Kuvvetler Komutanlığı’na yapılan mesnetsiz saldırılara kaynak olan bir kitabı bilimsel bir yaklaşım ile tahlil etmektir.

         

         

         

                    Seferberlik Tetkik Dairesi-Gladio Farkı

          

         

                    Ecevit Kılıç’ın en temel çarpıtması Özel Harp Dairesi’ni İtalyan Özel Harp Dairesi Gladio ile özdeşleştirmesi ile başlıyor. Oysa Türkiye’de 1952’de kurulan Seferberlik Tetkik Kurulu ile İtalya’da kurulan Gladio’yu yapı ve işlev açısından özdeş örgütler olarak ortaya koyması. Oysa karşımızda kuruluş zemini, yapı ve işlev açısından çok farklı iki örgüt var. Seferberlik Tetkik Kurulu/Özel Harp Dairesi ile ilgili bilinen en temel gerçek, Türkiye’nin 1952’de NATO’ya girmesinden sonra, Türk Ordusu bünyesinde “Seferberlik Tetkik Dairesi” adlı bir dairenin 27 Eylül 1952’de “Milli Savunma Yüksek Konseyi”nde görüşüldükten sonra hükümetin kararnamesi ile kurulduğudur. Seferberlik Tetkik Kurulu/Özel Harp Dairesi’nin Kuruluş kararnamesinin altında Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes, Milli Savunma Bakanı, İç İşleri Bakanı ve Adalet Bakanı’nın da imzaları vardır.

         

                    İtalya’da Gladio ise Amerikan istihbarat örgütü ile İtalyan askeri istihbarat örgütü arasındaki bir anlaşma çerçevesinde imzalanmıştır. Bu çok önemli bir hukuki ve politik meşruluk farkıdır. Esasen 2. Dünya Savaşı’nda Amerikan Ordusu tarafından işgal edilerek Alman işgalinden kurtarılan İtalya’da Amerikan ordu ve istihbaratının İtalyan devleti üzerindeki etkisi, 1950’lerin Türkiye’sindeki Amerikan etkisi ile kıyaslanmayacak kadar güçlüydü.

         

                    Seferberlik Tetkik Dairesi, NATO’daki benzeri kuruluşlardan farklı olarak, içinde “İstikrar Harekâtı” ve “Psikolojik Savaş” birimleri olmayan, sadece “Gayri Nizami Harp” bölümü üzerine kurulmuş bir yapıdır. Gayri Nizami Harp, üç askeri harekât türünü içermektedir. Bunlar, gerilla harekâtı, mukavemet harekâtı ve özel kuvvetler harekâtıdır. Türkiye’de oluşan yapı, gerek örgütsel gerek stratejik anlayış açısından genel NATO modelinden büyük farklılıklar içermektedir.

         

          İtalyan Özel Harp Örgütü Gladio, “İstikrar Harekâtı”, “Psikolojik Savaş” “Gayri Nizami Harp” bölümlerinin üçünü bünyesinde barındıracak şekilde oluşturulmuştur. Bu fark büyük bir öneme sahiptir. Çünkü örgütsel modeliniz sizin işlevinizi de belirler. Ecevit Kılıç ve onun gibi bir politik sonuca varmak isteyenler, bu kuruluş farkı ve örgütsel model farkını bilmelerine rağmen bilmezlikten gelmektedirler. Çünkü bu farkı ortaya koyduğunuz zaman daha sonraki çıkarımlarınız tartışmalı hale gelir.

         

         

                

                    Türkeş-MHP-Kontrgerilla Bağlantısı İddiası

         

             

                    Türkiye’de sol hareketin büyük bir bölümüne hâkim olan “Özel Harp Dairesi-Alparslan Türkeş-MHP” bağlantısı efsanesini Ecevit Kılıç’ın kitabında acımasız ve kanıtsız şekilde sömürmüş olmasıdır. Kılıç’ın kitabından alıntılarla çarpıtmaları tek tek ortaya koymak mümkündür. Kılıç şöyle diyor: “Savaş sırasında Türkiye’de tanınmayan Türkeş’in adını Naziler çok iyi biliyordu. Avrupa’daki gizli örgütler üzerinde en kapsamlı araştırmayı yapan ünlü araştırmacı Daniele Ganser’e göre Nazilerin İkinci Dünya Savaşı’nda Türkiye’de bağlantılı olduğu kişi Alparslan Türkeş’ti”.

         

                    Kılıç’ın bahsettiği Daniele Ganser’in NATO’nun Gizli Orduları adlı kitabı son derece yüzeysel, ikincil ve üçüncül kaynaklara dayalı bir çalışmadır. Kitabın Türkiye bölümü ise kullandığı kaynaklar açısından tam bir felakettir. Bu bölümde kullanılan birçok kaynak PKK’nın Almanya’da bastırdığı propaganda kitaplarına dayanmaktadır. Nitekim, A. Türkeş ile ilgili iddiasını ileri sürdüğü 393-394. sayfalara baktığımız zaman Ganser’in bu görüşüne kaynak olarak Fikret Arslan ve Kemal Bozay’in yazdığı Grauen Wolfe heulen wieder adlı (Bozkurtlar Yeniden Uluyor) Almanya’da yayınlanan komünist ajitasyon/propaganda kitabı olduğunu görürsünüz. Böyle bir kaynağa dayanarak ortaya attığınız iddia uyduruktur. Kılıç bunu bilmiyor mu? Tabii ki biliyor, ancak sözde “ünlü araştırmacı Ganser” diyerek kaynağın çürüklüğünü örtmeye ve bu tespiti Ganser’in ürettiğine okuyucuyu ikna etmeye çalışıyor.

         

                    Kılıç, Türkeş ile ilgili bir başka efsaneyi de özensiz bir şekilde gündeme taşıyor. 1948’de 16 Türk subayı iki ordu arasında yapılan bir anlaşma gereği “gerilla savaşı” konusunda eğitim almak üzere ABD’ye yollandı diyor. Gerçekten de 16 Türk subayı 1948 senesinde ABD’ye yollanıyor ancak subayları Genelkurmay Başkanlığı keyfi olarak seçmiyor. Yapılan İngilizce dil sınavını kazanan 16 subay yollanıyor. Subayların politik görüşlerinin seçilme ile herhangi bir ilgisi yok. Ancak Kılıç, “27. sayfada “Nazilerin Türkiye’deki bağlantılı ismi olan Alparslan Türkeş” ve s.29’da “Alparslan Türkeş ve Turgut Sunalp’in liste başı olduğu ekip” diyerek iki çarpıtma yapıyor. Ölçüt, dil sınavında yüksek puan almak. Liste başı olmayı oluşturacak tek şey ise dil sınavından yüksek puan almak. Ancak Kılıç, burada gördüğü bir listeye atıfta bulunmuyor sadece psikolojik operasyon yapıyor.  

         

                    ABD’ye yollanan 16 subay içinde 27 Mayıs’ta Milli Birlik Komitesi içinde ve Alparslan Türkeş’in politik olarak karşısında yer alan Ahmet Yıldız ve Mucip Ataklı’da var. Özellikle Ahmet Yıldız, 1970’li yıllarda Türkiye’de solun önde gelen isimlerinden. Yıldız, MBK üyelerinden Suphi Karaman’ın da bu 16 subay arasında olduğunu söylüyor ki bu doğru değil.

         

         

                    ABD’ye giden 16 subay gerilla ve özel harp eğitimi mi alıyorlar. Hayır, aldıkları eğitim “İleri Piyade Tekâmül Kursu”. Zaten Kılıç’da Türkeş’in “Şahinlerle Dans” adlı kitabındaki anılarına dayanarak eğitimin Georgia’da Amerikan Piyade Okulu’nda gerçekleştiğini ifade ediyor. Kılıç’a göre bu okuldaki eğitim son üç ayında özel harp teknikleri öğretilmiş. Demek ki 3 ayda özel harpçi olunuyormuş!!!

         

                    Ancak Kılıç’ın A. Türkeş’e olan takıntısı burada bitmiyor. Kılıç, kitabının 40. sayfasında Fransa’da kurulan özel harp yapısından bahsederken şöyle diyor: “Elemanları tamamen Amerika’da özel harp eğitiminden geçirilen bu örgütün başkahramanı ise Alparslan Türkeş’le benzer özellikler taşıyan Francois Grassouvre’ydi. O da İkinci Dünya Savaşı sırasında tıpkı Türkeş gibi Nazilerin yanında yer almıştır.” Kılıç, böylece bir yandan büyük bir yalanla Türkeş’i Nazi bağlantılı olarak ortaya koymakta ve ülkesi Fransa Nazi orduları tarafından işgal edilen ve onlarla işbirliği yapan Francois Grassouvre ile benzer göstermektedir. Kılıç’a bu yetmiyor. Sayfa 40’da Portekiz’de özel harp örgütünü kuran Yves Guillon’da Türkeş gibi yüzbaşı iken ABD’de eğitim almıştır diyerek devam etmektedir. Doğrusu çok etkileyici bir benzerlik. Aslında Kılıç, kitabın değişik yerlerinde ilgili ilgisiz konuyu Türkeş’e getirerek psikolojik savaş metni kaleme alıyor.

         

                    Ecevit Kılıç kitabının 49. sayfasında Özel Harp Dairesi’ni kuran kadroların isimlerini veriyor. Bunların arasında Alparslan Türkeş yok. İlk kez bir doğru ile karşılaşıyoruz Türkeş ile ilgili Türkeş emekli olduğu 13 Kasım 1960 tarihine kadar hiç Seferberlik Tetkik Dairesinde görev yapmamış. Bu nasıl özel harp dairesi kurucusu ki hiç özel harp dairesinde çalışmamış.

         

         

         

                    Alparslan Türkeş-Seferberlik Tetkik Kurulu Bağlantısı Yalandır

                                                    

         

                    Türkeş, değil özel harpçi olmak özel harp eğitimi dahi almamıştır. Türkeş’in Çankırı’da Piyade Okulunda gerilla dersleri vermiş olması Özel Harp Dairesi ile ilgili bir kanıt gibi sunulmaya çalışılır. Oysa Türkeş, Çankırı’da Piyade Okulu’nda 1949-51 seneleri arasında öğretmenlik yapmış. Bu okulda hem “gerilla savaşı” dersine hem “savunma tabyası” derslerine girmiştir. Gerilla savaşı, özel harbin konularından sadece birisidir. Her gerilla dersi savaşı bilen subay özel harpçi değildir. Özetle gerilla savaşı dersi vermesi onun özel harpçi olduğunun kanıtı değildir. Zaten Türkeş’ten gerilla dersini alanlar da özel harp subayları değil, piyade subaylarıdır. Üstelik bu tarihlerde Seferberlik Tetkik Dairesi henüz kurulmuş değildir.

         

                    Türkeş, Özel Harp Dairesinin kuruluşunda veya daha sonra ki yıllarda çalışmalarında bulunmamıştır. Askeri sicilinde de böyle bir husus yoktur. Eğer Türkeş Özel Harp Dairesi’nde çalışsaydı bu sicilinde bulunurdu. Aslında Türkeş, Özel Harp Dairesi’nin ne iş yaptığını tam anlamı ile ancak 28 Mayıs 1960’da Seferberlik Tetkik Kurulu’ndan görevli ve Harp Okulu’ndan arkadaşı İsmail Tansu gelip anlatana kadar bu dairenin ne iş yaptığını dahi bilmemektedir. İsmail Tansu, bu olayı çok açık bir şekilde Aslında Kimse Uyumuyordu adlı kitabında anlatıyor. Kılıç bu kitabı okuduğu ve Tansu ile söyleşi yaptığı halde Türkeş ile ilgili bu gerçeği kurmak istediği sahte gerçekliğe uymadığı için görmezlikten geliyor. 

         

                    Kılıç, İsmail Tansu’nu kitabından özet alıntı yaptığı 109. sayfada şöyle diyor: “Tansu bu gergin bekleyişe son vermek ve daireyle ilgili planları öğrenmek için Cemal Gürsel’e gitti. Ancak randevu verilen kişi Başbakan Müsteşarı olan Alparslan Türkeş oldu. İsmail Tansu karşında Alparslan Türkeş’i görünce hem şaşırdı hem sevindi. Sevinmesi derdini rahat anlatacak olmasındandı. Çünkü Türkeş Özel Harp Dairesi’ni ve görevlerini çok iyi biliyordu.” Bu anlatımdan sonra okuyucu şu soruyu sorma hakkına sahip oluyor. “Eğer Türkeş Özel Harp’in kurucularından ise Özel Harpçi İsmail Tansu neden Gürsel’den randevu istesin ve tesadüfen Türkeş ile görüştüğünde şaşırsın?” Özel Harp Dairesi’nde efsane olan bir subay hem de başbakan müsteşarı olmuş. Eğer Özel Harp Dairesi için bu kadar önemli bir subay 27 Mayıs’ın öncü kadrosu içinde ise neden Özel Harp Dairesi 27 Mayıs’tan habersiz ve dışında kalmış… Bu tür soruları artırabiliriz.  

         

                    Üstelik İsmail Tansu, Türkeş ile görüşmesini Kılıç’ın özetlediği gibi anlatmıyor.( Aslında Kimse Uyumuyordu, s. 232) “Türkeş’le daha önceden tanışıyordum.(…) O da öteki ihtilalci subaylar gibi kurulumuzu tanımıyordu. Yalan yanlış dedikodular nedeni ile kurulumuzdan kuşku duyuyorlardı.(…) Kurulumuzu tanıtmak ve gerçekleri anlatmak için Milli Birlik Komitesi’nde yakın arkadaşlarım vardı. Fakat ben bulunduğu makamı göz önünde bulundurarak Türkeş’e gitmeyi tercih ettim.(…) 28 Mayıs sabahı randevu almadan, tebrik etmek vesilesi ile Türkeş’in makamına gittiğimde beni dostça karşılayıp, kucaklayarak teşekkür etmiş ve oturmam için yer göstermişti (...) Beni dikkatle ve merakla dinleyen Türkeş “Anlat Tansu anlat vaktim var. Bu çok önemli bir mesele, bulandırılan kafalarımız şüpheden arınsın” demişti.”  Bunları okuduktan sonra Ecevit Kılıç’ın konuyu nasıl çarpıttığı bir kez daha meydana çıkıyor. Bir araştırmacı kaynağa sadık kalmak zorundadır. Kaynağı çarpıtan araştırmacı araştırmacı değildir.

         

                    Kılıç’ın Türkeş üzerine kurduğu kurgular burada bitmiyor. Yıldız, s.110’da şöyle diyor: “Özel Harp Dairesi’ni 27 Mayıs’çıların tasfiyesinden kurtaran ve en son dairenin Çankırı Gerilla Okulu’nda öğretmenlik yapan Alparslan Türkeş, kısa sürede nasıl Başbakanlık Müsteşarlığı’na oturmuştu?” Bu cümle başlı başına bir felakettir.

         

                    Türkeş, Özel Harp Dairesi’ni tasfiyeden kurtarmamış sadece TMT’nin Kıbrıs ile ilgili çalışmalarının devamını sağlamıştır bir. İkincisi Gerilla Okulu Özel Harp Dairesi’ne bağlı değildir. Ve Türkeş’in ders verdiği 1949-1950 senelerinde Özel Harp Dairesi daha kurulmamıştır. Türkeş, Çankırı’da iki buçuk sene kaldığını Hulusi Turgut’a anlatır. Şahinlerin Dansı adlı kitabın 80. sayfasında çok açık bir şekilde ifade edilmiştir ve 1949-1950 seneleri anlamına gelir bu.

         

                    Üçüncü cümle ise tam bir felakettir. Türkeş nasıl kısa sürede Başbakanlık Müsteşarlığı’na geldi sorusu içinde, sanki Başbakanlık Müsteşarlığı Özel Harp Dairesi içinde bir mevkii imiş gibi ima vardır. Oysa Kılıç da bilmektedir ki Türkeş’in Başbakanlık Müsteşarlığı’nın herhangi bir süre ile ilgisi yoktur. 27 Mayıs ihtilali ile ilgisi vardır. Bir yazar üç cümlede üç büyük hatayı ancak bilinçli olarak yapar.

         

                    Kılıç kitabının 110. sayfasında: “Özel Harp Dairesi’nin merkezi yapısında görev almamasına karşın Türkeş, daire içinde etkin isimlerdendi. Daireye subay alımında en son testi özel harp öğretmeni olarak o yapıyordu” demektedir. Bu testleri nerede, ne zaman, nasıl yapıyordu belli değil. Eğer Çankırı’da öğretmenliği sırasında yapıyordu ise henüz kurulmamış bir daireye subay alıyormuş!! demek Türkeş. Kılıç devam ediyor: “Komando eğitimini tamamlayanlar Türkeş’in vatanseverlik testine katılmaya hak kazanıyorlardı. Sadece testi geçen subaylar Özel Harp Dairesi’nde göreve başlıyordu. Siviller biraz daha hafif olsa da aynı testlerden geçiyorlardı” demektedir. Bu cümleler Kılıç’ın fantezi dünyasının zengin olduğunu gösterir. Ancak yaptığı araştırmacılık adına çok ayıptır.

         

                    111. sayfada Kılıç şöyle diyor: “Yeni döndüğünde artık kurmay albaydı ve yeni görev yeri de Elazığ’dı: Bu sürede Elazığ’ı Özel Harp Dairesi’ne sivil unsurlar yetiştirme merkezlerinden biri haline getiren Türkeş, Milli Birlik Komitesi’nin içinde yer aldı.” Oysa 1958’de Elazığ’da görev yapan Türkeş 1960’da çoktan Ankara’dadır ve 27 Mayıs’ta Milli Savunma Bakanlığı NATO Koordinasyon Şubesi Müdürü idi. Elazığ’daki sivil unsurlar meselesi ise tam bir fantezidir. Türkeş’in Elazığ’da görev dışı esas mesaisini 27 Mayıs’ın hazırlıkları oluşturmuştur.

         

                    Kılıç 133. sayfada şöyle diyor: “Nazar, savaş sonrasında Nazi yanlısı olan Alparslan Türkeş’le de Amerika’da CIA kampında tanıştı. Tanıştıran kişi ise Pentagon’da Türk Hava Kuvvetleri’ni temsilen bulunan ateşe yardımcısı Agasi Şen’di.” Oysa Türkeş’in Washington’da bulunduğu sırada Nazar ile tanıştığı doğru da bunun için CIA kampını gittiği ancak Kılıç’ın kendince yaptığı bir psikolojik harekâttan başka bir şey değil.

         

                    Kılıç böyle bir çarpıtmayı Özel Harp Dairesi komutanlığı yapmış E. Orgeneral Kemal Yamak’ın hatıralarını çarpıtırken de yapıyor. Kılıç şöyle diyor: “Türkeş de zaman zaman Yeni Delhi’den Kabil’e (Fazıl) Akkoyunlu’yu ziyarete gidiyordu. İşte bu ziyaretler sırasında Türkeş ile tanıştı. Türkeş’in Kabil’e gelişlerini hiç kaçırmıyordu artık. Bu Yamak için ikinci staj dönemi olmuştu. Hem de stajı Alparslan Türkeş’in yanında yapıyordu.”

         

                    Oysa bu konuda Kemal Yamak Gölgede Kalan İzler ve Gölgeleşen Bizler adlı kitabının 174. sayfasında şöyle demektedir: “Daha sonra aynı şekilde Yeni Delhi’ye atanan, rahmetli Alparslan Türkeş de Afganistan’a Sayın Akkoyunlu’nun misafiri olarak gelecek ve bir sürede Kabil’de kalacaktı.” Bu ifadeden Kılıç’ın söyledikleri çıkar mı?

         

         

         

                    Turancı Hareketle ABD Bağlantısı Çarpıtması

         

         

                    Ecevit Kılıç büyük bir çarpıtma yaparak, Amerikalıların Seferberlik Tetkik Dairesi ile Turancı akım arasında ilgi kurduğunu iddia ediyor. Yıldız’ın bu yargısını dayandırdığı JSPC 891/6 B Bölümü adlı Amerikan belgesindeki cümleler şöyle: “Türkler politik anlamda güçlü milliyetçi ve antikomünist anlayışa sahipler. Ve Kızılordu’nun Türkler içinde varlık göstermesi milliyetçi duyguların kabarmasına neden olacaktır. Türkiye gizli ordu rezervlerinin kurulması için fazlasıyla uygun bir ülke.” Bu cümleden “Türkiye’deki ırkçı-Turancı hareket” ile ilgili hiçbir şey çıkmaz, ancak Türk milletinin milliyetçi eğiliminin güçlü olduğu çıkar. Ancak Kılıç politik felsefesini desteklemek için böyle bir sonuç çıkarabilir. Ayrıca Amerikan belgesinden yapılan tercümenin 2. cümlesinde tercüme hatası var.

         

         

         

                    Kılıç Belgeleri Tahrif Ediyor

         

         

                    Kılıç, hiç çekinmeden belge tahrif ediyor. Örneğin David Galula’nın Genelkurmay Başkanlığı tarafından tercüme edilen ve yayınlanan Ayaklanmaları Bastırma Hareketleri-Teori ve Pratik adlı kitabından yaptığı bir alıntı da Galula’nın kontrgerilla örgütlerine “şuursuz terörizm” ve “seçilmiş terörizm” şeklinde iki eylem biçimini önerdiğini ileri sürüp, kitaptan bu eylem biçimlerini anlatan alıntılar yapıyor. Kılıç, Türkiye’de Galula’nın bu kitabı okutularak, bu tavsiyelere uyularak cinayetlerin işlendiğini ima ediyor.

         

                    Oysa kitabın ilgili bölümünde bu eylemler Galula tarafından kontrgerillaya önerilen eylemler değil. Galula bu eylemleri, “Burjuva-Milliyetçi” devrimci hareketlerin eylem biçimlerini anlatırken dile getiriyor. Üstelik Kılıç bu alıntıları yaparken cümlelerin içinden kelime çekerek işine gelmeyen bölümleri çıkarıyor. Nasıl mı? Galula şöyle diyor: “Şuursuz terörizmden maksat ayaklanma hareketleri sebepleri için fazla alaka toplamak ve halkın dikkati bir tarafa çekildikten sonra gizli olarak bulunan taraftarları cezp etmektir.” (Ayaklanmaları Bastırma Hareketleri-Teori ve Pratik, s.52) Kılıç ise kitabının 60. sayfasında bu alıntıyı yaparken, “Şuursuz terörizmden maksat (“ayaklanma hareketleri sebepleri için fazla”-denilen kısmı çıkararak) alaka toplamak ve halkın dikkati bir tarafa çekildikten sonra gizli olarak bulunan taraftarları cezp etmektir” diyor ve cümleyi kendi amacına uygun hale getiriyor.

         

                    Kılıç’ın bu çarpıtmasını ikinci çarpıtması izliyor. Galula, Burjuva-Milliyetçi devrimci hareketlerin bir başka eylem biçiminin ise “seçilmiş terörizm” olduğu belirtiyor ve seçilmiş terörizmi şu şekilde tanımlıyor: “Seçilmiş terörizm çabucak şuursuz terörizmi takip eder. Bundan maksat, isyanı bastırmakla görevli olan tarafı halktan uzak tutmak, halkı mücadeleye sokmak ve asgari olarak halkın pasif ortaklığını temin etmektir.”(Ayaklanmaları Bastırma Hareketleri-Teori ve Pratik, s. 52) Kılıç bu cümleyi de kitabına tahrif etmiştir. Kılıç’ın kitabında bu cümle şu şekilde aktarılmıştır: “Seçilmiş terörizm çabucak şuursuz terörizmi takip eder. Bundan maksat, isyanı bastırmakla görevli olan tarafı halktan uzak tutmak, halkı mücadeleye sokmak ve asgari olarak halkın pasif ortaklığını temin etmektir.” Görüldüğü gibi cümlenin ortasından “isyanı bastırmakla görevli olan tarafı halktan uzak tutmak” bölümü çıkarılmıştır.

         

                    Özetle Türkiye’de Galula’nın kitabının okunduğu kesin ancak Ecevit Kılıç tarafından yapılan kırma ve kesmelere maruz kalmış baskısı değildir okunan. Kılıç’ın yaptığı şey çok ayıptır.

         

         

                     

                    Ecevit Kılıç’ın Türk Mukavemet Teşkilatı’na Saldırıları

                   

         

                    Ecevit Kılıç, Kıbrıs’taki Türk Mukavemet Teşkilatı’ndan bahsederken “illegal” örgüt tanımlamasını yapmaktadır. Bu Ecevit Kılıç’a hâkim olan politik ruhu çok iyi ifade etmektedir. Türk Mukavemet Teşkilatı’na “illegal” demekle İstiklal Harbini veren Büyük Millet Meclisi’ne “illegal” demek arasında hiçbir fark yoktur. İngiliz işgali altındaki bir bölgede kurulan bir örgüt nasıl “legal” bir örgüt olabilir ki?  Kılıç bununla da yetinmeyip, sayfa 101’de “Yavru kontrgerilla örgütü TMT’de adada işçi hareketini aydınları hedef aldı” demektedir. Oysa TMT sadece Yunan ve Rumlara ajanlık yapan kişileri hedef almış ve öldürmüştür. TMT’nin 1965’de İngiliz petrol şirketi British Petrolumun Baf’taki rafinerisini havaya uçurduğunu biliyoruz. Bu saldırı üzerine Washington ve Londra sarsılmıştır. İşçileri işçi oldukları için hedef alan bir örgüt kapitalizmin en güçlü temsilcisi olan bir şirketi hedef alır mı?

         

         

                  

                    “Özel Harp Dairesi/Kontrgerilla-MHP” Bağlantısı İddiaları

         

           

                    Kıbrıs Barış Harekâtı’nın başlamasından bir süre önce Amerikalı yetkililer ile ÖHD yetkilileri arasında Amerikalıların olumsuz yaklaşımlarından kaynaklanan bir gerilim oluşmuştur. Bu gerilimin sonucunda Türk tarafı, ABD’nin her sene Özel Harp Dairesi’ne, askeri malzeme alımı için verdiği bir milyon Dolar’ı almaktan vazgeçmiştir. Amerikalılar, muhtemelen Özel Harp Dairesi’nin Kıbrıs’ta yaptığı çalışmalardan iyice rahatsız olmaya başlamışlardır.

         

             Barış Harekâtı’nın sonuçlanmasından sonra Amerikalılar ismi Özel Harp Dairesi ve onun kurduğu Türk Mukavemet Teşkilatı’nın ne kadar başarılı bir çalışma yaptığını anlamışlardır. Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan bir süre sonra, ABD, Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı askeri ambargo uygularken, Özel Harp Dairesi’ne karşı ise “kontrgerilla” sloganı arkasına sığınan bir psikolojik operasyon geliştirmiştir. Ambargo ve psikolojik harekât 1974’de Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan hemen sonra başlamıştır. Ancak bir süre sonra ABD’nin de isteği ile Amerikan ambargosundan doğan boşluğu Batı Alman askeri yardımı kapatmıştır.

         

             Özel Harp Dairesi’ne karşı sürdürülen psikolojik operasyon ise 1980’e kadar sürmüştür. Bu Amerikan operasyonunda Türk sosyalist hareketi büyük bir tuzağa düşmüştür. Bu noktada şunun da altını çizmek istiyorum. Afganistan-İran-Türkiye üzerinden denizlere inmeyi hedefleyen Sovyetler Birliği de böyle bir psikolojik operasyondan çıkar sağlayacak bir güçtür. Ancak ben operasyonun arkasında ABD’nin olduğunu düşünüyorum.

         

                    B. Ecevit, daha sonra ki yıllarda yaptığı bir açıklamada 1974’de Kıbrıs Barış Harekâtı öncesinde Tümg. K. Yamak’ın kendisine ve Milli Savunma Bakanı Hasan Esat Işık’a yapmış olduğu sunumdan sonra çok rahatsız olduklarını hatta Özel Harp Dairesi’ni ortadan kaldırmaya karar verdiklerini fakat bunun için Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasını beklediklerini söylemiştir. Oysa Hasan Esat Işık, 1984’de artık Orgeneral ve Kara Kuvvetler Komutanı olan Kemal Yamak’a yazdığı mektupta şöyle demektedir: “Sizi o zaman sorumlusu bulunduğunuz bir önemli dairenin sorunlarını sunarken asıl tanıdım. O günki izlenimlerimi hazla sürdürürüm. Bazı görevler vardır onlar başkasına emanet edilemez, ancak ulusların kendi evlatları ve kendi olanakları ile görülmesi gerekir. Bu gerçek bağımsızlık ve egemenliğin koşuludur. Sunuşunuz bu bilinci her yönü ile yansıtıyordu.” H. E. Işık’ın mektubundan anlaşılan Işık’ın Özel Harp Dairesi ile ilgili olarak Ecevit ile hiç de aynı düşünceleri taşımadığıdır. 

         

                    Öte yandan dairesine yönelik olarak başlatılan “Kontrgerilla” suçlamaları karşısında dönemin ÖHD komutanı Kemal Yamak, ÖHD’nin hiçbir personelinin, görev almadığının altını çizdiği 12 Mart 1971 muhtırasından sonra gerçekleşen sorgulama ve anti terör operasyonları ile hesaplaştıklarını düşünen Türk sosyalistleri, aslında bir yabancı psikolojik operasyon sürecinin parçası olmuştur.

         

         

                    Üzerinde biraz düşünülse Özel Harp Dairesi elemanlarının 12 Mart sonrasında yapılan sorgulamaları yapmaya hiç de uygun olmadığı anlaşılır. 12 Mart sonrası yapılan sorgulamaları yapacak kadroların Türkiye’nin ve sol siyasetin iç yapısı hakkında detaylı bilgi sahibi olması gerekirdi. Türkiye’de bu sorgulamaları yapacak bilgiye MİT ve siyasi polis dışında kimse sahip değildir. Hele odak noktası Kıbrıs olan Özel Harp Dairesi hiç değildir. Zaten seneler sonra 1982’de içlerine büyük komünist sızma olan ve 1978 devresi Harp Okulu mezunlarının sorgulanması söz konusu olduğunda önce sorguyu yapacak kimse bulunamamıştır. Sonra acaba Kıbrıs’ta TMT içinde Rum-Yunan unsurları sorgulayan subaylardan yararlanılabilir mi diye düşünülmüş fakat uygulamada bu da başarısız olmuştur.

         

                    ÖHD ile MHP’nin özdeş olduğu ve MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş’in STD’nin kurucusu olduğu şeklindeki iddialar MHP ile ideolojik mücadele içinde olan Türk sosyalistlerinin Türk Özel Harp Dairesine açtıkları politik-ideolojik-psikolojik savaşı daha da güçlendirmelerine neden olmuştur. Çünkü Türk solunu sadece geçmişte yapılan sorgulama ve işkenceler üzerinden “Kontrgerillaya” karşı sürekli ve istikrarlı bir muhalefete sevk etmek mümkün değildir.

         

                    Bundan dolayı gerçekler tamamen saptırılarak, Özel Harp Dairesi ile MHP arasında bir organik ilişki üretilmeye çalışılmış, A. Türkeş, STD/ÖHD’nin ve onun sivil uzantısı olduğu iddia edilen Ergenekon’un kurucusu olarak tanımlanmaya çalışılmıştır. Aslında bu 1970’li yılların Türkiye siyaseti düşünüldüğünde çok akıllıca bir psikolojik operasyondur. ÖHD-MHP özdeşliği, ne kadar gündeme getirilir ise ÖHD o kadar baskı altında kalacaktır.

         

                    1974-1980 sürecinde gerçekleşen eylemlerin sonucunda çoğu genç olan 5100 insan hayatını kaybetmiştir. Bunların yarısını Marksist çizgiyi savunanlar diğer yarısını ise milliyetçi-ülkücü çizgiye oluşturanlar oluşturur. Bu matematiksel sonuç kaba bir şekilde bir güç dengesini de ifade etmektedir. Ancak 12 Eylül 1980’e gelindiğinde MHP siyasal anlamda büyük bir ilerleme kaydetmiş olmasına rağmen, Ülkücü Hareket çok ağır bir darbe yemiş durumdadır. İstanbul, İzmir başta olmak üzere Ege bölgesinde yok edilme noktasına itilmiştir. Ankara’da ise Marksist terör örgütleri büyük bir güç üstünlüğüne sahiptirler. Arkasında iddia edilen Özel Harp Dairesi’nin sistemli ve örgütsel desteği olan Ülkücü Hareket söz konusu olsaydı, 12 Eylül 1980’de güçler dengesinin bu şekilde olması mümkün olmazdı.

         

         

               

                    6-7 Eylül 1955 Olaylarını Özel Harp Dairesi Düzenlememiştir

         

         

                     6-7 Eylül olaylarının Özel Harp Dairesi tarafından düzenlendiği iddiası akla aykırı. 1955’de Seferberlik Tetkik Kurulu daha çok genç, karargâh kuruluşunu Ağustos 1955’de ancak tamamlamış bir örgüttür. Seferberlik Tetkik Dairesi Başkanı Daniş Karabelen 25 Ağustos 1955’de görevinden alınmış ve yerine bir başka atama yapılmamıştır. Her şeyden önce bu kadar önemli bir operasyonu yürütecek bir örgütün başsız bir şekilde operasyona sokulması akla aykırıdır.

         

                    Öte yandan 6-7 Eylül olayları ise bizzat Başbakan Adnan Menderes tarafından yönetilmiş bir operasyondur. Operasyona Selanik’te Atatürk’ün evinin bombalanmasına Selanik Başkonsolosu aracılığı ile Dış İşleri Bakanlığı, propaganda boyutuna Demokrat Parti’nin yayın organı ve DP’li milletvekili Mithat Perin’in Ekspres adlı gazetesi, İç İşleri Bakanlığı ve istihbarat örgütü dâhil olmuşlardır. 6-7 Eylül olaylarının gerçek amacı, Rum sermayesinin tasfiye edilerek, politik temsilciliğini DP’nin yaptığı Anadolu girişimcilerine yol açmaktır. Seferberlik Tetkik Dairesi’nin 6-7 Eylül ile ilişkilendirilmesinin temel gerekçesi olarak ortaya bir dönem bu örgütte komutanlık yapmış olan E. Org. Sabri Yirmibeşoğlu’nun 6-7 Eylül olayları için “özel harp operasyonu” demiş olmasıdır. Bunun anlamı, olayların Seferberlik Tetkik Dairesi tarafından düzenlendiği değil, operasyonun tekniğinin özel harp tekniği olduğudur.

         

         

         

                    “Kontrgerilla” Diye Bir Örgüt Yok

         

         

                    “Kontrgerilla örgütü” kavramının ortaya çıkışı da ilginçtir. Sorgulama ve işkenceler sırasında sorgulananlara, sorgucular kendilerinin çok gizli, Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı Kontrgerilla örgütünden bahsetmişler ve bu “örgütün” adı bu şekilde duyulmuştur. Oysa kendi siyasi muhalifi olan komünistleri sorguya çeken gizli bir örgüt eğer sorguya çekeceklerini sorgulama sonrasında fiziksel olarak ortadan kaldırmayacak ise varlığını açıklamaz, hele muhaliflere hiç açıklamaz. “Kontrgerilla”, bir örgütten çok sorgulamada sorgulananları psikolojik olarak yıkmak için kullanılmış bir psikolojik operasyon aracı, sanal bir örgüttür. Sorgulamaları ise Emniyet ve MİT’ten bir uzman heyet yaptığını anılarından anlıyoruz. Sorgulamalarda askerin etkisi Sıkıyönetim Komutanlığı aracılığı ile olmuştur. Özetle, ben kastedildiği şekli ile “Özel Harp Dairesi” eksenli olarak oluşmuş bir “Kontrgerilla” örgütünün olmadığına inanıyorum.

         

         

         

                    12 Eylül Öncesinde Kontrgerilla Yok İse Tahrikleri Kim Yaptı?

         

         

                    Bu çok iyi bir soru. Çünkü 12 Mart öncesinde de 12 Eylül öncesinde de bir hatta birçok tahrik merkezi var. MHP Genel Başkanı A. Türkeş ve Genel Merkezi’nin olayların durması için yaptıkları her girişimden sonra yeni bir tahrik girişimi gerçekleşiyor. Örneğin, MHP Genel Merkezi, “Kanımız aksa da zafer İslam’ın” sloganını yasakladıkça sanki bir el bütün Ankara’yı bu slogan ile donatıyor. Bazı sol merkezlere ve kişilere yapılan toplu katliam türü saldırılar var. Bu eylemler Ülkücü Harekette de şaşkınlık yaratıyor. Bazı silahların iki tarafın eylemlerinde kullanıldığı tespit ediliyor. Özetle 12 Eylül öncesinde ortada Ülkücü Hareket ve komünist eylemciler dışında başka unsurlar var.

         

                    Kimlerin olduğunu Türkiye’nin uluslararası ilişkiler zeminindeki konumundan bağımsız olarak belirleyemeyiz. Bu unsurların kim olduğunu tespit etmek için önce doğru yöntemi tespit etmeli sonra bu yöntem ile olguları tespit etmeliyiz. Soğuk Savaş döneminde Türkiye öncelikle Sovyetler Birliği’nin ve müttefiklerinin hedefidir. Sovyet istihbaratı Türkiye’deki istikrarsızlaştırmadaki önemli unsurlardan birisidir. Aynı husus Bulgar istihbaratı içinde geçerlidir. 1974 sonrasında Yunan istihbaratının da Türkiye’deki çatışma zeminin gelişmesi için çalıştığını biliyoruz.

         

                    Sovyetlerin en sadık müttefiki Bulgaristan, Türkiye’de terörizm sürecinde kullanılan silahların ana kaynağı olmuştur. Anılan dönemde Bulgaristan Komünist Partisi Genel Sekreteri olan Todor Jilkov, görevinden alındıktan sonra yapılan yargılama sürecinde, Moskova’nın Türkiye’deki iç karışıkları desteklediğini ve Sovyetlerin Türkiye’yi işgal etmeyi planladıklarını hatta Edirne’yi Bulgaristan’a bırakma sözü verdiklerini anlatmıştır. Sovyetlerin de 1970’li yıllarda Türkiye’de Moskova çizgisindeki birçok Marksist örgüte destek verdiği bilinmektedir. Batı Dünyası da 1970’li yıllarda çıkan çatışmalarda Türkiye’den Kıbrıs Barış Harekâtının intikamını almıştır. Özetle, Türkiye çok boyutlu bir istikrarsızlaştırma operasyonu ile karşı karşıyadır.

         

                    Suriye istihbaratının olayların içinde olduğu örneğin Kahramanmaraş’taki eylemlerde önemli bir rol oynadığını biliyoruz. Örneğin MHP ve Ülkücü Hareket’in üzerine yıkılmaya çalışılan Kahramanmaraş olayları çok önemli bir örnek olaydır. Olaylar gerçekleşirken CHP iktidardadır. CHP’li İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı olaylardan hemen sonra Kahramanmaraş Olaylarını komünist örgütlerin gerçekleştirdiğini açıklamış ve Ecevit tarafından görevden alınmıştır.

         

                    Kahramanmaraş olaylarından Devrimci Halkın Birliği Örgütü lideri Garbis Altınyan olayların tertipçisi olduğu gerekçesi ile Adana Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından 1982’de mahkûm edilmiştir. Kahramanmaraş’ta olayların çıkmasına neden olan iki sol görüşlü öğrencinin öldürülmesinin DHKP/C Dev-Savaş örgütü içinde bir fraksiyon çatışmasının sonucu olduğunu ve bu cinayetlerden dolayı bu örgütün iki militanının 1984’de idam cezasına mahkum olmuşlardır. PKK’lı teröristlerin olaylarda etkin rol üstlendiği Adana Sıkıyönetim Mahkemesinin 1986/104 tarihli kararı ile tespit edilmiştir. Ve basın tarafından Kahramanmaraş Olaylarının 1nolu sanığı olarak sanki suçlu imiş gibi takdim edilen Ökkeş Kenger (Şendiler) Adana Sıkıyönetim Mahkemesi’nin kararı ile beraat etmiştir. Bütün bunlardan sonra Kahramanmaraş olayları için MHP-Kontrgerilla işbirliği demek bence eğer cahillik değil ise büyük bir çarpıtmadır. Demek ki 1974-1980 sürecinde yaşanan olayları bu çok önemli dış faktörleri tamamen göz ardı ederek izah etmeye çalışmak metodolojik bir sefalettir.

         

                    Peki, Türk devleti içinde bir grup veya gizli bir örgüt sistemli bir şekilde MHP’yi ve Ülkücü Hareketi desteklemiş olabilir mi? 12 Eylül öncesinde toplumun genel hatlar üzerinde nasıl bölünmüş olduğunu bilen herkes böyle bir bütünsel örgütsel desteğin mümkün olamayacağının farkında olmalıdır. Çünkü 12 Eylül öncesinde belli ölçüler içerisinde polis, istihbarat ve askerde Türkiye’deki bölünmüşlüğün bir parçası haline gelmişlerdir. Polis örgütü milliyetçi ve solcu olmak üzere iki örgütsel yapı oluşturmuştur.

         

                    Ordu içerisinde belirgin bir bölünmüşlük subay kadrosuna sızmıştır. Bazı subaylar komünist örgütlerde ülkücülere karşı kanlı eylemler gerçekleştirmişlerdir. Bu bölünmüşlüğü kısmen engellemek amacı ile 1978 Harp Okulu mezunlarının tamamı komünist oldukları gerekçesi ile ordudan atılmıştır. Birçok subayda ülkücü oldukları için ordudan uzaklaştırılmıştır.

         

                    Bütün bu kurumlar gibi nihayet Özel Harp Dairesi de değişik görüşlerde insanlardan oluşmaktadır. Bu Dairenin sistemli bir şekilde MHP’yi ve Ülkücü Hareketi desteklemesi gibi bir süreç derhal bütün kanıtları ile ortaya dökülecektir. Peki, bu tespitin anlamı, 1974-1980 sürecinde bürokrasinin özellikle de güvenlik bürokrasisinin tamamen terör sürecinin dışında kaldığı mıdır? Hayır, bu zaten mümkün değildir. Bürokrasi terör sürecine üç temel şekilde bulaşmıştır. Sol eğilimli güvenlik bürokratları Marksist örgütlere lojistik dâhil her türlü desteği vermişler ve hatta komünist polisler MHP Genel Merkezini basarak makineli tüfeklerle taramışlardır.

         

                    Nedense kimse “kontrgerilla-sol örgütler” işbirliğinden bahsetmemiştir. Milliyetçi güvenlik bürokratlar da bireysel zeminde Ülkücü Harekete lojistik destek vermiştir. Üçüncü tavır ise, devletçi güvenlik bürokratları tarafından sergilenen denge politikası olmuştur. Örneğin Ankara’da Emek 4. Caddeyi denetim altına alan komünist örgütlerin etkin olduğu Diyarbakır Yurdunu dengelemek amacı ile Emek 8. Cadde üzerinde Nenehatun Öğrenci Yurdu kurulmuş ve ülkücü gençlerin etkin olmasına yardımcı olunmuştur.

         

         

         

                    Sonuç

         

         

                    Türkiye’de sürdürülen ve zaman zaman çarptırılarak ya da eksik bilgiye dayanarak gündeme taşınan Özel Harp-Özel Kuvvetler Komutanlığı tartışmalarının arkasında TSK’yı ve TSK’nın en seçkin birliğini bilinçli ve sistemli şekilde yıpratma çabaları vardır. Bu saldırıların bir bölümü de burada görüldüğü gibi olağanüstü çürük bir zeminde gerçekleşmektedir. Ancak TSK ve Özel Harp Dairesi/Özel Kuvvetler kendilerine karşı yapılan bu politik/ideolojik saldırı karşısında yıllardan bu yana garip bir şekilde sessiz kalmaktadırlar. Oysa yapılması gereken gerçekleri yayınlanmasında sakınca olmayan belgelere dayandırarak kamuoyu ile paylaşmaktır. Bu yapılmadığı için tek yanlı yıkıcı propagandanın etkisi altında kalan kimi insanlar TSK’nın bu seçkin kuruluşunu “çeteleşmiş” bir yapı, kanun dışı bir örgüt olarak algılamaktadır. TSK’nın Özel Harp Dairesi ve Özel Kuvvetler Komutanlığı ile ilgili belgeli tavır alması, bilim adamları ve objektif araştırmacıların da bu konuda çalışmalar yapmasını teşvik edecektir. Bu da mevcut politik/ideolojik saldırılardan arınmış, bilimsel çalışmalardan kamuoyunun faydalanması sonucunu doğuracaktır.

         

         

         


Türk Yurdu Eylül 2010
Türk Yurdu Eylül 2010
Eylül 2010 - Yıl 99 - Sayı 277

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele