“Nizam Köpürüyor, Med Vakti Deniz” ya da Müesses İktidar-Bilim İlişkilerinden Yeni Bir Dünyaya ve Yeni Anlayışlara Doğru

Ağustos 2010 - Yıl 99 - Sayı 276

         “Bilgi güçtür”[1] denileli beri, bilginin; bilhassa bilimsel bilginin, gücüne dikkat edilmektedir. Ve fakat bilginin gücüne karşın gücün bilgisi; bir hegemonya, bir iktidar odağı olarak kapitalizmin bilgisi o denli bilinip önemsenmemekte, daha bile, bilimler, özelde de sosyal bilimler, sosyal ve siyasal gerçekliklerle bunlara içkin iktidar ilişkilerinden yalıtık biçimde görülmektedir. Bilimin, güç dağılımının belirlenmesindeki ya da merkez-çevre ilişkilerinin kurulma ve yinelenmesindeki işlevleri pek göz önünde sayılmaz. Müesses bilim; iktidar ve ideoloji gibi süreçler/yapılar için(de) konumlanmaz ve üretilmez diye düşünülür. Salt, insani bir edim, insani bir icra olarak bilimin kendisi değil, eğitim ve bilim kurumları da; hem tözel anlamda siyasal nitelikleri hasebiyle hem de pratik anlamda gerek epistemolojik gerekse ideolojik açılardan iktidar ilişkileri seferinde yer almaktadırlar. Hiçbir ülkenin akademisi bu açıdan istisna teşkil etmediği ve bilimsel bilgi, kültürlerden bir kültür olduğu hâlde, bilim yine de kapitalist bağlamların dışında cereyan ediyor sanılır ve toplumsal tabakalar yönüyle ‘tarafsız’ addedilir. Üstelik akademinin kendi içindeki hiyerarşik iktidar ilişkilerinin, özellikle rektörlükler bahsinde akademiyi bir tür Leviathan simülasyonu konumuna getirdiği de açıkken.[2]

         

         

        Bilim, kül olarak farklı kültür, tarih ve milletlerin üstünde konumlandırılır yani özcesi evrensel kabul edilir. ‘Bilim işbu evrenselliğiyle zamandan ve mekândan münezzeh bir konuma yükselerek her an/zaman, her yerde/mekânda doğru olur. Bilim ayrıca inceleme alanına aldığı ‘nesnelerin’ dokunulmazlığını kaldırarak onları saygı konusu olmaktan çıkarmaktadır. Böylece, insanlar için saygıya konu edilecek tek kategori olarak, geriye kala kala bilimin kendisi kalır.[3]  Bilime inanılır. İnanç beslenir zira o hem en gerçek hem de biricik yol göstericidir. Öyle ki bilim artık, meşruiyeti kendinden menkul çağdaş bir dindir. Comte’un öngörülerinin, en azından kimi entelektüellerin şahsında gerçekleştiği ve bazılarının ona duydukları imanı her gün tazeledikleri söylenmelidir.[4] Ne ki gelinen konjonktürde müesses bilim imgesine karşı beslenen ‘inanç’ sarsılmaya başlamıştır. Kartezyen ve Newtoncu öncüllerin sorgulanması ve diğer eleştirilerle erişilen minval, bilime matuf muhkem tasvirlerin örgüsünü gevşetmiştir. Bu meyanda Avrupamerkezcilik temelli sosyal bilimler yerine, acaba Avrupamerkezci olmayan, hakiki anlamda çoğul ve meşruiyetini pozitivist öncüllerden devşirmeyen yeni bir paradigma inşa edilebilir mi şeklinde tartışmalar başlamıştır.

         

         

        Hermeneutik ve kültürel araştırmalar, ‘mâduniyet’ (subaltern) çalışmaları, dünya sistemleri analizi gibi alternatifler, bilimi “kutsal” olmaktan çıkarmıştır. Son kertede, Newtoncu bilimin entelektüel bakımdan üstün olduğu kültürel ortam aşındırılmıştır. Ve fakat tüm bunlarla birlikte, ‘epistemik cemaate’, kendini doğru, hatta iyi, ahlaklı gösterme gayretindeki çevrelerin bilimle aralarında kurdukları “ortak-yaşarlığa” (sembiyoza), dinlerin bile saygınlık görme yolunda bunu, ancak “en bilimsellik” etiketiyle sağlayabileceklerini zannetme tuhaflıklarına bakıldığında bilime daha özelde de sosyal bilimlere yönelik kazıma, sökme, tardetme (unthinking) çabalarının yeterince hacimlendiğini düşünmenin imkân dâhilinde yer almadığı fark edilmektedir. Ayrıca, sosyal bilimlerden bahis açıldığında üzerinde eğleşilmesi gereken başlıca akslardan biri kapitalizm iken bu konu yeterince tartışılmamaktadır. Hâlbuki hem kendileri tam anlaşılamadığı takdirde kapitalizmin de tam anlaşılamayacağı kurumsal alanlar niteliğiyle ve hem de insani-sosyal edimlerin içinde gerçekleşmesine zemin teşkil eden yapısal çerçeveyi sağlayan karmaşık süreçler niteliğiyle, ortada bazı vektörler (taşıyıcılar) vardır ve bu vektörler; devletlerarası sisteme, üretime, emeğe, refah kalıplarına ve toplumsal birliği sağlamaya yönelik mekanizmaların yanında bilgi yapılarını da içermektedir.[5] Sadece bu ilişki bile, yani kapitalizm ile onun vektörlerinden birinin bilgi yapıları oluşu gerçeği bile, bir güç/iktidar odağı olarak kapitalizm ile müesses bilimler arasındaki bağa dikkat kesilmek için, ‘elde yeterli sebep var’ anlamına gelmektedir.

         

         

         

        Kapitalizm ve Avrupamerkezcilik Aralığında Sosyal Bilimler

         

        Sanayi kapitalizmi ve Fransız Devrimi ile ortaya çıkan sosyo-kültürel ve siyasal dönüşümler, kendilerine sonradan sosyal bilimler adı verilen çalışmalara, akademide bir yer ayrılmasından daha da ötede ciddi ihtiyaç duyulduğunu göstermiştir. Üstelik yeni düzenin istikrarlı biçimde kurulmasına çalışılacaksa eğer bu bilimlerin kesin ve pozitif temelde müesseseleştirilmesinde fayda vardı. Nitekim sosyal bilimlerin temellerini atanlar gözlerini Newton fiziğine biraz da işte bu nedenle dikmişlerdi.[6] On dokuzuncu yüzyılda tanımlandığı biçimiyle sosyal bilimler, normal değişimin anlaşılması niyetiyle ve bu yoldan değişimi etkileyebilmek amacıyla, sosyal dünyanın empirik incelemesiydi.[7] Yeni bilimsel anlayış, on dokuzuncu yüzyıl başlarında ortaya çıkan ve iktidardan pay isteyen kentli işçi kitlelerinden, köylüler, zanaatkârlar ve marjinal göçmenlerden oluşan “tehlikeli sınıflara” karşı, imtiyazlı siyasal ve kapitalist tabakaların çıkarlarını koruma konusunda önemli rol oynamıştır.[8] Bu bilimlerin gelişmesi kontrol etme, toplumları dönüştürme ve hegemonya kurma arzularını hep kamçılamıştır. Öyle ki bir yandan mezkûr gelişme, teknoloji aracılığıyla Batı’nın önce doğaya sonra doğuya; Batılı olmayan ötekine karşı hegemonyasını tahkim etmiş öte yandan sosyal bilimler de, kendilerini akademi içinde öğreten bölümler kurulalı beri Avrupamerkezci olagelmiştir. 

         

         

        Anlaşılmaktadır ki, sosyal bilimler, tıpkı doğa bilimleri gibi, sadece bilme aşkına, naif bir bilme tutkusu uğruna, “bilmek için bilmek” isteği doğrultusunda geliştirilmiş olmuyor; siyasal-ekonomik iktidarlara yol göstermek, kapitalistlerin eline kullanabilecekleri gereçler vermek amacıyla da geliştirilmiş oluyor. Dolayısıyla sosyal bilimler, zaten çıkış itibarıyla masum, naif, saf bir faaliyet tarzı değildir. Sosyal bilimler, bilme aşkının motivasyonundan çok, kapitalist zeminlerde, belirli odaklar tarafından yönetilen ve bu belirli odaklar için bilgi üreten birer mekanizma kimliğiyle var olmuşlardır.[9] Naiflik ya da saflık, yüz milyarlarca dolarlık kitle ölüm silahlarına bir çırpıda transfer edilebilen bilimde değil, ona bu vasfın yakıştırılmasında bulunmaktadır. Avrupamerkezciliğe de, zikredilen kapitalizmin sonucu olan tabloyu meşrulaştırmak maksadıyla Batılılarca uydurulmuş bir ideoloji niteliğiyle bakıldığında, o, hem bir dünya tarihi teorisidir ve hem de bununla bağlı bir dünya siyaseti tasarısıdır: Sosyal bilimlerin Avrupamerkezci boyutu, Kuhn’un söylediği anlamda bir paradigmadır ve sosyal bilimlere çokluk farkına varılmadan işleyecek derecede içkindir.[10] Bilimsel sosyal bilginin üretiminde de, ‘öteki’nin kavranmasında da; Avrupa medeniyet ve kültürünün üstünlüğü aksiyomundan yola çıkılmasını mümkün kılan bir istinatgâh niteliğiyle Avrupamerkezcilik, böyle bir aksiyomu sağlayan temelin, Avrupa’nın dünya üzerindeki egemenliği anlamına gelen kapitalizmin varlığına çok şey borçlu olduğunu hatırlatarak modern jeokültürün kurucu unsurlarından biri hâlini almıştır. Sosyal bilimler kaldı ki kurumsal bir yapı olarak da zaten büyük ölçüde Avrupa’da doğmuştur.[11] Bu bilimlerle toplumsal değişimin incelenmesi kapitalizmin merkez bölgelerindeki ‘Avrupalı’ devletlerin politikaları için son derece yararlı olmuştur. Zira sosyal bilimler “evrensel” yasalardan söz etmelerine karşın olguları fiilen evrensel düzeyde değil Batılı devletler düzeyinde incelemişlerdir. Böylece bir yandan Batılı devlet yapılarına ve devletlerarası sistem vektörüne meşruiyet temin ederken diğer yandan merkez için geri kalan dünyanın sömürgeleştirilmesini/batılılaştırılmasını kolaylaştırmışlar bunu yaparken de, bilimin bir yerde, sosyal ve siyasal kararların ise başka bir yerde durduğu fikrine dayanan Avrupamerkezcilikten güç almışlardır.

         

         

        Kapitalizm, Avrupa’nın dünyanın geri kalanında yaşayan halklarla karşılaşması ve çoğu durumda onları sömürmesi sonucu kurulduğu için, sosyal bilimlerin kurumsallaşma süreci de, Avrupa’nın, geri kalan dünya üzerinde egemenliğini kesin tarzda sağladığı tarihlerde gerçekleşmiştir. Bu arada Avrupa’nın dünyaya egemen olacak hegemonik konuma nasıl geldiği sorusu, entelektüel alanda Darwinci dönüşümle çakışmış, Darwincilik biyolojiden çok öte alanlara taşınarak[12] dünyanın, öteki’nden daha rasyonel, daha aydınlanmış ve daha ileri olan Batı tarafından sömürgeleştirilmesine hizmet etmiştir. Sosyal bilimlere Newton fiziği egemen olsa da, hayatta kalmaya ancak en uygun olanın devam ettiği anlayışını öne çıkaran ve Avrupamerkezcilik için(de) büyük bir öneme sahip bulunan evrim anlatısı da, sosyal bilimler üzerinde ciddi etki bırakmıştır. Yukarıda, sosyal bilimlerin; bilimin bir yerde, sosyal ve siyasal kararların ise başka bir yerde durduğu fikrine dayanan Avrupamerkezcilikten güç aldıkları söylenmişti. Bu bilimler başka bir ayrım anlayışıyla da piyasayı ekonomi bilimi, devleti siyaset bilimi, kültürel-sosyal alanı sosyoloji ile incelerken, bu alanlar için ayrı mantıklar, ayrı işleme mekanizmaları, ayrı-yalıtık nişler öngörürken kapitalizmi bütün olarak görememektedir. Çünkü bu ayrımlar kapitalist dünyanın gerçekte nasıl bir dünya olduğu ve nasıl işlediği bakımından temelde anlamsızdır. Zira hiç bir karar alıcının öznel olarak üç ayrı ve yalıtık, siyasal, ekonomik, sosyo-kültürel motivasyonu bulunmaz ve gerçekte yalnız bir alana münhasır kalan gerçek kurumlar da gerçek-hayatta yine bulunmaz.[13]

         

         

         

        Kapitalizm-Sonrası Yeni Dünyaya ve Yeni Bilim Anlayışlarına Doğru

         

        Bugün dünyanın önünde duran temel sorunlardan biri kapitalizm-sonrasının ‘ne’liği ise bir diğeri de kapitalist-dünyayı ‘mistifike’ eden ekonomi, siyaset bilimi ve sosyoloji gibi ‘varsayımsal’ disiplinlerin arasındaki sınırları açık bir biçimde savunabilme imkânının var olup olmadığıdır. Yaşanılan ortamda sosyal bilimlerin kolektif bilgisini, dünyanın dönüşecek olması ışığında yeniden değerlendirme ihtiyacı doğmuştur. Ama bu ihtiyaç, pratik değişiklikler kadar içinde bulunulan süreçte fizik ve matematikte önemli dönüşümler yaşanıyor olmasıyla da ilgilidir. Her yerde tekrarın, istikrarın ve dengenin bulunduğu kabulü, yerini karmaşıklık kabulüne bırakmaktadır. Bilhassa  ‘kesinlik’ öncülü, doğa bilimlerinin kendisi içinden de sert saldırılarla karşı karşıya kalmaktadır. Prigogine, “Kesinliklerin Sonu” adlı çalışmasında doğa bilimlerindeki ‘zaman oku’ tarafından yönlendirmelere dikkati çekmektedir.[14] Bu durum da epistemoloji bağlamında kaçınılmaz olarak ‘denge’den ve giderek ‘kesinliklerden’; ideal, nesnel, eksiksiz bilgi anlayışından uzaklaşmak anlamına gelmektedir. Önceden, sadece, ebedi varsayılan yasalar, bilimsel rasyonelliğin ifadesi olarak değerlendirilmekte ve ‘zaman oku’ yanılgı olarak görülmekteydi. Fakat karmaşıklık çalışmaları gibi yeni anlayışlarda, ‘tersinirliğin’ ve determinizmin artık yalnızca sınırlı, basit olaylarda işlediği düşünülmektedir.[15]

         

         

        Karmaşıklık çalışmaları, bilimin değil, pasif bir doğa imgesine dayalı bilimin reddidir ve iki temel temayı öne çıkarmaktadır: Bir, zamansal simetri değil, zaman oku. İki, bilimin nihai gayesi basitliğin değil, karmaşıklığın açıklanmasıdır. Diğer yandan kültürel çalışmalar da karmaşıklıkla ilgilenen bilimcilerin saldırdığı determinizm ve evrenselciliğe saldırmakta, metinlerin belli bir bağlamda tasarlanmış ve belli bir bağlamda okunan ya da değerlendirilen yani evrensel sayılamayacak düzenlemeler olduğunda ısrar etmektedir.[16] Doğa bilimciler zaman okunun ve araştırmacının araştırma nesnesi üzerindeki kaçınılmaz etkisinin yalnızca sosyal bilimler için değil, aynı zamanda fizik ve matematik için de doğru olgular olduğunu söylüyorlar. Prigogine, bu gelişmeyi “dünyanın büyüsünün iade edilmesi” olarak adlandırıyor. Descartes’ın klasik düalist bilim anlayışı, dünyayı determinist ve “doğa yasaları” denilen bütünüyle nedensel işleyen yasalarla, “nesnel” biçimde açıklanabilecek bir otomata benzetmekteydi. Bugün ise birçok doğa bilimci dünyanın bundan çok farklı bir biçimde tasvir edilmesi gerektiğini savunuyor. Dünya, çok daha istikrarsız, karmaşık, dalgalanmaların büyük rol oynadığı bir yer biçiminde algılanıyor. Yeni doğa bilimi paradigması, doğanın hiç de tam belirlenimli olmadığını ve mikro fizik alanında belirsizliğin/kesinsizliğin hüküm sürdüğünü düşünüyor. Kesin-yasacı paradigma bizzat doğa bilimciler için da savunulacak gibi değil. Sonuç itibarıyla şayet fizikçiler sosyal dünyaya bakmak zorunda olduklarını söylüyorlarsa, sosyal bilimciler de doğa bilimlerini daha fazla modellememelidirler.[17]

         

         

        Hâlihazırda bir “Geçiş Çağı”nda yaşanıyor. Geçiş, bir tarihsel sistem olan kapitalist-dünyadan başka bir dünyaya (?) geçiştir. Geçiş krizinde sosyal bilimciler, müesses bilim alışkanlıklarını zihinlerinden tardetmek şartıyla, önde duran seçeneklerin aydınlatılması çerçevesinde bir rol oynayabilirler. Bu rol, daha ziyade, mesela Osmanlı İmparatorluğu gibi, “uzun süre”li, büyük ölçekli sosyal varlıklar üzerinde çalışanlara düşen bir görevdir.[18] Dolayısıyla müesses sosyal bilimciler ancak bu öncülü temel alarak ilerleyebilirler. İnsanlar gerçekte, işte geçmişte Osmanlı ve en az birkaç yüzyıldır da kapitalizm gibi; ölçek bakımından geniş, zaman olarak uzun süreli, fakat yinede doğal yaşamları olan tarihsel sistemlerin içinde yaşamaktadırlar. Bu tarihsel sistemler örneğinde olduğunca aynı anda hem değişmeyen ve kendisini tekrar edeni hem de sürekli ve ebedi olarak değişeni analiz etmeyen hiçbir akademik çalışma yarar sağlamaz.[19] Bilimcilerin ve dolayısıyla akademinin üzerine düşen görevlerden biri de, entelektüel ilgilerini işbu tarihsel sistemlere teksif etmektir. Tabii ki hakikati; doğru (bilim), iyi (ahlak-felsefe) ve güzel (estetik-edebiyat) nişlerine ayırmayacak, parçalamayacak ve iktidar ilişkilerine koş(ul)mayacak hem yeni bir dünya hem de yeni bir bilim isteniyorsa şayet. 

         

         

         

         

        Kaynaklar


        


        

        * Yrd. Doç. Dr. Bilecik Ünv. Siyaset ve Sosyal Bilimler ABD Öğretim Üyesi  idirisdemirel@gmail.com

        [1] Francis Bacon, (1597), “Religious Meditations, Of Heresies”, http://www.quotationspage.com/quote/2060.html (05.03.2007). Heidegger’e göre, bilim yeryüzünde önceden hiçbir zaman karşılaşılmamış bir güç geliştirmiş ve bu güç bütün yerküreyi kaplamıştır. Bkz; Martin Heidegger, Bilim Üzerine İki Ders (Türkçesi: Hakkı Hünler) Paradigma Yay. İst. 1998, s. 14.


        

        [2] Akademi içi iktidar ilişkilerinin hangi nirengiler itibarıyla rektörlükleri bir tür “ölümlü tanrı” kategorisine taşıdığına ilişkin olarak Bkz; İdiris Demirel, “Gaipten Bir Ses Geldi: Ben Sizin Rektörünüz Değil Miyim?”, Dergâh, C: XX, S: 231, ss. 19–22.


        

        [3] İsmet Özel, “Bilimin Dünyasından Bilginin Dünyasına”, Bilgi Bilim ve İslam, İsav Yay. İst. 1987, s. 1.


        

        [4] Mustafa Özel, “İktisadi Düşüncenin Laikleşmesi” tebliğinin tartışmaları, Tartışmalar VI, Bilgi Bilim ve İslam II, İsav Yay. İst. 1992 s. 133; Immanuel Wallerstein, Bildiğimiz Dünyanın Sonu(Çev. Tuncay Birkan) Metis Yay. İst. 2000, s. 294.


        

        [5] Terence K. Hopkins ve Wallerstein, “Dünya-Sistemi: Bir Kriz Var mı?”, Geçiş Çağı(Der. Terence K Hopkins ve Immanuel Wallerstein), (Çev. Nuri Ersoy vd.) Avesta Yay. İst. 2000, s. 18.


        

        [6] Wallerstein vd. Sosyal Bilimleri Açın(Çev. Şirin Tekeli)  Metis Yay. İst. 1996, s. 17.


        

        [7] Wallerstein, Sosyal Bilimleri Düşünmemek(Çev. Taylan Doğan) Avesta Yay. İst. 1997, s. 31.


        

        [8] Wallerstein, Bildiğimiz Dünyanın Sonu… s. 161–162.


        

        [9] Doğan Özlem, “Doğa Bilimleri ve Sosyal Bilimler Ayrımının Dünü ve Bugünü Üzerine”, Toplum ve Bilim, S: 76 Bahar 1998, ss. 7, 15.


        

        [10] Samir Amin, Avrupamerkezcilik Bir ideolojinin Eleştirisi, (Çev. M. Sert) Ayrıntı Yay. İst. 1993, ss. 87 vd.


        

        [11] Wallerstein, Bildiğimiz Dünyanın Sonu… s. 184.


        

        [12] Wallerstein vd. Sosyal Bilimleri Açın… s. 32–33.


        

        [13] Wallerstein, Sosyal Bilimleri Düşünmemek… s. 367.


        

        [14] İlya Prigogine, Kesinliklerin Sonu, İzdüşüm Yay. İst. 2004, ss. 7, 8 vd; Wallerstein, (1997), “The Structures of Knowledge, or How Many Ways May We Know?”, http://fbc.binghamton.edu/iwwsa-r&.htm (16.02.2006)


        

        [15] İlya Prigogine ve Isabelle Stengers, Kaostan Düzene (Çev. Senai Demirci), İz Yay. İst. 1998, s. 12.


        

        [16] Wallerstein, Bildiğimiz Dünyanın Sonu… ss. 206–207.


        

        [17] Wallerstein vd. Sosyal Bilimleri Açın… s. 61.


        

        [18] Wallerstein, “Halil İnalcık ve Osmanlı Çalışmalarının Geleceği”, (Çev. Mustafa Özel), Dergâh, C: V, S: 59, Ocak 1995, s. 15.


        

        [19] Wallerstein, Sosyal Bilimleri Düşünmemek… s. 326.


Türk Yurdu Ağustos  2010
Türk Yurdu Ağustos 2010
Ağustos 2010 - Yıl 99 - Sayı 276

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele