Mehmet Emin Resulzade’nin Bilinmeyen Yazıları

Ağustos 2010 - Yıl 99 - Sayı 276

                    Çarlığın yıkılması ve Türk uruglarının bağımsızlık mücadelesine girişmeleri sürecinde önde görünen siyasi liderlerin, fikir adamlarının başında Mehmet Emin Resulzade gelmektedir. Resulzade, Sovyet cehenneminden çıktıktan ve 1955 yılında ölümüne kadar; başta Türkiye olmak üzere Polonya, Almanya, Romanya’da yaşamış, siyasi çalışmaları yanında Fransa’nın da eklenebileceği bu ülkelerde çıkan muhtelif dergi ve gazetelerde sürekli ve etkili bir yayın faaliyetinde bulunmuştur. 1990 yılında Azerbaycan’ın bağımsızlığına kavuşmasından sonra onun hemen hemen bütün eserleri ana vatanında yayınlanmıştır. Türkiye ve Azerbaycan’da hakkında yapılan araştırmalara rağmen biyografisi ve bibliyografyası bütün olarak ortaya konulamamıştır. Onun siyasi faaliyeti, ilişkileri bir bütünlük içinde değerlendirilememiştir. Çok geniş coğrafyaya dağılmış kişilerle yaptığı muhaberat belirlenmemiş, mektupları toplanamamıştır.

         

                    Sovyetlerden gizlice çıkarak geldiği Türkiye’de teşkilatlanma çalışmalarına ağırlık vererek, Azerbaycan Milli Merkezi’nde bütün siyasi gruplar bir araya getirilmiş, Yeni Kafkasya, Azeri Türk, Odlu Yurd dergileri imkânsızlıklar içinde neşredilmiştir. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti, istiklal mücadelesinde kendisine destek olan Sovyetlerle iyi ilişkiler içinde bulunmasına rağmen bu faaliyetlere göz yummuştur. Türkiye’nin iktisadi kalkınmasında Sovyetlerin küçümsenmeyecek katkısı bulunmakta idi. Türkiye’nin müsamahası uzun sürmemiş, ülkede yaşayan muhacir siyasi önderlere politik faaliyette bulunmaları halinde yurt dışına çıkmaları duyurulmuştur. Resulzade, 1931’de ülke dışına çıkmıştır. 1.9.1939 yılında II. Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine Polonya’da Promete teşkilatı himayesinde yaşamakta olan Resulzade, Ayaz İshaki, Ali Azertekin, Balo Bilatti, Edige Kırımal, Said Şamil ve Mirza Bala’nın bulunduğu grup 6.9.1939’da Alman veya Rusların eline düşmemek için ülke dışına çıkarılarak Romanya’ya götürülmüştür.[1] Kafile bin bir güçlükle Romanya’ya girdikten sonra Resulzade Bükreş’e diğerleri yollarına devam edip İstanbul’a gitmek için Köstence’den gemiye binmişlerdir. Resulzade,  Bükreş Büyükelçisi Hamdullah Suphi Tanrıöver’in desteği ile savaş boyunca yaşayacağı bu ülkede kalmıştır. Ayaz İshaki ve Resulzade’nin şerefine 13.8.1939 günü Köstence’de Zeçe May Lokantasında Dobruca Türk Hars Birliği Merkez Yönetimi adına 50 kişilik bir ziyafet verilmiştir. Yemekte her iki muhacir siyasi önder birer konuşma yapmışlardır.[2]

         

                    Romanya’da 1930-1940 yılları arasında Emel dergisini çıkaran avukat Müstecip Ülküsal hatıralarında, 23.6.1940 tarihinde Resulzade ile birlikte Türkiye’den gelen Büyükelçi Hamdullah Suphi Tanrıöver’i Köstence’de karşıladıklarını, Büyükelçi’nin Cafer Seydahmet Kırımer’den gelen mektubu ona verdiğini, Bükreş’te oturmasını ve yaşamasını sağlayacağını bildirdiğini kaydetmiştir. [3]

         

                    Resulzade, savaş dönemini eşi ile birlikte Bükreş’te geçirmiştir.1942 yılında Alman Hariciyeci F.Werner von der Schulenburg Berlin’de Adloniade Oteli’nde muhacir siyasi önderlerle görüşmelerde bulunmak üzere yaptığı davete icabet etti. Toplantıya aralarında görüş farklılıkları bulunan bütün gruplar davet edilmişti.Resulzade’ye bu görüşmelerde  İstanbul’dan gelen arkadaşı A.Vahap Yurtsever refakat etmiştir.[4] Resulzade, görüşmelerin başında sonuç alınamayacağını anlayıp geriye dönmek istediğinde, Gerhard von Mende’nin ısrarı ile seyahatini ertelemiş, altı ay sonra da Almanya’dan ayrılmıştır.[5]Savaşın son yıllarında Almanların Rusya’da işgal ettikleri topraklardan çekilmeye başlamaları ve kızıl ordunun 23.8.1944 tarihinde Romanya’ya girmesi üzerine Resulzade ülkede bulunan Kırımlı sivil muhacirlerle birlikte Bolşeviklerin eline düşmemek için batıya doğru yer değiştirmek mecburiyetinde kalmıştır. Almanların tesis ettikleri Türkistan Lejyonu’ndan arta kalan askerler, tarımda ve fabrikalarda çalışmak üzere aileleriyle getirilen sivil işçilerle birlikte, 1945 yılında savaş sona erdiğinde Sovyetlere iade edilmek tehlikesini atlatarak, batılı galip devletlerin mıntıkalarındaki çeşitli kamplarda barınmıştır. [6] En son Almanya’da Birleşmiş Milletler Teşkilatı’na ait Mitenwald kampında kalmakta idi.

         

                    Kamplarda barınanlar memleketlerine dönme imkânları olmadığı için tek sığınacakları yer Türkiye idi. Türkiye resmi görevlileri vasıtasıyla kamplarda önce bir tespit ve akabinde güvenlik incelemesi yaptırmıştır. 1948 yılının son aylarından itibaren muhacirleri Türkiye’ye kabul ederek toplumla uyumlarını sağlayıcı tedbirler almıştır. Resulzade’ye, muhacirlerle ilgili işlemlerin sürdüğü ve hiç ümit etmediği bir zamanda 1947 yılı sonlarında Türkiye’ye gelmesine izin verilmiştir. [7] Bu izin kadim dostu ve o tarihte milletvekili olarak parlamentoda bulunan Hamdullah Suphi’nin gayretleriyle sağlanmıştır. Tanrıöver, Resulzade ile birlikte onun durumunda olan bütün mültecilerle ilgilendiğini bir dostuna yazdığı 28.1.1947 tarihli kısa notunda şöyle belirtmiştir: ‘Memleketimize alınacak mülteciler için Dış İşleri Bakanı Hasan Saka, Bakanlar Kurulu’na bir mektup yazıp bu hususta müsaade istediğini dün bana bildirdi.’

         

                    Resulzade’nin, Türkiye’ye Eylül 1947’de geldiği ifade edilmektedir. Türkiye’deki ikametinin bu döneminde Ankara’da oturmayı tercih etmesinde amcaoğlu ve kayınbiraderi Mehmet Ali Resuloğlu ile birlikte olma düşüncesi etkili olmuş mudur? Bunu kesin olarak bilmiyoruz. Onunla ilgili bazı biyografi çalışmalarında Azerbaycanlı esirlerin gelmesinde gayret gösterdiği gibi abartılı kayıtlar bulunmaktadır.[8]Sınırlı imkânlarına rağmen onların durumlarıyla yakından ilgilenmiştir. Yakın dostu Cafer Seydahmet Kırımer’e Ankara’dan gönderdiği 10.1.1948 tarihli kartpostaldaki ifadeleri bunun örneğidir. ‘Meclis’in gündemindeki sözlü sorular arasında mültecilere ait bir soru dahi vardır. Bu soru sırada bulunanların beşincisidir.’[9]

         

                    Resulzade, Türkiye’ye geldikten sonra siyasi ve kültürel faaliyete girişmekte acele etmemiştir. Bu tutumunda gelmesine aracı olanların telkinleri olabilir. Yakın çalışma arkadaşlarına 1.2.1949 tarihinde Azerbaycan Kültür Derneği’ni kurdurmuş, ilk genel kurulda fahri başkanlığa seçilmiştir. Resulzade, dernek namına Ankara Türk Ocağı binasında 28.5.1949 tarihinde,’Azerbaycan Kültür Gelenekleri‘, 27.11.1949’da ‘Çağdaş Azerbaycan Edebiyatı’, 28.5.1950’de ‘Çağdaş Azerbaycan Tarihi’ başlıklı üç konferans vermiştir. Dernek yönetim kurulu üyeleri Hamit Ataman[10]A. V. Yurtsever, Haydar Atak, Enver Roman, Feyzi Aküzüm, Resul Ünsal, onun ve A. Vahap Yurtsever’in konferanslarının risaleler halinde ki baskılarının bir araya getirildiği bir cildi, 28.5.1952 tarihinde ‘Sayın Fahri Başkanımız, En Büyüğümüz Bay Mehmet Emin Resulzade’ye Minnettarlık Duygularımızla Sunulmuştur’ ibaresiyle imzalayarak, takdim etmişlerdir.

         

                    Azerbaycan Kültür Derneği’nin Ankara Türk Ocağı binasında yapılan II. Genel Kurul toplantısında kendisine söz verilmiştir.[11] A. V. Yurtsever’in 26.11.1950 tarihinde verdiği ‘Azerbaycan Dram Edebiyatı’ konulu konferansı da haber olarak basına yansımıştır.[12]

         

                    Resulzade, Ankara’daki ikameti süresince Milli Eğitim Bakanlığı’nda bir nevi sözleşmeli personel olarak istihdam edilmiş, Azerbaycan ile ilgili araştırmalarını Milli Kütüphane’de kendisine ayrılan odada sürdürmüştür. Ölümünden sonrada birkaç yabancı dil bilen eşi de aynı usulle görevlendirilmiştir.

         

         

                     Resulzade’nin, ikametinin ilk yıllarında ihtiyatlı davranarak günlük basındaki makalelerinde müstear kullandığı anlaşılıyor. Dönemin gazetelerinde yaptığımız tarama çalışmaları sırasında onun 1949 ve 1950 yıllarında üç yazısında müstear kullandığını tespit ettik. İktidardaki CHP’nin yayın organı Ulus gazetesinde yaptığımız taramalar sırasında, Nizami hakkında yazılmış bir makaleyi fişlediğimizde yazarı olarak görünen M. E. Yalvaçoğlu’nun ona ait bir takma ad olduğunun farkına varamamıştık.[13] Taramaya devam ettiğimizde 1949 ve 1950 yılı nüshalarında Üzeyir Hacıbeyli[14] ve Sovyet Türkçülüğü[15] konularında iki makalesi ile karşılaştığımızda, Yalvaçoğlu müstearını soyadını karşılamak gayesiyle seçtiğini anladık. Üslup ve muhteva yazıların ona ait olduğu hususunda bir tereddüt uyandırmamaktadır. Yalnız onunla ilgili araştırmalarda bu müstearı kullandığına dair herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Onun makaleleri ile Azerbaycan Kültür Derneği’nin faaliyetlerinin Ulus’ta yer bulmasında CHP’ye bağlı Halkevleri kütüphanesinde memur olarak görev yapan Mehmet Ali Resuloğlu’nun etkisi olduğu düşünülebilir.[16]Ülkedeki siyasi dengelere özen gösteren Resulzade 14.5.1950 tarihinde yapılan seçimleri Demokrat Parti’nin kazanması üzerine Ulus’a bir daha yazı vermemiştir.

         

                    Resulzade’nin Romanya’da yaşadığı yıllarda Genceli Nizami ile ilgili araştırmalarını tamamladığı ve 1941 yılında basıma hazır hale getirdiği bilinmektedir. Türkiye’ye geldikten sonra bu çalışmasını 1948’de Milli Eğitim Bakanlığı’na vermiş, basıma hazır hale getirilmesi ile ilgili işlemler uzun sürmüştür. Eserde Ruslar aleyhinde bazı ifadelerin bulunması gecikmeye sebep olmuş,  iktidarın değişmesinden sonra 1951’de basımı gerçekleştirilmiştir.[17]

         

                    Resulzade’nin müstear kullanarak neşrettiği üç makalesinden Nizami üzerine olan basıma hazır hale getirdiği eserinden çıkarılmıştır. Aynı konuda benzer bir yazısı Azerbaycan Dergisi’nde çıkmıştır.[18] Üzeyir Hacıbeyli hakkında yazısı başlık ve muhteva değişikliği ile neşredilmiştir.[19] Bu üç yazının onun orijinal yazıları olarak değerlendirilmesi gerekmektedir.

         

         


        

BİR TEMİZLİĞE DAİR: SOVYET TÜRKÇÜLÜĞÜ[20]

 

                                                               Mehmet Emin Resulzade

 

                    Sovyetler Birliğine dâhil Türk ve Müslüman Cumhuriyetlerinde şimdi birçok ‘Türkçü ve İslâmcı kozmopolitler’ Sovyet patriotizminin ve Kızıl Rus nasyonalizminin hatırı için silinip süpürülüyor. Bu çılgınlıktan bahseden Avrupalı yorumculardan bazıları  ‘Türkçülük liderlerinin 1937 katliamı esnasında tamamıyla yok edildikleri sanılmıştı’ diye bir mütalâada bulunmuşlardır. Meseleyi iyice anlayabilmek için bahsedilen bu katliam hâdisesi üzerinde durmak ister:

         

                    1937 ve 38 de Stalin diktatörlüğü Sovyet devrinde yapılan sistematik temizlemelerin en kanlısına girişmişti. Bu temizleme asıl Rusya’da Troçkicilere, Sovyetler Birliğindeki Rus olmayan Cumhuriyetlerde de millî sapıntıcılara karşı tevcih edilmişti.

         

                    Troçkiciler Stalin’in şahsî tahakkümüne karşı geliyorlar, millî sapıntıcılar ise Ruslaştırma siyasetine karşı mücadele ediyorlardı.

         

                    Bolşeviklerin Ruslaştırma siyaseti ise ekonomi alanında merkezleştirme, kültür alanında da ‘Sovyetleştirme’ suretiyle tatbik olunur.

         

                    Ekonomi merkeziyetçiliği memleketi Moskova’nın plânına göre istismar etmekten ibarettir. Kültürün Sovyetleştirilmesi demek, Sovyet Türk-Müslüman Cumhuriyetlerinin hakikî faciası –Ruslaştırmak demektir. İlk sıralarda bu siyaset kültürün şekilce millî, manaca komünist olmasından bahseden bir formülle maskeleniyordu. Başta, Türk illerinin yerli özelliklerine ve millî geleneklerine tahammül eden Bolşevikler, gitgide taktiklerini değiştirdiler. Sovyet kültürcüleri öz köklerinden koparılan Türk kültürünü ve onunla beraber millî kültür trenini Sovyet raylarına oturttular. Fakat Türk illerinde saklı kültür kuvvetleri Sovyetlerin bu siyasetine karşı koydular. ki düşman cereyan arasında kesin bir savaş başladı: Bir yandan Türkleştirme, öbür yandan da Ruslaştırma partizanları yüz yüze geldiler. Her iki zümrenin esaslı tezleri, 1937’de Bakû’de toplanan ‘imlâ ve terim kongresi’nde ifade ve formüllerini buldu.

         

                     Rusçular mutlak bir Sovyetleştirme maksadıyla şunları istiyorlardı:

         

                1-Milletlerarası terimleri asıllarında olduğu gibi değil, yalnız Rusçada olduğu şekilde kullanmalıdır.

         

                2-Rusça terimleri tercüme etmeden, ayniyle almalıdır.

         

                3-Başka Türk lehçelerinden sözler alınmamalıdır.

         

                4-Arapçadan Farsçadan ve Osmanlıcadan alınan sözleri ayni mânaya gelen Rusça sözlerle değiştirmelidir.

         

                    Buna mukabil Türkçüler şunları istiyorlardı:

         

              1-Terimler Türkleştirilmelidir.

         

              2-Azerbaycan’ı Ruslaştırmağa götürecek Sovyetleştirmeye meydan vermemelidir.

         

             3-İmlâ meselesinde umumî edebi esaslara dayanmalı ve ayni zamanda, mümkün olduğu kadar, diğer Türk lehçeleriyle olan ortak özellikleri korumaya bakmalıdır.

         

                    Sovyetler Birliğindeki çok dilli kültürlerin gittikçe daha çok Ruslaştırılması Bolşevizmin idealidir. Bunu gerçekleştirmek isteyen Moskova merkezinin yetkili himayesinden kuvvet alan ve siyasî müdahalenin kaba baskısından faydalanan ‘Sovyetçilik’ hayata tatbik olunuyor. Memleketteki kültür geleneklerini himaye etmek isteyen en küçük bir hamle Sovyet rejimine karşı bir suikast gibi telâkki olunuyor. Türkleştirmek niyetinde halkın manevi bütün değerlerini tek bir varlık haline getirmek maksadı görülüyor.  Hâlbuki ortadoksal komünizm bir dili bir milletin türlü tabaka ve sınıflarını birleştirerek, tesanüde götüren bir kültür vasıtası değil, yalnız sınıf mücadelesinin bir silâhı telâkki eder. Bunun içinde kitlenin edebî bir dili anlayabilmek seviyesine yükselmesi değil, bilâkis, edebi dilin işçi halkın anlayacağı bir dereceye indirilmesi gerektir. Fakat bu kaidenin yalnız Türk dillerine tatbik olunduğu da bir hakikattir. Lenin ve Stalin’in dili ise bu kaideye tabi değildir. Burada başka bir kanun hüküm sürüyor. Bu kanuna göre sade Rus halkının türlü tabakaları değil, Sovyetler Birliğindeki bütün milletler dahi ekim inkılâbının ‘mukaddes’ dilini anlamak seviyesine getirilmelidir. Çünkü Rusça-D. Zaslovski’nin böbürlenerek, açıkladığına bakılırsa –dünyanın biricik kültür ve bilim’ dili imiş;’Latince-eski dünyanın, Fransızca-Feodalite devrinin, İngilizce –Kapitalizmin, Rusça ise dünya sosyalizminin dili’ imiş.’Rusça bilmeden dünya terakki edemez‘miş (‘Literaturnaya gazeta’ Şubat 1949)

         

                    1936’da Azerbaycan Sovyet Cumhuriyetinin en nüfuzlu şahsiyetleri ve komünistlerden en kıdemlileri ile Azerbaycan’ın meşhur dilci, öğretmen ve bilginlerinin iştirakiyle kurulan bir komisyonda Azerbaycan Türkçesi imlâsının esasları işlenmiş ve muayyen bir sistem kabul edilmişti. Sovyetçiler, komisyonun bu talimatnamesini ‘inkılâp aleyhinde bir suikast vesikası’ diye menettiler; çünkü bu talimatname ‘ekim dili’, yani Rusçaya değil, ’Pantürkizmin silâhı’na, yani genel Türkçeye uydurularak tanzim edilmişti. Bu revizyon sade Azerbaycan’a değil. Sovyetlerdeki bütün Türk illerine de aitti. Her tarafta ‘Pantürkizme’ karşı sefer açılmıştı.

         

                    Asıl Rusya’da Rus imparatorluğunun tarihî kahramanları, günlük Sovyet siyasetinin gereklerine uydurularak idealleştirildiği bu sırada Sovyet Türk Cumhuriyetlerinde tarihi şahsiyetlerin hatıraları unutturuluyor. Çünkü birincilerin özelliği Rusya’yı korumak iken, ikincilerin değeri, tarihte, Rusya’ya karşı mücadeledir. Tarihe tatbik olunan bu metot Stalin’in aktüalite için verdiği formüle de uygundur: ’Herhangi bir sömürgenin herhangi bir imparatorluktan ayrılması inkılâp, herhangi bir memleketin Sovyetler Birliğinden çıkması ise irticadır’.

         

                    Siyasî tarihe tatbik olunan bu metot kültür tarihine de tatbik olunuyor.

         

                    Her şeyi Rus milletiyle birleştirmek kaidesine tabi tutan bu politika, nihayet,1939’dan itibaren, Sovyetler Birliğindeki bütün Türk Cumhuriyetlerinde kültürün şekilce de Ruslaştırılması neticesine varıyor. Yazı Avrupaî-Latin harflerinden Kirillik-Rus harfleri sistemine uyduruluyor. Yıllardır ki, Türkçe gazete ve kitaplar Rus harfleriyle neşrolunuyor.

         

                    Bu ‘reform’ katliam devri denilen 1937-1938 yılları akabinde tatbik olundu. Katliam yılları denilen devir ise sözün mânasına tamamıyla uyan facialı bir devirdi. Bu devre kadar Türk Cumhuriyetlerinde, hayatın her safhasında rol alan yerli Sovyet aydınları ‘temizlendiler’.1937 den sonra ne öne gelen bir komünist, ne meşhur bir yazar, ne sevilmiş bir artist, ne de az çok tanınmış bir cemiyet adamı kaldı.

         

                    Türk illerini Sovyetleştirmede Rus Bolşeviklerine büyük hizmetleri dokunan Azerbaycan’da Nerimanov, Türkistan’da Feyzullah Hocayev, Edil-Ural’da Sultan Aliyev, Kırım’da Vali [21]İbrahim gibi adamlar bile sonradan milliyetçilikle itham olunarak, gazaba uğradılar. Karayevler, Ruhullalar ve başkaları bile 1937 katliamında ortadan kaldırıldılar. Büyük şair ve yazarlardan Hüseyin Cavid. Ahmet Cevat, Münevver Kari, Çobanzade gibi milliyetçi nesle mensup şahsiyetlerden sarfı nazar, bizzat Bolşevik okulunda genç komünistler sırasından yetişen aydınlar bile ‘Sovyetleştirme’ terörünün kurbanı oldular. S. M. Efendiyev (Azer. Sovyetleri İcra komitesinin sabık reisi), Hamit Sultanov (Azer. Cum. Halk Komiserlerinden)   gibi eski komünistler bile milliyetçi diye boğazlandılar. Hatta Sovyet Azerbaycan Cumhuriyetinin, 1937 den önce ölüp gitmiş ilk başbakanının hatırası dahi ‘Millî sapıntıcı’ imiş diye mahkûm edildi ve manen idam olundu.

         

                    Kendisinden bahsedilen katliam yılı bu yıldır. Bu kanlı yılda Moskova yerli Türk Cumhuriyetlerinde Moskova, yerli Türk Cumhuriyetlerinde mevcut millî gelenekleri zorlayarak bunları büyük Rusluk içinde eritmek istiyordu. Tabiatı zorluyordu.  Bu zorlama, tabi durmadan devam ediyor ve durmadan kurbanlar istiyor.

         

                    Fakat tabiatı zorlayan bütün kuvvetlerin mukarrer akıbetine onlar da uğrayacaklardır. Çünkü nihaî zafer zulmün ve esaretin değil, adalet ve hürriyetindir. İstikbal, totalitarizmin değil, Demokrasinindir!

         

         

         

         


        


        

        [1] Muhammed Ayaz İshaki, Lehistan’dan Gidiş, Emel, sayı 141-145,Mart-Aralık 1984,s.87-104


        

        [2] Müstecip Ülküsal, Kırım Yolunda Bir Ömür Hatıralar, Ankara 1999,s.255-256


        

        [3] Ülküsal,a.g.e.,s.262-263


        

        [4] Prof. Dr. Tahir Çağatay, Abdülvahap Yurtsever’in Ardırdar’1898-1976,7-10), Azerbaycan, sayı 220,Ekim-Kasım-Aralık 1976,s.7


        

        [5] Patrik von zur Mühlen, Gamalıhaç ile Kızılyıldız Arasında İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyet Doğu Halkları’nın Milliyetçiliği, Ankara 1976,s.7


        

        [6] Kamplarda yaşayan Türklerin durumu basına yansımıştır:’Kızılay’ın el uzatmağa lüzum görmediği yurttaşlar, Yeni Sabah,23.9.1948,s.1-5


        

        [7] Haymatloz olarak nitelendirilen Resulzade’nin Türkiye gelmesine Bakanlar Kurulu’nun 8.7.1947 tarihli toplantısında izin verilmiştir.


        

        [8] Nesiman Yakublu, Mehmed Emin Resulzade, Bakı 1991,s.233


        

        [9] Cafer Seydahmet Kırımer’in 1954-1960 yılları arasındaki notlarını ihtiva eden günlüğünde Resulzade ile ilgili kayıtlar bulunmaktadır. bk. İsmail Otar-Ömer Özcan, Cafer Seydahmet Kırımer’in Günlüğü, Ankara 2002


        

        [10] Milli Azerbaycan Hükümeti’nin Almanya’ya  yüksek tahsil için gönderdiği öğrencilerden olan H.Ataman hk.bk.Op. Dr. Hamid Halil Ataman (2.2.1900-18.3.1979), Azerbaycan, sayı 230, Nisan-Mayıs-Haziran 1979,s.11-13,Ahmet Karaca, Dr. Hamid Ataman, Azerbaycan Milli Davamıza Unutulmaz Hizmetler Verdi, Azerbaycan, sayı 230,Nisan-Mayıs-Haziran 1979,s.21-23


        

        [11] Ulus,22.1.1950,s.4


        

        [12] Ulus,2.12.1950,s.5


        

        [13] M. E. Yalvaçoğlu, Azeri Şairi Nizami ve Dünyanın Bugünkü Durumu, Ulus,23.3.1949,s.2,6


        

        [14] M. E. Yalvaçoğlu, Azerbaycan Kompozitörü Hacibeyli Üzeyir, Ulus,3.5.1949,s.2,4


        

        [15] M. E. Yalvaçoğlu, Bir Temizliğe Dair: Sovyet Türkçülüğü, Ulus,6.1.1950,s.2,4


        

        [16] II. Dünya Savaşı yıllarını Resulzade ile birlikte Romanya’da geçiren Resuloğlu’nun bir şiirinde,’Yılanın akıyla kızılı olmaz/İkisi de Rustur, sokar seni kaç !/Tahammül kalmadı hicran derdine/Men Yalvaç değilem, soyadım Yalvaç !’ ifadeleri M. E. Resulzade’nin ‘Yalvaçoğlu’ müstearını seçmesini teyit etmektedir. M. E. Resuloğlu hk. bk. Ahmet Karaca, Mehmet Ali Resuloğlu’nu Anarken, Azerbaycan, sayı 239,1982(Ocak-Şubat-Mart),s.18-25


        

        [17] Mehmet Emin Resulzade, Doğumunun Sekiz Yüzüncü Yılında Azerbaycan Şairi Nizami, Ankara 1951,402 s.Eserin basımı ile ilgili gelişmeler için bk. Dr. Fethi Tevetoğlu, Benim Gördüğüm Bugünkü Rusya, Ankara 1968,s.198-200


        

        [18] M.E. Resulzade, Nizami’de Türklük, Azerbaycan Dergisi, sayı 2,1.5.1952,s.3-6,13


        

        [19] M. E. Resulzade, Büyük Kompozitör Hacibeyli Üzeyir, Azerbaycan Dergisi, sayı 8,1 Kasım 1952,s.8-9


        

        [20] Yazının imlasına dokunulmamıştır. Makale M. E. Yalvaçoğlu imzasıyla çıkmıştır.


        

        [21] Veli  olmalıdır.


Türk Yurdu Ağustos  2010
Türk Yurdu Ağustos 2010
Ağustos 2010 - Yıl 99 - Sayı 276

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele