Öncesi, Sonrası ve Etkileriyle Otuzuncu Yılında 12 Eylül

Eylül 2010 - Yıl 99 - Sayı 277

                    12 Eylül askerî müdahalesi 27 Mayıs 1960’da başlayan “darbeler sürecinin” yeni bir merhalesidir. Bu olayı sebepleri ve sonuçlarıyla doğru okumak ve değerlendirmek için 20 yıl geriye gitmek, 27 Mayıs ve sonrasında meydana gelen gelişmeler üzerinde durmak,  aralarındaki bağlantıları, benzeyen ve benzemeyen taraflarını incelemek gerekir.

         

         

                    27 Mayıs esas itibariyle 14 Mayıs’ın rövanşı sayılabilir. Çok partili dönemin ilk serbest seçimlerinde DP’nin iktidara gelmesini aydın çevreler bir türlü hazmedemedi. Halkın cahil ve bilinçsiz olması nedeniyle, doğru tercih yapamadığını hükmetti. Bu siyasal dönüşüm olayını “karşı devrim” olarak değerlendirdi.

         

         

                    1960’ın Mayıs ayında askerî bir darbenin siyasal, toplumsal ve psikolojik alt yapısı her yönüyle hazırlanmıştı. 50’li yılların ortalarından itibaren Silahlı Kuvvetler içinde oluşmaya başlayan “Cunta”lar, son bir yıl içerisinde birlikte hareket edecek tarzda organize olmuşlardı. Harp Okulu, Muhafız Alayı ve Zırhlı Birlikler gibi başkentin en kritik merkezleri, stratejik birlikleri ihtilalcilerin kontrolüne geçmişti. Hükümet bu hazırlıkları son anına kadar fark edemedi. Çeşitli kanallarda alınan istihbarat ve bilgiler üzerinde durulmadı; uyarılar dikkate alınmadı.

         

         

                    Muhalefet, daha doğrusu CHP, 1959’un Mayıs ayında “Bahar Taarruzu” adıyla başlattığı erken seçim kampanyasını adım adım yürüterek 1960’ın ilkbahar aylarında gelişmeleri büyük ölçüde kontrolüne almıştı. İstanbul ve Ankara üniversitelerinde 27-28 Nisan’da başlayan öğrenci gösterileri, ilerleyen günlerde Kızılay meydanına nakledildi. Dairelerin dağılma saatlerinde belirli gruplarla başlatılan ve doğal olarak polis -öğrenci çatışmasına dönüşen olaylar, gazetelerin sürekli manşetinde yer alıyor, başkentte halk endişe verici bir belirsizliğe sürükleniyordu. Hükümet fiilî olarak üniversitelerde ve Kızılay meydanında inisiyatifi CHP’ye terk etmiş görünüyordu.

         

         

                    Bu arada fısıltı gazetesi etkili şekilde çalıştırılıyor, duyanları irkilten, dehşete düşüren iddialar havada uçuşuyordu. İlkbahar ayları boyunca dünyada benzeri az görülen bir dezenformasyon ve propaganda kampanyası yürütüldü. Bu işi, organize olan CHP teşkilatı ve gençlik kollarının yanı sıra, Hükümet’e muhalif aydınlar, asker ve sivil bürokrat çevreler geniş bir dayanışma içinde kampanyada yerlerini aldılar. O kadar ki, darbeyi takiben MBK tarafından oluşturulan ekipler Et-Balık tesislerinde kıyma makinelerinde doğrandığı yahut öldürülüp Konya yolu kenarına gömüldüğü iddia edilen gençlerin kalıntılarını araştırdı.

         

         

                    Müdahale sabahı İzmir’deki evinden alınıp MBK Başkanlığı’na oturtulan Orgeneral Cemal Gürsel ilk basın toplantısında devrik iktidarı suçlarken siyasî tarihimizde hüzünle hatırlanacak iddialar ortaya atıyor; üstelik bunları doğruluğundan emin olarak anlatıyordu: “DP iktidarı öylesine hain ve alçakça planlar hazırlamışlardır ki; bunları ürpererek öğreniyoruz. Zamanında harekete geçmeseydik Harp Okulu öğrencilerini kampa götürmek bahanesiyle yola çıkarıp hepsini kurşuna dizeceklerdi. Bu planı duyan arkadaşımız Muhafız Alayı Komutanı Osman Köksal burada.” diyor ve o tarihteki gazetelerde manşet olan cümleyle konuşmasını tamamlıyordu: “Osman yalan söylemez.”

         

         

                    Müdahaleyi gerçekleştiren ve MBK adıyla yasama ve yürütme erklerini üstlenen askerler, devirdikleri DP iktidarına karşı nasıl bir tavır alacaklarını tam olarak kararlaştırmamışlardı. Başta Alparslan Türkeş olmak üzere, bir kısım MBK üyesi, Hükümet’in önde gelen isimlerini yurtdışına göndererek, diğerleriyle ilgili yasal işlem başlatmayarak toplumsal huzuru sağlamak eğilimindeydiler. Ancak İstanbul’dan gelen üniversite hocaları buna şiddetle itiraz ettiler. Görüştükleri Cemal Madanoğlu’na DP iktidarının Anayasayı ihlal ettiğini, dikta rejimi kurmak istediğini, bu suçlamalarla haklarında dava açılmaması durumunda müdahaleyi yapanların gayri meşru duruma düşeceklerini, hatta yargılanıp ceza alabileceklerini söyleyerek, TCK’nin 146 ve 149. maddeleri esas alınarak dava açılmasını sağladılar.

         

         

                    Sonuçta Yassıada’da bir yıl kadar süren davalar vicdan sahibi herkesin elemle hatırladığı, hukuk adına hicap duyduğu trajik bir olay olarak tarih sayfasındaki yerini aldı. Bir başbakan ve iki bakan tamamıyla siyasî nefret ve öfkeden kaynaklanan, hukuken inandırıcı olmayan bir kararla idam edildiler.

         

         

                    27 Mayıs darbesinin hazırlıklarında, müdahalesinde Silahlı Kuvvetler’in üst kademesindeki komutanlar yer almadılar. Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel, 1. Ordu Komutanı Fahri Özdilek olaya başladıktan sonra dahil oldular. Bir İstiklâl Harbi gazisi olan Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun dahil olmak üzere, bazı komutanlar ihtilal sabahı ağır hakaretlerle evlerinden alındılar, tekmelendiler; Yassıada’da yargılandılar. DP iktidarının bir askerî müdahaleye ihtimal vermemesinin temel nedeni üst kademedeki komutanlarla sıcak bir ilişki içinde olmalarıdır.  Müdahale çoğunluğunu Harp Okulu öğrencilerinin oluşturduğu, az sayıda bir kuvvet kullanılarak kolayca yapılmış, direnişle karşılaşılmamıştır.

         

         

                    27 Mayıs sabahına kadar büyük çoğunluğunu kamuoyunu bilip tanımadığı, birçoğu alt rütbeli isimsiz MBK üyesi subay, bir anda meşhur oldular; ülkenin en önemli insanları, siyasetin baş aktörleri konumuna geldiler. Rütbeleri ne olursa olsun “Orgeneral” statüsüne denk sayıldılar. Silahlı Kuvvetler bünyesinde genellikle rütbelere bakılarak kıyaslamalar yapıldığından, doğal olarak bu tablo kurum içinde çok eleştirildi; kıskançlıklara ve tepkilere yol açtı. Bunun yanı sıra cunta oluşumlarında birlikte olan, hatta önceliği bulunan Talat Aydemir, Dündar Seyhan, Faruk Güventürk gibi bazı isimler çeşitli nedenlerle MBK dışında kalmış olmalarını içlerine sindiremediler. Bu duygusal ortamın etkisiyle, kısa bir süre sonra 22 Şubat 1962’de ve 21 Mayıs 1963’de Talat Aydemir’in liderliğinde darbe girişimleri yaşandı. Aydemir’in ikinci denemesinde de başarısız kalıp yargılanması ve idam edilmesi bile, TSK’nin bünyesine yerleşen darbe virüsünü ortadan kaldırmadı. Bu damarın çalışması sonucu ileriki yıllarda da benzer çıkışların yapıldığı görüldü.

         

         

         

                    İhtilalin Artçı Depremleri

         

         

                    27 Mayıs’tan birkaç ay sonra MBK ikiye bölündü. CHP ile yakın temas hâlinde bulunan grup, 13 Kasım’da “iç darbe” gerçekleştirdi.Türkeş, Özdağ ve Dündar Taşer’in aralarında olduğu 14 komite üyesi evvela gözaltına alındılar; ardından yurtdışı görevleri verilerek birkaç yıl süresince ülkeden uzaklaştırıldılar.

         

         

                    Ancak Silahlı Kuvvetler içindeki kaynaşmalar durulmak bir yana, daha da hızlandı. Garnizonlarda yapılan toplantılarda doğrudan siyaset konuşuluyor, MBK’nın yönetim tarzı eleştiriliyordu. DP iktidardan uzaklaştırılmış, feshedilerek hukuken ortadan kaldırılmıştı. Fakat varlığı fiilen devam ediyordu. Anayasa referandumunda bütün baskı ve çabalara rağmen yüzde 40‘a yaklaşan oranda “hayır” oyu çıkmıştı.

         

         

                    1961’in Ekim ayı seçimlerinde beklenenin aksine CHP hüsrana uğradı. DP’nin yerine kurulan AP ve YTP ile CKMP Meclis ve Senato’da çoğunluğu sağladılar.

         

         

                    TBMM açılınca ilk olarak Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacaktı. Darbenin lideri Cemal Gürsel’in karşısında Prof. Ali Fuat Başgil’in aday olacağı açıklanınca, Silahlı Kuvvetler Birliği (SKB), adıyla bir süredir faaliyet gösteren ordu içindeki yeni cunta harekete geçti. İstanbul’da çoğunluğunu üst düzey komutanların oluşturduğu SKB, 1.Ordu Komutanı Cemal Tural’ın başkanlığında toplandı; bir dizi kararlar alındı. Bunlardan en önemlisi isteklerinin yerine getirilmemesi durumunda TBMM’nin açılmadan feshedilip yönetime el konulmasıydı. Bu girişimden ancak Cemal Gürsel’in Cumhurbaşkanı, İsmet İnönü’nün Başbakan olmasıyla vazgeçebilirlerdi.

         

         

                    MBK üyesi Tümgeneral Sıtkı Ulay, Ali Fuat Başgil’le görüştü. Hocaya hayatının garanti edilemeyeceğini, adaylıkta direnmesi durumunda öldürülüp cesedini Etlik sırtlarına atılabileceğini tabancasını göstererek “tebliğ etti.” Prof. Başgil ertesi gün hem adaylıktan çekildiğini hem de TBMM’den istifa ettiğini bildiren bir mektup bırakarak, ilk trenle Ankara’dan ayrıldı; İsviçre’ye gitti.

         

         

                    Silahların gölgesinde çalışmaya başlayan TBMM’de Gürsel Cumhurbaşkanı, İnönü, kurulan koalisyon hükümetinde Başbakan olunca, askerî müdahale bir süre olsun önlenmiş oldu. Ne var ki cunta çalışmaları hızını kesmeden devam etti. 22 Şubat 1962’de Harp Okulu Komutanı Talat Aydemir’in yaptığı girişim, ihtilalcilerle kısmi uzlaşma sağlanarak önlendi. Aydemir emekli edilmesine rağmen Harp Okulu öğrencileriyle ve yandaşlarıyla ilişkilerini sürdürdü. Bu aylarda Hükümet darbesine ilişkin tartışmalar sokağa dökülmüştü. Özellikle bulvarın Sıhhiye ile Bakanlıklar arasındaki yürüme alanıyla Zafer Çarşısının üstündeki çay bahçesinde bu konular bağıra bağıra konuşuluyordu. Beklenen yeni darbe girişimi çok geçmeden 21 Mayıs 1963’de gerçekleşti. Bu defa Hükümet yanlısı birliklerle darbeciler arasında yer yer çatışmalar oldu, az da olsa silah kullanıldı. Ancak Yarbay Ali Elverdi’nin ani baskınla radyo evine el koyması sonucu darbe teşebbüsü bastırıldı. Talat Aydemir ve ekibi tutuklanıp yargılandılar. Aydemir iki kader arkadaşı Fethi Gürcan ve Erol Dinçer ile birlikte idam edildi.

         

         

         

                    Kemalist Devrim Girişimlerinin Millî Demokratik Devrime Dönüşmesi

         

         

                    Müdahale girişimleri bu kalkışmalardan sonra hem hedefi hem de ideolojisi farklı yörüngelerde devam etti. Bu yıllarda fikir ve düşünce hayatımızda çok hareketli bir dönem başlamıştı. Solcu fikirler ve kuruluşlar, 61 Anayasası’nın sunduğu geniş özgürlük alanından yararlanarak entelektüel kesimlerde etkili olmaya başladılar. O sırada dünyadaki sol hareketlerin yükseliş trendinde olması işlerini kolaylaştırıyordu. TİP yoğun bir propaganda kampanyasından sonra 15 Milletvekili çıkararak Meclis’e girdi. Bu sıralarda Doğan Avcıoğlu yönetiminde yayınlanmaya başlayan Yön Dergisi üniversite öğrencileri ve aydınlar arasında büyük ilgi görüyor, Avcıoğlu’nun meselelere sol zaviyeden bakan “Türkiye’nin Düzeni” isimli eseri genç subayların başucu kitabı hâline geliyordu.

         

         

                    Yön Dergisi çevresinde toplanan grup mevcut düzeni “cici demokrasi” diye tanımlıyor, şiddetle eleştiriyordu. İllegal TKP ve onun paralelindeki TİP’in aksine, bu derginin etkisindeki solcu çevreler “Millî Demokratik Devrim” stratejisini benimsiyor, nihai hedeflerine yani sosyalist düzene “aşamalı” olarakgeçmeyi düşünüyorlardı.

         

         

                    Bu yıllarda solcular arasında siyasî ve sosyal hayatımızı olduğu kadar demokratik anayasal düzeni de önemli ölçüde etkileyen iki gelişme yaşandı. Bunlardan birincisi eski MKB üyesi ve 27 Mayıs’ın aktif isimlerinden Cemal Madanoğlu’nun başkanlığında oluşturulan ve yönetime el koymayı amaçlayan sivil ve askerlerin yer aldığı illegal yapılanmaydı.

         

         

                    İkincisi ise üniversitelerde Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) çatısı altında bir araya gelen solcu gençlerin, 70’li yıllara girilirken “Devrimci Gençlik Birliği” (Dev-Genç) adıyla örgütlenmeleridir. Bir gençlik hareketi olarak ortaya çıkan girişim, Batı Avrupa ülkelerinde patlayan öğrenci gösterilerinin de etkilediği ideolojik rüzgârları arkasına alarak üniversitelerde çok elverişli bir zemin buldu. Emniyet güçleri olayların boyutu ne olursa olsun, yasa gereği rektörler çağırmayınca üniversitelerin içine giremiyorlardı. Başta ODTÜ olmak üzere, rektörler önlem almak yerine izleyici olmayı tercih ediyorlar, gelişmeleri sempatik buluyorlardı. Başbakan Demirel ve AP iktidarı ise, ülkenin nereye sürüklenmekte olduğunu fark edemiyor, olayların arka planını ve doğuracağı sonuçları göremiyordu.

         

         

                    Solcu gençler bu elverişli ortamdan sonuna kadar yararlandılar. Okullarını ve çevrelerini kontrollerine almak, karşıt düşüncedekileri sindirmek, yıldırmak ve taraftar toplamak amacıyla “devrimci şiddet”i yöntem olarak seçtiler; hızla silahlanmaya başladılar. ODTÜ’nün alt koridorlarını atış alanı yaptılar. El-Fetih örgütüyle ilişki kurarak gruplar kurarak Bekaa Vadisi’ne gidip eğitim aldılar, burada çatışmalara da katıldılar. Üniversitelerde boykotlar, işgaller giderek yoğunlaştı. Doğrudan anayasal düzeni hedef alan Marksist, Leninist, Maoist ideolojilerden esinlenen bu eylemlerde yer almak istemeyen, bütün elverişsiz şartlara rağmen direnmeye çalışan Ruhi Kılıçkıran, Süleyman Özmen, Dursun Önkuzu gibi milliyetçi öğrenciler kurşunlandılar ve işkence gördüler. Sol örgütler, “Halklara özgürlük” ve “Ezilen Kürt halkının hakları verilmeli” gibi sloganlarla blok hâlinde kitle tabanı bulmak, militan kadrolar oluşturmak maksadıyla Kürtçülüğü kışkırttılar. Bunlar TİP’i revizyonist, Avcıoğlu-Madanoğlu grubunu ise pasif buluyorlar, Güney Amerikalı gerilla gruplarının tarzına özenerek kırsal alanda (Deniz Gezmiş, Sinan Cemgil ve arkadaşları) veya şehirlerden (Mahir Çayan, Ertuğrul Kürkçü, Ulaş Bardakçı ve THKP-C örgütü) halk hareketiyle sol-sosyalist bir yönetim kurmayı hayal ediyorlardı.

         

         

         

                    12 Mart: Darbeye Karşı Darbe

         

         

                    Türkiye 1971’e çok gergin bir ortamda girdi. Dev-Genç militanları Anadolu’ya yayılarak köylüleri ve işçileri kışkırtıyor, DİSK’in düzenlediği grevler, 15-16 Haziran olaylarında olduğu gibi normal yörüngesinden çıkıyor, doğrudan anayasal düzene yönelik tehdit hâline geliyordu. Bu arada Madanoğlu-Avcıoğlu İ.Selçuk ekibi de Silahlı Kuvvetleri içindeki yandaşlarıyla birlikte yönetime el koymak için hazırlıklarını sürdürüyorlardı. Bu grup Baas tipi sosyalist ve totaliter bir yönetim planlıyor, “devrimci” bir iktidar oluşturmak için şiddet kullanmayı doğal sayıyordu.

         

         

                    İktidarın derin aymazlığına mukabil, devletin üst kademelerinde bu gelişmeleri yakından izleyenler vardı. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç, MİT Müsteşarı Fuat Doğu kendilerine destek veren Faik Türün gibi komutanlarla birlikte tarihî bir görev yaptılar. Onların dikkat ve uyanıklığı sayesinde bir Sovyet uydusu hâline gelmesine ramak kalan Türkiye, âdeta direkten döndü.

         

         

        12 Mart 1971 öğle haberlerinde televizyon ve radyolardan okunan Silahlı Kuvvetler bildirisinde Demirel Hükümet’i istifaya mecbur bırakılıyor, TBMM açık tutuluyor, ancak yönetim ordunun belirlediği Nihat Erim’in başkanlığındaki hükümetle kontrol altına alınıyordu. Aslında asıl operasyon üç gün öce 9 Mart’ta yapılmış, sivil ve askerlerden oluşan Baasçı-sol grubun yapmaya hazırlandığı darbenin Silahlı Kuvvetleri içindeki ayağı etkisiz hâle getirilmişti. 12 Mart muhtırası ile bir bakıma ordu içindeki gerilim yatıştırılıyor, tansiyon düşürülüyordu.

         

         

         

                    Nihat Erim’in başkanlığında çoğunluğu solculardan oluşan bir Hükümet kuruldu. Böylelikle son yıllarda aydınlar arasında ve önemli anayasal kurumlarda oluşan havaya uygun bir Hükümet’i iş başına getirmek suretiyle, bu kesimin tatmin edilmesi, toplumsal huzursuzlukların bastırılması düşünülüyordu. Ne var ki “Devrimci Gençlik” ipleri koparmış, uzlaşma çizgisini çoktan aşmıştı. Ardı ardına silahlı eylemler düzenlediler, soygunlar yaptılar, Amerikalı görevlileri ve İsrail Başkonsolosunu kaçırdılar. Erim Hükümet’i bu silahlı şiddete karşı radikal önlemler almaktan başka çare bulamadı. Madanoğlu cuntasının içinde devletin elemanı (Mahir Kaynak) vardı ve sürekli bilgi aktarıyordu. Bunun sonucu darbe girişiminin bütün elemanları MİT tarafından biliniyor hazırlıklar adım adım izleniyordu. İsrail İstanbul Başkonsolosu öldürülünce operasyon için düğmeye basıldı. Aralarında tanınmış yazarların, üniversite hocalarının da bulunduğu çok sayıda tutuklamalar yapıldı; seri halinde davalar açıldı.

         

         

                    Silahlı Kuvvetler güdümündeki bu “yarı askeri rejim” 1973 seçimlerine kadar devam etti. İnönü’yü devirerek Genel Başkanlığa seçilen Bülent Ecevit’in liderliğindeki CHP seçimlerde en yüksek oyu alarak birinci parti oldu. CHP ile Necmettin Erbakan’ın başkanlığında MSP (Millî Selamet Partisi) Ecevit’in Başbakanlığında koalisyon Hükümet’i kurdular.

         

         

         

         

                    Anarşinin Giderek Yaygınlaşmasının Nedeni Hamakat mı, Hıyanet mi?

 

 

                    Yeni Hükümet’in ilk yaptığı işlerden “af kanunu” çıkarmak oldu. Bir kısım MSP’li milletvekili solcuların ve komünistlerin af kanunu kapsamına alınmasına direndiler. Muhalefetle birlikte oy kullanarak bunların affın dışında tutulmasını sağladılar. Ancak CHP Anayasa Mahkemesinde dava açtı. Mahkeme Meclis’in kararının “eşitlik ilkesine” aykırı olduğuna hükmederek affı genelleştirdi. Böylece cezaevlerinde bulunan çeşitli sol fraksiyonlardan yüzlerce militan salıverildiler. Bu durum Türkiye’nin siyasal ve toplumsal yapısını derinden etkiledi. Sokakların kan gölüne döndüğü, can güvenliğinin ve huzurun ortadan kalktığı kaotik bir dönemin kapıları açılmış oldu.

         

         

                    Dışarı çıkanlar yakalandıkları dönemden çok daha hırslı ve bağnaz hâle gelmişler, cezaevlerindeki yaşantılarını ideolojik eğitimlerini tamamlamak için bir fırsat olarak kullanmışlardı. Çıkar çıkmaz bıraktıkları yerden işe koyuldular. Doğrudan komünist bir düzen kurmayı hedefleyen örgütler kurdular. Yöntem konusunda ortaya çıkan anlaşmazlıklar nedeniyle fraksiyonlara ayrılsalar bile, temel hedeflerinde herhangi bir sapma meydana gelmedi. Türkiye’ye bu dönemde Doğu Avrupa ülkelerinden gemiler dolusu silah, mermi, patlayıcı getirilerek dağıtıldı. Üniversiteler, bazı liseler, fabrikalar ve devlet tesisleri silahlı militanlar tarafından işgal edildi. İzmir’de TARİŞ tesislerine asker ve polis günlerce giremedi.

         

         

                    Her kademedeki MHP yöneticileri, milliyetçi kuruluş mensupları, bu fikri benimseyen her meslekten aydınlar, bürokratlar, yerel yöneticiler, siyasetçiler, sendikacılar, öğretmenler doğrudan hedef konumundaydılar. Gazete sayfalarında artık hemen her gün, katledilen bu isimlerle resimler yer alıyor, oluk gibi kan akıyordu. 12 Eylül’den sonra yakalanan ve başlıca katliam örgütlerinden biri olan Dev-Yol’un istihbarat sorumlusu ve eski Hava Kuvvetleri Komutanı’nın oğlu Tayfun Mater emniyetteki sorgusu sırasında kanlı stratejilerini şöyle izah ediyordu: “Amacımız Türk Ordusuyla son aşamada çatışmaya girerek silahlı üstünlük sağlamaktı. Ancak bundan evvel hem derlenip toparlanmak hem de deneyim kazanarak zemin hazırlamak amacıyla MHP’lilerle, ülkücülerle çatışmaya girmeyi planladık. Fakat ne yaptıysak MHP’yi üstümüze çekmeyi başaramadık.”

         

         

                    Hürriyet Gazetesi’nin 19.4.1981 tarihli sayısında TKP-ML örgütüne mensup bir infazcının şu sözleri yer alıyordu: “Öldürdüğüm kimsenin bizim örgüte hiçbir zaman zararı olmadığını öğrendim. Ancak MHP’li olması ölmesi için yeterli sebepti.

         

         

                    Gün Sazak’ı öldürenlerden Dev-Sol militanı Sadık Özcan’ın 2no’lu askerî mahkeme ifadesinde saldırı gerekçeleri şöyle anlatılıyor: “Dev-Sol’un stratejisinde ilk aşama MHP ve ülkücü kuruluşları etkisiz hâle getirmektir. MHP mevcut düzeninin koruyucusu durumundadır. Mevcut düzeninin yıkılmazlığını kendi ellerindeki bölgelerde halka empoze etmektedirler. Genelde MHP’li güçler bizim önümüzdeki devrimi gerçekleştirmek için büyük engel teşkil etmektedir.”

         

         

                    CHP ve sosyal demokratlar doğrudan rejimi hedef alan, Türkiye’de komünist bir düzen kurmak isteyen bu çabaları ya hafife alıyorlar yahut görmezlikten geliyorlardı. Onların nazarında esas sorumlular milliyetçiler ve ülkücülerdi. Her olayda kullanmaya alıştıkları sol diyalektik ve determinist yöntemlere göre,  MHP olmazsa ona tepki olarak oluşan sol hareketler kendiliğinden sona erer, varlık sebepleri ortadan kalkardı. Bu bakış tarzının etkisiyle hem Hükümet oldukları dönemlerde, hem de basın başta olmak üzere ellerindeki bütün propaganda imkânlarını kullanarak MHP ve ülkücülere karşı yoğun bir kampanya yürüttüler.

         

         

                    Milliyetçiliği anarşi ve terörün ideolojik zemini, MHP’yi bu fikirlerin çatısı olarak sayıyorlardı. Bunun sonucu olarak 1970 ile 80 arasında komünist militanların kurşunlarına hedef olarak can veren milliyetçi düşünceyi benimseyen 5.000’e yakın insan fikirleri nedeniyle bunların nazarında daima yok sayılmıştır. Aradan yıllar geçip komünizmin kalesi yıkılıp devirler değişmiş olsa bile,  bu karşıtlık, tepki ve husumet aynı düzeyde sürdürülmektedir. Basın ve televizyonlarda seri hâlinde yaptıkları o yıllara ait dizilerde, filmlerde, programlarda binlerce ülkücü şehitten bir isme bile yer verilmez. Sanki onlar hiç yaşamamışlardır.

         

         

                    MHP’nin 77 yılı genel seçimlerinde oylarını bir misli artırarak meclise 16 milletvekili sokmayı başarması bu dönemin siyasal ve sosyolojik ortamı açısından fevkalade önemlidir. Bu başarı nasıl sağlandı? Çok özel seçim çalışmaları mı yapıldı? Bu soruların cevabı yaşanan psikolojik şartlar ve toplumsal ortamın izah bakımından büyük önem taşır.

         

         

                    MHP Genel Merkezi’nin o yıllarda maddî imkânı içler acısıydı. Genel idare kurullarında değişmeyen gündem maddelerinden biri, Genel Merkez’in elektrik, su ve personel gibi rutin giderlerine kaynak aramaktı. Parti merkezinde sürekli görev yapacak, zamanını tahsis edecek bir yönetim kurulu üyesi bulmakta bile zorlanılıyordu. Bu şartlarla etkili bir teşkilat çalışması doğal olarak yapılamıyordu.

         

         

                    77 seçimlerine gidilirken sosyal gerginlik her geçen gün arttı. Toplumda tansiyonun giderek yükselmesi huzursuzluğun toplumsal bir mahiyet almasına, ideolojik kamplaşmaların, inanç çatışmalarının ön plana çıkmasına yol açtı. Sol örgütlerin taban kazanmak amacıyla bazı kritik bölgelerde yürüttüğü çalışmalar özellikle Alevi yurttaşların yoğun yaşadığı yerlerde kitlesel çatışma ortamı hazırladı. Bu gerginlik Başkent’in varoşlarına da yansıdı; gecekondu bölgelerinde ağırlıklı olarak çoğu kere hemşerilik dayanışmasına dayalı mülkiyet rekabetlerinden ve hâkimiyet hesaplarından kaynaklanan gerilimler husumete dönüştü; kavgalar çıktı.

         

         

                    Bu ortam çok geçmeden silahlı çatışmalara yol açtı. Alevi yurttaşlar geleneksel olarak CHP sempatizanıydı. Bölgelerde faaliyet gösteren örgüt elemanları aracılığıyla duygusal bağlantılar daha organize hâle getirildi. Bu durumda kendilerini yalnız ve desteksiz gören diğer inanç kesimindeki yurttaşlar ise, komünizm ve bölücülükle mücadeleyi varlık nedeni sayan MHP’yi kendilerine yakın buldular. Kalabalık gruplar hâlinde bu partiye yöneldiler. Böylece MHP imkânlarının her açıdan çok sınırlı olması sebebiyle güçlü bir propaganda ve teşkilat çalışması yapmamasına rağmen, seçimde tam anlamıyla oy patlaması yapmayı başardı. MHP’nin hızlı yükselişi ileriki yıllarda da devam etti. CHP iktidarının uygulamalarına karşı 1978’de Ankara Tandoğan’da düzenlenen “zam, zulüm ve işkenceyi” protesto mitingine 500 bine yakın insanın katılması, topluluğun coşku ve heyecanı siyasal görünümünün ötesinde sosyolojik bir olaydır. 12 Eylül müdahalesi yapılmasıydı ve 1981’de genel seçimlere gidilebilseydi TBMM’nde oluşacak yeni tabloda çok büyük ihtimalle MHP’nin güçlü bir koalisyon ortağı olması, AP ile Hükümet’i kurması söz konusuydu. Başka bir ifadeyle MHP’nin seçmen tabanının hızla yaygınlaşması içeride ve dışarıda bazı çevreleri ciddi şekilde tedirgin ediyor, seçimleri takiben kurulacak Hükümet içinde etkili konuma gelmesinden endişe duyuluyordu. 12 Eylül müdahalesini MHP’nin iktidar yürüyüşüne öldürücü bir darbe vurduğu sosyal ve siyasal bir gerçektir. Konuya bu açıdan bakıldığında müdahaleyi planlayan beyinlerin, etkili olan iç ve dış merkezlerin bu sonucu bilerek ve isteyerek hazırladıklarını söyleyebiliriz. Silahlı Kuvvetlerin yönetime el koyduğuna ilişkin bildiri saat 00.04.’de radyo ve televizyonlardan kamuoyuna açıklanmadan, saat: 02.30’da MHP Genel Merkezi’ne baskın yapılarak özel bir operasyonun başlatılması bu ihtimali doğrulamaktadır.

         

         

         

                    Darbenin Ayak Sesleri

         

                    Aslında aylar öncesinde, 1979’un sonlarına gelindiğinde askerî müdahalenin işaretleri netleşmeye başlamıştı. Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ile Kuvvet Komutanlığı, 17 Aralık 1979’da Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk ile uzun bir görüşme yaptılar ve bir mektup sundular. Mektupta “TSK ülkemizin bugünkü hayatî sorunları karşısında siyasî partilerimizin bir an önce millî menfaatlerimizi ön plâna alarak anayasamızın ilkeleri doğrultusunda ve Atatürkçü bir görüşle bir araya gelerek anarşi, terör ve bölücülük gibi Devlet’i çökertmeye yönelik her türlü hareketlere karşı bütün önlemleri müştereken almaları ve diğer anayasal kuruluşlarında bu yönde yardımcı olmalarını ısrarla istemektedirler.” deniliyordu.

         

         

                    Bu mektup ciddi bir uyarıydı. Ancak siyasetçilerin başka hesapları vardı; darbenin ayak seslerine kimse kulak vermiyordu. Böylece mektubu iktidar üzerine almadı. Meclis’teki oy tablosu nedeniyle tercihi önem taşıyan MSP’nin Genel Başkanı Necmettin Erbakan, 13 Mart 1980 tarihinde düzenlediği basın toplantısında Demirel Hükümet’ini kerhen desteklediğini açıklıyor ve şöyle diyordu: “kadayıfın altı kızarmadan bu Hükümet’i uzaklaştıracak olursanız bu zihniyet milleti aldatma fırsatını gene bulacaktır.”

         

         

                    Nisan ayında Fahri Korutürk’ün görev süresinin tamamlanması sonucu Cumhurbaşkanlığı makamı boşaldı. TBMM’de üst üste yapılan turlarda yeterli çoğunluk bir türlü sağlanamıyordu.  Seçimin kilitlenmiş olması ve çözüme ilişkin bir emarenin görülmemesi siyasî krizi derinleştiriyor, ülke belirsiz bir geleceğe sürükleniyor, anarşi tırmanıyor, her gün ortalama 15-20 kişi kurşunlanarak can veriyordu.

         

         

                    27 Mayıs 1980’de MHP Genel Başkan Yardımcısı,  Gümrük ve Tekel eski Bakanı, milliyetçi camianın çok sevdiği Gün Sazak, evinin önünde Dev-Sol militanları tarafından şehit edildi. Yüz binlerce insanın katıldığı görkemli cenaze töreninde acı ve gözyaşıyla birlikte yoğun bir öfke öne çıkıyordu. Bu olayın ardından Çorum’da başlayan protesto gösterileri kısa zamanda kitlesel çatışmaya dönüştü. Toplumsal gerginlik yurt sathında hüküm sürüyor ülke bir barut fıçısını andırıyordu. 11 Temmuz’da Fatsa’da asker ve polisin işbirliğiyle nokta operasyonu yapıldı. Bununla ilgili hazırlanan iddianamede Türkiye’nin ne durumda olduğunu gösteren çarpıcı ifadeler yer alıyordu: “ Belediye’nin Dev-Yol örgütünün egemenliğine geçmesiyle Başkan Fikri Sönmez siyasetin sol unsurlarından ve stratejik esaslarından biri olan direniş komitelerini gündeme getirmiş ve halk komiteleri adıyla 11 mahallede 5’er kişilik direniş komiteleri kurmuştur”.

         

         

                    Dönemin Ordu Valisi rahmetli Reşat Akkaya, ulaşabildiği asker ve sivil bütün yetkililere kentin durumunu, Fatsa’daki fiilî işgali anlatıyor, çok iyi organize olan ve silahlanan sol örgüte karşı bir an önce etkili müdahale yapılarak güvenliğin sağlanmasını istiyordu. Bu bağlamda, Hükümet’i dışardan destekleyen MHP Genel Başkanı Türkeş’e gönderdiği mektupta, yetkililere gerekli ikazları yapması dileğiyle Ordu’daki durumu anlatıyor ve ihtiyaçlarını sıralıyordu. Bu mektup 12 Eylül’den sonra partide yapılan aramalarda ele geçecek ve iddiaları destekleyen bir belge olarak sunulacaktı.

         

         

                    17 Haziran’da Genelkurmay Başkanı Evren, Kuvvet Komutanlarını ve Genelkurmay 2. Başkanı Necdet Öztorun’u toplantıya çağırdı ve kod adı “Bayrak Harekâtı” olan bu darbenin 15 Temmuz’da yapılması kararlaştırıldı. Ancak 2 Temmuz’da Demirel Hükümet’i güvenoyu alınca plân ertelendi.

         

                    28-31 Ağustos’ta, 3 Eylül’den itibaren her an hazır olunması bildirilen “Bayrak Harekâtı” özel kuryelerle komutanlara teslim edildi.

         

         

         

                    Geliyorum Diyen İhtilal

         

         

                    12 Eylül saat 00.04’de radyo ve televizyondan okunan bildiriyle Silahlı Kuvvetler’in hiyerarşik düzen içinde yönetime el koyduğu, ülke genelinde sıkıyönetim ilan edildiği, siyasî faaliyetlerin yasaklandığı açıklanıyordu: “Girişilen harekâtın amacı ülke bütünlüğünü korumak, millî birliği ve beraberliği sağlamak, muhtemel bir iç savaşı, kardeş kavgasını önlemek, devlet otoritesini ve varlığını yeniden tesis etmek ve demokratik düzenin işlemesine mâni olan sebepleri ortadan kaldırmaktır.” (1no’lu bildiri).

         

         

                    Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’in başkanlığında oluşan Millî Güvenlik Konseyi ilk olarak Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı’nda tüm siyasî parti merkezlerinin aranmasını istedi. Sıkıyönetim Komutanı Recep Ergun’un emriyle başsavcı Hak. Alb. Nurettin Soyer 08.30’da tüm savcıların karargâha gelmelerini istedi. Aralarında görev taksimi yaparak parti merkezlerinin aranması talimatını verdi. Bu yasal ve meşru talimat üzerine saat:10.00’a doğru ekipler parti merkezlerine girerek arama yapmaya başladılar.

                                    

         

                    Ne var ki bu tablonun son derece garip, düşündürücü ve anlamlı bir arka plânı da vardır. MHP Genel Merkezi’nde harekât resmen açıklanmadan bir buçuk saat kadar önce arama yapılmaya başlanmıştı.

         

         

         

                    12 Eylül’ün Karanlık Yüzü

         

                    Bu saatte parti merkezinin bulunduğu caddeye giren bir tankın çarpmasıyla elektrik direği devriliyor, semt gün ışıyıncaya kadar karanlıkta kalıyordu. Bu tarz askerî müdahalelerde her zaman bulvarlara yahut meydanlara yerleştirilen tankların, dar bir caddeye hangi gerekçeyle sokulduğu hiçbir zaman anlaşılamadı.

         

         

                    Genel Merkez’de vaktinden önce başlatılan arama Bolu Komando Tugayı’ndan gelen bir askerî timle polislerden oluşan karma bir ekip tarafından el fenerlerinin ışığı altında yürütüldü. Polislerin ekip şefi konumundaki Baş Komiser Dürüst Oktay ile Zeki Kaman MHP camiasının tanıdığı isimlerdi. Emniyet teşkilatı içerisinde solcu polislerle kurduğu Pol-Der isimli ideolojik örgütün lider kadrosu içerisinde yer alan ve tutumları nedeniyle ilgili makamlara sık sık şikâyet edilen bu polisler, Başsavcı Nurettin Soyer’in Mamak’ta kurduğu özel ekibin seçkin elemanlarıydı. MHP Genel Merkezi için yapılan bu özel uygulamanın emrini kim vermişti, düşünce yapılarını herkesin bildiği kişileri kim görevlendirmişti? Bu soruların cevabı hiçbir zaman alınamadı. Sıkıyönetim komutanı Recep Ergun ileriki aylarda yaptığı açıklamalarda o saatte arama yapılması için Nurettin Soyer’e talimat vermediğini defalarca ifade etti. MHP sanıklarının avukatı Şerafettin Yılmaz, mahkemeden bu önemli hususun aydınlanması konusunda işlem yapılmasını, komando timinin komutanı olan yüzbaşıya emri kimden aldığının sorulmasını birçok defa istedi. Mahkeme Başkanı Hak. Alb. Vural Özenirler istese kolaylıkla ortaya çıkarabileceği bir gerçeği aydınlatmaktan ısrarla kaçındı. Şerafettin Yılmaz’ı yetkisini kullanarak sert ifadelerle susturdu.

         

         

                    Konsey, siyasî partiler hakkında neye karar vereceğini ilk günlerde belirlememişti; MHP için özel bir uygulama emaresi görünmüyordu. Ancak birkaç gün sonra Başsavcı Nurettin Soyer konseye bir brifing vererek arama sonuçlarını sundu. MHP Genel Merkezinde pek çok silah, bomba ve mühimmat bulduklarını, tam teşekküllü bir hastane olduğunu, Ordu Valisi’nin silah gönderilmesine ilişkin mektubuyla birlikte çuvallar dolusu örgütsel dokümanlar ve suç belgelerinin ele geçirildiğini anlattı.

         

                    Albay Soyer bulduklarını iddia ettiği silahları uzunca bir masaya yerleştirmiş, resimlerini çekerek anlatımını destekleyen en önemli belge olarak sunumuna eklemişti.

         

         

                    Konsey savcılığın bu tespit ve anlatımını dikkate alarak MHP için derhal yasal kovuşturma yapılması talimatını verdi.  Nurettin Soyer böyle bir işlem için hazırlıklarını çok önceden yapmıştı. İsimlerini CHP’nin eski içişleri bakanından aldığı Pol-Der’li polisleri savcılığın özel yürütme ekibi olarak Mamak’ta toplamıştı. Savcılık bürosunun yakınında C-5 adı verilen çeşitli işkence aletlerinin, Filistin askısının yer aldığı bir sorgu odası hazırlanmıştı. Böylece “MHP ve ülkücü kuruluşlar davası” yahut “ana dava” diye anılan Cumhuriyet döneminin en kapsamlı siyasî davası için işlemler başlatıldı. Yüzlerce tutuklama yapıldı. 874 sanık için kovuşturma başlatıldı. Bunlardan 587’si için dava açıldı. 146’sı için tefrik kararı verildi, 141’i için kovuşturmaya yer olmadığına karar verildi.

         

         

                    Genel Merkez yöneticilerinden milletvekili olanlar Kirazlıdere Dil Okulu’nda başka partilerden haklarında kovuşturma yürütülen siyasetçilerle birlikte tutuldular. Disiplin kurulu üyeleri dâhil diğer yöneticiler Mamak’a götürüldüler. Burada yaşlarına, sıfatlarına ve konumlarına bakılmaksızın standart hâle getirilen ağır eziyet ve işkenceyle karşı karşıya bırakıldılar.

         

         

                    Mamak Cehenneminde

         

         

                    Em. Alb. tarihçi Tahsin Ünal bunlardan biriydi. İlk tahliye edilen gruptandı. Bir bayram günü hem geçmiş olsun demek, hem de bayram tebriki için evinde ziyarete gitmiştik. Yıllarca harp okulunda tarih öğretmenliği yapan, binlerce öğrenci yetiştiren bu muhterem insan yaşadığı çileyi anlatırken kendini tutamamış ağlamıştı. Mamak’a getirildiğinde yaşına ve konumuna bakılmaksızın herkese yapılan uygulamayla “kafes” adı verilen demir çubuklarla örtülü bir hücreye atılmış, bu iş için görevlendirilen ve muhtemelen okuma-yazması bile bulunmayan erler tarafından sopayla dövülmüştü. Ancak saatlerce sonra tesadüfen oradan geçen eski öğrencisi bir subayın tanıması sayesinde koğuşa nakledilmişti.

         

         

                    12 Eylül sürecinde toplam 650 bin insan gözaltına alındı, 98 bin kişi örgüt üyesi suçlamasıyla yargılandı. 1983’e kadar bu davalarda 17 kişi için idam cezası verildi ve infaz edildi. Bunlardan 10’u sol, 7’si sağ eğilimliydi. Konsey’in bu konuda özenle izlediği denge politikası, aslında 12 Eylül müdahalesinin ideolojik yapısını ve olaylara bakış tarzını yansıtır. Bu dönemin Genelkurmay istihbarat raporlarında ve Millî Güvenlik siyaset belgesinde belirtilen “tehlikeli cereyanlar” arasında” ülkücülük” de vardır. Darbeden bir ay kadar sonra idam edilen Mustafa Pehlivanoğlu ailesine yazdığı son mektubunda şöyle diyordu: Şunu hiçbir zaman unutmasınlar ki Mustafa’lar ölür Allah davası ölmez; milliyetçilik yaşar. Kellemi verdiğim bu yolun zaferi yakındır. Zafer her zaman Allah’a inananlarındır.”

         

         

                    En fazla tutuklama Ankara’da yapılmıştı. Soldan ve sağdan binlerce insan tıka basa Mamak Cezaevi’ne dolduruldular. Birkaç m2’lik daracık koğuşlara tıkılan tutuklular sırt sırta yatabilecekleri kadar bir alan bile kalmıyor; bir ranza genellikle üç-dört kişi tarafından “istiflenerek” kullanılıyordu.

         

         

                    Ortam bir savaş esirleri kampı tarzında düzenlenmişti. Mamak Cezaevi’ne tıkılan ülkücü ve solcu tutuklular çok feci şartlar altında yıllarca burada kaldılar. Büyük çoğunluğu erlerden oluşan görevliler, cezaevi komutanı Alb. Raci Tetik’ten aldıkları özel talimatla tutuklulara nefes aldırmıyorlar, en acımasız yöntemlerle ezmeye çalışıyorlardı.

         

         

                    Birçoğu okuma-yazma bilmeyen erlerin uyguladıkları en hafif ceza, sudan bahanelerle yağmur gibi coplamaktı. Birçok tutuklu keyfi gerekçelerle iki m2 zindanlara tıkılıp ıslak zeminde farelerle iç içe yaşamaya zorlandılar. Doğal olarak sağlıklarını kaybedenler, ciğerlerinden hastalananlar, psikolojik dengeleri bozulanlar, ölenler oldu. Bu zulüm ve işkence ortamı uzun yıllar devam etti. Hüseyin Kurumahmutoğlu namaz kılarken takkesini çıkarmadı diye acımazsıca tekmelendi ve hayatını kaybetti.

         

         

                    İnsanlık ve vicdanla bağdaşmayan bu muameleler komutan Raci Tetik’in psikopat ve sadist eğilimlerinden, şahsi tercihinden ziyade ihtilal yönetiminin bilinçli ve rutin uygulamasıydı. Böylelikle insandan ziyade “sürü” muamelesi yapılan tutuklular hem ruhî hem de fizikî bakımdan ezilmek, sindirilmek beyinleri boşaltılmak isteniyordu. Başka bir ifadeyle bilinçli bir “mankurtlaşma” operasyonu yürütülüyordu.

         

         

                    Bu ağır şartların, baskı ve eziyet ortamını mağdurlarından olan Mahir Damatlar şunları söylüyor: “Orası tam bir mahşerdi. Ülkücüler ne C-5 işkence hanesinde, ne de koğuşlarda ve zindanlarda ezilmediler, pes etmediler. Dimdik ayakta durduk, bunun hesabını bir gün soracağız, dedik”.

         

         

         

                    İdeolojik Husumet Belgesi Bir İddianame

         

         

                    MHP ve ülkücü kuruluşlar davası iddianamesinin hazırlanması yedi ay on gün sürdü. Mütalaası bir yılda tamamlandı. 987 sayfadan oluşan iddianame şu cümlelerle başlıyordu:

         

         

        “MHPülkücü kuruluşlar içinde oluşan yasadışı örgütle ilgili olarak, 1402 sayılı kanuna 8.10.1980 tarih ve 2310 sayılı yasayla eklenen Ek-1 madde uyarınca başlatılan hazırlık soruşturması Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığında görevli:

         

        Hv. Hak. Alb. NURETTİN SOYER

        Dz. Hak. Yb. ENİS TUNGA

        Hv. Hak. Kd. Bnb. ERKAN BAŞEREN

        Hak. Ön. Yzb. OKAN YALÇINKAYA

        Hak. Ön. Yzb. FAHRETTİN DEMİRAĞ

        Uz. Hak Ütğm. Nihat DEMİREL

         

        tarafından 29.4 1981 tarihinde sonuçlandırılarak kamu davası açılmıştır.

         

         

                    İlk duruşma başlarken fevkalade anlamlı bir olay yaşandı. 1no’lu sanık konumundaki Alpaslan Türkeş salona girerken bütün sanıklar bir anda ayağa kalktılar ve istiklâl marşını gür bir sesle okumaya başladılar. Bu önceden kararlaştırılmamış, kendiliğinden oluşan bir tavırdı. Sesleri cezaevinde sopalanarak söyletilenden çok farklı ve etkili çıkıyordu. Hâkimler, savcılar dâhil herkes ayaktaydı. 507 sanığın, gözyaşı ve hıçkırıklar arasında yükselen sesleri, aylardır çektikleri çilelerin, eziyetlerin kefareti olarak duruşma salonunu doldurdu. Gencecik insanların hüzün ve acı dolu yüreklerinden kopup gelen ve tüm insanlığa ve Türk Milleti’ne toplu bir mesaj anlamı taşıyan bu coşku dolu gösteri bütün canlılara yaşama sevinci, diriliş muştusu dağıtan bir ilkbahar yağmuru gibi serinleticiydi.

         

         

                    İddianamenin en önemli özelliği hukuken suç örgütü saydığı siyasî hareketi ve onunla ilişkili gördüğü kişi ve kuruluşları itham ederken, olaylarla eylemlerle yetinmemesi, partinin fikrî yapısını ele alarak, doğrudan Türk milliyetçiliği düşüncesini suçlamaya çalışmasıdır: “Geniş olarak açıklandığı şekilde MHP ile yan kuruluşları, ülkücü dernekler içinde oluşan silahlı faşist ve ırkçı çetenin yasadışı uğraş ve çabaları nedeniyle MHP’nin yasal yollar dışında Devlet’e egemen olma özlemi ortaya çıkmaktadır. Parti bir sembol, bir görüntüdür. Siyasî parti oluşum sağladığı yasaları, kendi çarpık emelleri doğrultusunda kullanmışlardır.”

         

         

                    Kapatılan MHP’nin Genel Başkanı Türkeş 14 Ekim 1981’de yapılan duruşmada suçlamalara karşı savunmasına şu cümlelerle başlıyordu: “Bu iddianame baştan aşağı yalan ve iftiradan ibarettir. Benim bütün hayatım demeçlerim, icraatım bu iddiaları baştan aşağı reddedişten ibarettir. Sayın hâkimler, cumhuriyet tarihimizin en önemli davasına bakıyorsunuz; siz bizi yargılıyorsunuz tarih ise bizi olduğu gibi, sizi de iddia makamını işgal eden bu zevatı da yargılayacak ve hüküm verecektir… Ben de dahil 220 kişinin idamı 367 kişi için de muhtelif ağır cezalar istenmektedir. Türk tarihinde hiçbir savcı bu kadar idam cezası talebinde bulunmamış, bu kadar mesnetsiz suçlamalarla bu derece sorumsuz iddianame tanzim etmemiştir. 2. Dünya Harbi’nin savaş suçluları bile,   galiplerin mahkemelerinde yargılanırken haklarında bu kadar ağır ve çok cezalar talep edilmemiştir.

         

         

                    Gerek Türkeş, gerekse Sadi Somuncuoğlu, Nevzat Kösoğlu, Cengiz Gökçek, Agâh Oktay Güner gibi parti yöneticileri ifadelerinde Türk milliyetçiliği fikrine karşı yapılan suçlamalar üzerinde geniş şekilde durdular. Bunların ilmî ve tarihî değeri bulunmayan, ideolojik saplantılardan kaynaklanan indî ve sübjektif iddialar olduğunu anlattılar. Soyer ve arkadaşları zihniyet ve düşünce yapılarının etkisiyle iddianameyi âdeta bir fikrî hesaplaşma vesilesi saymışlar, doğrudan Türk milliyetçiliği fikrini hedef almışlardı. Bunu yaparken özellikle Ankara Hukuk Fakültesi’nin bazı sol eğilimli öğretim üyelerinden ve sol literatürden geniş şekilde yararlanmışlardı.

         

         

                    Bu kaynaklardan biri de Orhan Hançerlioğlu’nun “Materyalist Felsefe Sözlüğü” isimli kitabıydı. Sadi Somuncuoğlu ifadesinde bu konuya değindi: “İddianamenin 199. sayfasında İtalya, Almanya ve İspanya’da faşist ve Nazist hareketlerin nasıl doğduğu ve geliştiği anlatılmaktadır. Ancak bu anlatış Marksist’in emek-sermaye çelişkisi açısından yapılmıştır. Bu Marksist izah tarzı nereden geldi diye inceleyince gördük ki daha öncede bahsettiğim gibi, Sovyetler Birliği Bilim Akademisi tarafından yayınlanan bir felsefe sözlüğünü esas alan Orhan Hançerlioğlu’nun felsefe sözlüğünün ilgili bölümü aynen buraya aktarılmıştır.

         

         

                    İddianamede anlaşılmaz bir pervasızlıkla, kaynak belirtmeye bile gerek görülmeden bir Marksist’in eserinden satır satır alıntılar yapılmıştır. Böylelikle hukukî bir metin olma mecburiyeti bir tarafa bırakılarak, ideolojik bir suçlamaya dönüşen iddianame, MHP yöneticileri tarafından şiddetle eleştirildi. İddianamenin tutarsızlığı belgelerle, tarihî olaylarla ortaya konuldu. Sanıkların avukatı Şerafettin Yılmaz’da toplam beş cilde ulaşan savunmasında bu husus üzerinde uzun uzun durdu. İddia makamının fikir ve düşünce yönünde gerçeklerle bağdaşmayan, 12 Eylül öncesi dönemde ideolojik ve siyasî kutuplaşma hâlinde bulunan toplumun sol kesiminin iddialarını esas alan bu metni geniş şekilde eleştirdi.

         

         

                    Savcı ve yardımcıları aynı bakış açısıyla Tanzimat’tan başlayarak Türk milliyetçiliği düşüncesini ve başta Türk Ocağı olmak üzere gelmiş geçmiş bütün milliyetçi kuruluşları faşistlikle, tutuculukla suçlamaya çalışıyorlardı. Sanıkların cevapları savcı Soyeri sinirlendirdi. Duruşma hâkiminden buna engel olunmasını istedi. Bu talebe karşı Sadi Somuncuoğlu şunları söyledi: “İddianamede açık ve kesin şekilde tarihiyle, kuruluşlarıyla, şahıslarıyla zikredilmiş olan milliyetçilik cereyanına, milliyetçi-ülkücü harekete en ağır şekilde faşist damgası vuruluyor. Sonrada bizim bu suçlamalardan dolayı faşist olduğumuz ispata kalkışılıyor. Bizim bunlara verdiğimiz cevapları saptırma yahut bir hakkın kötüye kullanılması gibi takdim etmek istiyor. Olay gayet nettir. Fikriyatımız üzerine bir iddianame düzenlenmiştir. Eğer bizim Türk milliyetçiliği ülküsü ve ülkemiz aleyhine bir tutumumuzun bulunduğu, faşist olduğumuzu gösteren bir tek belge kaydedilebilseydi savcıyı tebrik ederdik, ama böyle bir belge koyamamıştır Öteki suçlamalarda sadece mücerret iddialar olarak belgeye dayanmadan üzerimize yıkılmaya çalışılmıştır.

         

         

                    Ankara Sıkıyönetim mahkemesinde görülen MHP ülkücü kuruluşlar davası 6 yıl sürdü. Bu zaman zarfında sanıkların tamamına yakın kısmı çeşitli tarihlerde tahliye edildiler. 220 idam talebiyle açılan davanın iddianamesinin ideolojik bir balondan ibaret olduğu, Nevzat Kösoğlu’nun ifadesiyle: “Mahkemenin bir hayalle uğraşmaya çalıştığı” ilk duruşmadan itibaren net şekilde görüldü. Doğal olarak suçun vasfının değiştirilme ihtiyacı doğdu. Buna rağmen salıvermelerde ilginç bir yöntem izlendi. Her bir sanık için hükmün peşinen belirlendiği izlenimi veren bir tutumla, “fiilî infaz” yapıldı. 1987 yılında dava karara bağlanırken, beraat edenlerin tutuklu kaldıkları süreler bir yana, mahkûmiyet alan sanıkların tamamına yakınına içerde yattıkları süre ve infaz yasasından kaynaklanan durumları dikkate alındığında, devletten alacaklı oldukları görüldü. 

         

         

         

                    Adaletine İnanmadığım Bir Makamdan Ne İsteyebilirim?

         

         

                    Hukuk tarihimiz adına “ak bir sayfa oluşturmayan” bu davanın özü Nevzat Kösoğlu’nun 10 Mart 1987 tarihinde yaptığı savunmasında söyledikleriyle tarihî bir tespit olarak zabıtlara geçmiştir: “Sorgu safhasında Milliyetçi Hareketin 1980 öncesi hayatımızdaki konumunu, eylemini ve demokratik tavrını anlatmaya çalışmıştım. Çünkü o zaman ihtilal konseyi ve iddia makamı bize karşı bir propaganda savaşı yürütüyorlardı. Radyo ve televizyon her gün bizi,  memleketi uçuruma götürmek isteyen güçlerden biri olarak takdim ediyor, iddia makamı da, parti merkezinde bulunan silahlardan, cerrahi aletlerden, telsizlerden söz eden iddianamesi ile bu saldırılara katılıyordu. Biz ise, önceden çizilmiş bu mahkûmiyet programının sadece dinleyicileri olabiliyorduk. Aylarca sonra mahkemeye çıktığımızda, inandıklarımızı söyleyerek bu havayı dağıtmaya çalışmıştık.

         

         

                    Şimdi, o günkü mânâsında bir kamuoyu mücadelesi yok; fakat bu süreç bizi adalete ulaştırabilir mi? Hiç zannetmiyorum. Vereceğimiz hangi karar, bir


Türk Yurdu Eylül 2010
Türk Yurdu Eylül 2010
Eylül 2010 - Yıl 99 - Sayı 277

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele