Milletler Dilleriyle Yaşar

Ağustos 2010 - Yıl 99 - Sayı 276

                                                                                              Türkçem benim, ses bayrağım!

                                                                                                          Fazıl Hüsnü DAĞLARCA

                                            

         

                    Bir milleti ayakta tutan güç dilidir. Dilin yerini, ne zenginlik, para pul ne de asıl görevi içeride ve dışarıda güvenliği korumak olan silahlı kuvvetler, onun belli amaçlarla kullandığı ve kullanacağı tank tüfek alabilir. 

         

        Türkçe, adını Türkiye halkından alan bu milletin konuşma dilidir. Bu dil, millî birliğin teminatı olmak gibi temel bir göreve sahip... Türkiye Cumhuriyeti devletinin tapu senedidir Türkçe.

         

                    Millet târifini yaparken, sayılan unsurlardan biri olarak dilin kabul edilmesi, târifi tam ve doğru yapma gereğinden doğuyor. Millet denilince, bayrağından, akçesinden önce, bağımsızlık simgesi olarak dili gelir en başta. Esas olan budur ve vatan yaptığımız coğrafyanın sınırları içinde birlik ve dirliğe temel olarak önce dili görürüz.

         

        Bu millet,  aynı toprağı paylaşan, ayrı kökenlerden gelmese de saygıyla aynı bayrak altında toplaşan halk, iyi bilinmeli ki adını, ortak anlaşma aracı olan dilden alıyor. Türkçe konuşan insanların Anadolu’da kurduğu son devletin adı da, bunun için Türkiye Cumhuriyeti’dir.  Başka bir dilin rüyasını gören, hayal eden, sayıklayanların amacı millî bütünlüğümüze, ülkülerimize düşman, en azından karşı olmak demektir.

         

        Bu yazının ilerleyen bölümlerinde “Türkçenin kullanımı”  üzerinde duracak, “millî hisle dil” arasındaki bağın gücünü anlatacak ve ayrıca dünyanın “beşinci büyük dili” olarak Türkçenin neden “devlet dili” olduğunu ve bunun neden gerektiğini ele alacağız.

         

         

         

                    Devlet Dili Türkçe’dir

         

                    Merkez Anadolu olmak üzere, yüzyıllar boyu hüküm sürdüğümüz, sınırlarımız içine kattığımız, vatan yaptığımız geniş bir coğrafyada dilimiz konuşuldu, birlikte yaşayabilmek ve anlaşabilmek için bu ortak dil, Türkçe geçerli oldu. Dünyanın dört bir köşesinde hâlâ bu dilin izleri vardır... Türk soyundan gelmemiş olsalar bile, bu gün de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak, hangi etnik kökenden gelirlerse gelsinler, isterse azınlık haklarına sahip olsunlar, devlet dili olan Türkçeyi bilmeleri, bilmiyorlarsa öğrenmeleri ve topluluk içinde mutlaka bu dili kullanmaları gerekiyor. Kimlik belgesini taşıdığınız devletin dilini de öğrenmeye ve kullanmaya mecbursunuz.

         

        Doğduğunuzda analarınız sizinle değişik bir dille konuşabilir, evinizde veya yakınlarınızla bir araya geldiğinizde öğrendiğiniz bu dili kullanabilirsiniz. Fakat bunun dışında, bilmeniz, konuşmanız, kullanmanız gereken devletin dilidir, Türkçedir. Çünkü ortak kullanılan bir dil olmazsa ne anlaşabiliriz, bu ülkede birlikten eser kalır ve ne de beraberlikten söz edilebilir.

         

        Doğru olan budur.

         

        Tersini düşünen ve hayal edenlere sormak lâzım: Ortak dil kullanılmazsa, bu coğrafyada doğan, yaşayan, bu toprağı bölüşen, hayatını onun üstünde sürdüren, nimetlerini paylaşan ve T.C. kimlik belgesini taşıyan insanlar arasında başka türlü birlik, beraberlik sağlanabilir miydi?  Ne mümkün...

         

         

         

                    Kürtçe Yayın Yapılabilir mi?

                                               

         

        Son yıllarda, bir Kürtçe’dir, Türkçe’dir, “ana dil” ile konuşmak sevdasıdır tartışması, “muhabbeti” almış başını gidiyor. TRT, her halde mevcut ve içimizi karartan duruma bir “çözüm getirmek” niyeti ve düşüncesiyle Televizyon kanallarından birinde Kürtçe yayınlara yer verdi. Bazıları, iyi niyetle başlatılan bu girişimi, hemen kendi çarpık görüş ve anlayışlarına bir basamak yapmaya kalkıştılar ve dil konusunda çizmeyi aşma eğilimine varan bir cür’et gösterdiler. “Ne oluyor?” sorusunu sorarak, durumu hayret ve dehşet içinde hep birlikte seyrettik ve seyretmeye devam etmekteyiz.

         

         

         

Yakın Tarihten Bir Örnek

         

         

        Çok değil, yakın tarihe bakarsanız ve kuruluşundan beri dost kabul ettiğimiz Pakistan’ın, dil yüzünden başına neler geldiğini görür, bize hak verirsiniz. İngilizler Hindistan’dan çekilmek zorunda kalınca, yarımada iki ayrı devlete ayrıldı,  kurnazca oynadıkları bir oyunla Pakistan Anayasası’na bir hüküm eklendi ve “üç dil; Orduca, Bengalce, İngilizce” devlet dili olarak kabul edildi.  Ülkenin Batı kesiminde yaygın olan Orduca, Doğu kesiminin kullandığı Bengalce idi, ama tek bir devlet vardı ortada! 

         

        Üç ayrı dil şartı neden koşuldu?

         

         Neden koşulduğu, yıllar geçip Batı ile Doğu birbirine düşünce anlaşıldı.

         

        Ülkenin içinde çıkartılan hesaplı kitaplı, sebepli sebepsiz kapışmalara bir de dış kışkırtmalar eklenince, Pakistan ikiye bölündü! İnsanlar ayrı bir dil kullandığı için, Batısından koptu ve kendi  toprakları üzerinde  Bangladeş adıyla yeni bir devlet kurdular !.

         

        Görülen ekonomideki eşitsizlik yani fakirlik mi, yoksa iki dillilik mi yarattı bu kopuşu, ne kadar tartışırsak tartışalım, sebep ortada... Gerçek odur ki, bu kopuşun sebebi,  halkı birlik içinde tutacak tek devlet dili yerine, üç ayrı dilin, Pakistan Anayasası’nda yer almasıdır.

         

         

         

                    Ülkemizde Oynanan Oyun

         

         

                    Bu örneği, son yıllarda bazıları tarafından, bir amaca yönelik olarak bile bile gündeme taşınan Türkçe-Kürtçe tartışmaları sebebiyle verdik. İyi düşünerek cevap verelim: Türkiye Cumhuriyeti sınırlarını belirleyen harita üzerinde, türlü çıkar hesaplarının yapıldığı bir ortamda yaratılmak isteniyor, böyle bir amaç güdülüyor mu, güdülmüyor mu?  Bu ülke, “yapay” dil tartışmalarıyla, her an patlamaya hazır bir barut fıçısı haline getirilmek isteniyor mu, istenmiyor mu?

         

        Durumu görmemek için kör olmak lâzım!

         

         

         Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda, devletin dilini belirten maddeye, Türkçenin yanına bir de “Kürtçe” eklensin diyenlerin “halisâne düşünceler”  beslediklerini bize kim söyleyebilir ve bunu kim temin edebilir? Doğruluğuna kim kefil olabilir?

         

        Şunu bilelim kabul edelim ki, sadece dile, kültürel kimliğe değil, dereyi görmeden paçayı sıvayanların, daha şimdiden “federasyon” lâfı edenlerin elbette başkaca niyetleri var.

         

         

         

        Konuşan Kişilere Dikkat!

         

         

        “Barış” tan, ülkenin huzurundan ve “demokrasi”den dem vurarak ahkâm kesenlere dikkat edin. Bu dil konusunu, suret-i hak’tan görünme gayreti içinde kullanma amacı yapanlar, sizi şaşırtmasın. Üzerinden yıllar geçti, ama yakın tarihimizde neler yaşadık, neler gördük... Unutmadık hiç birini. Dış mihrakların oyunlarına gelenlerin ikide bir ayaklanmaları niyeydi? O isyanlar, bütün o ayaklanmalar neden çıktı, varılmak istenilen neydi?

         

         

        Bir insan, “soyadı” kanunu çıktığında, ya kanunun çıkmasına yol açan Atatürk’ün düşüncelerine saygı duyduğu ya da ona ve birilerine şirin görünmek için  “Türk “ adını almış olabilir. Bu soyadını taşıyan biri olarak, TBMM’de bugün milletvekili iseniz, en azından babanıza, onun aldığı bu soyadına lâyık olmanız gerekir.

         

        Başka birini daha örnek alalım, ona hitap edelim: Kocanız, düşüncesi doğrultusunda dağa çıkabilir, PKK’ya katılarak Mehmetçiğe silâh çekebilir, teröre bulaşabilir ama siz bu hainin karısı olarak ya ses çıkarmayıp onun hainliğine ortak olur, bir köşeye çekilirsiniz, ya da onun düşüncelerini kabul etmediğinizi ilân eder karşı çıkarsınız. TBMM’de görev yapıyor, milletvekili olarak maaş alıyorsanız, gereğini yapmak da göreviniz 

         

        Bu kişilerin, siyasî parti üyesi olduğu gerçeğinden hareket edelim. Peki, bir defa olsun hem terörün başı, hem de çocuk katili olan bir haine neden “hain” diyemiyor, üstelik bunu diyecek yerde, arada bir ağızlarından “sayın” kelimesini kaçırıyorlar?

         

        Örnek aldığımız bu insanlar, sadece bir ili değil, aynı zamanda bütün Türkiye’yi temsil ettiklerini hatırlamalıydılar, milletvekili olarak, yine bu insanlar her ay T.C. Hazinesi’nden aldıkları aylıkların, bizim ödediğimiz vergilerle karşılandığını bilmeli, unutmamalıydılar...

         

Türkiye Cumhuriyeti devletinin tapu senedidir Türkçe! Sözlerimize başlarken kurduğumuz bu cümle ve onunla ilgili olarak bütün bu anlattıklarımız bir görüşün ortaya konulması içindi. Gerek gördük, dil konusundaki görüşlerin yanında, aykırı düşünceleri olanlardan örnekler verdik. Türkçemizde çok kullanılan bir söz vardır, “anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az” deriz, yeri geldiğinde. Yeri miydi, yeri değil miydi, bunu sizin takdirinize bırakıyoruz.

         

         

 

Türkçe ve Kullanımı

         

         

        Şimdi, Türkçenin üzerinde durmamız gereken diğer meselelerine geçebiliriz. Çünkü “büyük başın büyük derdi olur” diye boşuna dememişler. Dilimizin büyüklüğünün farkında olmayanlara bunu anlatmak, bu konuda bilinç sahibi yapmak, dille uğraşan bilim adamlarının ve kalem erlerinin işi olmalı, öyle düşünüyoruz.  

         

         

                    Türk Dil Kurumu ile Kırıkkale Üniversitesi 16-17 Nisan 2009 tarihleri arasında, Türkçe ile ilgili ve iki gün süren bir toplantı düzenlediler. Dil ve bilim kurumlarımızın birlikte gerçekleştirdikleri “ I. Uluslararası Kitle İletişim Araçlarında Türkçenin Kullanımı Bilgi Şöleni”nin açılış bölümünde özel bir oturum “Radyo ve Televizyon yayınlarında Türkçe” ye ayrılmıştı. Bu oturumun yönetimiyle bizi görevlendirdiler, zevk duyarak üslendik ve yönettik.

         

         

                    Yazımızın ilk bölümü ile bu toplantı ve yönettiğimiz bu özel oturumun ilgisini sorabilirsiniz. Her iki konu da dilimizle ilgili. Kırıkkale Üniversitesi’nde sunulan bildirilerle bilgi şöleninin konusu da Türkçeydi. Hem de son yıllarda üzülerek gördüğümüz “Kitle İletişim Araçlarında Türkçenin Kullanımı”nı ele alıyordu.

         

         

        Dil, kitle iletişim araçlarında başta gelen ve korunması, işlenmesi, doğru ve güzel kullanılması gereken bir konudur. Biz TRT’de görevli yayıncılar olarak, dil, Türkçe dendi mi, son derece huysuzlaşırız.  Ona büyük önem verir, titizlik gösterir, dilin doğru ve güzel kullanılmasına özenle dikkat ederiz.

         

         

         

        Dil ve Yayın Kuruluşları

         

         

        Elli yılı aşan uzun bir yayın ve ondan on yıl daha uzun bir yazı hayatını geride bırakırken, özel kanallardaki radyo ve televizyon yayınlarının ve gazetelerin dili dikkatimizi çekiyor. Her ikisi de daha çok okunmak ve daha çok seyredilmek yerine, “çok satma” ve “çok seyredilme” savaşı veriyor, asıl yapmaları gereken görevi yapmıyorlar. Özel radyo ve televizyonlarımızla gazetelerimizin, bu arada çeşitli basın organlarımızın düşündürücü durumu karşısında bir “Yayın Şûrası” toplanması için, bir tarihte girişimde bulunmuştuk. Önerdiğimiz, yapılmasını gerekli bulduğumuz bu şûranın ele alacağı çeşitli konulardan belki en önemlisi kitle iletişim araçlarında Türkçenin doğru ve güzel kullanılmasıydı.

         

         

        Radyo ve televizyon, bugün yazılı basından daha farklı bir konumda. Günde en az üç beş saati, hatta daha fazlasını televizyon karşısında geçiren veya radyo dinleyen bir topluluğa sahibiz. Çocuklarımız ise ders dışında kalan zamanının büyük bir bölümünü ekran karşısında, ona verileni seyrederek geçiriyor. Doğru yanlış, ona verilen bilgilerle beraber aynı zamanda ekrana getirilen programlarda duyduğu Türkçeyle konuşmasına yön veriyor. Dilin, bu bakımdan hem büyükler hem de çocuklar bakımından değerlendirilmesi şart, bunun böyle bilinmesi gerekir diye düşünüyoruz.

         

         

         

                    Neden Yayın Dili?

         

        Televizyon yayınlarına bakıp neden dil üstünde duruyoruz? Çünkü Anayasamız, Devletin şeklinin “Cumhuriyet” ve Türkiye Cumhuriyeti’nin de lâik, demokrat ve sosyal bir hukuk devleti olduğunu; ülkesi ve milletiyle bütünlüğünün sağlanmasının da ortak dili olan Türkçe ile gerçekleştirileceğini hükme bağlıyor. “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.” Üçüncü madde hükmünden çıkardığımız anlam bu. 

         

         

         

Millî His ve Dil Arasındaki Bağ

         

         

        Evet, ülke ve millet bütünlüğü, ancak bu ortak dille, Türkçe ile sağlanabilir. Onun içindir ki, bu dile özen gösterecek ve onun için varlığına, yazım ve söyleyiş kurallarına saygılı, bağlı olacağız. Söylediklerimizin dayanağını ise Atatürk’ün şu sözlerinde buluyoruz:

         

        “ Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması, millî hissin inkişâfında müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki, bu dil, şuurla işlensin.

         

        Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.

         

                   

        Türkçe, kitle iletişimde sadece bir araç olmanın ötesinde çok büyük bir güce sahip. Büyük önderin de dediği gibi “millî his” ile “dil” arasındaki bağ çok kuvvetlidir, “millî birlik” bu bağ ile pekişir, güç kazanır.

         

         

         

        Bugün Ne Durumdayız?

         

         

                    Yayın yapan yüzlerce, binlerce televizyon ve radyo kanalı, mikrofon ve ekranlara yeterince bu dilin güzel örnekleri olan millî konuları getiriyor, dilin doğru ve güzel kullanımına aracı olabiliyorlar mı? Evet diye cevap vermeyi, bu konuda başarı gösterdikleri için bu kanalları kutlamayı çok isterdik. Fakat büyük bir bölümüyle ne programlarında, seçtikleri ve işledikleri konularda, ne haber sunuşlarında başarılılar!

         

        Bundan elli yıl önce Ankara Radyosu Müdürlüğü’nde başlayıp TRT kurulduktan sonra da diğer radyolarda ve merkez yayın birimleri yöneticisi olarak sürdürdüğümüz çeşitli görevlerde uzun yıllar verdiğimiz hizmet süresince, üstlendiğimiz her türlü uğraşı, millî şuur anlayışı içinde yerine getirme çabası gösterdik.

         

                    İnanıyoruz ki, TRT’deki bütün arkadaşlarımız da aynı amaç doğrultusunda, bilinçli bir şekilde aynı titizliği, özeni göstererek görev yapıyorlar ve bu gün de yapmaktalar.

         

         

         

                    TRT ve “Özel” Kanallar

         

         

        Türkçenin kullanımını değerlendirirken, önce yayın kurumlarını “TRT’ye ait olanlar” ve “özel yayın kanalları “ olarak ikiye ayırmalıyız. Çünkü dilin özenli ve özensiz iki ayrı kullanışı olduğu bir gerçek.

         

         Bunun sebepleri var. Türkiye Radyolarında 1927-1968 arası kırk yılı bulan dönemde kullanılan dil, kurallarına, doğru ve güzel kullanılmasına dikkat edilerek ve Türkçe’nin sadeleştirilme hareketine mümkün olabildiği ölçüde uyularak gerçekleştirilmiştir.

         

                    Sadeleştirme hareketiyle ilgili ileri adımlar 1960’dan sonra hızlandırılmıştır ve bunun ilk örneklerini bu fakir vermiştir. Sonra onu, yayını birlikte yürüttüğü arkadaşları yalnız bırakmadılar. TRT kurulduktan sonra da radyolara televizyon kanalları eklendi. Eskiden olduğu gibi, hem dilin sadeleşmesinde yol alındı, hem doğru ve güzel kullanılmasına dikkat edildi.  Hiçbir zaman mikrofonda ses ve konuşma yeterliği olmayan kişilere görev verilmedi, ekrana çıkarılmadı. Konuşanlarda ses yeterliliği ile birlikte konuşma yeteneği var mı, yok mu, önce bu denetlendi.

         

         

        Neden böyle hareket edildi, konuşanlar dikkatle seçildi, genç spikerler durmadan eğitildi? Çünkü radyo ve televizyon dili, daha önce de belirttiğimiz gibi, başta çocuklar olmak üzere genç yaşlı bütün halkın dinlediği, örnek aldığı bir dildir ve doğru, güzel konuşulması gerektiği konusunda özen gösterilmelidir.

         

         

         

Dilin Kullanımı ve Denetimi

         

        Program seslendirmek, sunmak, haber okumak, yorum spikeri olmak kolay değildir. Ses yeteneği yanı sıra, metni kavrama, bilgi birikimi konularda yeterlik ister... Bunlar mutlaka göz önünde tutulan birer ölçüttür. Bu gün de öyle. Yayın dili, başlangıçta -TRT kuruluncaya kadar-bir “iç denetim” altındaydı. Deneyim sahibi “usta”ların gözetiminde, “yeni”ler takip edilir, dinlenir, dil yanlışı yapan varsa uyarılır veya başarılı olunmuşsa teşvik edilir, yapımcısına, metni yazana destek verilirdi.

         

        Yanılmıyorsak, 1950’li yıllardan sonra yayın için yazılan metinleri denetleyen, bu iş için yeterli yetişmiş yayıncılardan yararlanılma yoluna gidilmiştir. -1960 yılı sonlarında, hazırladığımız ilk programı Radyoda yönetici durumunda bulunan Mükerrem Kâmil Su Hanım okumuş, bir iki noktasının düzeltilmesini istemiştir.

         

        TRT Kurulduktan sonra, yani 1964 yılından itibaren programları ve haber metinlerini önce kurum bünyesinde yer alan program uzmanları, ilerleyen yıllarda da Denetim Müdürlükleri emrindeki görevliler -sonra daire başkanlığına bağlandılar- denetçiler denetlemişlerdir.

         

        Yapılan hem dil denetimidir, hem işlenen konuların amaca ve TRT Yayın İlkeleri’ne uygun olup olmadığına bakılması, yani muhteva/içerik denetimidir. Türkçeye uygun mu, değil mi, buna dikkat edilir, tersine bir durum varsa, düzeltilir, program ve haberler öyle yayınlanırdı.

         

        “Yayında doğruluk, yararlılık esastır” ilkesi daima korunmuştur. Yayın dili, yazılış ve söylenişine dikkat edilir ve kurallarına uygun şekilde hareket edilirse canlılığını sürdürür, varlığını korur. Yazım işaretleri, söyleyiş sırasındaki tonlama, durgu ve duraklar, konuşmaya, yani dilimize, Türkçeye renk katar. Bunun dışına çıkılmasına izin verilmesi ise söz konusu değildir.

         

        TRT’nin radyo ve televizyon yayınlarında Türkçenin kullanımına dikkat gösteriliyor, düzen bu. Peki, bunları söylüyor, anlatıyor, böyle olduğunu biliyoruz da, özel kanallarda dilimizin başına gelenlere neden izin veriyoruz?

         

        Çünkü mikrofon veya ekrana çıkmak kolay değil ve olmamalı.

         

        TRT’de, Seçici Kurul’dan geçer not almayan, konuşma ve program yapımı eğitiminden geçmeyen hiç kimseye mikrofon emanet edilmez ve ekrana çıkarılmazken özel kanallara neden bir yaptırım uygulanmıyor?

         

        Türkiye’de TRT Kurumu dışında yayın yapan yüzlerce televizyon, binlerce radyo kanalı var. İçlerinde zaman zaman dinleyici ve seyircinin takdirine mazhar olan, yayın dilinin güzelliği ile dikkat çeken kanallar olduğu doğru, ama pek çoğunun yeterli düzeyde yayın yapmaktan uzak olduğunu da görüyor, bu durumdan üzüntü duyuyoruz.

         

        Duruma seyirci kalındığı için üzülüyoruz. Tedbir alınmadığı için içimiz içimize sığmıyor.

         

         

         

Türkçe Bir Dünya Dilidir

         

         

        Dünyada yüzlerce dil konuşulduğunu, geçmiş asırlarda kullanıldığı halde artık bugün konuşulmayan pek çok dil bulunduğunu ve bunlar arasında en eski beş ve eski dilden birinin Türkçe olduğunu biliyoruz. Böyle büyük bir dili, Anayasasının “devlet dili” diye hükme bağladığı gerçeği ortada iken, üç dil bozması bir dille ortalığa dökülenlere diyeceğimiz pek bir şey yok...

         

         

        Türkçe, yapı ve söyleyiş bakımından pek çok dilden farklı kelime türetme özelliklerine sahip olduğu, deyim ve kavram zenginliği yüzünden birçok dilden farklı. Atatürk’ün de dediği gibi “Türk dili, dillerin en zenginlerindendir.”

         

        Örnek ister misiniz? Verelim.

                   

                    Cümle kurarken veya yazıda değişik şekillerde ve farklı durumlara göre kullandığımız söz ve deyimler, konuşurken durgu, durak, vurgu ve tonlamalarla ulaştığımız söyleyiş biçimleri, hâsıl olan bir musikiye sahibiz. Başka dillerde, hatta büyük dillerde bile bu durum, zenginlik kolay kolay görülmez.

         

                    Sözün gelişi “Gönül fermân dinlemez” diyoruz. Başka hangi dilde bulursunuz benzerini? “Gönül” sözü, başka hiçbir dilde yoktur. Bazen, onun yerine “kalp” kullanılır, “yürek” kullanılır. Onları biz de kullanıyoruz, yeri geldiğinde. “Kalp rahatsızlığı”, “kalp kapakçığı”, “yürekli”, “yüreksiz adam” veya “yürek ister” şeklinde. “Gönül kırıklığı” vardır, “gönül almak” vardır, ama “gönül rahatsızlığı” olmaz! Cesaret gücü isteyen durumlarda “yürek ister” yerine “gönül ister” diyemeyiz. Örnekleri çoğaltmak mümkün.

         

                    “Gönül fermân dinlemez” diyebilmek için bir kültür birikimi gerekir; insan anlayışında bir derinliğe sahip olunması söz konusudur. Söylemek ve anlamak için de Türk olmak lâzım.

         

                    “Gönlü zengin” deriz, “gönlü yüce” deriz; bu deyişler bize mahsus. Dilimiz de gösteriyor ki,  “Gönlü yüce Türk” derler bize... Biz, Türkçe söyleşiriz...

         

         

                   

                    Türkçe Bizim Ses Bayrağımızdır

         

         

                    Bu vatan yaptığımız topraklarda dilimizin payı olduğuna boş yere inanmadık. Bu kuru kara toprağı dilimizle vatan yaptık. Türkçenin kara sevdâlı âşıklarıyız. Bir ikinci dille paylaşmayız sevdâmızı...

         

                    Bizi millet olarak bir ve ayakta tutan Türkçenin varlığına bunun için inandık. Bu toprağın insanlarını güzel dilinden, anadilinden koparamazsınız, tarihindeki zaferlerin veya yenilgilerin coşkusundan, acısından habersiz kalır, koparsa. Kolu kopmuş, başı kopmuş gibi...

         

                    Anadolu coğrafyasını anlatırken Türkçe anlatmaz, yazmaz, söylemez ve konuşmazsanız, Ağrı, Allahüekber, Toroslar, Erciyes, Süphan dağları boynun büker. Anadolu insanı, o güzel Türkçesiyle söylenmemişse, susuz kalmış, kurak ve kavruk toprağın, coğrafya’dan vatan’a dönüştüğünü nasıl anlasın? Nasıl duyup kavrasın?

         

                    Doğrudur, şunu hiç unutmayalım: Türkçe giderse Türkiye gider...

         

        Bu dilin yayında bir kumanın yeri yok. Anlaşmak, bu toprağın üstünde yaşamak bir ve beraber yaşamak istiyorsak Türkçe konuşacağız. Türkçe sevinecek, Türkçe üzülecek, ağlaşacak, Türkçe haykıracak, bağıracak, “yaşa benim güzel dilim, Türkçem” diye yürüyüp gideceğiz.  Senin başka düşündüğün mü var? Haydi oradan!

         

                    Bilinesi tek gerçek: Yolumuzun başı da, sonu da Türkçeye çıkar...

         

         

         

         

                                                                              

         

                                           

         

         

         

         

         

         

         

         

         

         

                                          

         

         

         

         

         

         

         

         

         

         

         

         

         


Türk Yurdu Ağustos  2010
Türk Yurdu Ağustos 2010
Ağustos 2010 - Yıl 99 - Sayı 276

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele